Podcast

Cahildik Dünyanın Rengine Kandık ve Olaylar Gelişti

İzle
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

“Bildiği konularda herkes konuşur. Maharet bilmediğin konularda biliyormuşcasına ahkam kesebilmek.” şiarıyla işe koyulan sevimli dostlarımız, birtakım cahilliklerini itiraf etmekte herhangi bir beis görmüyorlar. Kulak verelim, ibret alalım.





Tüm bölümler ve daha fazlasına podbeemedia.com ve Podbee App üzerinden ücretsiz olarak ulaşabilirsiniz.





------Podbee Sunar------





Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

4.026 kelime · ~20 dk okuma

Mesela biz onlara Arap diyoruz P ile. Onlar Arap B ile diyorlar aslında. P'yi yumuşatamıyorlar. Bak yine bir yaşıma girdim.

Teşekkür ederim. Bugünün konusuna uygun dedik çünkü bugün cehaleti konuşacağız değil mi? Cehalet evet. En sevdiğim konulardan biri.

Cehaletin kendisini de çok severim. Cahille sohbete bayılırım. Cahille sohbeti asla kesmem. Cahille sohbet hem eğlencelidir hem de sohbet uzadıkça baştan cahil zannettiklerinde cahil olmayabiliyor.

Transkriptin tamamını oku

Belki sohbeti kesilmesi gereken taraf sen olduğunu anlaşılıyor. Aniden cahil bırakılabilirsin yani. O yüzden cahille sohbeti seviyorum. Filler zıplamayan tek memelidir.

Aklıma geldi şimdi. Öyle bir şey var biliyor musun? Filler zıplayamıyormuş. Fillerin zıplamasına gerek olmadığı için olabilir belki.

Değil mi? Ne diye zıplayasın fil sen? Zaten yeterince saygı görüyorsun etrafta. Şüpheyle yaklaşıyorum çünkü bu şey iddiasını da beraberinde getiriyor ya.

Diğer bütün memelileri zıplattık ve zıpladılar. Fillere gelince bir problem olduğunu fark ettik. Bence kimse bütün memelileri zıplatmakla uğraşmadı. Ben bunun ampirik kanıtlara dayandığını düşünmüyorum.

Birileri fillere baktı ve filler çok ağır, bunlar asla zıplamaz deyip geçti. Kimse bunun arkasını aramadı. Bir de filin kendisinin zıplamadığını nasıl kanıtlayacaksın? Yani belki sen gözlemleyemedin.

Evet, iradi olarak reddediyor olabilir. Prensip olarak biz zıplamıyoruz, bize yakışmaz diye. Geceleri zıplıyorum, sen bakmıyorken zıplıyorum. Yani böyle bir takım bilgiler var ama bunlar hayatında neyi değiştirecek?

Gerçek hayatta ne işine yarayacak? Önemli şeyler değil. Çok ilgilenmiyorum bu tip cehaletle. Onun yerine öğrenince kendimi aptal hissetmeme yol açan şeyler hakkındaki cehaletime daha çok ilgi duyuyorum.

Ulan nasıl düşünemedim, nasıl akıl edememişim? Ama bunu da düşündüm örnekleri kayıttan önce ve hiç böyle bir şey bulamadım. Direkt fabrikadan süper bir şekilde çıkmışım neredeyse. Hiç aklıma gelmedi böyle cehalet.

Ben o kadar uzun bir liste çıkardım ki. Berbat, rezil durumdayım ya. Mesela ta erken dönemlerden itibaren ilk hatırladığım şuydu. Bir çifte bakıyorum, iki çocukları var diyelim.

Sadece iki kez sevişilmiş. Çocuk sayısı kadar sevişilir. İlk cehaletlerimden biridir bu. Çok çocuklu çiftlere inanılmaz şaşırıyordum.

Bunlar sevişmeyi abartmış artık diye düşünüyordum. Çocuk deyince sana daha da saçmasını söyleyeyim. Çocukların nasıl doğduğunu bayağı geç öğrendim. Hani filmlerde hep bir açıdan gösterilir ya.

Karnı gözüküyor kadının. Karnından çıkıyor sanıyorum ben de. Bir de karın şiş ya. Yani o göbek deliğinden çıkıyor çocuklar sanıyordum.

Kaç yaşındaydın diye korkarak sormak istiyorum. Onu gerçekten beynim baskılamış o bilgiyi. Ben de hatırlamıyorum. Kendimi korumak için.

Şu da çok komik gelir bana. Doğum deyince aklıma geldi. Spermle hamileliğin bağlantısını insanlık ancak tarıma geçildiği zaman kurabiliyor. Eskiden kadınların durup dururken kendi kendine içinden insan çıkaran varlıklar olduğu düşünülüyor.

Zaten tanrıça olmaları da bu yüzden. Sonra tarım başlayınca şuna uyanıyorlar, biz tohumu nasıl toprağa ekiyorsak spermin de böyle bir fonksiyonu var. O zamana kadar ikisi arasındaki bağlantıyı kuramamışlar ya. Bu benim çok hoşuma gider.

Çok basit bir bilgi gibi geliyor ama nereden bilecekler ki o insanlar? O bağlantıyı kurmak çok zor abi ya. Çok zor çünkü arada çok büyük bir gecikme var ya. Yani öyle hemen beş dakika sonra hamile kalsan korelasyonu kurarsın da şimdi kuramıyorsun korelasyonu.

Elma yediğim için hamile kaldım gibi bir ilişki kurmak da en az sperm kadar geçerli bir ilişki onlar açısından. etkiyle sonuç arasında bir 9,5 ay olunca ya biz bir şeyler yaptık ama herhalde o değildir dersin. Bu benim çok tuhafıma gitmişti. Başka mesela hoş cehaletlerimden.

İlk okul 1'e gidiyordum. Hayat Bilgisi kitabında şöyle bir şey gördüm işte Cumhuriyet'le birlikte yeni inkılaplar tanıtılıyor çocuklara kılık kıyafet devrimi. Şöyle iki resim var. Eski kıyafetler kaldırıldı.

Atatürk kadınlara yeni kıyafetler getirdi. Eski kıyafetlerdeki figür kadın da babaannemin aynısı. Aynısı yani. Ben diyorum herhalde bizim köye yani babaanneme yeni kıyafet gelmedi.

Bugün bile yansımaları devam eden bir fay hattını böyle basit bir lojistik problemi zannetmem. Benim hani yeni kıyafetler getirildi ve babaannemde bir aksaklık olmuş gibi hissediyorum ben çünkü. O eski kıyafetlerle devam ediyor. Babaannene sordun mu hiç?

Bunu hiç sormadım ya bu konuyu hiç açmadım. Kitabı önüne koyacaksın böyle o sayfayı açıp bakalım bir şey söylüyor mu bir yorum yapıyor mu? Babaanne bu nedir? Bu nedir?

Eskide ısrar. Çok iyiymiş. Başka neler var? Güzel bunlar.

Kadınların pet kullanıyor olması. Bir dakika elinde senin bir dosya mı var ya? Baya bir dosyayla geldin yani. Abi buna ben çok iyi hazırlandım ya.

Konu cehaletim olunca. Çok sayfalı iddianameler oluyor. Ergenekon iddianamesi gibi bir şey var elimde şu an. Pet reklamları o zaman da televizyon izlerken çocuk bezi reklamlarıyla arka arkaya gösteriliyordu.

Allah Allah! Koyunduramadığım bir durum var orada. Ya kadınlar altına mı işiyor gerçekten? Çok gizemli bir şey oluyor orada.

İşte yok kanatlılar var, çift kademeli, korumalı bir şeyler oluyor. Aynısı bebek bezinde de var gibi. Bir türlü o gizem çözülmedi yani. Çok ileri yaşlara kadar kadınların rengli olmasını asla kabullenemedim yani.

Aslında bakarsan kimse açıklamıyor. Reklamlarda da hiç olan bitenden bahsetmiyorlar. Islanmaz, kurur. Öyle şeyler, kod kelimeler kullanıyorlar.

Hakikaten altlarına işiyor herhalde nüfusun yarısı sürekli diye düşünüyorsun. Ben ondan sadece şu şekilde kurtarmıştım. Yani senin düştüğün cehalete kesin düşerdim de sanırım bunu öğrendiğim yaşlarda henüz televizyonlarda ped reklamları yoktu. Ona denk gelseydim kesin seninki gibi düşünürdüm ben de.

Evet, ben çocukluk travmalarıma devam ediyorum. Bu hakikaten terapi gibi oldu. Mesela yetişkinlerin cips yememesi abi. Sürekli cips ve kola yememesi çok garibime gider.

Yani babama bakardım, imkanları var. Sürekli cips yiyip, gazoz içebileceği halde bunu tercih etmemesi çok garip gelirdi bana. Hatta buna karşı çıkardı böyle çok cips yenmesi, abur cubur yenmesi. Hoşuna gitmezdi.

Ben derdim ki, bu adamda bir sorun var. Mantıklı bir insan. Parası da varsa, imkanı da varsa niye cips yemez ki? O zaman kalp domar hastalıkları, kolesterol, sağlıklı beslenme gibi şeyler.

İnsanın ölümsüz olduğunu düşündüğü bir evre oluyor ya böyle. Bir de ona yasaklayacak birileri de yok onun için. Evet, evet. Hiçbir zorlayıcı sebep yok.

Onun babası da dolanıp sen cips yeme oğlum falan demiyor mesela. Evet tamamen enayilik gibi gözüküyordu bana. Babam enayi gibi cips yiyemiyor. Ve o zaman da ölümsüzlük demişken o cehaletimi de ekleyeyim.

Şey hissettiğin oldu mu abi hiç? Her insan çocukluğun bir döneminde sana şey gibi gelir. Sanki o yaşındaymış gibi. Tarihin başlangıcından beri.

Baban baba yaşındadır. Hiç çocuk olmamıştır. Deden dede yaşındadır. İşte annen hep o yaştadır.

Babamın gençlik fotoğrafını gördüm. Dayımın düğünde çekilmiş. Dehşete düştüm böyle. Saçları uzun.

Ya Sima'ya benziyor ama. Zeynep bu adam kim ya? Faralel evrenden gelmiş gibi sanki. Bir de artık bütün çocuklar kendilerini bilerek büyüyorlar.

Mesela benim 2 yaşındaki halime dair hiçbir fikrim yok. Eski albümde bir fotoğraf varsa var ama şimdi 10 yaşında bir çocuğun 1 yaşında 6 aylıkken her yıla ait elinde videolar var, fotoğraflar, her şey var. O zaman öyle bir gelişme de olmadığı için mesela babanın 2 yaşıyla ilgili bir şey düşünebiliyor musun abi? Sen tahayyül bile edemezsin yani.

Anca işte böyle bana da çok yetişkinken artık, otuzlu yaşlarımdaydım belki, bir eski aile albümünden resim göstermişti. Kendi çocukluğumun resimleri, dedesinin resimleri falan. Şaşırmıştım. Yani şeye şaşırmadım tabii, evet insanlar değişiyorlar, onu biliyordum da.

Yine de anneni, babanı öyle düşünmüyorsun. Ve senin dediğin çok doğru. Yani bu fotoğraf, video işi her şeyi çok değiştirdi. Bizim şimdi evin duvarlarında çocuğun bebekkenki resimleri var.

Altı aylıkken, bir senelikken. Arka arkaya koysan film gibi, sinema filmi gibi oynatabilirsin. O kadar çok fotoğraf var. Ve hepsine bakıp soruyor.

Bu bendim değil mi? Onu anlayarak büyüyor yani. Ben o anlayışa herhalde 10 yaşındayken falan erişmişimdir. Ölüme yakın deneyimler yaşayan insanların kulağında bir tabir var ya, hayatın film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti.

Bizim şeritte inanılmaz kopukluklar var. Bir kısım hiç yok. Çok kısa bir şerit. Evet yani stop motion gibi görünür o film.

İyi bir film olmaz o yani. Çok postmodern bir film yani bizim film. Başka ne olabilir? Senin var mı?

Yoksa bende çok cehalet. Ölümsüzlük dedin ya ölüm işi de ilginç. Ben mesela bizim çocuğa ölüm konusunu nasıl anlatacağım diye endişeleniyordum. Sonra bir gün köpek öldü.

Kayınvalidenin köpeği var onunla oynuyordu. ''Ne oldu bu köpeğe?'' dedi. ''Öldü.'' dedim.

Yaşlanınca öldü. Ve açıklamadım sonra hani meleklerle şimdi uyuyor, göğe gitti falan gibi şeyler. Zaten öyle şeyler söylemek istemiyordum da. Direkt bıraktım.

''Öldü.'' dedim sadece. Öyle bir düşündü. Kafası basmadı ama birkaç kere söyledikten sonra anladı yani o işi.

Mesela yerde bir kuş görüyor. Aa bu kuş da ölmüş, hareket etmiyor. Ondan sonra anladı onu, hareketsizlikle alakalı bir şey. Yani böyle esrarengiz, biraz mesafeli bir şekilde anlattı bu olayı.

Evet, zaten öbür türlüsü daha büyük problemleri yol açıyor. Sen şimdi öldü, ne oldu? İşte melek oldu, melekler götürdü diyorsun. Bu sefer çocuk diyor ki, melek ne?

Sen metafizik bir kriziyi daha büyük bir krizle aşmaya çalışıyorsun. Yani melek iyiden olmayan bir şey. En azından köpek vardı, ortada somut, gördüğü bir şeydi. Melek falan diyorsun, çocuğun kafa iyiden bulanıyor.

Bütün tartışma soyut bir düzleme çekiliyor. Bilmiyorum daha böyle travmatik bir ölüm olsa yani annesi falan ölse... Nasıl olsa bu Türkçe podcast olduğu için anlamayacak. Böyle örnekler verebilirim.

Yine de Allah korusun diyelim. Öyle bir şey olsa o zaman belki uydurmak zorunda kalırsın. Öldü artık toprağın altında bir daha olmayacak desen olmaz zaten. Sokaktaki kuş muamelesi yapamazsın.

Neyse, biz daha hafif konulara dönelim. Daha keyifli şeylere geçelim. İlkokulda ben bir kızdan hoşlanıyordum. Fakat kız da yeterince çalışkan değildi.

O zaman da şöyle bir algılamam vardı. Çalışkan birinden hoşlanmalıyım. Ya benim seviyemde olmalı ya da daha çalışkan olmalı. Bayağı da onunla oynamayı falan severdim.

Yakalanma açışı falan, ebeleme açışı, çok hoşuma giderdi yani. Ama bir süre takip ettim. Derslerinde yeterince başarılı olmadığı için hoşlanmamı geri çektim. Basbaya öjenik programını başlatmışsın kendi kafanda.

Öyle kafamda bir kast vardı. En akıllılar eşleşsinler birbirleriyle. Sonra ondan boşalan yeri dedim ki çalışkan birini seçtim ve ben artık şundan hoşlanıyorum. Bütün bu olan bir tane de idealar dünyasına gerçekleşiyor.

Hiç kimsenin hiçbir şeyden haberi yok. Öyle bir şey de var. Tamam her şey kafamın içinde olup gidiyor. Başvuruları geri çekmen, başlatman.

Hiç kimsenin hiçbir şeyden haberi yok. Ben kendi kendime triplere giriyorum orada. Üzülüyorum. Ulan diyorum bu hayat bilgisinden de sıçmış yani.

Bir şans veriyoruz ve onu da değerlendiriyor. Ben daha ne yapayım senin için? Karnelerine bakıyor muydun? Kafamda bir derecelendirme kuruluşu gibi bakıyorum ve C'ye eksiğe düşürüyordum.

Hoşlanma kredisini hemen düşürüyordum. Geri çekiyorum. Yatırım yapılamaz. Mesela şeye çok takılırdım.

Yavaş yavaş ortaokula geliyoruz. Cehaletimin kapsamı değişmeye başlıyor. Bir şeyler olurdu tarih dersinde. Şehzadeler sürekli taht kavgasına karışıyor ve öldürülüyor, boğduruluyor çocukları.

Ha ben düşünüyordum ki zaten sarayda yaşıyorsun. Zaten Manisa'da, Amasya'da bir yerde sancak beysin. Olaylara karışma. Orada işte Frank Çami çalışıyorsun.

Onu ilerlet. Farsça'da geliş. Divan edebiyatıyla ilgilen. İşte cariyeler var.

Zaten konforlu bir yaşamın var. Taht kavgasına girme be adam. Geri dönüşü olmayan bir yolun başlangıcındasın şu an. Girme bu kavgaya.

Ama sonradan büyüdükçe şunu öğrendim. Oradaki mesela atıyorum ben Amasya'da sancak beyim. Bir sürü benim lalalarım var. Benden beklentisi olan bir kapı halkım var.

Ben tahta geçersem bunlar da atıyorum vezir olacak. Kubbe veziri olacak. Veziri azam olacak. Onlar beni itiyor.

Beni zorluyorlarmış meğersem. Şehzade hani kafasına göre. Arkadaşlar ben taht kavgasına girmiyorum. Zaten bu rekabet olaylarını sevmem.

Öyle bir şey yokmuş yani. Durup bir noktada şey diyemiyorsun. Ya ben çok güzel şiirler yazıyorum ve siyaset bana göre değil. Bazıları yaptı. işte böyle kendine ava vermiş.

Ondan sonra ama onları da boğuyorlar ediyorlar yani kaçamıyorsun bir türlü. Hakikaten güzel güzel yaşayıp keyfine göre yaşayıp da yaşlılığında ölen baya az. Lise çağına gelelim. Var mı başka?

Liseye gelebiliriz. Bu ben değilim ama üniversitedeki ev arkadaşım Wi-Fi teknolojisiyle ilgili. Bir arkadaşım şeyine safhasına geçtik şimdi. Cihalet arttıkça...

Utanç vericilik seviyesi arttıkça arkadaşı ekolüne geçebiliriz. Bunu gerçekten ben de anlayamıyordum ama onun dillendirmesi daha iyi oldu benim için. Bu Wi-Fi teknolojisini asla çözemez. Yani bir şeylere dokunmadan, kablo olmadan internet olmasını asla algılayamaz.

Hatta şöyle bir örnek verdi. Ben şu an buradayım. Belki de alt komşu bir porno film indiriyor ve bu porno filmler benim içimden geçiyor. Onun bilgisayarı... Yani bir köprü vazifesi görüyor.

Böyle salakça bir örneği verdi. Belki içimden neler geçiyor şu an. O da filme dahil olmuş gibi hissetmişken. Ben de bunu hala anlamakta zorlanıyorum ya.

Olmaz gibi geliyor bana. Bence bu cehalet değil. Çok yerinde bir kaygı. Kaygı da değil de gözlem. İçimden porno geçiyor kaygım.

O değil yani. O kadarı değil de. Ben bu konuyu çalıştım. Öğrendikçe daha da inanılmaz geliyor.

Bazı şeyleri çalıştıkça çözersin ya. Bunda tam tersi oluyor ya. Ulan bu kesin çalışmaması lazım diyorsun. Yani her şey sabitken bir yerden tersizle diğerine mesaj göndermek zaten inanılmaz bir şey.

Onu bir şekilde kafanda oturttuktan sonra işler iyice zorlaşıyor. Çünkü o şeyler hareket ediyorlar. O sinyallerin yansıması var. Kesin bu bir komplo diyorsun yani.

Bu olmaz. Bunun içinde küçük adamlar var. Başka türlü açıklayamaz. Böyle şeyler bana mucizevi geliyor.

Bir keresinde uçak yolculuğundaydık. Kaptan bazı gereksiz açıklamalar yapıyor. Şu an dışarıda hava 55 derece. İçerisi 23 derece.

450 kilometre hızda bilmem nereye uçuyoruz. Sanki çok normal bir şeymiş gibi. Hayatımıza devam ediyoruz. Bu imkansız bir şey.

Biz nasıl uçuyoruz? Buna her gün bir 15 dakika insanlar toplanıp hayret etmeye devam etmiyoruz. Louis CK'nin güzel bir rutini vardı. Uçakta Wi-Fi çalışmadı diye kızan böyle şikayet eden bir adam hakkında konuşuyordu.

Diyor yani uçaktayız, her şey mucize burada. Wi-Fi'yi bırak, burada olmamız bile mucize. Olmaması gerekiyor ve bende uçak fobisi vardı. İnsanlar bunu çok garip karşılıyordu.

Diyordum ki ben çok yüksekte olduğumuzu düşünüyorum. Başkaları diyor işte ben de diyor hamam böceğinden korkuyorum. Ya bu ikisi aynı şey mi ya? Bir tanesi mucizevi bir şey.

Bir hamam böceği sana maksimum ne yapabilir? Bu ikisi karşılaştırılabilir şeyler. Aynı şeylerden bahsediyoruz. O da evrimin mühendislik harikası.

Başka neler var böyle? Sürekli kullandığın ve mucizevi olması gereken ama alıştığımız şeyler. Denizaltılar öyle. Denizaltıyı sürekli kullanmıyoruz abi.

En azından biz. Sen hiç denizaltı kullandın mı abi? En son ne zaman? Ya denizaltıların çok dar olduklarını mesela çok geç öğrenmiştim.

Çok küçük ve dar olduklarını. Müzelerde filan gösteriyorlar ya eski denizaltıları. Onun içine giriyorsun, dolanıyorsun. Tek başına yaşamak için küçük bir yer.

Ama 100 kişi yaşıyor burada. O kadar küçük ki herkes aynı anda uyuyamıyor. Onu da öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Hep böyle vardiyalı çalışmak zorundalar çünkü yatak yok.

Senin babanın cips yememesinin ekstrem versiyonu bu yani. Onlar da cips yemiyor, üstüne denizaltıda yaşıyorlar. Evet, evet. Bizi buna ne zorladı?

Bunu icat edecek kadar biz ne yaşadık? Bu arada şunu biliyor muydun? Denizaltı demişken SCUBA var ya. SCUBA bir kısaltmaymış.

Neyin kısaltması olduğunu bilmiyorum. İşte o kadar biliyorum. Cehaletimi o kadar gidermem yetti. Ortamlarda böyle anlatıyorum.

Lazer kısaltmaymış, SCUBA kısaltmaymış, radar da kısaltmaymış. Lazer de mi kısaltmaymış? Benim en sevdiğim teknoloji lazerdir. Mesela lazer epilasyon.

Birileri diyor ki, bu kılları da döker mi? Bir hipotezin harikalığı ya. Bir ışık var elimizde. Belki kılları da döker.

Hemen laboratuvara giriyoruz. Yani orada birileri kesin şey sormuştu. Bunu denizaltıya takalım, daha da iyi bir öldürme makinesi olsun. Başka biri de hayır, bununla kılları dökebiliriz diyor.

O ikinci tip de insanlardan lazım. Önce kılını dökün, sonra öldürürseniz öldürürsünüz. Ne varmış abi başka cehaletlerimden biri? Bir insanın profesör unvanı varsa hemen hemen her şeyi biliyor kabul ediyordum ben.

Büyüyünce fark ettim profesörler kendileri de böyle zannediyor. Ve ona yaklaşım da öyle oluyor. Ya bu adam her şeyi biliyordur. Bilim tarihini de biliyor artık, siyasi tarihi de biliyor, sosyolojiyi de biliyor.

Kimdi ya o adam? Ünlü bir tane var ya televizyona çıkıp sürekli her konuda ahkam kesiyordu. Hıncal Uluç vardı abi, Erman Toroğlu. Evet, aslında böyle sorunca tabii çok adam var yani öyle o profile uyan.

%99'u falan televizyonun böyleydi abi. Geçen gün onun röportajını dinliyordum, Magnus Carsen'in. Bu dünyanın en iyi satranç oyuncusu. Yani herif on küsur senedir bir numara.

Ya diyor işte bir yere gidiyoruz ve orada diplomatlar, şunlar bunlar, önemli mevkilerdeki insanlar gelip bana olaylar hakkındaki fikrimi soruyorlar. Bir kere akıllı olsam bile, çok zeki olsam bile nereden bileceğim yani ne önemi var benim fikrimin o konulardaki? İkincisi zaten o kadar genel bir zekam da yok diyor yani belli özelliklerim var. Hafıza şudur budur ve onu bir noktaya lazer gibi odakladım.

Benim olayım bu. Bana ne soruyorsun şimdi Yemen'de olan biteni, Almanya'nın nükleer santrallerini falan? Harika. Böyle otistik insanları da çok severim.

Çok spesifik bir konuda inanılmaz ileri gitmiştir ama hayatın diğer alanlarında da çok beceriksizdir. Mesela Messi böyledir. Bir tane fanıyla fotoğraf çektirecek. O kadar kötü poz veriyor ki.

Dersin ki bu adam hayatta hiçbir şey yapamaz. Bu adam tuvalete bile tek başına gidemez gibi poz veriyor. Onun için iyice garip. Adam sürekli poz vermek zorunda ya.

Hala öğrenememiş olması bayağı komik. Doğuştan futbol oynamayı biliyorsun 30 yıldır poz vermeyi öğrenemedi adam. Profesör işi komik. Bir de ismi var, Dunning-Kruger zaten.

Ben Dunning-Kruger gibi şeylerin de bu arada bir cehalet örneği olarak da bunu vereyim. Bunların o etkiyi bulan, o araştırmaları yapan profesörlerin isimleri olduklarını çok geç öğrendim. Özel isim sanıyorum onları, o etkiye özel isim. Onları keşfedenlerin isimleri olduğunu akıl edememiştim.

Kendi adını vermek bana bencillik gibi geliyor. Mesela Einstein öyle yaptı mı? Bunlar Albert teorisi demedi değil mi? Görellilik dedi.

genel görellilik dedi, özel görellilik dedi. Kendi adını vermedi. O yönden de çok takdir ediyorum. Bir de çok hoşuma giden fiziğin gelişimini görmek.

Hani başta çok naif olması o atom modellerinin. Üzümlü kek modeli. Herkesin anlayabileceği, onu üzümlü kekle anlatabilmesi derdini adamın. Çok hoşuma gidiyor.

Peki abi şu tavuk göğsünde tavuk göğsü var zannetmek ilk önce Sürekli şey diyordum, bunun tavukla hiçbir alakası yok. Acaba şekli yüzünden mi? Sonra tavuk göğsünde gerçekten tavuk göğsünün olduğunu öğrenmek şeklinde. Ve aslında ilk zannettiğin şeyin doğru çıkması cehaleti.

İki cehalet birbirini götürdü. Tekrar başladığın noktaya geldin. Bu harikadır. Bunu ben bir sürü insandan duydum.

Şu an beni de aydınlattın. Yiyecekten bahsetmişken genelde restoranlarda pahalı şarapların isimleri kolay telaffuz edilebilen isimler oluyor diye okumuştum. Daha doğrusu onların fiyatlarını daha çok arttırıyorlar çünkü millet onları sipariş etmek zorunda. İsmi okuyamamaktaki utanç para kaybından daha ağır basıyor.

Çok ilginç bir şey. İnsanların güvenini kaybetmektense para kaybetmeyi tercih ederim. Tamamen yanlış. İnsanların önünde rezil olmaktansa para kaybetmeyi tercih ederim.

Daha doğru. Ben en okunmazı isterim ya. Asla para kaybına tahammülüm yok. Bütün gücümü toplarım ve en ucuz ve telaffuzu zor şarabı istemeye çalışırım.

O toplara hiç girmiyorum. Şöyle bir felsefem var. Bu şarabın aynısını eve de alıp içebiliriz. %100 aynısı ama bu kebabı evde yapamayız.

Balığı evde yapamayız. O yüzden parayı yemeğe harcayalım, içeceği harcamayalım. Çok kadim bir orta sınıf hesapçılığıdır. Mesela... Ortasınız bir aile bir yerde dışarı yemeğe gittiği zaman asla böyle makarna yenmesinden,

hani evde de yapılabilecek şeylerin dışarıda yenip para ödenmesinden çok rahatsız olur. Annemde bu vardır benim. Ya bari geldik şuraya, makarnayı evde de yersin. Evet, evet.

Yıllardır bunu takip ediyorum. Ben bu yediğimiz meyvelerin, tahılların eskiden böyle olmadığını öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Yapay seçilimle değişmiş bunlar. Bunu hayvanların evcilleştirilmesini öğrendiğimden daha geç öğrenmiştim.

Ben de, ben de. Mesela muz çok çekirdekli, asla yenemeyecek ekşilik de bir tadı varmış. Sonradan az çekirdekliler çiftleştirile çiftleştirile hiç çekirdeksiz bir şeye doğru gelmiş. Bayağı uğraşmışlar.

Yani onu yapan ilk insanlara da saygı duymak lazım. Sonunda muz olacağını bilmeden yapıyorlar ya, bu işe girişiyorlar. Bizim bildiğimiz muz olacağını bilmeden. Onlar açısından iğrenç bir meyve bu.

Şimdi niye uğraşırsın bu iğrenç meyveyi %1 daha geliştirmek için? Bunun meyvesini, kelimenin tam anlamıyla meyvesini gelecek nesiller yiyecek. Yani bir iki kat, üç kat iyileşmesi lazım. O da anca böyle 10-20 nesil içinde olacak.

Biz göremeyeceğiz. Ama torunlarımızın torunları bize dua edecekler. Böyle girişmişler bu işe. Allah muzun bugünlere gelmesin de emeği geçenlerden razı olsun.

Eminim yukarılardan bir yerlerden dinliyorlardır bizi. Abi cehaletlerim arasında bunlar var. Bir de şey varmış, basit bir şey olarak. Yerel idarelerden muhtar vardır.

Bir de ihtiyar heyeti vardır. O ihtiyar heyeti hep şey zannederiz, yaşlı bir takım insanlar. Ama oradaki ihtiyar, irade sahibi anlamında kullanılıyormuş. Mesela gayri ihtiyariyi yaptım.

İstemsizce yaptım. O gayri ihtiyarinin tersi, oradaki ihtiyar heyeti yani akil adamlar, irade sahibi insanlar. Bunu da bayağı geç yaşlarda öğrenmiştim. Ben şu anda öğrendim bunu. Gayri ihtiyari ile ihtiyarın aynı kelime olduğu şu anda kafama dank ediyor.

Gayri ihtiyariye örneği verince her şey bir anda... Bir anda taşlar yerine oturdu. Dünyayı şu an her şeyi anlıyorum şu anda. Radar nasıl çalışır, wireless nasıl çalışır.

Eksik taş oydu. Yerel düşüneceksin, muhtar bazında. Global hareket edeceksin. Ben sana daha saçma birkaç cahillik söyleyeyim.

Eskilerden bahsetmişken bu heykellerin renkli olduğunu da çok genç öğrendim ben. Nasıl yani hepsi beyaz değil mi? Çoğu beyaz değil. O mermer taş heykel konsepti kafandaki tamamen gerçek dışı bir şey.

Bunlar yaptıklarında canlılığı temsil eden bir şekilde yapıyorlar ve baya parlak renkler kullanıyorlar. Aslına bakarsan bana daha kötü geliyor yani birkaç tane böyle tekrar yeniden yapılmış halini gördüm de bu ne ya dedim böyle. Atıyorum Cezar'ın, Augustus'un heykelini düşününce bir ağırlığı var ya. Onun şimdi burnu turuncu, yanakları pembe falan.

Öyle bir tip görünce... Cezar Pagliaccio'yu da öldürmüş. Evet yani karizması gidiyor. Heykele makyaj yapmış gibi olmuş.

Pastel tonlarda bir Cezar. Kendi bildiğim yanlış heykel konseptini doğru olarak bilmekte, devam etmekte ısrar ediyorum. Piramitler de böyle değildi eskiden. Nasıllarmış abi?

Eskiden küp şeklinde. Rüzgar onları böyle. Aklımı alıyorsun ya, dur. Eskiden de böyleler ama dışarıdan bakınca kum gözükmüyor.

Kireç taşıyla kaplıyorlar ve onu parlatıyorlar, cilalıyorlar. Güneş vurunca bembeyaz, devasa bir yapı gözüküyor. En tepeye de altın koyuyorlar. Onu böyle çölün ortasında görürsen vay anasını dersin.

Şimdi görünce yine vay anasını diyorsun da... Biraz cilası eksik kalıyor. Şu an piramit deyince bir Orta Doğu sarısı canlanıyor kafamda. Orta Doğu sepyası.

Başka yerlerde piramit olduğunu da mesela çok geç öğrendim. Aslında düşününce niye illa Orta Doğu'da olsun? Gayet evrensel bir geometrik şekil. Herkes yapabilir piramidi.

Başka yerlerde de yapmışlar bunu. Orta Amerika'da, Güney Amerika'da falan. Hatta bir yere gitmiştik Meksika'da. Dünyanın en büyük piramidi aslında burada diyorlardı.

Giza piramidinden de daha büyük. Şu anda üstünde duruyorsunuz. Nasıl üstünde duruyoruz? Yerin altına gömülmüş.

Öyle iddiayı ben de yaparım o zaman. Türkiye'ye de git bir rastgele yere. Dünyanın en büyük dağı aslında buranın altında falan diyebilirsin. Ama o da ilgimi çekmişti.

Evet, piramit illa Orta Doğu'da olmak zorunda değil. Benim aklımda son bir şey var. Tamamen konuştuklarımızdan alakasız bir cehalet. Cüneyt Arkın'la ilgili.

Ne olduğunu tahmin edebiliyor musun? Tahmin edemiyorum abi. Cüneyt Arkın'la ilgili çok fazla bilmediğim şey olabilir. Bir ipucu daha vereyim.

Sadece onunla ilgili değil, genel olarak Türk sinemasıyla, Yeşilçam sinemasıyla ilgili. Kadir İnanır, Edis Hun... Gerçek isimleriyle mi alakalı acaba? O da var ama sesleri de gerçek değil.

Tabii, tabii. Hepsi seslendirme mucizesidir bunların. Ben Cüneyt Arkın'ın sesini, gerçek sesini duymadığımı yani o gençlik halinin sesini hiç duymadığımı fark ettiğimde çok şaşırmıştım. Onu seslendiren sanatçılardan biri öldüğünde galiba Abdurrahman Palay'dı.

Yani Cüneyt Arkın kendisi aslında orada ne hayır ne olamaz demiyor. Daha da komiği aynı adam bunların hepsini seslendirmiş. Şimdi baktım biyografisine Yılmaz Güney, Cüneyt Arkın, Edis Hun, Orhan Gencebay, Kadir İnanır. Herkesin sesi aynı aslında.

Seslendirme lobisi. Tek başına lobi olmuş. Benim de yaralı olduğum bir konudur abi. Türkiye'deki en tiz ses yarışmasında ikinci falan olabilirim yani.

Ya aynı şeyi şunda da yaşamamış mıydın? Mesela eskiden film izlerken, yabancı filmleri izlerken dublajlı izliyordum. Bruce Willis'ı seslendiren bir adam vardı mesela, o da vefat etti birkaç sene önce. O adamın sesi benim için Bruce Willis'in sesiydi.

Bruce Willis'in başka bir sesi olduğunu öğrendiğimde kabullenememiştim bir süre. Türkiye'de de birçok şey hakkıyla yapılmaz ama dublaj harika yapılıyor. O kadar alıştırıldı ki o Rocky Balboa'yı işte Sylvester Stallone'u seslendiren adamdı sanırım o aynı adamdı. Ya Sylvester Stallone'un kendi sesini duydum ve dedim lütfen kendi sesinize döner misiniz?

O his oluşuyor. Başkaları Sylvester Stallone'un sesiyle dalga geçtiklerini de anlamlandıramıyordum ben. Gideyim başka birisiyle uğraşayım. Sylvester Stallone'u rahat bırakın diye ortama dalmak istiyorum.

Dediğin çok güzel hakikaten. Hiçbir şeyin hakkıyla yapılmadığı bir yerde dublaj gibi tamamen rastgele bir şeyin mükemmel seviyede yapılması bu. Bir de eski Doğu blok ülkeleriyle falan karşılaştığınız zaman yüzyıl ileride orada tek bir adam herkesi seslendiriyor. Kadın erkek bütün karakterleri.

Kağıda almış okuyor sadece senin anlamanı için. Doğru düzgün dublaj bile yok. Ama Türkiye'yi bu konularda seviyorum ben. Hiç kimsenin önemsemediği konular seçiyoruz ve onu o kadar iyi yapıyoruz ki.

Bunu diğer bir bölümde söylemiş miydim bilmiyorum. Mesela saç ekimi. Bu o kadar olmasa da olur bir şey ki. Bunu harika yapıyoruz.

Bütün dünyadan insanlar Türkiye'de saç ektirmeye geliyor. Ben bu işi hiç anlamadım. Bu treni tamamen kaçırdım ben bu arada. Bunu fark ettiğim zaman zaten Türkiye çok ünlüydü.

En geç bunu öğrenenlerden biriydim. Hani insanlar espriler yapıyorlar, Türkiye'ye mi gittin falan diye. O esprilerden öğrendim. Ne ara olduk bölgenin süper gücü olduk?

Evet, belki kansere çare bulamadık ama saçlarınız gür olacak. Ağabey ağzına sağlık o zaman. Senin de ağzına sağlık, saçına sağlık, sesine de sağlık. Teşekkür ederim.

Tiz falan değil sesin ya, gayet güzel. Bence de güzelleşti. Başarılı olan her şeye eleştiriliyor.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)