Podcast

11 - İslam Nasıl Kurumsallaştı?

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Peygamberin en azılı muhalifleri, onun vefatından sonra bu inancı nasıl kendi iktidarlarının kalkanı haline getirdi? Kur'an'ın metinleşme sürecinden üretilen binlerce sahte hadise kadar, kutsalı gerçekten kim tayin etti: İlahi vahiy mi, yoksa hırslı kralların siyasi planları mı? Dinler tarihinin en sarsıcı sayfalarını aralıyoruz.



Bu bölümde:


(00:00) Klasik Anlatı, Dogmalar ve Tarihsel Kuşku

(02:13) Siyer ve Hadislerin Geç Dönem Kayıtları

(04:21) Gizemli Öğretmenler ve Hanifler: Zeyd bin Amr bin Nüfeyl

(05:45) Ebionit Rahip Varaka bin Nevfel ve Rahip Bahira İddiaları

(08:49) İsimlerin Sentezi

(11:35) Pagan Köklerden Kalan İbadetler ve Rakip Kâbelerin Tasfiyesi

(16:20) Emevi Dönüşümü: Müminler Hareketinden Arap İmparatorluğuna

(17:22) Din-Devlet İnşası

(18:57) Kur'an'ın Metinleşmesi ve Yaktırılan Mushaflar

(21:30) Hadis Üretimi ve Kutsalın İktidar Silahına Dönüşmesi




Yararlanılan Kaynaklar:


Buhârî, el-Câmiu's-Sahîh, Kitâbü'l-Megâzî, "Bâbü Gazveti Zi'l-Halasa" (hadis no. 4355–4357); ayrıca Kitâbü'l-Cihâd no. 3020, 3076. — Cerîr b. Abdullah el-Becelî'nin 150 atlıyla Zü'l-Halasa'yı yakması, "uyuz deve gibi bıraktım" ifadesi ve peygamberin duası. (Türkçe: Sahîh-i Buhârî ve Tercemesi, çev. Mehmed Sofuoğlu, Ötüken.)

Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, Kitâbü Fedâili's-Sahâbe, no. 2476. — Aynı olayın ikinci sahih rivayeti.

İbnü'l-Kelbî, Kitâbü'l-Esnâm (Putlar Kitabı), çev. Beyza Düşüngen, Ankara Üniv. İlahiyat Fak. Yay., 1969. — Zü'l-Halasa'nın "Kâbetü'l-Yemâniyye" olarak anılması, Lât/Uzzâ/Menât tapınaklarının yıkılması, Hacerülesved ve taş kültleri.

İbn Hişâm, es-Sîretü'n-Nebeviyye, çev. Hasan Ege, Kahraman Yay. (İng.: A. Guillaume, The Life of Muhammad, Oxford 1955). — Zeyd b. Amr, Varaka b. Nevfel, Rahip Bahîra anlatıları; Mekke fethinde putların kırılması; Hâlid b. Velîd'in Uzzâ'yı yıkması.

Buhârî, Kitâbü'l-Megâzî no. 4287 / Müslim no. 1781. — Fetih günü Kâbe çevresindeki 360 put rivayeti.

G. R. Hawting, The Idea of Idolatry and the Emergence of Islam, Cambridge UP, 1999. — Cahiliye hac ritüelleri (tavaf, Safa-Merve, ihram) ile İslâmî hac arasındaki süreklilik tartışması.

İbn Sa'd, et-Tabakâtü'l-Kübrâ, c. 1 ve 3 (Türkçe: Siyer Yay., ed. Adnan Demircan). — Zeyd b. Amr'ın Kâbe'deki sözleri, Şam seyahatleri; Varaka'nın İbranice İncil okuması.

Buhârî, Bed'ü'l-Vahy no. 3; Tefsîr no. 4953. — Varaka'nın ilk vahyi onaylaması, ölümü ve "fetretü'l-vahiy".

Joseph Azzi (Ebû Mûsâ el-Harîrî), Le prêtre et le prophète: Aux sources du Coran, Maisonneuve & Larose, Paris 2001 (Arapça aslı: Kass ve Nebî, 1979).

Daniel J. Sahas, John of Damascus on Islam: The "Heresy of the Ishmaelites", Brill, Leiden 1972. — Şamlı Yuhanna'nın De Haeresibus 100/101. bölümünün çevirisi; Muhammed'in Ariusçu bir rahipten eğitildiği iddiası.

Christian Julien Robin, "Ḥimyar, Aksūm, and Arabia Deserta in Late Antiquity: The Epigraphic Evidence", G. Fisher (ed.), Arabs and Empires before Islam, Oxford UP 2015. — 4. yy'dan itibaren pagan yazıtların kesilip "Rahmanan" yazıtlarının başlaması; Himyer'de Yahudilik.

Iwona Gajda, Le royaume de Ḥimyar à l'époque monothéiste, Paris 2009. — Himyer monoteizminin epigrafik dökümü. (Kur'an referansı: Furkân 25/60 "Rahman da nedir?")

İbnü'n-Nedîm, el-Fihrist, 9. makale (Harrânîler bölümü); Tamara M. Green, The City of the Moon God: Religious Traditions of Harran, Brill 1992. — Harran Sâbiîlerinin Ay (Sin) kültü ve 30 günlük orucu.

Arda Viraf Nâme — M. Haug & E. W. West, The Book of Arda Viraf, Bombay/London 1872. — Çinvat Köprüsü, göğe yükseliş ve cennet-cehennem gezisi motifi.

Ya'kûbî, Târîh, c. 2 (Abdülmelik b. Mervân bölümü). — Abdülmelik'in hacıları Mekke'den (İbnü'z-Zübeyr'den) çevirmek için Kubbetü's-Sahra'yı yaptırdığı iddiasının birincil kaynağı. Karşı görüş için: Oleg Grabar, "The Umayyad Dome of the Rock in Jerusalem", Ars Orientalis 3 (1959).

Chase F. Robinson, 'Abd al-Malik, Oneworld, Oxford 2005. — Arapçalaştırma reformu, kelime-i şehadetli ilk dinar (77/696-97), devletin kurumsallaşması.

Stephen J. Shoemaker, Creating the Qur'an: A Historical-Critical Study, University of California Press, 2022. — Kur'an'ın nihai formunun Osman değil Abdülmelik–Haccâc döneminde sabitlendiği tezi. (Destekleyici: Crone & Cook, Hagarism, Cambridge 1977.)

Behnam Sadeghi & Mohsen Goudarzi, "Ṣan'ā' 1 and the Origins of the Qur'ān", Der Islam 87 (2012), s. 1–129. — San'a palimpsestindeki farklı sûre sıralaması ve kelime farkları. Osman'ın mushafları yaktırması için: Buhârî no. 4987; Mervân'ın Hafsa mushafını yaktırması için: İbn Ebû Dâvûd, Kitâbü'l-Mesâhif ve İbn Şebbe, Târîhu'l-Medîne.

Christoph Luxenberg, The Syro-Aramaic Reading of the Koran, Verlag Hans Schiler, Berlin 2007 (Almanca aslı 2000).

Ignaz Goldziher, Muslim Studies, c. 2, çev. Barber & Stern, London 1971 (Almanca: Muhammedanische Studien, 1890) — Emevilerin siyasi hadis uydurtması, Zührî üzerindeki baskı, Kubbetü's-Sahra'nın "alternatif kıble" tezi; ve Joseph Schacht, The Origins of Muhammadan Jurisprudence, Oxford 1950 — isnadların geriye dönük üretimi. Kerbelâ, Harre Vak'ası (683), Kâbe'nin 683 ve 692'de mancınıkla vurulması ve Haccâc için: Taberî, Târîhu'r-Rusül ve'l-Mülûk (İng. SUNY ed., c. 19 The Caliphate of Yazid, c. 21 The Victory of the Marwanids). Muâviye'nin Ali aleyhine hadis uydurtma emri: İbn Ebü'l-Hadîd, Şerhu Nehci'l-Belâga, c. 4 ve 11 (Ebû Ca'fer el-İskâfî'den naklen).

Barbara Roggema, The Legend of Sergius Baḥīrā: Eastern Christian Apologetics and Apocalyptic in Response to Islam, Brill, Leiden 2009. — Bahîra efsanesinin Süryanice ve Arapça Hristiyan versiyonlarının eleştirel neşri ve çevirisi; Hristiyan geleneğinde Bahîra'nın "Muhammed'in öğretmeni" olarak nasıl kurgulandığını gösteren temel akademik çalışma.

Uri Rubin, The Eye of the Beholder: The Life of Muḥammad as Viewed by the Early Muslims, Darwin Press, Princeton 1995 (özellikle "Attestation" bölümü). — Bahîra karşılaşması ve Varaka'nın vahyi tasdik etmesi rivayetlerinin İslâmî kaynaklarda nasıl şekillendiğinin tarihsel-eleştirel analizi. Birincil rivayet için: Tirmizî, Sünen, Menâkıb no. 3620 (Bahîra hadisi; Tirmizî bunu "hasen garîb" olarak niteler).

Muhammed b. Ömer el-Vâkıdî / İbn Sa'd, et-Tabakâtü'l-Kübrâ, c. 1 ("Varaka b. Nevfel" ve "Bahîra" başlıkları) ile Âişe Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı'), Terâcimü Seyyidâti Beyti'n-Nübüvve — Hatice'nin Varaka'ya danışması, Varaka'nın Hanif arayışı ve Hristiyanlığı seçmesi. Modern Türkçe değerlendirme için: Mehmet Azimli, Siyeri Farklı Okumak, Ankara Okulu Yay., 2008 — Bahîra ve Varaka rivayetlerinin güvenilirliğini sorgulayan yerli akademik çalışma.




Yaratıcı: Gerçeği BulYapımcı: Podbee Media



Bu bölüm reklam ve sponsorluk içerebilir.

Bölüm Transkripti

3.113 kelime · ~16 dk okuma

Bölümlerin tamamını PodB app ve podb.com'dan izleyebilir, bütün podcast platformlarından dinleyebilirsiniz. 7. yüzyılın başlarında uçsuz bucaksız Araf çöllerindeyiz.

Ve tam bu zamanlarda güneşin kavurduğu bu topraklarda tarihin akışını sonsuza dek değiştirecek bir fırtına kopmak üzere. Yüzlerce yıldır bize anlatılan o klasik hikayeye göre Mekke'de kendi halinde okuma yazma bilmeyen bir tüccar Hira mağarasında inzivaya çekilmişken ilahi bir vahiy alır ve putperest bir toplumu tek tanrılı bir inanca davet eder. Bu yerleşik anlatıya göre din, göklerden bir anda, dış dünyadan tamamen bağımsız ve eksiksiz bir paket olarak inmiş, mucizevi bir hızla yayılarak tüm coğrafyayı aydınlatmıştı. Ancak tarihin karanlık koridorlarında, arkeolojik bulgulara ve tozlu parşömenlere daha yakından bakıldığında gerçeğin çok daha karmaşık, çok daha derin ve şaşırtıcı çapraz bağlantılarla dolu olduğunu görürüz.

Ve insanın aklına doğal olarak şu sorular gelir. Orta Doğu'nun bu ücra köşesinde doğan bir inanç, nasıl oldu da kendinden önceki devasa medeniyetlerin, Hristiyan mezheplerin, Yahudi geleneklerinin ve kadim pagan ritüellerinin en derin teolojik felsefelerini böylesine sentezleyebildi? İslam gerçekten de tamamen izole bir aydınlanma anının mı ürünüydü yoksa dönemin kaynayan inanç putasında unutulmuş bilgelerin, gölge mezheplerin ve antik geleneklerin fısıltılarıyla mı şekillenmişti? Dahası, başlangıçta ruhani ve kapsayıcı bir hareket olan bu inanç, peygamberin ölümünden sonra nasıl oldu da kılıç, bürokrasi ve siyasetle örülmüş katı bir emevi devlet aygıtına dönüştü?

Transkriptin tamamını oku

Dinler Tarihi serimizin bu bölümünde dogmatik ezberleri bir kenara bırakacağız Ve İslam'ın kuruluş hikayesini tabuları yıkan akademik bir yaklaşım ve sarsıcı bağlantılar eşliğinde yeniden okumaya çalışacağız. Gerçeği buluğa hoş geldiniz. Tarihsel analizlerde karşılaştığımız en büyük engellerden biri, İslam'ın doğuşuna dair ana akım bilgilerin olayların yaşandığı dönemden çok daha sonra, yaklaşık 150-200 yıl gibi devasa bir süre geçtikten sonra kağıda dökülmüş olmasıdır. İşte bu yüzden o döneme ait İslami kaynaklar olarak bildiğimiz siyer ve hadis külliyatı Emevi ve Abbasi döneminin tarih yazıcıları tarafından geçmişe dönük olarak sağlam temelleri olmadan şekillendirilmiştir.

İşte bu Orta Doğu'daki devasa kaynak boşluğu, modern araştırmacıları sadece İslami metinlere değil, dönemin Bizans, Süryani ve Pers kayıtlarını da yönelmeye zorlamakta. Bize hep Arap Yarımadası'nın İslam öncesi dönemde sadece cehalet içinde yüzen, putperestlerin yaşadığı izole bir bölge olduğu dikte edildi. Halbuki gerçek hiç de öyle değildi. Bu coğrafya Roma ve Sasani imparatorlukların çekişme alanında yer alan Hristiyanlık, Yahudilik ve Zerdüştlük gibi dinlerin aktif olarak yayıldığı, fikirlerin çarpıştığı devasa bir kültürel kavşaktı.

Yemen'deki Himyerler döneminde Yahudilik bir devlet dini haline gelmiş, kuzeyde ise Bizans destekli Hristiyan-Arap krallıkları yüküm sürmekteydi. İşte tam bu noktada asıl sorulması gereken soru şu. Zamanında ticaretle uğraşan, bu yüzden diyar diyar gezen Muhammed peygamber, kendinden önceki nebilerin yaydığı iddia edilen o meşhur tevhid inancını nasıl öğrendi? Çölde bir başınayken mi bu felsefilerin neye ulaştı?

Yoksa etrafında bu kadim bilgeliği ona aktaran, inancın temellerini atmasına yardım eden, ancak tarih tarafından isimleri bilinçli olarak gölgelenmiş hocaları mı vardı? Gelin şimdi o gölgelerin arasına dalalım. Ve peygamberin teolojik altyapısını şekillendirdiği iddia edilen, O gizemli öğretmenlerin izini sürelim. İslam'ın tek tanıdığı yapısının temelinde yatan en büyük argüman, İbrahim Peygamber'in saf dini olan haniflik kavramıdır.

Geleneksel İslam tarihi, Peygamber'in bu inancı bizzat Allah'tan gelen vahiy aracılığı ile yeniden dirilttiğini söylerken, tarihsel kayıtlar bize Muhammed Peygamber'in etrafında zaten bu inancı arayan, uygulayan ve öğreten entelektüel figürlerin var olduğunu gösterir. Mesela İslam öncesi Mekke'de putperestliğe ve yozlaşmış kabile geleneklerine açıkça isyan eden figürlerin başında Zeyd Amir bin Nüfe'yi gelmekteydi. Tarihsel kaynaklar Zeyd'in putlara kesilen etleri yemeyi reddettiğini, kız çocuklarının diridir gömülmesine karşı çıkarak onları kurtardığını ve Kave'nin duvarlarına yaslanarak ''Ey Kureyş, içinizde benden başka İbrahim'in dininde olan kimse kalmadı mı?'' diye haykırdığını aktarmakta.

Zeyd, hakiki monoteizmi bulmak için Şam bölgesine seyahatler yapmış. Yahudi ve Hristiyan alimlerle görüşmüş. Ancak onların dinlerinin de tahrif edildiğini düşünerek İbrahim'in o saf inancını aramaya devam etmiştir. İşin ilginç tarafı, Muhammed peygamberin gençliğinde Zeyd bin Amir ile karşılaştığı ve onun putlara sunulan etleri reddetme fikrinden derinden etkilendiği de rivayet edilir.

Zeyd'in vahiy inmeden kısa bir süre önce ölmesi ise konuyu bu şekilde sorgulayanların şu soruyu sormasına sebep oluyor. Acaba Muhammed peygamber ondan aldığı ilham ve gerçeği arama arzusu ile onun yolundan mı devam etti? İslam öncesi Arabistan'da zaten Haniflik çatısı altında bir tek tanrılı felsefi zeminin var olması, dinin bir anda boşluktan doğmadığını, bu Hanif öncelerin fikirlerinin İslam'ın ahlaki ve teolojik omurgasını şekillendirdiğini bize net bir şekilde göstermekte. Peki bitti mi?

Tabii ki hayır. Şimdi anlatının en gizemli ve tartışmalı karakterlerinden birine geliyoruz. Muhammed Peygamber'in ilk eşi Hatice'nin kuzeni olan Varaka bin Neffel. İslam geleneği bize Varaka'yı İbrani alfabesiyle İncil ve Tevrat okuyan, Peygamber'in ilk vahyini duyduğunda bunu Musa'ya gelen melek Cebrail olduğunu onaylayan ve hemen ardından ölen ihtiyar bir Hristiyan bilgi olarak sunar.

Ancak modern tarihsel ve teolojik analizler, Varaka'nın kimliğine dair çok daha sarsıcı iddialar ortaya atmaktadır. Lübnanlı Hristiyan yazar Joseph Azzi gibi araştırmacılara göre Varaka, sadece sıradan bir Hristiyan veya Hanif değildi. O, Vatikan'ın dayattığı baba, oğut, kutsal ruh işlemesini kesin bir dille reddeden, insanın ilahlığını kabul etmeyip, onun sadece insani bir peygamber olduğunu savunan, aynı zamanda Yahudi şeriatına, sünnet olma, domuz etinden sakınma gibi adetlere sıkı sıkıya bağlı olan Ebiyonit mezhebine mensup yetkin bir rahipti. Ebiyonitler, Pavluhçı Hristiyanlığı şiddetle reddeden bir mezheptir.

Şimdi burada da ilginç bir detay var. İsa'nın ilah olmadığını, sadece Tanrı'nın bir elçisi ve peygamberi olduğunu savunan bu öğreti, İslam'ın Kur'an'daki İsa profiliyle kelimesi kelimesine örtüşmüyor mu? Azzi'nin ve bazı modern tarihçilerin teorisine göre Varaka bin Neffel, Muhammed peygamberin ruhani mentora olarak yıllarca ona eğitim vermiş, İbrani ve Süryani metinlerindeki kısasları aktarmış ve Mekke'de putperesteye karşı bir monoteist cemaat kurmayı hedeflemiştir. Hatta bu tezi daha ileri götürürseniz, Varaka'nın ölümünün hemen ardından peygamberin vahiy alamadığı o meşhur Fetretül Vahiy, vahiy yani vahiyin kesilmesi döneminin yaşanması da bu teolojik beslenme kaynağının aniden kesilmesiyle ilişkilendirilmektedir.

Cidden sarsıcı bir iddia. Bir diğer çarpıcı motif ise Rahip Bahira hikayesidir. Klasik efsaneye göre Hz. Muhammed henüz 9 veya 12 yaşlarında genç bir çocukken amcası Ebu Talip ile Suriye'ye ticaret kervanıyla gittiğinde Bahira adında bir süryani keşiş, bulutların küçük Muhammed'i gölgelediklerini görür.

Onun sırtındaki peygamberlik mührünü tanır ve amcasını onu Yahudilerden koruması için uyarır. Ancak Şamlı Yuhanna gibi 8. yüzyıl Hristiyan teologları ve modern tarihsel eleştirmenler bu olayı bambaşka bir şekilde yorumlamışlardır. Şamlı Yuhanna yazılarında İslam'ı İsmaililerin sapkınlığı olarak tanımlamış ve Muhammed'in teslisi reddeden Ariusçu veya Nasturi bir rahip olan Bahira tarafından eski ve yeni ahit metinleriyle eğitildiğini iddia etmiştir.

Her ne kadar İslam geleneği bu görüşmeyi mucizevi bir tasdik olarak sunsa da tarihsel bağlam bu figürlerin Muhammed peygamberin İbrahimi dinlerin teolojisiyle doğrudan temas kurduğunu, hikayeleri ve kanunları öğrendiğini bize sunan detaylar vermekte. Ve unutmayın tarih boyunca gerçekleri örtmenin en iyi yolu bu bir mucize cümlesi olmuştur. Halbuki evrende mucize diye bir şey olmaz. Bu yaratılışın temel felsefesine terstir.

Tevhidin kökenleri araştırıldığında, İslam öncesi Arabistan'da Allah ve Rahman kavramlarının tarihsel evrimi de beynimizi yakan cinstendir. Yemen ve Güney Arabistan'da Himyerlerin 4. yüzyıldan itibaren çok tanrılı pagan yazıtları aniden ortadan kalkmış ve yerine Rahmanan, merhametli olan adlı tek bir yaratıcı tanrıya atıfta bulunan monoteist yazıtlar getirilmiştir. Yahudi ve Hristiyan inançlarıyla derin bir etkileşim halinde olan bu güney toplumları Rahman ismini kullanırken Kuzey Arabistan'da da Mekke ve çevresinde El veya İlah kökünden gelen Ellah yani günümüzde Allah olarak kullanılan isim Pagan Panteonunun baş tanrısı veya yaratıcı bir güç olarak zaten biliniyordu.

Ama lütfen şunu unutmayın, Ellah bir put değildi. Ellah bir kavramdı. En tepedeki pasif bir yaratıcı güç olarak biliniyordu. Kur'an'da da Mekkeli müşriklerin peygambere ''Rahman da nedir? Biz senin emrettiğin şeye mi secde edeceğiz?'' şeklinde itirazları aslında çok derin bir tarihsel gerçeği yansıtır.

Bu, Güney Arabistan'ın monoteist tanrı figürü olan Rahman ile Kuzey'in Allah figürünün İslam teorisinde nasıl birleştirilip, tek bir potada nasıl eritildiğinin çarpıcı bir dil bilimsel yansımasıdır. Peki bu akademik iddialara göre inancın felsefi omurgası, Yahudi, Hristiyan tarikatlarından, Ebonitlerden ve Kadim Haniflerden sentezlenmişse, bugün milyonlarca insanın huşi içinde uyguladığı fiziksel ritüeller nereden çıktı? Onlar tamamen yeni ve ilahi miydi? Yoksa onlar da geçmişten gelen bir adetin İslam içinde yeniden şekillenmiş halleri miydi?

İşte bu noktada tarih çok daha karanlık ve çok daha pagan bir geçmişin kapılarını aralıyor. İslam putperestliği yeryüzünden silme ve mutlak tevhidi kurma iddiasıyla ortaya çıkmış olsa da dinler tarihinin o kaçınılmaz kuralı olan senkretizmden yani eski inanç uygulamalarının yeni bir kalıpla benimsenmesinden kaçamamıştır. Aslında buna kaçamamıştır demek de çok doğru değil. Çünkü serimiz boyunca insanların onlara ne mesaj verirseniz verin, yeniden putperest yani somut adetlerine döndüklerini gördünüz.

Bence burada akademinin biraz daha sert şekilde lanse ettiği o doğrudan etkilenme yerine, Muhammed peygamber burada başarılı bir sosyolojik sistem yaratarak, eskinin o köklü adetlerini İslam inancıyla birleştirerek aslında yeni dinin yok olmasını uzun bir süre ertelemiş bulunuyor. Bence başarılı bir girişim. Ama tabii ki her şey zamanın yok ediciliği karşısında ve insanın yozlaşması karşısında değişir. Bunun da acı örneklerini bugün dünyanın her yerinde görüyoruz.

İşte buradan yola çıkarak araştırmalarımızı yaptığımızda, bugün İslam'ın en kutsal, en dokunulmaz ibadetleri olarak kabul edilen ritüellerin kökenlerinin, birçoğunun İslam öncesi Arap paganizmine veya diğer Orta Doğu inançlarına doğrudan dayandığı görülmektedir. Mesela modern dönemde dahi her yıl milyonlarca insanın gözyaşları içinde yerine getirdiği haç ibadeti, İslam'ın doğuşundan çok uzun zaman önce Arapların zaten coşkuyla uyguladığı köklü bir pagan rütbeliydi. Cahiliye dönemi Arapları da aynı bugünkü gibi ihrama giriyor, Kabe'nin etrafını yedi kez tavaf ediyor, Safa ve Merve tepeleri arasında rütbelik koşullar yapıyor ve şeytan taşlama eylemine benzer tapınmalar gerçekleştiriyordu. O dönemde Kabe'nin içinde Hübal, Lat, Uza ve Menat gibi tanrıları temsil eden 360'a yakın put bulunuyordu.

Hatta Hacer-i Resvet bile aslında o dönem Orta Doğusunda son derece yaygın olan animist ve meteorit taşlara tapınma kültürünün bir parçasıydı. Ve paganlar tarafından da günahları emdiğine inanılarak saygıyla öpülüp selamlanıyordu. İslam putları fiziksel olarak Kabe'den kırıp temizlemiş olsa da ritüellerin fiziksel formunu neredeyse olduğu gibi korumuş, sadece onlara İbrahim ve İsmail peygamberiyle ilişkilendirilen yeni, monoteist bir kılıf giydirmiştir. Sadece haç değil, Ramazan ayında tutulan bir aylık orucun kökenleri de oldukça eskidir.

Bu ibadetin kökleri sadece İbrahimi dinlerde değil, Mezopotamya ve Hindistan'daki Pagan kültlerinde ve özellikle Sabi inançlarına kadar uzanmaktadır. Kuzey Suriye ile Irak arasındaki Harran Sabileri ve bölgedeki Mandeanlar, Ay tanrısı Sin kültüne derinden bağlıydılar. Onlar gökyüzünde ayın hilal halini gördüklerinde katı bir oruca başlar ve bir ay sonra hilal tekrar göründüğünde büyük bir bayram şöleniyle bu orucu bitirirlerdi. Kur'an'da da sahabelerin ehli kitap olarak anılması, İslam'ın bu kültürel havzadan nasıl ritüel transferi yaptığının en somut kanıtlarından biri olarak değerlendirilmekte.

Benzer şekilde tek tanrıda inançların şafağa sayılan zerdüşlük inancında da yer alan, günde beş vakit ibadet, ölümden sonra ruhların sınandığı kılıçtan keskin cinmat köprüsü yani İslam'daki sırat köprüsü, ruhların Arda-Viraf efsanesinde olduğu gibi göğe yükselip cennetin katlarını ve cehennemin azaplarını görmesi ve miraç anlatısı gibi sayısız kavram İslam toplumlarına sonradan kutsal doktrinler ve hadisler olarak entegre edilmiştir. İşin belki de en sarsıcı ve tarihsel olarak en çok hasır altı edilen tarafı Kabe kelimesinin ve formunun sadece Mekke'ye özgü olmamasıdır. Bir önceki podcast bölümünde bu konuya detaylıca girdiğim için tekrar girmeyeceğim. O bölümden ayrıntıları dinleyebilirsiniz.

Ancak şundan bahsetmek lazım. İslam'ın Arap Yarımadası'nda siyasi ve askeri gücü tam anlamıyla ele geçirmesiyle birlikte Mekke Kabe'sinin mutlak ve tartışmasız otoritesini sağlamak adına bu rakip Kabe'ler ve tapınaklar kelimenin tam anlamıyla elimine edilmiştir. İslami kaynakların bizzat övünerek bildirdiğine göre Muhammed peygamberin ''Beni Zülhalasa'dan kim kurtaracak?'' şeklindeki emriyle Cerir bin Abdullah el-Beceli komutasındaki yüzlerce atlı birlik Yemen'deki bu Kabe'ye saldırmış, tapınağı koruyan yüzlerce insanı kılıçtan geçirmiş, devasa yapıyı ateşe vermiş ve yerle bir etmiştir.

Cerir peygambere geri döndüğünde yapıyı uyuz bir deve gibi harabeye çevirdiğini müjdelemiş ve peygamberden hayır duası almıştır. Bu kanlı askeri harekatlar inancın sadece ulvi teolojik tartışmalarla değil, yeri geldiğinde zorla dönüştürme ve kutsalın tekelini şiddetle kurma stratejileriyle de yayıldığını bize gösteren bir örnektir. Bu arada bu bilgilerin kaynaklarını da paylaşacağım. Sahih hadisler ve tarih kitaplarında geçen bilgilerdir bunlar.

Sizler de araştırmalarınızda yararlanabilirsiniz. Aslında bunlar tarihsel anlamda beni şaşırtan olaylar değil. Binlerce yıllık inançlar öyle güle oynaya yok olmazlar. Tabii ki işin içinde kan ve şiddet olacak.

Ama ilginç bir şekilde İslam dünyası bunları paylaşmaktan çekinir. Tospembe bir atmosfer yaratmak isterler. Aradan yıllar geçmiş, rakip Kabe'ler yıkılmış, peygamber vefat etmiş ve putperest Arabistan boyun eğdirilmişti. Ancak ortada çok daha büyük, devasa bir sorun vardı.

Bir inancın ruhani mesajı nasıl idare edilecek? kaosa dönüşmeden nasıl kayıt altına alınacak ve yeni imparatorluğun ideolojik harca haline nasıl getirilecekti? İşte bu ruhani mirası, bürokratik ve kadıştan keskin bir dünya imparatorluğuna dönüştürecek olan güç, ironik bir şekilde peygamberin bir zamanlar en büyük düşmanları olan bir aileden gelecekti. Peygamberin soyunun katilleri olan Emevilerden.

Şikago Üniversitesi'nden tarihçi Fred Donner'ın büyük yankı uyandıran Müminler Hareketi teorisine göre Hz. Muhammed'in başlattığı ilk hareket Hristiyanları, Yahudileri ve tüm monoteistleri kapsayan ekümenik ve sınırları esnek bir dindarlık hareketiydi. Yani daha ziyade bir inanç hareketiydi. Hatta ilk dönem inananları kendilerine Müslümandan ziyade müminler diyorlardı ve adil bir hayat süren bir Yahudi veya Hristiyan da bu şemsiyenin altında yer alabiliyordu.

Ancak bu kapsayıcı hareket bir asır sonra siyasi sınırların keskinleşmesiyle birlikte kendisini diğer tüm dinlerden kesin olarak ayıran dışlayıcı bir İslam İmparatorluğu'na dönüşecekti. Bu radikal dönüşümün ardındaki asıl mimarlar da Muhammed Peygamber döneminde İslam'a en şiddetli muhalefeti gösteren ancak Mekke'nin fethinden sonra politik bir şekilde yeni sisteme göstermelik geçiş yapan Kureyş'in güçlü, aristokrat ve tüccar ailesi Emeviler yani Beni Ümeyye ailesiydi. Emevi hanedanlığının 5. halifesi olan Abdülmelik bin Mervan, siyasi tarihçiler tarafından İslam devletinin ve belki de dinin gerçek kurumsallaştırıcısı olarak kabul edilmektedir.

Abdülmelik öncesinde İslam devleti henüz kendi kimliğini bulamamış, Bizans ve Sasani bürokrasisini hatta paralarını kopyalayarak ilerliyordu. Abdülmelik, imparatorluk çapında devasa bir Araplaştırma politikası başlatarak devletin dinini Arapça yapmış ve üzerinde kelime-i şehadet yazan ilk İslami altın paraları olan dinarı bastırarak inancı resmi bir devlet ideolojisi olarak dünyaya ilan etmiştir. Daha da çarpıcı olanı Abdülmelik'in Kudüs'te o muazzam Kuppetü Sahra'yı inşa ettirmesidir. Bu anısal yapı İslam mimarisinin bilinen ilk büyük eseri olmasının yanı sıra içinde İslam'ı ve Muhammed'i öven ilk epigrafik yazıtları barındırır.

Ancak tarihçiler bu yapının inşasının masum bir dini gayretten öte son derece kurnazca bir siyasi hamle olduğunu belirtmekteler. O dönemde Halife Abdülmeli'ye isyan eden ve Mekke'yi elinde tutan Abdullah bin Zübeyir, haç ibadeti için Mekke'ye gelen Müslümanları Emevilere karşı kışkırtmaktaydı. Ve bu yüzden iddialara göre Abdülmelik, hacıların yönünü Mekke'den çevirmek ve Zübeyir'in ekonomik, ideolojik gücünü kırmak amacıyla Kudüs'ü alternatif bir haç ve ibadet merkezi olarak öne çıkarmak istemişti. Bu iddialar tabi ki duası gereği tartışmalı olsa da Emevilerin İslam dünyasını kendi çıkarlarına göre yeniden şekillendirdikleri kesin bir tarihi gerçek.

Hatta buna Kur'an da dahil. Geleneksel öğreti, Kur'an'ın Halife Osman döneminde kitaplaştırılarak standartlaştırıldığını söyler. Ancak Stephen Schumacher gibi pek çok modern tarihçi ve akademisyen, Kur'an'ın bugünkü değişmez resmi formuna ulaşmasının Halife Osman döneminde değil, çok daha geç bir tarihte, bizzat Halife Abdülmelik ve onun acımasız valisi Haccaç bin Yusuf'un devlet zorbalığıyla gerçekleştiğini güçlü kanıtlar ile ileri sürmektedir. Bu sarsıcı görüşe göre Osman dönemindeki ilkel devlet aygıtı böyle kusursuz bir metinsel teklifleşmeyi başaracak otoriteye ve bürokrasiye henüz sahip değildi.

Farklı kıraatleri ve metinsel farklılıkları ki bunlara örnek olarak sana el yazmalarındaki farklı ayet sıralamaları ve farklı kelimeleri gösteren bulgular gösterilir, ortadan kaldırmak için Emevilerin merkezi ve diktatöryer gücü gerekiyordu. Vali Haccaç bin Yusuf, imparatorluk genelindeki eski Kur'an nüshalarını toplatıp yaktırmış ve harekeler ekleyerek kendi standart metnini eyaletlere zorla dayatmıştır diye anlatılır. Christoph Luxemburg'in Kur'an'ın Süryani-Arami okuması adlı araştırması da metnin aslında Süryani-Arami Hristiyan literatüründen devişirilen karanlık noktalar içerdiğini ve Emeviler dönemindeki bu Araplaştırma süreciyle orijinal anlamlarının tahrif edildiğini iddia etmektedir. Bu çok sıkıntılı bir araştırma konusu.

Çünkü ülkemizde bunu araştırıp fikir paylaştığınız an kaldığınız oteli yakacak tipler hemen saldırıya başlıyorlar. Halbuki esas bunu din adamlarının ciddiyetle araştırması lazım. Mesela Halife Osman neden peygamberin ölümünden sonraki çeşitli musafları yaktırdı? Emevi maşası Mervan neden ilk derlenen Kur'an musaflarını Osman'ın kitaplaştırdığı musaf ile çatışma yaşamasın diye yaktırdı?

Bu Kur'anlar arasında ne gibi farklar vardı? Emeviler denilen kafa tasçı ve menfaatçi siyasal İslamcıların harekeler ekleyerek Kur'an'ı baştan düzenlemesini kim kontrol etti? Bu esnada anlam kaymaları yaşandı mı? Çünkü harekeler Arapçada anlamı ve fiili değiştirebilen eklemelerdir.

Neden bazı mezheplerde Kur'an'da eksik bazı ayetler olduğu üzerine tarihi bilgiler var? Bunlar üzerinde gerçekten İslam dünyasının konuşması gerekirken, bunlardan bahsettiğiniz anda dini değerleri aşağılama suçundan hakkınızda dava açılacağı için o gerçeklere asla ulaşılamıyor. Ne yazık ki tarih boyunca da bu konuları konuşan kişilerin öldürülmesinden tutun, sürülmesine kadar pek çok baskı ve kıyım yaşadıkları acı bir gerçek. Ama esas tahribat şimdi geliyor.

Emevi devletinin bekası yalnızca kılıçla ve binalarla değil, zihinlerin fethiyle de sağlanmalıydı. İşte tam bu noktada Muhammed peygamberi atfedilen sözlerin yani hadislerin siyasi nedenlerle sistematik bir şekilde uydurulması süreci başlamıştır. İgnak Goldziğer ve Josef Sırçaç gibi ünlü alimlerin ve İslam tarihçilerin ortaya koyduğu üzere Emevi yöneticileri siyasi muhaliflerini, örneğin Halife Ali taraftarlarını bastırmak, kendi soy ve saltanatlarını meşrulaştırmak ve halkı mutlak itaate zorlamak için sözüm ona din bilginlerini maaşa bağlayarak birer devlet memuru gibi kullanmışlardır. İktidara boyun eğen alimler eliyle Emevilerin icraatlerini onaylayan ve devlete isyan etmeyi cehennemlik bir suç olarak gösteren binlerce sahte hadis üretilmiştir.

Hatta Halife Hişam bin Abdülmelik'in ünlü bilgin İbni Şiyab ez-Zühri'ye baskı yaparak Kur'an'daki bazı ayetlerin Halife Ali'yi kötülediğine dair yalan beyanlarda bulunmasını emrettiği bile tarihsel kayıtlarda geçer. Yani bu dönemlerde din artık ruhani bir arayış olmaktan çıkmış, devletin kitle yönetim ve manipülasyon silahına dönüşmüştü. Zaman zaman komplo teorisi gibi gözükse de bugün akademik belgelerle desteklenen bu tarihsel gerçekler inancın nasıl şekillendirildiğini net bir biçimde gözler önüne seriyor. Haniflerin ve Ebionitlerin çöl mağaralarında aradığı o saf ve felsefi yaratıcı fikri zamanla zalim yöneticilerin, menfaatperest alimlerin ve devlet aklının elinde kılıçtan ve korkudan beslenen bir sistem halini almıştır.

Halbuki daha en başta ölmeden sözlerinin kayda geçirilmesini Kur'an'ın önüne geçebilir diye yasaklayan da bizzat Muhammed peygamberdi. Ne ironi ama değil mi? Peki ya tüm bu kurumsallaşma, tüm bu devasa sahte hadis külliyatları, kıble kavgaları ve kutsal denilen metinlerin devlet soruyla tek tipleştirilmesi bize neyi gösteriyor? Ya bugün milyarlarca insanın uğruna ölmeyi göze aldığı, sorgusuz sualsiz itaat ettiği dogmalar, mutlak yaratıcının göklerden inen ilahi mesajı değil de, 7. ve 8. yüzyılda tahtlarını korumak isteyen hırslı kralların, imparatorluk vizyonerlerinin ve korkuyla yönetilen toplumların ortaklaşa yazdığı bir kurguysa

ki tekrar ediyorum peygamberin yaşarken en büyük düşmanları ve ölümünden sonra da soyunu katleden kişilerdir onun esas mesajını çarpıtıp, onun tarihini bize yanlış aktarıp dünyadaki en büyük din manipülasyonlarından birini yaptılarsa varsa adamların Muhammed peygamberi zehirlediklerine dair iddialar bile var. Halifelerin neredeyse hepsini bir şekilde öldürmüşler. Kerbela'da Müslümanı Müslümana öldürtmüşler. Medine'yi yakıp yağmalamışlar. Kabe'yi kuşatıp mancılıklar ile vurmuşlar. Kabe'nin bir kısmını yıkmışlar.

20'den fazla peygamber torununu bizzat öldürmüşler. Ve halen İslam dünyasından kimileri bu adamların insanların İslam'ı öz haliyle dünyaya yaydığına inanıyor ve bunlara saygı duyuyor. Ben bundan daha öte bir akıl tutulması görmedim. Resmen koyunlar, kendilerini yiyecek kurtları korumak için canlarını ortaya koyuyorlar.

İşte insan zihni böyle bir şey. Gerçeğin o soğuk ağırlığını kaldırmak da her zaman zorlanır. Ancak unutmamak lazım. İnancı özgürleştirecek ve sizi üretim bandındaki mekanik kölelikten kurtaracak tek şey, kutsal sandığınız her şeyin üzerindeki o belirgin insan parmak izlerini fark edebilme cesaretinizdir.

Bir sonraki bölümde bu uykudan uyanmaya başlayan insanlığın tekrardan öz bilgiyi nasıl ucundan da olsa modern dünyaya taşımaya başladığını göreceğiz. Haftaya tekrar görüşene kadar kendinize iyi bakın ve hiçbir şeyin size anlatıldığı kadar masum olmadığını aklınızdan çıkarmayın. Yeni bölümlerden haberdar olmak için takip et butonuna basmayı unutmayın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)