
4.718 kelime · ~24 dk okuma
Bölümlerin tamamını PodB app ve podb.com'dan izleyebilir, bütün podcast platformlarından dinleyebilirsiniz. Dinler Tarihi serisinin bu bölümünde birlikte varoluşsal bir yolculuğa çıkıp, insanın iç alemine uzanan, hissedilebilen ancak kelimelerle tarif edilmesi hayli güç olan bir felsefenin kapılarını aralayacağız. Tasavvuf.
Ruhun derinliklerine inen, varlığın özüne dair kadim sorularla yüzleşmemizi sağlayan tasavvuf, yüzyıllar boyu farklı coğrafyalardan, farklı kültürlerden insanları kendine çekmiştir. Kim bilir, belki de bu çağrının sırrı insanın kendi hakikatiyle buluşma arzusudur. Böyle bir hakikat ki insanı kendini aramak için çıktığı bu yolda kendisinden geçip ötesiyle birleşmesine iten sıra dışı bir yolculuk. Ve tasavvufta benim içsel yolculuğumda zor zamanlarımda inancımı yeniden kurmamdaki en büyük yol göstericilerden birisiydi.
O sebepten bu videoyu bugün sizinle paylaşmak benim için de özel olacak ve kanalda size anlattığım onlarca videodaki inanç felsefemi de size daha iyi gösterecek. Öyleyse şu güzel söz ile bizim de yolculuğumuz başlasın. Doğru yolu bulmak isteyen önce kaybolmayı göze almalıdır. Gerçeği bula hoş geldiniz.
Tasavvuf İslam coğrafyasının özellikle Anadolu topraklarının, Orta Doğu'nun ve kısmen de Orta Asya'nın kadim geleneklerinden süzülerek günümüze kadar gelen bu felsefe aslında insanın özüne yaptığı benzersiz bir yolculuğun adıdır. Kelime olarak süf, giymekten, saf, temiz olmaktan ya da safa, arınma kökünden geldiğine dair çeşitli rivayetler olsa da tasavvufun ne olduğunu tek bir kelimeyle özetlemek mümkün değildir. Felsefenin derinliklerine inmeden önce tarihini incelediğimizde tasavvufun özellikle Hz. Muhammed'in ölümünün hemen akabinde başlayan İslam'ın siyasallaşması, kendi içinde farklı anlayışlara bölünmesi ve daha önemlisi güç kazanma hırsındaki kişilerin, özellikle de Emevilerin elinde bir şatafat ve kontrol mekanizmasına dönüşmesine bir tepki olarak doğduğunu görürüz.
İslam'ın ilk asırlarında Züht adı verilen dünya nimetlerinden uzaklaşma ve nefsin arzularını terbiye etme akımı başlar. Demin örneğini verdiğim gibi peygamber sonrası özellikle de Emevi ve Abbasi'lerin saray entrikaları ve lüks hayatlarını İslam'ın özüyle bağdaşlaştırmayan bazı dindar kişiler dünya zevklerinden kendilerini azat edip çöllere, dağlara ya da küçük diyarlara çekilip özün özünü aramaya ve anlamaya çalışmaya başlarlar. Bu kişilere eşlik etmek isteyen insanların çoğalması ile tasavvuf geleni, tarikatlar, tekkeler ve dergahların oluşması ile gitgide daha büyük kitlelere ulaşmaya başlar. Zaman içinde bilginin artması ve özellikle doğu felsefesinden gelen etkilerin de İslam topraklarına girmeye başlaması ile tasavvuf derinleşmeye ve züht anlayışı daha incelikli ve daha manevi bir tefekküre dönüşmeye başlar.
Bu yolun yolcuları artık ibadetleri sadece şeklen ve daha önemlisi bir menfaat bekleyerek yapılan sembolik kavramlar olarak görmeyi aşarlar ve bu kavramları kalp ile, ruh ile, niyet ile ve en önemlisi sevgi ile alakalı bir düşünce sistemi ile birleştirirler. Zamanla bu mantalite ile yetişen alimler Kur'an'ın hem zahiri yani dıştan görünen anlamlarını araştırmaya hem de batini yani içten daha gizli öz anlamlarını araştırmaya başlarlar. Ve bu sayede karşımıza daha derin ve mistik bir Kur'an algısı çıkmaya başlar. Tasavvufun tam merkezinde belki de her şeyin ötesinde yatan bir gerçek vardır.
Aşk. Ancak bu aşk günlük hayatta kullanılan sevgiye duyulan heves anlamına gelmez. Burada bahsettiğimiz aşk, insanın kalbinde yanan, evrendeki bütün zerreleri saran ve ilahi kaynaktan beslendiğine inanılan kocaman bir ateştir. Ve sembolizmi hatırlayın, ateş çağlar boyunca enerjiyi tasvir etmek için de kullanılmıştır.
Tasavvuf ehline göre kainatın yaratılış sebebi de bu aşktır. Ben gizli bir hazineydim, bilinmeyi istedim ve varlığı yarattım sözüne ithafla aşkın Allah'ın varlığının tezahürü olduğu söylenir. Bu yüzden bu tasavvuflar ibadetlerini sadece bir kuralı yerine getirme zorunluluğu ile değil, yaradana duydukları derin özlem ve sevgi ile yaparlar. İşte burası aslında çok önemli.
Size daha önceki pek çok videomda, pek çok dinin mitlerinde ya da kitaplarında yaratıcıyı yukarıda bir yerde duran ve bizleri gözetleyen bir varlık olarak yansıttıklarını anlatmıştım. Ve bunun sonsuz güçteki ve kudretteki bir varlığı çok sığ bir kalıba sokmak olduğunu dile getirmiştim. İşte tasavvuf ehli de aşk tanımı ile bu yaratıcıyı kalıplara sokma olayından çıkarlar ve onu her şeyi saran, her şeyi var eden, her şeyin ondan ve onunla var olduğunu savunurlar. Yani ayrı gayrı yoktur.
Her şeyi zerresinden dağına kadar, insanından evrenin öbür ucundaki varsa uzaylısına kadar her şey onun parçasıdır. Ondan gelmiştir ve ona dönecektir. İnancı tasavvufun Allah algısının özünde yatar. Günümüzde bilimde bu varoluşsal sonsuz yapıya kuantum alan denmekte.
İşte Hallacı Mansur, Rabiatül Adeviye, Beyazıt Bestami gibi isimler bu aşkı en uçlarda yaşayanlardan örnekler olarak tarihte karşımıza çıkarlar. Örneğin Hallacı Mansur'un Enel Hak, Ben Hakkım sözü görünüşte küfre götüren bir cümle gibi görünse de tasavvuf ehli onun benlikten sıyrıldım, geriye yalnızca hak kaldı anlamında söylediğini belirtirler. Aşkın insanı nasıl bir trans haline getirebileceğinin en çarpıcı örneklerinden birisidir bu. Yine Rabia tül Adeviye'nin yani ilk kadın evliyalardan olan Rabia'nın da Allah aşkı, mecazi aşklarla dair hiçbir şeyle kıyaslanamayacak kadar derin bir sevgiyle doluydu.
Onun ben cehennem korkusuyla veya cennet umuduyla değil sırf seni sevdiğim için ibadet ediyorum şeklindeki sözü tasavvufun özündeki beklentisiz sevgi kavramını mükemmel şekilde özetler. Bununla ilgili Yunus Emre'nin de güzel bir dörtlüğü vardır. Cennet cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç huri. İsteyene ver onları.
Bana seni gerek seni. Bu enel hak denilen yani ben hakkım denilen kavram bir kişinin kendini arama yolculuğunda varacağı son noktalardan birisidir. Çünkü artık benlik kavramı, ego kavramı o kişi için tamamen bitmiştir. O artık bakalım Rabbim neyler, neylerse güzel eyler sözüne ithafen yaşamına akan nehre direnen bir taş gibi değil, o nehirde kayıp giden bir yaprak olarak, hatta o nehrin bizzat kendisi bir parçası olarak deneyimlemeye başlar.
Ve çok farklı bir algı durumuna geçer. Yani şeriatın önüne geçer. Şeriatın önüne geçmek mi? Nasıl yani diyorsunuz değil mi?
Açıklayayım. Şeriat aslında kelime anlamı olarak izlenecek yol demektir. Fakat daha sonraları İslam İmparatorluğu dönemlerinde kanunlar olarak karşımıza çıkar. Tasavvuftaki şeriatın önüne geçme kavramı ise gidin anarşik olun tarzında değil yolun özünü kavrayın, gördüğünüzün ötesini algılayın tarzı bir yaklaşıma sahiptir.
Mesela namaz kılarken yine sünnete ve Kur'an'a göre kılarlar ama yattım kalktım bitti haydi dükkanı açmaya koşayım tarzı yerine namazı kalbin Allah'a yönelmesi olarak görürler. Birçok sufi secdede bedenin eğildiği kadar kalbinde yaratıcıya teslim olması gerekir demiştir. Yani namaz sadece belirli bir zamanda yapılan bir eylemden çıkıp hayatında bir felsefesi haline gelir. Temiz ol, doğru ol, her daim Allah'ın karşısında gibi ol ve ağır başlı ol.
İşte tasavvuf ehli bunlar gibi kavramları hayatları ve düşünceleriyle iç içe geçirerek nihai hedef olan benliği terbiye edip yok etme yolunda yürürler. Ve bunun için de zamanla güzel bir sistem gelişmiştir. Sıradan bir insanı alıp yaratılanların en şereflilerinden biri olacak olan mertebeye yükseltme sistemi yani tasavvufun meşhur dört kapısı sistemi doğmuştur. Ve o kapıdan girerken kimseniz bilinmez ama o son kapıdan çıkmayı başarırsanız artık sizden geriye bir şey kalmayacaktır.
Ya ne kadar mistik, ne kadar ilahi ben de hemen elime geçen her şeyi okuyup bu hissiyatı yaşamak istiyorum. Demek her ne kadar hoş olsa da aslında çok tehlikeli bir yaklaşımdır. İster tasavvuf olsun, ister kuzeyin kadim durit okulları olsun, ister antik Mısır'ın hermetik okulları olsun hiç fark etmez. Kapılar herkese açıktır ama yolda yürüyecekler her daim sınanır.
Çünkü herkes istese bile yol herkes için uygun olmayabilir. Bu sebepten tüm bu felsefi sistemler bir eğitim mekanizması geliştirmişlerdir. Aksi halde bazı hislerin kontrolsüz yaşanması ya da bazı bilgilerin pat diye verilmesi öğrenciye ağır gelip akli dengesini kaybetmesine kadar gidebilir. İşte bu sistemin tasavvuftaki adı da dört kapı olarak bilinen öğreti.
Kimi zaman bunu dört kapı kırk makam olarak da görürsünüz ama öz değişmez. Dört temel mertebe. Şeriat, tarikat, marifet ve hakikat. Gelin birlikte bu gizemli dört kapı sistemini detaylıca inceleyelim Ve bu yaklaşımın dünya üzerindeki başka örneklerine de bakalım.
Şeriat, tasavvufi yolculuğun ilk kapısıdır. Biraz önce de dediğim gibi sözlük anlamıyla yol, kanun demek olan şeriat, kişinin zahiri yani dış ibadetleri yerine getirdiği, dini ve ahlaki kurallara özen gösterdiği bir düzlemi temsil eder. Burada amaç toplumu ve bireyi düzen içinde tutan kuralları öğrenmek ve uygulamaktır. Yani sembolik olarak her şeyden habersiz olan, bilgisiz insanı hayvandan ayırıp terbiye etmeye ve insanlık yolunda ilk adımı attırmaya yönelik bir seviyedir.
Namaz, oruç, zekat gibi temel ibadetler, helal-haram ölçüleri, toplumsal kurallar ve etik değerler gibi kavramlar bu kapının konusudur. Birey bu aşamada kendisini disipline eder, nefsin kaba arzularını dizginler ve bir temel inşa eder. Benzer yaklaşımlar dünyanın neresine gidersek gidelim özü arayan felsefi inanç sistemlerinde ve hermetik okullarda da karşımıza çıkar. Budizm'de de 8 aşamalı asil yolun ilk basamakları doğru davranış, doğru eylem ve doğru geçim gibi ahlaki disiplin getiren prensiplerden oluşur.
Tıpkı tasavvuftaki şeriat kapısı gibi Budist öğrencilerin de önce dış dünyanın kurallarını, ahlaki çerçeveyi öğrenmesi ve buna uyum sağlaması gerekir. Hinduizmde dharma kavramı her varlığın evrendeki düzenine uygun yaşamasını, erdemli ve ahlaklı olmayı vurgular. Şeriat kapısı da benzer şekilde insanın ilahi nizam içinde yerini bulmasını amaçlar. Konfüçyüs öğretilerinde ahlaki düzen ve erdemli yaşam esastır.
Şeriat kapısını insanın kendini toplumsal ve etik sorumluluklar içinde konumlandırması olarak düşündüğümüzde Konfüçyüs'ün insaniyet yani ren ve doğru davranış yani li ilkeleriyle benzerlik görmemiz mümkündür. Şeriat kapısında kişinin egosunu törpülemesi, sabır, dürüstlük gibi temel erdemleri kazanması beklenir. Çünkü dış düzen olmadan içsel düzeni sağlamanın güç olduğu düşünülür. Tıpkı Mevlana'nın dediği gibi, şeriat akıl sahiplerine ışık tutar, onların gönlünü aydınlatır.
Ama hakikate ermek bu ışığı kalbe yerleştirmektir. Bu kapıdan geçerken insan nefsinin kaba arzularını ve günlük kaygılarını terbiye etmeyi öğrenir. Bunları yapmak çok önemli. Çünkü unutmayın bu yolun sonunda amaç hakikati anlamak ve sindirmek.
Siz daha yolun en başında bile bu disiplinlere uyamıyorsanız sonraki aşamalara geçmeniz imkansızdır. İşte aslında hayatı değiştirmek küçük bir adımla bile başlayabilir. Günde bir ya da iki sefer 10 dakika meditasyon, inancınıza göre namaz, basit bir spor hareketi. Bunlar küçük gibi gözükseler de sizin zihninizi ve bedeninizi disipline etme yolunda attığınız ilk adımlardır.
Ve unutmayın yolun sonuna o ilk adım olmadan gidemezsiniz. İşte şeriat kapısı bu ilk adımı öğrenciye attırır ve onun tepkisini ölçer. Çoğu inisiye dünyanın neresinde hangi eğitimi alıyor olursa olsun daha bu ilk yoldan vazgeçecektir. Ya da sadece o seviyede kalacaktır.
Kalmak istemesinde yadırgamamak lazım. Çünkü ötesinde gelecek olanlar her insanın yapabileceği şeyler değil. Hakkı ve kendimizi arama yolculuğunda geldik eğitimimizin ikinci adımına. Yani tarikat kapısına.
Tarih, yol demektir. Burada kişi bir rehber, mürşit eşliğinde itsel disiplin yöntemleri uygular. Zikir, sohbet, murakabe yani derin tefekkür, gözlem gibi uygulamalarla kalbin perdeleri yavaş yavaş aralanmaya başlar. İnsan beyni bir kastır arkadaşlar.
Ve bu kası sığ rutinler öldürür. Her gün aynı şeyleri bize tekrar ettirip duran bir sistemde yaşıyoruz. Ve bu sistem beynimizi çürütüp bizi sorgulamaktan, düşünmekten, hayal etmekten mahrum bırakıp bir robot gibi kullanıp belli bir yaştan sonra da sadece hayatta kalabileceğimiz bir parayla kenara atıyor. Ve siz boşa geçen yılların arkasından bakıyorsunuz.
İşte tarikat kapısı yaratıcıyı daha iyi anlamanız için sizi sorgulamaya, araştırmaya ve felsefe yapmaya iter. Yani dikkat edin, zihninizi açmaya yeter. Çünkü bir sonraki adımda gelecek olan şey için açık fikirli olmanız şart. İşte insanın ilmen bilgilenmesi, manende bilgilenmesini sağlar.
Çünkü aslında ilim, bilim dediğimiz kavram, size videolarımda hep bahsettiğim gibi yaratıcının bu düzeni kurarken kullandığı sistemdir. Ve bu sistemi anlarsanız, sırlarını çözerseniz, işte o zaman yaratıcıyı anlayabilirsiniz. Şimdi günümüzde insanların bu kelimelere karşı çok ciddi önyargısı var biliyorum. Tarikat der demen surata ekşiyenler bile olmuş olabilir.
Çünkü malum günümüzde hemen hemen hepsinin işi gücü para. İlimle bilimle alakaları bile yok. Şeyhlerinin ağzından akıttığı çayı kutsal diye içiyorlar. Ha dünya üzerinde eminim halen düzgün ilim ve bilim öğreten tarikatlar da vardır.
Ama işte sayıları çok az. Halbuki burada anlattığımız tarikat kapısı ve sistemi aslında o devirlerin yoğun siyasal İslam dünyasında çok da hoş görülmeyen bilginin araştırılmasını kapsıyordu. Hatta bu bilginin etik ve düzgün bir şekilde Allah rızası için, insanlığın iyiliği için geliştirilmesini ve aktarılmasını savunuyordu. Burası çok ince bir nokta.
Neden mi? Tasavvufta mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır denir. Yani bu yol oldukça ince ve çeldiricilerle dolu olduğu için deneyimli bir rehberin gösterdiği metotlar büyük önem taşır. Bu metotlardan en önemlilerinden birisi de birçok tarikatın uyguladığı kalp zikri veya nefes düzenlemeleriyle zihnin ve kalbin sakinleştirilmesi yöntemidir.
Bu tarz pratikler kişiyi iç sesini duymaya yaklaştırır ve zor durumlarda bile dinginliğini ve sakinliğini korumaya yeter. Bu da ilim öğrenme ve araştırma aşamalarında aslında son derece önemlidir. Ya bu ne alaka şimdi diyeceksiniz ama konumuz tasavvuf. Lütfen daha ince görmeye çalışın.
Burada anlatılmaya çalışılan şey, yolunu kaybetmiş, etik değerler çerçevesinde gelişmeyen, kişisel duygular ya da hırslar temelli oluşmuş, insanlığın hayrına olmayacak hiçbir bilimin, ilmin bizi hakikate götüremeyeceği gerçeğidir. Yani Einstein'ın dediği, dinsiz bilim topal, bilimsiz din kördür lafına ithafen, ahlaki değerlerden yoksun bir bilimsel ilerlemenin insanlığı felakete götüreceği gerçeğidir. İşte bu yüzden ona etik değerleri, doğru bilgiyi öğretecek öğretmeni olmayan öğrencinin öğretmeni şeytandır denilmiştir. Şeytan kelimesinin kötülüğü anlatan bir kavram olduğunu unutmayın.
Bunun en güzel örneklerini modern insanlık tarihimizde bulmak kolay. Mesela Nazi Almanyası. O dönemlerde kağıt üstünde bilimin sıçrama yaptığını görürüz. Ama ne yazık ki bu bilim, sarin gibi zehirli gazların üretilip gaz odalarında insanların öldürülmesi de kullanılmıştır.
Joseph Rotblat bizzat Manhattan projesinde görev yapmış fakat sonrasında bunun insanlığı ne hale getireceğini görüp projeden çıkıp atom gücünün bomba yapıp insanları öldürmek için değil insanlığa hizmet etmek için kullanılması gerektiğini anlatmıştır. Bunların yanında bilimsel gelişme adı altında hayvanlara yapılan korkunç deneylerden tutun, gezegenin hayrına olmak yerine sırf birilerinin cebini doldurması için yapılan kurşunlu benzin geliştirilmesi, tarımda verimliliği arttıracak ayağına insanlar da dahil tüm canlıları zehirleyen DDT gibi pestisitlerin geliştirilmesi, ozonu delen klorofluorokarbonların üretilmesi gibi vicdandan ve etikten yoksun bilimin geliştirdiği onlarca korkunç örnek var. Ve halen bu sistem daha da yozlaşarak devam ediyor. Ve ne yazık ki insanlığın, gezegenin hayrı için gerçekten düzgünce bilim üretmeye çalışan insanlar ve kurumlar baskı altında tutuluyor.
İşte tasavvuftaki mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır denilirken ne demek istendiğini şimdi daha iyi anlamışsınızdır. Yine dünyadaki kadim inançları incelediğimizde ise bu sistem karşımıza şu şekilde çıkar. Zen Budizminde tarikat kapısının mürşit-mürit ilişkisi, zende sensei veya roshi denilen öğretmen ile öğrenci ilişkisine benzer. Zen ustası öğrencinin zihnini koanlarla yani mantıkla çözülemeyen bilmecelerle meşgul eder ve onun aydınlanma kıvılcımlarını tetikler.
Tasavvuftaki mürşit de benzer şekilde dervişi günlük rutinlerden sıyırarak kalbe yönetmeye sevk eder. Taoizmdeki wuwei yani eylemsiz eylem veya kendiliğinden nik yaklaşımı tarikat yolcusu için tevekküle benzer bir damara işaret eder. Kişi kendini ilahi akışa bırakır, zorlamadan doğal halde ruhsal gelişimini sürdürür. Bu tarikat kapısında dervişin bırak onun iradesi seni çeksin düsturuna yakın bir ruh haldir.
Tarikat kapısı insanın nefsiyle mücadelesindeki derin safhasıdır. Kişi artık sırf dış kurallarla yetinmez. Kalbin en karanlık köşelerini keşfetmeye, kendi gölgeleriyle yüzleşmeye başlar. Özünde ben duvarını inceltmek ve aşkın yani o her şeyi saran öz enerjinin varlığın gücünü hissedebilmek vardır.
Yunus Emre'nin bir ben vardır bende, benden içeri sözü tam da bu arayışın tanımı gibidir. İşte bedenini ve zihnini terbiye etmiş öğrenci artık insan-ı kamil yani aydınlanmış insan, doğunun nirvanaya ermiş kişisi mertebesinde bir sonraki kapıdan geçmeye hazır hale gelmeye başlayacaktır. Ve onun için gizemli marifet kapısı açılır. Marifet, bilmek, tanımak demektir.
Ama burada kast edilen dünyevi veya akli bir bilgi değildir. Marifet kapısına varan kişi kalbinin sezgisel idrak yeteneğini keşfetmeye başlar. ve etrafındaki her şeyin aslında tek bir ilahi gerçeğin yansımaları olduğunu hissetmeye koyulur. Kimi alimler marifet eşyanın hakikatine vakıf olmaktır diyerek bu aşamayı anlatırlar.
Yani bir ağaca bakarsınız ve orada sadece bir ağaç değil ilahi tecelliyi görürsünüz. Bu kapı aslında bana göre en tehlikeli aşamadır. Çünkü bildiğiniz anlamda realite dediğiniz gerçeklik kavramının yıkılması ile sonuçlanır. Deminki lafa dikkat edin.
Marifet, eşyanın tabiatına, hakikatine vakıf olmak demektir. Burada su iki hidrojen bir oksijenden oluşu manasında bir hakikatten bahsetmiyoruz. Onun da özünde yatan, onu var eden enerji bütününden bahsediyoruz. Yani gizemli vahdeti vücut anlayışından.
Vahdeti vücut denilen kavram, yani Türkçe olarak varlığın birliği kavramı, yaratılan her şeyde Allah'ın, yaratıcının tecellisini görmeye dayalı bir yaklaşımdır. Ama bunu sakın basit bir şekilde onu da Allah yarattı, bunu da Allah yarattı manasında düşünmeyin. Her şeyin özündeki enerjinin ondan geldiğini ve o olduğunu anlayın. Yani bir taş diyelim.
Atomik yapısının bile özündeki enerji odur. Mesela siz. Bedeninizi en ufak zerresine kadar bölelim. Karşımıza artık enerjisel teorik yapı olan sicimler çıksın.
İşte bu özün, bu enerjinin Allah'ın özü olduğunu benimsemektir. Bu sebepten bu varoluşta herhangi bir şey nasıl tezahür ederse etsin, özündeki enerji tasavvufa göre Allah'tır. Yani kadiri mutlak yaratıcıdır. Bakın sadece Allah'tandır demedim.
O öz enerji, o aşk denilen kavram bizzat O'dur. İşte bir kez daha bilimdeki kuantum alana geldik. Hani bütün her şeyi saran, var eden, temel altyapısını oluşturan enerji alanı. Size diyorum, bilimle kadim inanç felsefelerini ayrı görmek, at gözlüğüyle dünyaya bakmak demektir.
İşte bu anlayışı kavradıkça sufi, fenafillah ve bekabillah denilen halleri deneyimlemeye başlar. Ve Allah'ta yok olma ve Allah ile baki kalma olarak adlandırılan bu hallerde kendi benliğini esas özde dağıtmaya başlar. Ve onun için biz insanların idrakının çok ötesinde bir kapı açılır. Eşyanın tabiatını anlayıp onu değiştirebileceği bir seviye.
Dünyada güzel bir laf vardır. Mind over matter. Yani zihin maddenin üstündedir diye. Mesela bunun tıptaki karşılığı plasobo dediğimiz olaydır.
İnsan zihnini bir şeye inandırırsa şekerli su bile bazı hastalıkları sırf o hasta çok kuvvetli bir ilaç aldığını düşündüğü için geçirebilir. Mesela yoğun zihinsel çalışmalarıyla meditasyon halindeki kişilerin anestezi olmadan bedenlerinin bir bölümündeki acıyı kesebildikleri gözlemlenmiştir. Derin hipnozda bazı kişilerin bilinçleri öyle bir gerçekliğe kanalize edilir ki eline konulan normal bir cisim için bu ateş denildiğinde fiziken hiçbir dış etken olmasa bile elinde yanık reaksiyonu görülür. Ve belki de en önemlilerinden birisi olarak çift yarık deneyi denilen bilimsel keşif bize bir gözlemci varken ve yokken maddenin yapısının enerjiden maddeye dönüştüğünü göstermiştir.
Yani ister felsefiye yaklaşın ister bilimsel. Şu bir gerçek ki beynimiz realite dediğimiz kavramı şekillendirebilme yetisine sahip ve siz beyninizi belirli bir yere kadar eğitirseniz kalp gözünüz açılmış olur ve şu söz karşılığını bulur. Durgun bir zihnin karşısında evren boyun eğer. İşte bu idraktan sonra da karşımıza tayy-i mekan, tayy-i zaman gibi kulağa olağanüstü durumlar olarak gelen kavramlar çıkar.
Mesela Abdülkadir Geylani gibi, Şems-i Tebrizi gibi ya da Hızır gibi karakterlerin keramet göstererek bir anda farklı mekanlarda ortaya çıkmaları gibi. İbni Arabi, Fusus-ül Hikem ve Futuat-ı Mekiyye gibi eserlerinde ise insanın ruhani seviyede mekanı aşabileceğini hatta alemlerin ötesine yolculuk yapabileceğini ifade eder. Ona göre insanın hakikati kainatın özüyle bağlantılıdır ve bu bağ sayesinde evrenin her noktasına ulaşmak mümkündür. Ancak bu yolculuklar fiziksel olmaktan çok ruhani ve bilinç düzeyinde gerçekleşir.
Buna da günümüzde astral seyahat denilmekte. Bunun gerçekten fiziken olabileceğini de bu arada kanıtladık. Buna da kuantum dolanıklılık denmekte. İşte literatürde keramet denilen ve Allah'ın izniyle veli kullarının uyguladığı bildiğimiz fizik kanunlarının ötesindeki hareketler bu seviyenin bir yansımasıdır.
Hastaları şifalandırma, eşyanın tabiatını değiştirme, Tayyip Mekan gibi kavramlar bu seviyede kendini eğitmiş bir zihnin fizik yasaları üzerinde hakimiyet kurmasına dayanır. Çünkü o seviyede bir zihin şunu bilir ve idrak eder. Ben yaratıcı isem, hani şu Enel Hak olayı, o zaman yaratılanlar üzerinde gücüm var demektir. Çünkü yaratılanlar da aslında benden, yani dolaylı olarak ondan başka bir şey değildir.
Bunu daha basit anlatmak için Matrix filmindeki şu sahne güzel bir örnek olacak. Evet ortada ne kaşık var ne başka bir şey. Sadece o var ve sen osun. Yani bu sebepten sen ne istersen o olur.
Fakat tekrar tekrar diyorum. Bu seviyede artık sizden geriye pek bir şey kalmamaya başlıyor. Yani artık ailenin sana koyduğu at, aynada baktığında gördüğün kişi yok. Sen bitiyorsun ve senin bittiğin yerde o başlıyor.
Ve sen bütünün bir parçası haline geliyorsun. Kafalar karışmaya başladı mı? Başladıysa güzel. Çünkü son kapımız açılmak üzere.
Ve benliğimizin yolculuğu da sona ermek üzere. Özün özü hakikat kapısı. Hakikat makamı tüm benlik duvarının yıkıldığı, kul ile yaradan arasındaki ayrımın ortadan kalktığı bir birlik halini temsil eder. Ve tasavvuf metinlerinde biraz önce de bahsettiğim fenafillah, Allah'ta yok olma ve bekabillah, Allah'la var olmak gibi kavramlarla anlatılır.
Bunu pek çok felsefede yaşarken ölmek olarak da görürsünüz. Dilin tükendiği, kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir alemdir. Zaten bu sebeptendir ki bazı alimler bu mertebede söyledikleri sözler yüzünden yanlış anlaşılmış hatta kimilere öldürülmüştür. Hallacı Mansur'un Enel Hak, ben hakkım diye haykırması bunun en meşhur örneğidir.
Bu seviyede birisini anlamak da anlatmak da zor. Tasavvufun İslam ile eşlenik gitmesi onun her yerde kabul gördüğü anlamına gelmesin sakın. Tam tersine özellikle Emeviler bu yaklaşımı küfür olarak görmüşlerdir ve baskı altında tutmuşlardır. Sadece İslam'da da değil.
Yine aynı şekilde bu en üst seviye farklı inançlarda da karşımıza çıkar. Budizm'de nirvana, ıstırabın ve benlik yanılsamasının son bulması mutlak özgürlük olarak tanımlanır. Hakikat kapısının da acının, ayrılığın, benlik zindanının sonu, her şeyi içine alan ilahi bir denize dalma olarak da anlatıldığını unutmayın. Bu aşamadaki bir kişi esas kaynak ile bir olduğundan dolayı artık samsara denilen yerinden doğuş dairesinden çıkmış demektir.
Hinduizmde mokşa, reenkarnasyon döngüsünden kurtulmak ve brahman ile birleşmektir. Hakikat kapısının bir diğer ifadesi olan Allah'ta yok olmak ve onunla var olmak mokşa deneyimini anlar. Taoizmde Tao her şeyin kaynağıdır. Fakat dile ve kelimelere sığmaz.
Hakikat kapısındaki derviş de artık sözün ötesinde doğrudan kaynağa bağlanmıştır. Tao'yu anlatmaya kalkmak Tao'dan uzaklaşmaktır denilir. Tasavvufta da hakikati kelimelerle tarif etmenin imkansız olduğunu söylerler. İşte bu makamın idrak ötesi konseptinden dolayı hakkında da konuşmak pek mümkün değil.
Çünkü artık karşımızda bir zamanlar tanıdığımız kişi yok. O arkadaş her kim değilse artık benliği tamamen erimiş ve bütünün bir parçası haline gelmiş demektir. Bizim gibi insanların anlaması ve anlatmasının çok zor olduğu bir seviye. Tasavvuf ehlinin bu derin yolculuğu, onun sembolik olan tüm kavramlardan kopmasına ve özü kendi içinde bulmasına, kendi yolunda yürümesine sebep olur.
Mevlana'nın dediği, cehennem senin içindedir, dışarıdaki ateş onun bir yansımasıdır. Sözündeki gibi, bu yolda yürüyen insan, cennet ödülü ya da cehennem korkusu için yaşamaz ya da ibadet etmez. Onun tek amacı, hakkı, gerçeği anlamaktır. Ve tüm bu ibadetleri bir terbiye amacı olarak onun için yapar.
Ve bu yolculuk bu dünya için bitse de yani bu 3 boyutlu varoluş evreni için bitse de sonrasında devam ediyor da olabilir. Mesela Hallacı Mansur'un Berzah deneyimlerini anlatan bazı rivayetler ruhun arındırıcı bir bekleyiş sürecinden geçtiğini söyler. Yani dünyada başlanan tekamül yolculuğu ona göre Berzah'ta da sürer. Bu anlayış ölümden sonra bile insanın ilahi aşka yaklaşmaya ve kemale erme yolunda devam edeceği düşüncesini de beraberinde getirir.
Ölüm son değildir, daha büyük bir tekamülün kapısıdır. Yunus Emre de ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil diyerek ruhun yolculuğuna bir şekilde devam edeceğinden bize bahseder. E peki o zaman hesap günü sırat köprüsü gibi kavramlar tasavvufta yok mu diye soranlar varsa, evet var ama halkın çoğunun inandığı gibi somut kavramlar olarak değil. Sırat köprüsü ahirette geçilmesi gereken incecik bir yol olarak tasvir edilir.
Fakat dervişlerin bir kısmı sırat dünyadayken nefs ve aşk arasında yürüdüğün ince yol olabilir diyerek sembolik bir yorum getirmişlerdir. Tasavvuf metinlerinde hak katındaki hesapta en belirleyici unsurun aşk olduğu söylenir. Peygamberin kişi sevdiğiyle beraberdir sözünden yola çıkılarak mutasaflar insan kimin aşkını, enerjisini taşıyorsa akıbetinin de onunla olacağını düşünürler. Şimdi dünyada tasavvufçular deyince eminim daha önce araştırmamış pek çok kişi izole yerlerdeki dergahlarında komün hayatı süren, ne eşliğinde kendilerinden geçen insanlar düşünüyor olabilir.
Ama işte burada da benim anlatabildiğim kadarıyla büyük bir deryanın sadece küçük bir kısmını gördünüz. Temelde amacı normal bir insandan zamanla bir filozof, bir alim, bir önder ve sonrasında ise bir hakikat yolcusu çıkarmak olan derin bir sistemdir. Ve bu kapının her aşaması önemlidir. Yani ben son kapıya varamadım, başarısız oldum diye bir olay yok.
Ezoterik bilgilerdeki şu lafı unutmayın. Öğrenci hazır olunca öğretmen gelecektir. Yani sizin o kapıda kalmanız belki daha henüz hazır olmadığınız içindir. Ya da görevinizin o kapıdaki bilgilerden yola çıkarak insanlar bir şekilde hizmet olmasından ötürüdür.
Bunu şimdi daha iyi anlayacaksınız. İnsanlar bu tarz konuları bilimden çok uzak görüp duruyorlar. Halbuki orta çağda Avrupa Vatikanın karanlığı ile çökerken tasavvuf ışığından gerek eğitim almış gerek feyz almış İbni Sina gibi, Cabir bin Hayyan gibi, Biruni gibi, İbni Arabi gibi, Farabi gibi daha pek çok isim astronomi, matematik, kimya ve tıp gibi çeşitli alanlarda kadim bilgileri geliştiriyor, yeni çalışmalar yapıyor ve aynı biraz önce size bahsettiğim gibi insanlık için bilim felsefesi ile çalışıyorlardı. Bu kişilerin ve Doğu Asya ülkesindeki daha nice alimlerin bilgilerinin daha sonra tekrar batıya gitmesi ve eski metinlerin de Vatikan'ın tek elinden çıkıp kıtıya yayılması ile bugün bildiğimiz batı medeniyeti tekrar ayağa kalktı.
Fakat ne yazık ki zamanla yine yozlaştı ve insanlık için, dünya için, yaratılanlar için hayırlı ilim yerine kapital titanların cebini dolduracak, bizi önce hasta edip sonra iyileştirecek ve bu gidişle de sonumuzu getirecek bir medeniyet kurdular. Bu esnada da ilim ve bilimden uzaklaşan doğu medeniyetleri de karanlığa, gömülmeye ve gücü elinde tutanların maşalarına dönüşmeye başladı. Bu yozlaşmış düzenin sonuçlarını şu an hepiniz dünya çapında görüyorsunuz. Özellikle de Orta Doğu'da.
Bir zamanların bilim, ilim başkenti Bağdat, Şam gibi şehirler viraneler haline geldi. Artık bilimin B'si bile bu kadim topraklarda mevcut değil. İşte vicdanın, inancın ve bilimin el ele gitmesi bu yüzden çok önemli. Bu denklemden herhangi birini çıkardığınız anda deminki örneklerde de gördüğünüz gibi geçmiş olsun.
O medeniyet çökmeye mahkum demektir. Einstein'ın sözünü tekrar hatırlayalım. Bilimsiz din kördür, dinsiz bilim topaldır. Yani birbirlerine bağlı değillerse düşmek kaçınılmazdır.
İşte tasavvufun derin dünyasının küçük bir bölümü bu şekilde. Daha değinmediğim onlarca konu var ama nihayetinde bugün sizlere en temel halini göstermek istedim ki merak edip o başlıkları siz araştırın. Ben faydalı olabilecek bazı kaynakları açıklama kısmına bırakıyorum. Umarım işinize yarar.
Dininiz, inancınız, fikirleriniz ne olursa olsun ister olaya bilimsel yaklaşın, ister dinsel, inansal yaklaşın. Gerçekten her iki ekolde aynı şey diyorlar. Bu varoluşta her şey birbiriyle bağlantılı. Buna ister kuantum alan diyelim, ister başka bir bilimsel isim diyelim.
İster Allah, ister kadiri mutlak yaratıcı, ister aşk diyelim. İster Jedi'ların dediği gibi Force diyelim. Bu arada Star Wars da bu force kavramını bu felsefelerden almıştır. Gerçek karşımıza hep aynı şekilde çıkıyor.
Hepimizi bir güç birbirimize bağlıyor. Ve hepimiz aslında o güçten ibaretiz. O yüzden kendinizi yalnız hissediyorsanız bu sizin, bu realiteyi kendiniz için var etmenizden kaynaklıdır. Bütünün parçası olduğunuzu düşünün.
Onu hissetmek için çalışmalar yapın. Zamanla bu eylemler sizi öyle ortamlara taşıyabilir ki yalnızlığınız da bitebilir. Korku, endişe, öfke bunlar hep bütünden kopmamız sonucu ya da kopanların bizi sokmaya çalıştıkları hallerden dolayı yaşadığımız negatif kavramlar ve ne yazık ki günümüzde sistemi bu tarz egomanyak insanlar kontrol ediyor ve bize sürekli kendinden başkasını boşver, sürekli kendini düşün, sürekli ben ben de fikrini dikte ediyorlar. Fakat bu esir olduğunuz anlamına gelmez. Deminki bilgilerden yola çıkarak kendi yolculuğunuzu kendiniz başlatın.
Evet günümüzde belki eskisi gibi değerli hocaları bulmak zor. Çoğu kişi dolandırıcı olmuş. Ama internet sayesinde o büyük alimlerin kitapları elinizin altında. Hocanız İbni Arabi mi olsun istiyorsunuz?
Adamın onlarca kitabına anında erişebilirsiniz. Ve tam da bir eğitmen gibi anlatmış. Bence kitapları çok güzel. Daha bunlar gibi onlarca örnek ve yüzlerce kitap var.
Sizi kimse engellemiyor okuyun, öğrenin. İster namazla, ister yoga ile, ister meditasyon ile bedeninizi ve zihninizi disipline etmeye başlayın. Yaratılanlara karşı empati besleyin. Yardım edin.
Habire ben ben demeyin. Biz deyin. Küçük de olsa dünyaya, insanlığa faydalı işler yapın. Bir ağaç dikin.
Bir hayvan doyurun. Bir video çekin, bilgi verin. Hiç fark etmez. Yeter ki kendinizi, sizi hapsetmeye çalıştıkları şu sınırdan kurtarın.
Dışarıda koca bir varoluş keşfedilmeyi, deneyimlenmeyi bekliyor. Kendi düşünce kalıplarınız içinde hapis olmayın. Buda'nın dediği gibi en büyük düşmanımız kendi zihnimizdir. Ve siz zihninizi tasavvuf gibi ya da benzer yaklaşımlar ile terbiye ederseniz dünyanız tamamen değişir.
Ben şahsen bu inanç, bu felsefi ile hayatımı şekillendirmiş bir kişi olarak sadece tasavvufu da değil doğu felsefelerini de temel olarak kendime bir yol çiziyorum. İnancımı temellendiriyorum. E arkadaş madem öyle neden dinleri analiz ederken sert tavır takınıyorsun diyenler olabilir. Bunun temel sebebi o dinlerin şu an özlerinden koptuklarını düşündüğümden dolayı verdiğim bir tepki.
ki? Baksanıza, tasavvuf da İslam temelli bir felsefe. Ama bir buna bakın, bir de günümüzdeki siyasal İslam'a bakın. Sizce hangisi öz?
Bir Vatikan'a bakın, bir Gnostik Hristiyan yaklaşımına bakın. Sizce hangisi öz? Gidin Hindu vedalarına bakın. Oradaki ilim seviyesine bakın. Bir de gidin Delhi'nin ara
sokaklarında kendi pisliğinde boğulan boşvermiş insanlara bakın. Sizce hangisi öz? Benim eleştirim işte buna. Yoksa kimsenin inancına bir laf deme haddim yok. Sadece sistemi
kendi çapımda analiz ediyorum ve Ve eleştirilecek yerleri varsa eleştiriyorum. Bunu da lütfen kişisel algılamayın. İşte bugün umarım benim de inancımın temelini oluşturan bu tasavvuf inanç felsefesini size güzelce anlatabilmişimdir. Dediğim gibi bu konu bir derya deniz.
O yüzden merakınız varsa lütfen kendiniz de bu araştırmaları yapın. Aslında bu bir tavsiye de değil, bir rica. Lütfen yapın. Çünkü hepimiz bazı değerlerimizi hızla kaybediyoruz.
Ve bunlar bizi hakikatten koparıyor. Bilimi inancı yıkan bir kavram olarak görüyoruz. Halbuki bu lafımı unutmayın, benim tahminimce en fazla 100 sene sonra kuantum bilim büyük topluluklar için bir dini felsefeye dönüşecek ve temelinde de bu felsefeler yatacak. Bu bence kaçınılmaz bir şey.
Çünkü ayrı gördüğümüz şeyler aslında birbiriyle farklı tezahürlerde iç içe geçmiş durumda. Tıpkı Mevlana'nın dediği gibi, aynı kandan yaratılmışız, aynı deryadan gelmişiz. Derya bir, su bir, çamur bir. Sadece suretler ayrıdır.
İşte bu sebepten bize ayrı olarak dayatılan şeylerdeki ortak noktayı bulun. Size sürekli sen sen diye dayatılan düzende bizi bulun. Ve en önemlisi size orada hiçbir şey yok, boşluk dedikleri içinizdeki özü bulun. Tıpkı Barış Manço'nun şarkısındaki şu güzel mısralardaki gibi.
Bir ben var ki benim içimde, benden öte benden ziyade. Bir sen var ki senin içinde, o senden öte benden ziyade. Uzun bir videoydu. İzlediğiniz için hepinize teşekkür ederim.
Umarım hoşunuza gitmiştir. Bir sonraki videoda görüşmek üzere. Kendinize iyi bakın. Yeni bölümlerden haberdar olmak için takip et butonuna basmayı unutmayın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.