
3.279 kelime · ~16 dk okuma
Podbi ofise gelirsen mutlaka tuvaleti kullan. Girdiğim en iyi 3-4 tuvaletten biri olabilir bu. Hiçbir şeye dokunmuyorsun böyle. Musluğa dokunmuyorsun, işte klozete dokunmuyorsun.
Temassız, her şey temassız yani. Geçen kaydımızda Podbi aplikasyonundan bahsetmiştik. Bugün de tuvaletini övelim. Her bölümde bir şeyini övelim.
Giderek daha alakasızlaşsız ama. Tuvaletten başladım abi. Peki tuvaletin belli bir yer olarak belirlenmesi herhalde o sanitasyon ihtiyacıyla alakalı bir şey. Artık rastgele bir şeyleri bir yerlere yapamayız.
Bunun bir nizama, intizama olması lazım düşüncesiyle geliyor. Bilmiyorum. Öyle mantıklı ama hayvanat bahçelerindeki hayvanların her yere pislediklerini görünce bu işin ne zaman geliştiğine dair olan kuşkularım artıyor. Yani oynadıkları yere pisliyorlar, uyudukları yere pisliyorlar.
Bilmiyorum, belki hayvanat bahçesinde oldukları için öyle yapıyorlar. Doğada nasıl yapıyorlar? Doğada yer çok herhalde. O yüzden öyle yaşamıyorlardır ama... Büyük ihtimalle tekrar göremedikleri için bir yere yapıyorsun ve alan yeterince geniş olduğu için tekrar karşılaşman bayağı zaman alıyor.
Bu spermin hamileliğe yolaştığının fark edilmesinin gecikmesine benziyor. Çok zor arasında ilişki kurmak onlar için. Bu pislemenin de hastalıklara yol açtığı, kakanın hastalığa yol acıcağı, o arasındaki ilişki de bence zor anlaşılmıştır. Evet, hastalıkların mikrobiolojik temelleri bilinmediği zaman... ...orta çağda kokudan dolayı bulaşıcı hastalıkların yayıldığını düşünüyorlar.
Hatta Assassin's Creed diye bir oyun vardır. Orada doktorlar gaga gibi şeyler takarlar. Onların içinde lavanta, kekik, güzel kokulu bitkiler, otlar varmış ki... ...o kötü kokuyu almadıkları zaman hastalığın ona bulaşmayacağını düşünüyorlar.
Bu kadar da naif bir inançları var yani. Ya fena değil aslında. Miyazma deniyor buna Yunancada. Bunlar bulmuşlar bu kavramı.
Yani belli bir hastalık türü için, belli bir alt kümesi için geçerli bir yaklaşım aslında. Ya zaten hayvanlar da yani bizimkiler de, eski insanlar da bunu o şekilde anca anlamışlardır. Yani doğa bizi ha bu kötü kokuyor diye programladığı için uzak durmuşuzdur. Yoksa o ilişkiyi kurabildiğimiz için değil.
Ama belli bir noktada o kötü kokmuyordu işte. Yani o şekilde evrilmeden önce, artık hangi noktada oldu bilmiyorum da yani bir grup canlı vardı bir noktada ve onlar için kaka kötü kokmuyordu. Evet, rahatsız edici bir şey değildi o koku. Alıp oynuyorlardı falan.
Şu da ilginç. Ben bunu yaşadım. Çocuğun kakasının kötü kokmaması senin için. Sana onun iğrenç gelmemesi.
Sadece koku da değil. Genel olarak o kakayı temizlerken, o böyle sana çok normal, doğal bir şeymiş gibi geliyor. Ve çocuk büyüdükçe o iş zorlaşıyor. Evet, ben bununla ilgili bir şey biliyorum.
Birisinden hoşlandığın zaman, cazibe devreye girdiğin zaman, iğrenme duygularını kontrol eden beynin bölgeleri de daha böyle gevşek hareket ediyor. Çünkü düşünsene, aynı bardaktan su içmeye bile bazen burun kırılıyor. ama öpüşüyorsun işte kulak memeleri yalanıyor bir şeyler oluyor yani daha da ileri örnekler verilebilir. Bunlar gayet hoşa giden şeyler oluyor birden ya sen bu insanla aynı kaptan yemek yerken bile belki de sorun yaşayacaksın ama işin içine böyle cazibe devreye girdiği zaman bunlar bir anda çok normal şeyler gibi yaşanıyor.
Evet, evet. Yani şunu düşünsen aslında. İki insan tanışıyorlar. Şimdi ilk tanıştığın zaman hani dediğin gibi aynı kaptan su içmek falan büyük bir tabu olur yani.
Çok kötü bir şey. Hatta hapşurmazsın üstüne bilmem ne, elini ağzını kaparsın. Ama bir hafta sonra onlar dillerini birbirlerinin ağzına sokacaklar böyle. Bu da normal bir şey.
Başka bir kategoriye alıyorsun o insanı. İnsan ne biçim yakınlaşıyor ya. Her şeyin ilacı dedikleri bu galiba. Onu ilk tanıştığın anda yapsan mesela.
Hemen ilk tanışır tanışmaz biriyle öpüşmeye kalksan. Manyak ne yapıyorsun diye çantayı kafana yersin. O belki de bir aylık süre o sorunu çözüyor senin için. Artık onun ağzıyla yakın temasla geçebilir oluyorsun.
Çok rastgele bir şey değil mi? Tamam artık bütün mikroorganizmalarımızı paylaşmanın vakti geldi. Bağışıklık sistemimiz artık ortak olacak. Böyle bir komitment yapıyorsun.
Evet harika. Delilik abi ya. Delilik. Bunların hepsi delilik evet.
Hiç delireceğini hissettiğin anlar oldu mu abi? Böyle bir şey yaşadın mı? Yani bir podcast için verilecek en kötü cevabı vereceğim sana. Hayır, ben hep kendimi dengeli hissettim.
Hiç şeyde yaşamamış gibi gözüküyorsun yani böyle anksiyete bozukluğu, panik atak, bunlar senin semtine yörene uğramamış gibi. Panik atak yaşamadım. Panik atak daha ciddi bir şey. Daha belli bir şey.
Anksiyete yaşıyorsun canım. Hani değişik seviyelerde herkes yaşıyordur. Bir sunum yapacakken, hazırlanmamışsın sunuma. O tip şeyler oluyor öyle kendine.
O tarz kaygılar. Bende hepsi var abi. Anksiyete bozukluğu, panik atak. Bunların hepsini yaşıyorum.
Bende şöyle bir şey var. Böyle duygusal gelgitler. İşte depresif haller, manya, böyle tarihe geçmiş insanların ruhsal bozukluklarını yaşıyorum ama tarihe geçmiş insanlardaki o yetenek yok maalesef. Sadece ameliyeliğini çekiyorum yani.
Hani o şey deniyor ya, delillikle deha arasında ince bir çizgi var. Bende deha kısmı bir türlü gelmiyor. O ekmek kısmına bir türlü erişemedik. Sadece benim için bir yük bunlar yani.
Bence o çizgi o kadar ince değil. İnce değil, çok kalın. Aç tabağının sonrası bayağı mesafe var arada. Çok uç noktalardaki birkaç örnek için belki incedir.
Geri kalanımız için bayağı kalın. Anlamlı bir fark yaratmıyor. Yok, yaratmıyor. O aklında kalıyor ya, herkesin bildiği ressam kimdir?
Van Gogh'tur. Van Gogh deyince de ne aklına gelir? O adam kulağını kesmiş, resmini yapmış. Yani resim sanatı hakkında bildiğim şeylerin %90'ı bu.
Van Gogh'un kulağını kesmesi. Ama milyon tane ressam yaşamış. Kulağını kesmemiş olan, gayet normal hayatlar yaşamış olan. Çok da güzel şeyler üretmiş olan.
Onları bilmiyorsun işte. Bu bir fon veriyor. Van Gogh'a fon veriyor. Bunun sarı manyaklığı, sarı turuncu tona olan ilgisi.
Ben bile biliyorum bunu. Mesela bunu nereden biliyorum ki? Bu adam delirmese bana ulaşmayacaktı bu bilgi. Senin bu ansiyete bozukluğun veya panik atak işi genel bir sorun mu?
Yoksa belli bir konuya yönelik, belli durumlarda mı ortaya çıkıyor? 30 yaşında başladı abi bende ansiyete bozukluğu. İlk panik hatamı şöyle yaşadığım. İki tip oluyormuş.
Genelde bir kalp krizi geçirip öldüğünü zannediyorsun. O panik atak 1-3 dakikalık süreç içerisinde. Ben bunu yaşamaya başladım. Böyle bir hafta içinde 3 kere falan kalp krizi geçirdiğimi zannederek.
Acile gittim. Nasıl bir his bu arada bu? Kalp krizi geçirdiğini zannetmek nasıl bir şey? O da çok ilginç.
Daha önce hiç öyle bir şey yaşamamış bir insanın. Beyninin bir şekilde sinyal mekanizmasını bozduğu için kalbin hızlı çarpmaya başlıyor. Göğsünde bir uyuşma, bir karıncalanma hissediyorsun. Deli gibi koştur koştur acile gidiyorsun, hiçbir şey yok.
Sonra psikiyatri bölümüne gidince panik atak geçirdiniz, sakin olun diyorlar. Ama tabii ki sen sakin olamıyorsun. Ondan sonra zaten beklenti ansiyetesi oluşuyor. Şu anda panik içindesiniz, lütfen sakin olun.
Teşekkürler. Bravo. Harikasınız. 10 yıl okumanızın sonuçlarını görüyorum şu an.
Demek panik ha? Ölüyorum diyorum. Kalplerimi geçiriyorum. Tabii ki de panik içindeyim şu an.
Şu anda hastasınız. Hasta olmasanız da yani. Bunu düşünelim biz. Hasta olmamanız daha akla yatkın görünüyor falan diyorlar sana.
Sonra beklenti anksiyetesi oluşuyor. O hissi bir daha yaşamak istemiyorsun. Bende de o şöyle gelişmişti. Ya artık bundan hiç kurtulamayacağım ve deliriyorum.
Bu da bir panik hataya ulaştı. Ben artık delireceğim ve işte sokaklara düşeceğim. Bundan sonra deli olarak devam edeceğim diye. Sonra ev arkadaşım sahneye çıkmak için açık mikrofonlara gitmeye başlamıştı o dönem.
Ben de bunun yanında gidiyordum böyle. Hani biraz kafam dağılsın diye. O arada açık mikrofon tabii herkes ismini yazdırıyor. 5 dakika sahneye çıkıyor.
Şansını deneyebiliyor. Yani rastgele insanlar da deneyebiliyor. Çok kötü performanslar izliyoruz. Benim de hiç kafamda böyle sahneye çıkmak gibi bir şey yok.
Çok kötü performanslar izleye izleye. Bir gün dedim ki abi bir gün çok kötü birini izledim hakikaten. Dedim ki bundan daha kötü olamam. Haftaya ben de çıkacağım.
Çıktım haftaya ve ondan çok daha kötü oldum. Böyle iyi berbat. Yani... O çukurun dibi yokmuş.
O an ama şey oldu böyle. Şaka yapıyorum, böyle bir hikaye anlatıyorum, buz gibi bir sessizlik. Başka bir şey anlatıyorum, buz gibi bir sessizlik. O an dedim ki, hayatta kalp krizi geçirmekten çok daha kötü şeyler var.
Keşke şu an kalp krizi geçir... Ben ne yapıyorum yani? O anda panik hatam geçti. Anksiyete bozukluğum geçti.
Sahneye çıkmak hiçbir şeye yaramadıysa benim anksiyete bozukluğumu düzeltti. Bu gerçekten çok ters yönden güzel bir hikaye oldu. Ben şunu bekliyordum. Sahneye çıktım, çok güzel anlattım ve hayatımın gerçek amacını buldum.
Anksiyetim dağıldı gibi bir şey. Ama sen diyorsun ki, rezalet bir performans gösterdin. Ölümü görüp ısıtmaya razı olma şeklinde ben düzeldim. Hiçbir şey beni kaygılandıramıyor şu an.
Bu şeye benziyor. Meşhur bir araştırma var ya. İnsanlara soruyorlar en büyük korkunuz nedir diye. En büyük korku toplumun içinde konuşma yapmak çıkıyor.
İkinci en büyük korku da ölmek çıkıyor. Birinin cenazesinde o kişi hakkında konuşma yapmak tabutun içinde olmaktan daha kötü birçok insan için. Mesela çocukluğumdan deliler hatırlıyorum. Şeyli deliler vardı.
Rollü deliler böyle. Birini hatırlıyorum mesela. Trafik polisi. Bu adam trafik polisi rolündeydi sürekli.
belli yerlere geçiyordu ve düdük çalıyordu. Onun rolü oydu. Bir gün gerçek trafik polisi de var yanında ve bu da var. O trafik polisinin bakış açısından düşünüyorum, senin meslek olarak yaptığın bir şeyi başka biri ancak delirerek o eylemleri yapıyor ve o senin gündelik hayatın.
Sen hayatını kazanmak için bu mesleği seçmişsin ya da buna zorlanmışsın. Yanında da o adamı görüyorsun. O da seninle aynı şeyleri yapıyor. O adamın akıl sağlığı normal değil.
Kendinden şüphe edersin. Ben acaba doğru mesleği mi seçtim? Bir insan ancak kötü şeyler yaşayıp, benim her gün yaptığım şeyleri yapıyor. Ben niye bu mesleği yapıyorum diye bir sorgulamaya girerdim ben o zaman.
Çocukken bunu hissetmemiştim. Belki deliler rastgele her mesleği seçiyorlardır da onu görmüyorsun. Avukat rolündeki bir deliyi sokakta avukatlık yaparken göremeyeceğin için. Mahkeme kürsüsü falan mı kuracak, ne yapacak?
Bir tane mahallede top oynarken, futbol oynarken hakem bir delimiz vardı. Hakemlik yapardı. Bayağı 35-40'lı yaşlarında bir insan. İşte düdük çalardı, penaltı verirdi.
Touch, out, corner. O orada kendi köşesinde gayet zararsız bir şekilde hakemliğini yapardı. Herkes de memnundu yani hiç yönetim anlayışından da. Şikayetçi olunmaz.
Evet, çünkü sallamazdık onu ve oyun bir şekilde onun hakemliğini aldırmadan devam ederdi. Bir tane vardı, o biraz tehlikeliydi. Onun da en büyük eğlencesi şuydu, bizi korkuturdu böyle, çocukları korkuturdu. Ama biz onun huyunu bildiğimiz için korkmazdık artık.
Bizim için sıradan hale gelmişti. Yani diyelim o köşede bekliyor, bize böyle baa falan yapıyor. Biz korkmazdık çünkü onun huyunu biliyoruz. Fakat şöyle bir şey vardı, korkmazsan seni döverdi, kovalardı yani.
Sen deliyle deli olmak zorunda kalıyordun. Mesela geliyordu, bir şeyler yapıyordu. Suratıyla garip hareketler yapıyor. Çok korktum diye rol yapman gerekiyordu.
Yoksa rol yapmazsan iş tatsızlaşabiliyor. Ama sen de korktuğunu belli edersen çok mutlu oluyordu. O kadar dünyanın en tatlı insanına dönüşüyordu yani. Sadece yapman gereken korkmuş taklidini iyi yapacaksın.
Onun dışında herhangi bir şeye gerek yok. Taklit yaptığını anlarsa ne yapıyor? O zaman daha da mı kötü dönüyor? O kadar uzun boylu değil abi.
Yani onun ayrımını yapacak durumda değil yani. O kadar olsa zaten deli olmazdı diyorsun. Belki de ayrımı yapacak durumda ama çabamızı da takdir ediyor da olabilir. Yani ben korkuttum, o korkmaya çalıştı ve herkes üstüne düşeni yaptı gibi de düşünüyor olabilir.
Herkes rolünü oynadı, herkes sosyal rolünü oynadı. Aynen ben deli olarak üstüme düşeni yaptım, o çocuk olarak üstüme düşeni yaptı ve bu çocuğu dövmeme gerek yok diye bir düşünce akışı geliyor olabilir. Akşam eve gidince bunları yazıyor günlüğüne böyle açık, her şey açık bir şekilde. Her şeyin farkında.
Baya güzel delileriniz varmış. Bizim mahallede hiç deli yoktu, ben hiç hatırlamıyorum. Evet abi, sen bana söyledin. Ben şey zannettim ya, bu çok sıradan gelir bana bu.
Evet, yani mahallenin delisi diye bir kalıp var sonuçta. Köyün delisi, mahallenin delisi. Demek ki her yerde olan bir şey. Ama ortalama konuşmak lazım.
Bizim mahalleye uğramamış. Demek ki yan mahallede iki tane deli vardı. Birazdan abi diyorsun ki, ben çocukları korkmaktan çok hoşlanıyorum deyip, aslında mahallenin delisinin sen oldun. Etrafında deli görmüyorsan, deli sensindir.
En sevdiğim şey, trafiğe yön vermek falan diye. Ne var ki bunda? Gayet normal. Böyle bir toplum düşünsene.
Giderek deliler artıyor. Herkesin ayrı bir rolü var. Uzun süre hakemlik yaptıktan sonra birkaç deli daha katılıyor oraya. Onlar da futbolcu rolündeler.
Ondan sonra başka bir deli geliyor. O da çocuklara yemek veren anne rolünde. Bir noktada toplumun bütün rollerini üstleniyorlar ve gayet güzel yaşayan bir toplum oluyor. Tam olarak şöyle olabilir, şu anda Türkiye'de en çok neyden şikayet ediyoruz?
Bir liyakat sorunundan bahsediyoruz, liyakat. İnsanlar üzerlerine düşen görevi tam yapmıyorlar. Şimdi o trafik polisi deliği düşünüyorum. Adamın hiçbir geliri, hiçbir çıkarı olmamasına rağmen... Trafik polisliği yapıyor.
Yani inanılmaz bir adanmışlık. Amatör ruhla trafik polisliği yapıyor. Amatör ruhla hakemlik yapıyor. Bu, Liakattin en üst basamağı gibi geliyor bana.
Adamın hiçbir beklentisi yok. Sadece belki iyi yapamıyor ama trafik düzenli olsun. Ya da maçlarda çocuklar birbirinin hakkını yemesin. Doğru penaltı kararları verirsin diye.
Birileri bir şeyler yapıyor. Belki de bu deliliğe ihtiyacımız var. Yani toplum olay... Liakattin prime noktası olabilir delilik dediğin gibi.
İnsanlar hepsi deliriyor ve bu çeşitli profesyonelere dağılıyorlar. Hepsi de çok iyi yapıyorlar. Çünkü bunlar deli. İşlerini çok ciddiye alıyorlar.
Ben hiçbir deli görmedim ki işini ciddiye almasın. Yani bir deli göremezsin. Ya abi nasıl olsa deliyim. O kadar da kasmama gerek yok.
Deliler yaptığı bir işi inanılmaz ciddiye alır. Hafife alınmayı da hiç sevmezler yani. Bizi korkutan deli abinin, ya abi hadi biz biliyoruz seni dediğimizde çıldırmasını anlayabiliyorum yani. Onun bir görevi var, çocukları korkutmak.
Ve sen buna riayet etmiyorsun ya, bu nasıl olabilir? Deliriyor, seni dövmek istiyor orada ya. Müthiş bir liyakat anlayışı, müthiş bir görev bilinci bu. Evet, işine saygısı var.
Yani çocuk dövecek kadar işine saygısı olması gerçekten ihtiyacımız olan şey. Keşke herkes işini iyi yapmak adına çocuk dövse Türkiye'de. O zaman yaşanılacak bir yer olurdu galiba gerçekten. Çocuklar hariç baya mutlu.
Bizim burada bir tane deli var. Şimdi sen bunu anlatınca aklıma geldi. Bizim burada dediğim Budapeşte'nin merkezinde, bir otelin karşısında, tam merkezde böyle turistlerin gittiği yerde, Michael Jackson köşesi diye bir köşe var. Zaten köşenin adı bile deli üretmeye yetecek kıvamında.
Evet, evet. Gittiğin zaman da anlıyorsun zaten. Şimdi orası bir gayet meşgul bir alan. Bir parkın köşesi garip bir böyle tapınak haline gelmiş gibi.
Her yerde Michael Jackson'ın resimleri, şunlar bunlar. Orada işte bir tane deli var, böyle Michael Jackson'ı çok seviyor diye anlatıyorlardı. Sonra bir gün gittik, şansına o kişi çıktı karşımıza veya onun yakın bir akrabası yani bir grup insan var orada ve bize Michael Jackson şarkıları söylemeye başladı. Ama günün ortasındayız, herhangi bir olay yok yani normal yürüyorsun sokakta.
Oraya özel olarak onu ziyarete de gitmemişiz. Hani neymiş bu diye bakarken çıktı ve Michael Jackson şarkıları söylüyor, çok kötü söylüyor. Belli ki İngilizce de bilmiyor zaten. Sadece fonetik olarak taklit ediyor sesleri.
Ama yıllarca taklit ettiği için belli bir dereceye kadar gelmiş. Anlıyorsun Michael Jackson söylediğini. Biz de orada rol yapmak zorundayız. Bu işine adanmışlığını takdir etmek zorundayım.
Çok kötü bir seviyede olsa dahi işine olan saygısı yüksek seviyede. Güldük, ettik, bravo, alkışladık falan. Sonra başka birinden olayın aslını öğrendik. Nereden çıktı bu Michael Jacksoncılık?
Ve niye tam orası? Meğer o otelde kalmış bir gün konsere geldiğinde. Tam parkın karşısındaki otelde. Orada balkona çıkmış.
Bu arkadaş da herhalde onu oradan görmüş. Orada aşık mı olmuş, ne olmuş artık? Ve orayı ona bir tapınak haline getirmiş. Hala da duruyor orada.
Bu benim çok ilgimi çekiyor. Hayatını bir şekilde böyle bir rol oynamak. Ben polis olacağım veya Napolyon olacağım. Onu da işin hakkını vererek Napolyon taklidi yapmak.
Bu da bir çeşit delilik. Bir de bir insana bu kadar sevdalanmak, bu kadar bağlanmak ve hayatını ona adamak da ve o insanın senden kesinlikle hiçbir şekilde haberi dahi olmaması ve bunu dert etmemen, bu da çok ilgimi çekiyor. Kendi kendine rolleniyorsun tamamen. Bir de deli diye bahsettiğimiz insanların hep bir hikayesinin olması.
İşte o aslında çok zenginmiş ama kumarda kaybetmiş ve sonra sokağa düşmüş. Bir kızı sevmiş, sonra kızın ailesi zorluk çıkarmış ve olay sokakta rastgele trafik polisliği yapmaya kadar gelmiş gibi. Yani bir kızı sevdin ve aradaki şey de çok uzak, uzun yani o mesafede çok uzun. Adımları atlıyoruz.
Evet, evet. Olay nasıl bu kadar gelişebildi yani? Şeyleri düşününce de öyle. Bu tarihteki büyük aşk hikayeleri işte.
Ferhat ve Şirin, Mecnun çöle düşüyor ve Leyla'yı arıyor. Sonradan Mecnun oluyor. Mecnun da, Mecnun kelimesini çok severim çünkü cinlenmiş demektir abi. İçine cin girmiş yani.
Mecnun, oradan yani teşekkür müteşekkir gibi. Cin, Mecnun öyle bir şey de var. Sonra Leyla'yı da görüyor, diyor ki sen Leyla değilsin, ben meğer ilahi aşka tutulmuşum falan. Delice bir şey var.
Ferhat'ın dağ delmesi Şirin için bir alternatifsizlikten de kaynaklanıyor olabilir. Mesela Ferhat bir dating uygulamasının yaygın olduğu bir dönemde olsa dağda deliyim demezsin. Ferhat'ın yaptığı tamamen ısrarlı takip, taciz falan. Bugün TCK'da yere olan şeyler gibi geliyor bana.
Çok dehşet verici. Bu kadar da bir aşkın peşine... Çoğu öyle. Yani işte Truva Savaşı'nın efsanesi Helen'in kaçırılması ya.
Gerçekte olmamış olsa bile. O da yani gidip kaçırıyorsun kızı. Yani direkt suç. Alıkoyma var buraya.
Adam kaçırma. Yani ondan sonra olan bitenleri onlar ayrı bir suç. Kocaman bir efsane adi bir suça dayanıyor. Evet bir dizi suç.
Yani 100 sene hapis cezası olan şeyler yapıyorsun. Organize adam kaçırma. Bu da bir delilik diye adlandırılabilir delilik. Çok geniş bir konu olunca ben de anca maalesef trıvırı taraflarını konuşabiliyorum.
Çünkü deliliği ben de konuşuyorum şu an. Erasmus deliliğe övgü diye bir eser yazmış. Michel Foucault deliliğin tarihini falan araştırıyor. Bir de Seçkin Yavaş bunları konuşuyor.
Tabii ki de... Wikipedia yazar. Tabii ki de ben mahalledeki trafik polisliği yapan deliden bahsedeceğim. Kusura bakmayın o kadar...
Yani diyorsun ki artık delirmiyorsun. Artık delilikle ilgili bir şeyin yok, bir tecrüben yok. Yani sokağa düşme olayı bitti sanırım. Şimdiki deliler hep teşhisli ya.
Belli bir kalıba oturulmuş işte. Ona göre ilacını kullanır. Senin herhangi bir mesleğe amatör olarak yönelecek kadar sokakta delirmene izin verilmiyor gibi düşünüyorum ben. İlla birileri müdahale ediyor.
Önünü tıkıyorlar resmen. Evet, evet. İlerlemene izin vermiyorlar o kadar. Sadece Junior deli olarak giriş seviyesinde deli olarak kalıyorsun.
Herhangi bir titrin olmuyor. Sonradan müdahale ediyorlar. Çok kariyerinde yükselemiyorsun. Bunun gayet normal bir şey olarak insanların, o toplumun kendi delilerini sahiplenmesi, bu da böyle işte idare ediyoruz demesi belli bir şiddet seviyesini aşmadı sürece.
Ona teşhis koymadan onu sahiplenip idare etmesi. Toplum, mahalle seni yaşatıyor bir şekilde. Tolere edebiliyor seni. Orada devam edebiliyorsun hayatına.
Aslında belki ders alınacak kısımları bile vardır. Çok göçmen karşılığı, bilmem ne. Eskiden, baya bugün teşhis konulan insanları bile tolere ediyordu toplum. Toplumların ufaklığıyla alakalı.
Herkes birbirini tanıdığı yerde, o deliyle beraber büyüyorsun sen de. Şöyle bir laf da var ya, deliyse de bizim delimiz canım. Çocukluğundan beri bildiğin, belki beraber yetiştiğin, belki senin bir önceki neslinde hep seni büyütmüş insanlardan biri oluyordu. O normal oluyor.
Şu an aklıma geldi, kadın deli olmuyor sokakta. Doğru, ben de bunu düşündüm. Kadınları bırakmıyorlar sokakta delilik yapsın diye. Deli de olsan yine eve kapanman gerekiyor.
Evet, yani delilik bir anlamda da bir sana özgürlük alanı açıyor ya. Mesela ergen bir insanın ilk yapması gereken şey ailesini delirdiğine ikna etmektir. Ailem bir kere ya bizim çocuk delirdi dediği zaman sana müthiş bir özgürlük alanı açılır. Çünkü her şeyi bekliyorlar artık senden ve makulü yırtmış oluyorsun.
Makulün sınırlarını gevşetmiş oluyorsun. Her şeyi yapabiliyorsun. Hakikaten dediğin gibi bir sürü deli hatırlıyorum çocukluğumdan. Hiç kadın deli hatırlamıyorum tabii.
Tatsız şeyler de var. Kadın istismar edilebilir sokaklarda. Erkek, deli gibi, sempatik, yaklaşılmaz, başına her şey gelebilir. Çok tatsız şeyler de var.
Bu yüzden de belki de eve kapatılıyor. Kadın bir anlamda delirse bile özgür olamıyor. Çok hazin bir şey bu. Evet, biz Fuko gibi olmayacağız, derin konuşmayacağız derken... ...bir anda olayı inanılmaz bir felsefi boyutta bağladım.
Kadın delirse bile özgür olamıyor. Kadın nasıl özgür olamıyor? Delirmiş, sokağa çıkamıyor. Feminizmin beşinci dalgasının temeli bu olacak.
Delilikle bağdaşlaştıracağız. Doğru diyorsun, evet. Belki de şöyle düşünüyor kapalı küçük toplumdakiler. Kategorize edilecekse önce bu kadın veya erkek, ana kategori o.
Ondan sonra deli veya değil. O yüzden kadınla biçilen roller daha öncelikli oluyor deliye biçilen rollerden. Hierarşide erkek deli bile bir üstte. Deliysen bile erkek deli olacaksın.
Kadın deliye yine ekmek yok. Evet. O zaman bir sonraki bölümde görüşmek üzere. Bana bir görev ver ve nasıl yapamadığımı izle ya.
Ya pat diye bitirelim deyince de kulağı hoş geliyor ama öyle bitirince de olmuyor hakikaten. Hiç olmuyor. Neyse bir sonraki bölümde görüşürüz. Kendinize iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.