Podcast

roman okumaya mecbur muyum?

mecbur muyum?

7 ay önce
İzle
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Kurgu kitap okumadığımız için suçluluk çekmeli miyiz? Keyif için roman okumaktan neden uzaklaştık? Niçin bazen zulüm gibi geliyor? Peki roman okumak bizi gerçekten daha donanımlı biri yapar mı? Yoksa sadece basit bir vakit geçirme aracı mı? Romanlar hayatı daha iyi kavramamıza mı, hayattan kopmamıza mı sebep oluyor?







----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.474 kelime · ~12 dk okuma

Merhabalar herkese. Mecbur Muyum'un yeni bölümüne hoş geldiniz. Bugün sizlerle roman okumaya mecbur muyum ya da kurgu kitap okumaya mecbur muyum konusunu konuşacağız. Artık 2026 yılında birazcık roman okumak kimilerimize zulüm gibi geliyor.

Ama bir yandan da roman okumanın ya da kurgu kitap okumanın ama ben genel çerçeveyle roman diyeceğim. fanları da var, asla bırakmamamız gereken bir alışkanlık olduğunu savunan bir kesim de var. Bu ikisi arasında nerede durmalıyız, bunu konuşacağız. Bu bölümü de sevgili arkadaşım, eski editörümüz Kevser'e ithaf etmek istiyorum çünkü çok ısrar etmişti bana.

Bu bölümü yap diye bugüne kısmetmiş yani. Artık maalesef Kevser aramızda değil. Yani şey Pod Bibi yazında değil diyeyim tabii ki aramızda. Bebek bekliyor.

Transkriptin tamamını oku

Kendisine de yavrusuyla beraber mutlu bir hayat diliyorum. Bu bölümü de ona ithaf etmiş olayım. Ben bu arada hani kendim kitap yazmama rağmen kurgu kitap çok okumayan bir insanım. Zaten artık beni birazcık tanıdınız.

Çok fazla kitap okuyorum ama kitap okuma kotamı kurguyla doldurmuyorum ve birazcık aslında yazı okumak da işimin ve hayatımın bir parçası olduğu için de eğlenmek ya da Keyif almak için roman okuma fikri bana uzak geliyor. Roman olayından aşırı koptum. O yüzden kendi kendime de böyle beni düşündüren, kendi okuma alışkanlıklarımı da düşündüren bir bölüm oldu bu yazarken. Sizin de hoşunuza gideceğini düşünüyorum.

Hazırsanız başlayalım. Bugün modern dünyanın verimlilik ve sürekli gelişim baskısı altında çoğumuzun bir kenara ittiği, hatta bazen okurken biraz da suçluluk duyduğu belki de alanı konuşacağız. Kurgu kitaplar, öykü olabilir, roman olabilir, yani kurgu dışı bilgi veren araştırma kitaplarını bir kenara koyup kurgu kitapları üzerine konuşacağız. Zamanımız da bu kadar kısıtlı iken, öğrenmemiz gereken onlarca teknik bilgi, takip etmemiz gereken bir dünya varken, neden hiç yaşamamış insanların uydurma hikayelerine yüzlerce sayfa ve vakit ayıralım?

Bir de hani şöyle de bir şey oluyor bazen. Bazen ben mesela bir insanın, hayal dünyasına o kadar da konuk olmak istemiyorum. Yani birinin bana rüyasını anlatması gibi geliyor. Yani ilgilenmiyorum yani.

Gördün, o kadar zihin dünyanın içinde bir ziyaretçi olmak istemiyorum hissi de oluşabiliyor. Ve bir roman okumak bizi gerçekten daha donanımlı biri mi yapıyor, yoksa sadece bir hoş vakit geçirme aracı mı ve bundan hoşlanmıyorsan okumak zorunda değilsin diyebilir miyiz? Bugün bu soruyu masaya yatırırken konuyu sadece bir okur olarak değil, bilişsel bilimlerin, psikolojinin ve edebiyat eleştirisine sunduğu verilerle ele alacağız. Her zamanki gibi farklı farklı kitaplar ve kaynaklar bize rehberlik edecek.

İlk olarak Lisa Zanschein'in, bu hanımefendinin herhalde nüfus memuru soyadını yanlış yazmış yani anlamadım. Z ile başlayan bir. Sunshine değil de, Zanshine soyadı. Why We Read Fiction kitabıyla başlayacağız.

Zanshine bize kurgu okumanın aslında zihnimizin en temel özelliklerinden birini, yani başkalarını anlama yetimimizin nasıl eğittiğini anlatacak. Buna Theory of Mind deniyor psikolojide. Ardından Keith Oatley'nin Such Stuff as Dreams kitabıyla devam edeceğiz. Bu kitapta da Oatley, yani yazar, Kurgun'un beynimiz için neden bir simülatör görevi gördüğünü ve bize hayata nasıl hazırladığını anlatıyor.

Üçüncü durağımız James Wood'un How Fiction Works, yani kurmacı nasıl işler adlı kitabı. Wood bize Kurgun'un hayatı taklit etmekten ziyade görünmez detayları nasıl kristalize ederek gerçeği daha görünür hale getirdiğini savunacak. Ve son olarak da biraz da karşı taraftan, karşı mahalleden bir kitap seçtim. Ezber bozan bir isim bu.

David Shields ve Reality Hunger, gerçek açlığı diye bir manifesto yayınlıyor. Yani manifesto ismini veriyor kitabına. Kurgunun günümüz dünyasında artık bize yetip yetmediğini tartışmaya açacak aslında ve yetersiz olduğunu savunacak yani. Spoiler alert.

Hiç yaşanmamış hikayelerin gerçekliğimizin nasıl inşa ettiğini anlamaya çalışacağız. Hadi başlayalım. Birinci bölüm, Lisa Sunshine ve zihin teorisi. Girişte bahsettiğim neden kurgu okuyoruz sorusuna belki de en temelden yani beynimizin çalışma prensiplerinden bir yanıt arayarak başlayalım.

Bu noktada bize Lisa Sunshine ve onun çalışması Why We Read Fiction eşlik edecek. Sunshine meseleyi çok ilginç bir kavram üzerinden açıklıyor. Theory of Mind, Türkçesiyle zihin teorisi. Bu her birimizin sahip olduğu yani bazı otizmli bireylerde bazen olmayabiliyor, eksik olabiliyor.

Ama üzerine çok düşünmediğimiz bir yetenek, bir bilişsel beceri şöyle tanımlayabiliriz kısaca. Karşımızdaki insanın hareketlerine bakarak... Onun ne düşündüğünü, ne hissettiğini, ne niyetle o hareket yaptığını tahmin edebilme becerisi. Şöyle bir örnek verebilirim.

Siz biriyle konuşuyorsunuz, bir şey anlatıyorsunuz ve karşınızdaki insan şu uzaklara bakmaya başlıyor, saatine bakmaya başlıyor. Ne düşünürsünüz? Bu insan benden sıkıldı diye düşünürsünüz. Bu mesela bu zihin teorisine sahip olduğumuz için kendimizi onun yerine koyabiliyoruz ve sıkıldığı şeklinde yorumlayabiliyoruz.

O insanın zihnine erişimimiz olmadığı halde. Bu zihin teorisi ve Zanshan diyor ki, biz sosyal hayvanlarız ve hayatta kalmak için başkalarının iç dünyasını okuyabilmeye mahkumuz, zorundayız. Kim bize yardım edecek? Kim bize yalan söylüyor?

Kim aslında ne hissediyor? Bunları bilmek bizim için hayati. Peki bunun kurguyla ne ilgisi var? Sunshine'e göre kurgu, beynimizin bu evrimsel yeteneğini kullanması için kurulmuş bir oyun parkı aslında.

Bir romanı okurken yaptığımız şey, karakterlerin niyetlerini, gizli arzularını, birbirleri hakkındaki düşüncelerini takip etmek. Hatta kurgu bunu gerçek hayattan çok daha yoğun bir şekilde yapıyor. Yani bir yoğunlaştırılmış kurs gibi aslında kurgu okumak bu anlamda. Mesela bir Jane Austen romanı ya da bir polisiye hikayede kaç katmanlı bir Zihin okuma yapıyoruz işte A karakteri B karakterinin aslında C karakterinin hoşlandığını bildiğini sanıyor ama yanılıyor gibi.

Bu karmaşık sosyal ağları takip etmek beynimiz için bir egzersiz diyor Sunshine ve en dikkat çekici tespitlerinden biri de şu beynimiz bu işlemi yapmaya o kadar aç ve o kadar programlıdır ki kurgu okumak bize büyük bir haz verir. Biz sadece eğlenmiyoruz, beynimizin en güçlü özelliklerinden birini yani başkasının zihnini, anlama becerisini parlatıyoruz ya da onu egzersiz ediyoruz diyelim. Bu bilişsel kasımızı güçlü tutmak, insan ilişkilerinin en ince katmanlarını daha iyi kavramak istiyorsak, Zanshine'e göre kurgu bu entrenmanı yapabileceğimiz en etkili ve en zengin alan. Bir lüks değil aslında kurgu okumak Zanshine'e göre.

beynimizin sosyal dünyayı anlamlandırmak için kullandığı eski ve güçlü bir mekanizma. İkinci bölüm, hayatın provası. Keith Oatley ve uçuş simülatörü olarak kurgu. Sunshine bize geçtiğimiz bölümde beynimizin başkalarının zihnini okumaya ne kadar aç olduğunu anlatmıştı.

Peki bu açlık sadece bir hobi seviyesinde mi yoksa kurgu dediğimiz bu devasa simülasyonun hayatın içinde çok somut bir karşılığı var mı? Burada bilişsel psikolog Keith Oatley ve onun Such Stuff of Dreams Rüyaların yapıldığı malzeme diye çevrilebilecek. Kitabını devreye sokacağız. Oatley, kurguyu tanımlarken çok hoş bir motafor kullanıyor.

Uçuş simülatörü diyor. Pilotları böyle bir uçuş simülatörüne girdiğini bilirsiniz. Uçağın kokpitine geçmeden önce gerçek bir uçağın yüzlerce saat bu simülatörlerle eğitim alıyorlar. Orada motor arızasıyla, fırtınayla ya da teknik aksaklıklarla karşılaşıyorlar.

Ama bir simülatör güvenliğinde tabii. Çünkü simülatörlerde hata yapmanın bir bedeli yok. Yani ölmüyorsun gerçek hayata aksine ve kazandırdığı tecrübe gerçek bir anlamda. Olti de diyor ki, kurgu bizim için böyle bir işlevi var aslında.

Sosyal hayatımız için benzer bir işlevi var. Bir uçuş simülatörü gibi. Bir romanın sayfaları arasında gezinirken, onu okurken aslında sadece kelimeleri takip etmiyoruz. Zihnimizde karmaşık bir sosyal yazılım çalıştırıyoruz.

Kendimize hiç gitmediğimiz bir şehirde, hiç karşılaşmadığımız bir karakterin yerine koyuyoruz. Onun öfkesini, bazen hayal kırıklığını ya da verdiği zor kararları deneyimliyor gibi oluyor. Oatley'e göre beynimiz, kurgusal bir karakterin duygularını işlerken gerçek hayattaki duyguları işlediği bölgeleri kullanıyor. Buna ayna nöronlar deniyor.

Biyolojik olarak baktığımızda o an yaşadığımız deneyim zihnimiz için uydurma değil, sanki gerçek gibi ve gerçekçi bir prova. Bu durumda bizi aslında kritik bir noktaya getiriyor. Empati ve sosyal beceri. Çünkü Oatley'in araştırmaları şunu gösteriyor, şunu işaret ediyor.

Düzenli kurgu okuyan insanlar, sosyal dünyadaki ipuçlarını okumakta ve başkalarının duygusal durumlarını anlamlandırmakta çok daha becerikli, mahir hale geliyorlar. Kurgu bize gerçek hayatta asla cesaret edemeyeceğimiz ya da maliyeti yüksek olan ya da karşılaşmayacağımız belki insanlık hallerini güvenli bir mesafeden deneme imkanı sunuyor bir simülatör gibi. Bir karakterin yaptığı hatayı okurken o hatanın duygusal maliyetini kendi hayatımızı riske atmadan öğreniyoruz. Dolayısıyla kurgu okumayı bir vakit öldürme aracı olarak görmek aslında büyük bir yanılgı yazara göre.

Kurgu bizi Oatley'e göre daha donanımlı birer sosyal varlık haline Oatley'e göre hayatın karmaşasına, öngörülemez sosyal fırtınalarına hazırlıklı olmak istiyorsan, bu simülatörde vakit geçirmeye, provalarını yapmaya ihtiyacın var. Üçüncü bölüm, James Wood ve kurmacanın mekanizması. Oatley bir önceki bölümde okumanın nasıl bir uçuş simülatörü işlevi gördüğünden bahsetti. Şimdi işin biraz daha zanaat ve hakikat kısmına geçelim.

Madem kurgu bir simülasyon, bu simülasyonun içerisindeki gerçeklik hissi nereden geliyor? Burada sözü bir başka yazara bırakacağız. Bir edebiyat eleştirmenine bırakacağız, James Wood'a. Onun How Fiction Works, kurmacı nasıl işler kitabında bize kurgunun...

Teknik mutfağını anlatıyor aslında bu kitap. Ama bir yandanın neden kurgu kitaplar okumaya ihtiyaç duyduğumuza dair ilginç de bir kapı aralıyor. Wood'un üzerine durduğu bir kavram var. Serbest dolaylı anlatın diye.

Bu aslında Lisa Sunshine'ın ilk bölümde bahsettiğimiz zihin okuma becerimizin edebiyattaki teknik karşılığı gibi bir yazarın hem karakterin zihnin içine girebilmesi, hem de bir dış gözlemci olarak kalabilmesi. Wood diyor ki, biz kurgu okurken bir başkasının bilincine öylesine sızıyoruz ki o karakterin bakış açısı bize bizim bakış açımız haline geliyor. Bu da ama sıradan bir empati kurmanın ötesinde bir şey. Dünyayı bir süreliğine başka birinin gözlükleriyle görmeyi deneyimlemek.

Buda göre kurgu neden gerçek ya da neden gerçeklikten daha gerçek hissettiriyor? Burada şöyle bir argüman sunuyor, kurgu hayatı olduğu gibi taklit etmiyor aslında ve diyor ki eğer hayatı olduğu gibi kağıda dökseydiniz bu zaten çok sıkıcı ve anlamsız bir veri yığını olurdu ve hiç kimse de okumak istemezdi yani gibi de meşhur bir laf vardır hayatın. Acılarını yaşadığımız yetmiyor, bir de senden dinliyoruz diye. Ona benzer bir argümanı var.

Kurgu hayatın içinden bazı parçaları seçiyor, onları ayıklıyor, bir kürasyon yapıyor aslında ve üzerine bir ışık ya da bir büyüteç tutuyor. O ışık bizim günlük hayatın gürültüsü içinde kaçtığımız ince ayrıntıları daha da Görünür kılıyor. Bazen bir romanda bir karakterin yaptığı bir hareketi veya düşündüğü bir şeyi okursunuz ve ya evet işte ya tam olarak böyle hissetmiştim ama ben de adını koyamamıştım dersiniz. Wu'da göre Kurgun'un yaptığı şey aslında tam olarak bu.

Henüz isimlendiremediğimiz, fark edemediğimiz duygularımızı ve deneyimlerimize bir isim kazandırıyor. Bize aslında hediye ediyor. Diyelim James Wood'un perspektifinden baktığımızda kurgu okumaya mecburuz çünkü kurgu bize bakmayı öğretiyor. Hayatın karmaşası içinde gözden kaçırdığımız küçük detayları, bir bakışın, bir sessizliğin aslında ne kadar büyük anlamlar taşıyabileceğini bize hatırlatıyor.

Kurgu sayesinde dünyaya karşı daha dikkatli, daha uyanık ve daha duyarlı birer gözlemciye dönüşüyoruz. Woods diyor ki, hayatın o görünmez katmanlarını keşfetmek ve gerçeği tüm berraklığıyla görebilmek için, kurgu kitapların o rafine merceğine ihtiyacımız var. Dördüncü bölüm gerçeklik açlığı. Şimdiye kadar kurgunun zihnimiz için ne kadar besleyici olduğunu, bizi nasıl eğittiğini ve dünyayı görme biçimimizin nasıl rafine hale getirdiğini konuştuk.

Ama şimdi de biraz kudurtucu tarafa geçelim. Madalyanın bir de öbür yüzü var. Şimdiye kadar hep kurguyu öven insanlar duyduk ama ben de biraz kendi fikrime ve pratiğime yakın birini de araya sıkıştırdım. Bölümü bitirmeden önce masadaki en kışkırtıcı isim geliyor.

Kurgunun o tahtını doğrudan sorgulayan, o iktidarını sorgulayan David Shields'dan bahsedeceğiz. Shields, Reality Hunger, gerçeklik açlığı adlı manifestosunda ki kendisi bir manifesto olarak adlandırıyor, kitabın başlığında da var. Pek çoğumuzun içten içe hissettiği ama pek dile getirmekte de zorlandığı biraz tabu olan o modern huzursuzluğu da işaret ediyor. Shields'ın bir derdi var, diyor ki...

Neden hala on dokuzuncu yüzyıldan kalma bir anlatı formatıyla, yani o bildiğimiz klasik roman yapısıyla dünyayı anlamaya çalışıyoruz? Bu aslında demode bir format. Shields'a göre günümüz dünyası o kadar parçalanmış, o kadar hızlı ve o kadar veriyüklü ki, giriş gelişme sonucu üçgenine sıkışmış uydurma hikayeler artık bize sahte gelmeye başladı, yapay gelmeye başladı. İnsanlar aslında artık gerçeği talep ediyorlar.

Uydurma talep etmiyorlar, diyor Shield. Ama bu sadece bir bilgi talebi de değil, bir dürüstlük talebi aslında. Çünkü Shield diyor ki, modern insan bir yazarın masa başında kurguladığı karakterlerin yapay dertlerinden ziyade doğrudan hayata, yaşanmışlığa ve o ham gerçeğe aç. ...süslenmiş bir kurgudansa.

Kitabın kendisi de bu fikri destekleyen bir yapıya sahip. Fields bu manifestoyu yazarken yüzlerce farklı yazarın, sanatçının ve düşünürün sözlerini bir kolaj gibi bir araya getiriyor ve farklı bir akışı var kitabın. Bu kolaj yapısıyla aslında şunu söylemek istiyor, hayat bir roman gibi düzenli, akışkan, her sorun bir şeye bağlanıyor, ya çözülüyor ya çözülmüyor, giriş gelişme sonuç şeklinde gibi bir formatta değil. Hayat kesintili, karmaşık ve bazen de anlamsız.

Schilt'ın kurguya yönelttiği en büyük eleştiri, romanın bir tür Eski dünya teknolojisi haline gelmiş olması, anıların, denemelerin, belgesellerin ve sosyal medyadaki o anlık gerçeklerin kurgunun yerini aldığını savunuyor. Ona göre kurgu ile kurgu dışı arasındaki çizgi artık tamamen bulanıklaştı. Hatta bazen birinin kendi hayatını anlattığı bir deneme en iyi kurgulanmış romandan çok daha fazla hakikat barındırabiliyor. Yani Shields'a göre kesinlikle kurgu okumaya mecbur değiliz kısacası.

Hatta Shield'a göre kendimizi bu eski formun içine hapsetmek yerine dünyanın şu anki karmaşasını, parçalanmışlığını ve o ham gerçekliğini kucaklayan yeni anlatı biçimlerine odaklanmalıyız ya da yeni anlatı biçimleri bulmalıyız. Gerçek o kadar tuhaf ve yoğun ki, diyor Shield, onu uydurma hikayelerle makyajlamaya gerek yok. Bu itiraz aslında kurgu severler için biraz gıcık olabilir ya da rahatsız edici, tuhaf ve rahatsız edici olabilir ama bizim serimizin ruhuna uygun. Çünkü Shields bizi kendi okuma tercihlerimizle, okumam lazım dediğimiz belki dünya klasiklerinin o üzerimize yarattığı baskıyla yüzleşmeye çağırıyor.

Belki de kurgudan uzaklaşmamızın sebebi tembelliğimiz değil de gerçekten de o gerçeklik açlığı dediği şey Shields'ın. Beşinci bölüm. Büyük çatışma. Evet, şu ana kadar bir tarafta Lisa Zanshan, Keith Oatley ve James Wood'u anlattım size.

Kurgu okumanın bilişsel kazanımlarından uzun uzadıya bahsettiler. Zihnimizi eğiten, empati yeteneğimizi körükleyen ve gerçeği daha net görmemizi sağlayan bir tür hayat kalitesi... Arttıran bir teknoloji bu üç yazara göre kurgu kitap okumak. Onlara göre kurgu okumaya mecburuz.

Çünkü kurgu olmadan sosyal dünyayı ve başkasının acısını anlamlandırma kapasitemiz eksik kalır. Diğer tarafta ise kudurtucu bir karakter David Shields tek başına durdu ve bu argümanı sartmaya çalıştı. Sizin o eğitim dediğiniz şey aslında gerçeğin üzerine örten bir makyajdır dedi. Shields'a göre kurgunun o düzenli dünyasına sığınmak aslında hayatın kontrol edilemez, çiğ ve karmaşık gerçekliğinden kaçmanın sadece bir yolu.

Ne bileyim, oyun oynamak da belki bunlardan bir diğeri. Peki biz hangisine daha açız? Zihnimizin o güvenli simülasyon ortamında antrenman yapmasına mı yoksa hayatın tüm parçalanmışlığıyla daha sert bir şekilde yüzleşmeye mi? Aslında bu bir doğru yanlış meselesi değil.

Yani burada bu bölümün sonunda mecburuz ya da değiliz diyemeyeceğim. Daha ortada bir yerde bırakacağım sizi. Belki de Schiltz'ın bahsettiği o gerçeklik açlığı doyurmanın bir yolu. Çünkü bazen gerçek o kadar ağır ve karmaşıktır ki onu doğrudan kucaklamak yerine bir romanın sunduğu mesafeli ama derinlikli bir perspektife ihtiyaç duyarız.

O hayatın sert gerçeğini daha sindirilebilir kılar romanlar bazen. Peki baştaki sorumuza geri dönelim. Kurgu okumaya, roman okumaya mecbur muyuz? Eğer dünyayı sadece bir veri yığını, hayatı da sadece tamamlanması gereken görevler listesi olarak görüyorsak, hayır, bilgiyi her yerde ve o bilgiye ulaşmak için illa kurgu formatına ihtiyacımız yok.

Ama eğer derdimiz anlamaksa, bir başkasının neden öyle hissettiğini, bir kararın ağırlığını ya da bir anın içindeki sızıyı belki de hissetmekse, işte o zaman kurgu okumak, roman okumak belki bir lüks olmaktan çıkıp bir mecburiyete dönüşüyor. Mecbur Muyum'un bu bölümünde uydurma hikayelerin bizi nasıl daha gerçek kıldığını konuştuk. Bir sonraki bölümde yine toplumsal bir tabuyu masaya yatıracağız. Bu arada yorumlarınızı da yazın bana.

Özelden de yazabilirsiniz. Ne düşünüyorsunuz? Sizce roman okumak, kurgu kitap okumak zaman kaybı mı yoksa mutlaka hayatımızın gündelik rutinimizde olması gereken bir pratik mi diye fikrinizi merak ediyorum. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.

Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)