
2.799 kelime · ~14 dk okuma
Bölümlerin tamamını PodB app ve podb.com'dan izleyebilir, bütün podcast platformlarından dinleyebilirsiniz. Bin yıllar boyunca süre gelen dinler tarihi yolculuğumuzun yavaş yavaş sonuna gelirken, bilime ve mitlere göre günümüzden 14 bin yıl önce başlayan süreçteki doğal yıkımlardan, yani tarihe büyük tufan olarak geçen olaydan beri, öz çatı inanç felsefesinin üzerine ne kadar çok yanlış sembolün ve detayın eklendiğine hep birlikte tanık olduk. Ancak bu karartmanın belki de en dehşet verici halini güç ile kontrolden çıkan papalık, yani günümüz Vatikanı ile olduğunu tekrar hatırlatmak lazım.
Dile kolay, uzmanlar Vatikanın insanlığın ilerleyişini 300 yıl kadar geriye ittiğini düşünüyorlar. Bu korkunç bir karanlık ve bunların hepsi kendini sağdan soldan devşirilmiş sembolleriyle kurdukları dinlerde kutsal gören ruhbanlar tarafından yapılıyor. Peki kendinize şunu hiç sordunuz mu? Bu kadar uzun süren bir karanlık yeniden nasıl ışığa kavuşmaya başladı?
İşte artık yavaş yavaş dinler tarihinin yakın çağlarına gelmeye başlarken karşımıza antik bilgeliği her zamanki gibi bir şekilde koruyup sonraki nesillere aktarmayı başarmış kişiler ve o kişilerin de mensupları olduğu gizli örgütler çıkmaya başlıyor. Ve bizim de yolculuğumuz ilginç bir dönüşüme tanık oluyor. İnanç felsefesiyle bilimin yeniden kesişmesine. Gerçeği Bulağa hoş geldiniz.
Cehaletin karanlığı ile bilginin ışığını, savaşı asla bitmez. Bu neredeyse evrenin dualist yapısının ideolojik bir tezahürü gibi çağlar boyunca karşımıza çıkan bir mücadele. Kimi zaman ışık ağır basarken, kimi zaman karanlık etrafı kaplamış. Ama ne kadar uğraşırsa uğraşsın, o gölgelerin arasında yanan mumları söndürmeyi başaramamış.
İşte o bilgi mumlarının en eski örneklerinden bazıları ile başlamak istiyorum. M.S. 4. yüzyılda İznik konsilinin toplanması ve ardından kilisenin Roma İmparatorluğunun resmi gücünü arkasına almasıyla birlikte
inancın sınırları kesin çizgilerle çizilmiş ve bu kurumsallaşmış otoritenin dışına çıkan her türlü düşünce ise sapkınlık olarak damgalanmıştı. İşte bu karanlık günlerde, özellikle kendilerini gnostik olarak adlandıran gruplar, insanın ilahi olana ulaşmak için aracı kurumlara, rahiplere veya kiliselere değil, kendi içsel bilgisine ihtiyaç duyduğunu savunuyordu. Gnostikler yalnızca manevi bir arayış içinde değildi. Onlar antik Yunan, Mısır ve doğudan devraldıkları karmaşık astronomik hesaplamaları, doğa felsefesini ve geometriyi de bünyelerinde barındırıyorlardı.
İşin ilginç tarafı bugün bizim sadece sayılardan ibaret sandığımız matematik, gnostikler ve onların beslediği Pisagorcu platonik gelenek için doğrudan ilahi olanla iletişim kurmanın bir yoluydu. Bu inanca göre matematiksel formlar ve nesneler, fiziksel dünyanın yozlaşmış ilüzyonların ötesindeki kusursuz ilahi düzenin ta kendisiydi. Ancak bu bilgi, bireyi özgürleştirdiği ve kurumsal tekelin altına oyduğu için sistemli bir şekilde Vatikan tarafından yok edildi. Kilise sadece alternatif dinleri değil, alternatif aydınlanma yollarını da bastırmıştı.
Ve insanların felsefi gelişimini bile sınırlandırmıştı. Gnosticizm ile ilgili küçük bir ara bilgi vermekte fayda var. Çünkü zamanla çok geniş bir çatı kavrama dönüşmüş. Özünde aslında bu inancın ilk kırıntıları Hristiyanlığın ilk yılları ile başlar.
Biliyorsunuz o zamanlar ortada Hristiyanlık diye bir din yok. Güzel haber anlamına gelen ve halk arasında yayılan Enceliyom diye bir akımdı sadece. Hristiyanlık dini Roman'ın bu akımı kontrol edip kendi istediği şekilde tasarlaması için kurulmuş bir dindir sadece. İşte bu dönemde Roman'ın sahte dinini benimsemeyip şekilcilikten uzak ve antik bilgiye odaklanan topluluklar kendilerini gnostikler olarak kategorize etmeye başladılar.
Ancak hem ciddi bir baskı altında oldukları için hem de kaynaklar ve kadim bilgi yasaklanıp yakılmaya başlandığı için sağlam bir temel kuramayıp kendi içlerinde alt mezheplere bölündüler. Bu sebepten kimi gnostik yazılar son derece karanlıkken kimileri de umut doludur ve temelde hepsi bir şekilde antik Yunan ve Mısır'dan kalan kadim bilgi ve mitoloji kırıntıları ile kendilerine bir yol çizmeye çalışırlar. Ben de birazdan onların hikayesini anlattıktan sonra bu kök inanca tekrar değineceğim. İşte romanın canavarı olan papalık zehirli sarmaşıklarını imparatorluk boyunca yayarken M.Ö. 4. yüzyılın sonlarında Gnostikler, Hermetik filozoflar ve Pagan bilgeler
ellerindeki parşümenleri alıp imparatorluğun ücra köşelerine, Mezopotamya'nın ve Mısır'ın çöllerine doğru büyük bir kaçışa başladılar. Ünlü araştırmacı Peter Kingsley'in dediği gibi binlerce yıldır medeniyetlerin sona eriyeceği hatta küresel yok oluş zamanlarının olabileceği anlaşılmıştır. Ancak her zaman hayatın özünü nasıl toplayacağını bilen ve bir sonraki ekim zamanına kadar onu güvenle tutup koruyup besleyen insanlar vardır. İşte batı dünyası kendi üzerine kapanıp karanlık çağlara girerken bu hayatın özü doğuda yeniden kök salıyordu. Peki binlerce yıllık
gözlem, felsefe ve matematik tamamen buharlaşıp yok mu oldu? Hayır. Yer altına çekildi. Kılık değiştirdi ve sessizce bekledi.
Peki nasıl? İşte bu soru ile birlikte şimdi asıl gizeme doğru ilerliyoruz. Batıdan sürülen bu tehlikeli bilgi İslam dünyasının kalbinde nasıl korundu? Ve şifrelenerek tekrar Avrupa'nın kalbine Rönesans'ı doğurması için nasıl yeniden sızdı?
Bilginin batıdan doğuya kaçması aslında ana akım tarih kitaplarının bize dayattığı bir anlatı tarzı. Çünkü bu yolculukta defalarca kez tanık olduğumuz üzere bilgi hiçbir zaman batıda doğmadı. Tam tersi, onun esas yuvası hep doğuydu. Batı sadece bu bilgeliği doğudan öğrenip, tekrar kaybedip, tekrar doğu sayesinde yeniden kazandı.
Bu, üzerine bastırıla bastırıla yeni nesillere öğretilmeli. Çünkü aksi halde genç zihinler, batı medeniyeti denilen kavramın arkasındaki gerçeği asla öğrenemeyecekler. İşte Batı'nın kadim bilgiyle bağını kopardığı o uzun yıllarda antik dünyanın mirası İslam coğrafyasında eşi benzeri görülmemiş bir himaye gördü. 8. yüzyılın sonlarında Bağdat'ta kurulan Beytül Hikme, yani Bilgelik Evi,
dünya tarihinin en büyük çeviri ve sentez hareketlerinden birine ev sahipliği yaptı. Halife El Meymun döneminde zirveye ulaşan bu kurumda farklı inançlardan çevirmenler, antik Yunan, Pers ve Hint metinlerini Arapça'ya kazandırmak için bir araya gelmişti. Ancak burada sadece Aristo ve Platon çevrilmiyordu. Aynı zamanda Hermetizm adı verilen ve kökeni efsanevi Hermes Trimegistus'a dayanan gizemli felsefi, astrolojik ve simyasal metinler de korunuyordu.
Hermetizm, astroloji, simya ve teoloji yani ilahi büyü denilen, halbuki etimolojik olarak aslında bugün bilim dediğimiz şey olan o tam anlaşılmamış kadim bilimsel bilgileri tek bir potada eriten, insan olarak sembolize edilen mikrokozmoz ile evren olarak sembolize edilen makrokozmoz arasındaki muazzam sempatiyi savunan ezoterik bir sistemdi. İlk bakışta İslam'ın katı monoteizmi ile çelişir gibi görünen bu sistem, ünlü filozof El-Kindi gibi isimlerinde bulunduğu felsefi meclislerde neoplatonik fikirlerle harmanlanarak korunuyordu. Ama sadece raflarda bir parşömen olarak kalmadılar. Çünkü cehaletin karanlığı yavaş yavaş İslam devletlerinde sarmaya başlamıştı.
Ve bu sebepten bu bilgiler bir inisiyasyon zinciri aracılığıyla Orta Çağ İspanyası'na yani Endülüs'e taşındı. İbni Haldun'un meşhur eseri La Voile et la Loide aktardığına göre İspanya'nın doğusundaki Rikota Vadisi hermetik inançların kaynayan bir kazanla bir yeraltı merkezine dönüşmüştü. Bu vadinin en gizemli figürlerinden biri olan Şeyh İbn-i Sepp, kendini açıkça Hermes Trimegistus'un Müslüman bir takipçisi olarak tanımlıyor ve felsefeyle dogmatik dinin sınırlarını aşan nihai gerçeği arıyordu. İbn-i Sepp ve onun öğrencisi Ebul Hasan Eşşüşteri gibi figürler, Platon, Aristo ve İskender gibi Helenistik figürleri, Hallacı Mansur gibi Sufilerle aynı inisiyatik zincire dahil ederek iki farklı dünyayı birbirine gizlice dikmişlerdi.
İslam dünyasının bu mistikleri, hermetik kozmolojiyi, Engizisyon benzeri dini tepkilerden korumak için İslamize etmiş, felsefi kavramları dini terminolojiyle zırhlamışlardı. Burası aslında önemli bir nokta. Çünkü genel kanı, bilgi batıdan İslam devletlerine kayınca sanki bütün İslam devletleri son derece bilime açık, ufukları geniş yerlermiş gibi algılanıyor. Halbuki alakası yok.
Evet, bilimi, ilmi destekleyen imparatorlar ya da yöneticiler olmuş. Ama genele bakarsak ilk başta ses çıkarmayan ve hatta bazı yerlerde hoş görülen bu çalışmalar zaman içerisinde çoğu İslam devletinde küfür, şirk gibi nitelendirilmeye ve o bilim insanları, felsefeciler ve alimler öldürülmeye veya susturulmaya başlamıştır. Yani İslam tarihi sanıldığı kadar çiçekler ve pembe panjurlu evlerden ibaret değil. Hatta size bunun en bariz birkaç örneğini vermek istiyorum.
Farabi ve İbn-i Sinan'ın zorunlu varlık, vacibül vücut kavramı meşhurdur. Ve bu aslında her şeyi yaratan bir çatı güç için kullanılan bir tanımdır. Ancak bu tanımı bu iki alim aslında Aristo'nun hareket etmeyen, hareket ettiricisi felsefesinden öğrenmişlerdir. Bu gayet normal bir şey, sonuçta bilgi böyle aktarılır.
Ancak bunu İslam dünyasına kabul ettirmek için Allah'ın sıfatları üzerinden tekrar dizayn ettiklerinde medresede kabul görmüştür. Mesela Platon'un faal akıl yaklaşımı yani entelektüel aydınlanma kavramı mecburen Cebrail'den gelen vahiy olarak kodlanarak metinlere eklenmiştir. Hermetik öğretilerdeki ilk madde yani fiziksel evrenin şekilsiz olan yapı taşı Allah'ın nuru gibi kodlarıyla kitaplara geçmiştir. Çünkü aksi halde pagan inancı sayılıp kabul edilmeyeceklerdi.
Bu alimlerin kitaplarını okurken işte bu bilgilerle okuyun, yazdıklarının esas anlamlarını daha iyi anlarsınız. Şimdi burada şunu belirtmek istiyorum. Aslında hermetizm bildiğimiz tufan öncesi inancın belki de günümüze kadar ulaşmış en temel felsefesi. Ve tabi ki İslam'daki kavramlarla da örtüşmesi son derece doğal.
Ama burada biraz önce dikkat çekmek istediğim şey aslında o bilginin İslam devletlerinde sadece belirli kalıplara sokulup modifiye edildiklerinde kabul görmeleri. Ki takip eden yıllarda artık o kalıplar da onları koruyamaz hale gelecekti. İşte bu şifreli dil ilerleyen yüzyıllarda Avrupa'ya sızacak ve büyük iş yani Magnum Opus olarak bilinen Batı simyasının ve okült bilimlerin temelini oluşturacaktı. Ancak doğudaki hoşgörü iklimi de siyasi çalkantılarla dağılmaya başlayınca bilginin yönü tekrar kaçtığı yer olan Avrupa'ya dönmek zorunda kaldı.
Peki unutulmuş tanrıların, şifreli evren modellerinin ve yıldızların mekaniğini barındıran bu eski parşömenler, Katolik kilisesinin mutlak otoritesi altındaki İtalya'ya ulaştığında nasıl oldu da yakılmak yerine tarihin gördüğü en büyük aydınlanmayı Rönesans'ı ateşleyen bir kıvılcıma dönüştü? Gelin şimdi de bunun cevabını bulalım. 1453 yılında Konstantinopolis'in düşüşü, Batı'nın kültürel DNA'sını sonsuza dek değiştirecek bir göç dalgası yaşanmasına sebep olur. Bizanslı alimler cübbelerinin altında yüzyıllardır Batı'nın görmediği antik Yunanca el yazmalarıyla birlikte İtalya'ya sığındılar.
Floransa'nın kudretli yöneticisi Cosimo Del Medici, bu eşsiz fırsatı değerlendirerek Floransa Platon Akademisi'ni kurdu ve genç daha Marsilla Ficino'yu Platon'un eserlerini çevirmekle görevlendirdi. Ancak 1460 yılında tarihi değiştirecek dramatik bir olay yaşandı. Cosimo'nun elçilerinden biri, Makedonya'dan çok nadir bir el yazmasıyla döndü. Yüzyıllardır kayıp olan Corpus Hermeticum, yani Hermetizm'in büyük kitaplarından birisi.
O sırada 70'li yaşlarında olan ve ölümün ensesinde dolaştığını hisseden Cosimo demediği için, Fisino'ya şok edici bir emir verdi. Platon'un metinlerini bir kenara bırakmasını, her şeyden önce Hermes Trimegistus'un bu gizemli eserini çevirmesini emretti. Düşünsenize, dünyanın en zengin, en güçlü adamlarından biri, ölüm döşeğindeyken Platon'u veya İncil tefsirlerini değil, efsanevi bir Mısır rahibinin kitabını okumak istiyordu. Neden?
Çünkü Rönesans düşünürlerine göre Hermes sadece bir filozof değil, tüm ilahi bilginin kaynağıydı. Yani eski çatı inancın bekçisiydi. Ficino, 1471'de bu metinlerin Latince çevirisini tamamladığında Avrupa entelleri sarsıldı. Metinler insanın kendi içinde tanrısal bir güç taşıdığını, doğanın sihirli bir senfoni olduğunu ve evrenin gizeminin matematik, astroloji ve bugün bilim dediğimiz kavram yoluyla çözülebileceğini müjdeliyordu.
Bu ezoterik uyanış kelimelerden taşıp Rönesans sanatına nüfuz etti. Sandro Bottacelli'nin ünlü İlkbahar tablosunu bilirsiniz. Aslında bu tablo sadece mevsimsel bir kutlama değil, neoplatonik ve hermetik şifrelerle dolu bir inisiyasyon metnidir. Tablonun en sağında rüzgar tanrısı Zephir, dünyevi olanı canlandırırken en solda haberci tanrı Merkür yani Hermes elindeki asasıyla yukarıdaki karanlık bulutları işaret etmektedir.
Fisino'nun felsefesine göre bu bulutlar insanın ilahi aklı görmesini engelleyen yeryüzü sisidir. Hermes ise zihnin bu sisi dağıtarak ilahi güneşe yani içsel aydınlanmaya ulaşmasına rehberlik etmektedir. Rafael'in meşhur Atina okulu adlı freskinde Platon'un parmağıyla gökyüzünü işaret etmesi de aynı hermetik geleneğin açık bir ifadesidir. Fakat gelin görün ki her devrimin bir bedeli vardır.
Bu bilgileri sanatsal bir metafor olarak değil de evrenin gerçek mekaniği olarak savunanlar için Engizisyon'un karanlık zindanları ve alevleri hazırlanıyordu. 17 Şubat 1600'de Roma'nın Campo de Fiori meydanında bir adam diri diri yakıldı. Giordano Bruno Bize okullarda Bruno'nun sadece dünya güneşin etrafında dönüyor dediği için bilim şehidi olduğu anlatılır. Ama işin aslı çok daha derindir.
Dönemin çığır açan tarihçelerinden Franses Yates'in ortaya koyduğu üzere Bruno salt bir astronom değil, tutuklu bir hermetik büyücü yani bir inisyeydi. Bruno Kopernik'in teorisini Corpus Hermeticum'dan aldığı ilhamla birleştirerek, evrenin sonsuz olduğunu ve içinde sayısız gezegen ve yaşam barındırdığını savunuyordu. Dahası Bruno'nun en tehlikeli silahı teleskopu değil, beyniydi. O zihninde zodyak işaretleri, gezegensel semboller ve mitolojik figürlerle devasa bir hermetik veritabanı inşa etmişti.
Kilisenin asıl korktuğu şey heliyosentrik modelden ziyade burununun insan zihninin sonsuz evrenle doğrudan bir bağ kurarak tanrısallaşabileceğini iddia eden bu cüretkar hermetik ideolojisiydi. Çünkü bu yaklaşıma göre bir kişinin yaratıcıyı bulması için bir dine, bir kitaba, bir mezhebe veya ruhbanlara ihtiyacı yoktu. Yaratıcı ile yaratılan arasındaki bağ zaten içsel şekilde evrenin gözlemlenmesiyle bulunabilirdi. Yani dini kontrol sistemlerinin bir anda çöp olmasından bahsediyoruz.
Ve işte Vatikan Bruno'yu tam da bu sebepten yaktı. Çünkü o sistem için bir tehlikeydi. Bruno sonsuzluğa yürüdükten sonra bu gizli felsefeye gönül veren düşünürler kesin bir gerçeği anladılar. Fikirlerini açıkça beyan etmeleri intihardı.
Bilgiyi korumak ve yaymak için çok daha derine inmeli, kimsenin şüphelenmeyeceği yepyeni bir kabuk, kurumsal bir maske inşa etmeliydiler. 17. yüzyıl Avrupa'sında dinsel savaşların, taht kavgalarının ve İngilizisyon korkusunun gölgesinde tuhaf ve anonim felsefi bildirgeler elden ele dolaşmaya başlar. Tam bu dönemde modern kimyanın kurucularından sayılan Robert Boyle, yakın dostu Samuel Hartlip ile yazışmalarında Görünmez Kolej adını verdiği esrarengiz bir gruptan bahsediyordu.
Yüz yüze veya gizli mektuplar yoluyla haberleşen bu doğa filozofları, dogmatik yargılar yerine deneyi, matematiği ve gözlemi savunuyordu. İlginçtir ki Gül Haç Örgütü olarak bilinen gizli topluluğun da manifestolarında bilginlerin sığınacağı görünmez bir tapınak veya kolejden bahsedilir. Nitekim bu yeraltı buluşmaları meyvesini verdi. Ve 1660 yılında Robert Boyle, Christopher Wren ve diğer bazı entelektüeller bu görünmez kolejin ilkelerini kurumsallaştırarak İngiltere Kraliyet Cemiyetini kurdular.
Kraliyet Cemiyetinin seçtiği amblen ve motto bilimin tarihsel köklerine dair bize inanılmaz bir ipucu verir. Nui lus in verba Kimsenin sözüne inanma Bu ifade, yüzeyde sadece otoritelerin yani kilisenin dogma haline gelmiş sözlerini reddedip bağımsız deneye yönelmek anlamına geliyordu. Ancak daha derin bir okumayla bu motto da hermetizmin aracıları aradan çıkararak doğanın sırlarına doğrudan temas etme felsefesinin kusursuz bir bilimsel tezahürüydü. Kraliyet Cemiyeti'nin üyeleri Masonik ilkelerin izlerini taşıyor ve Süleyman Tapınağı'nın inşası ile sembolize edilen kutsal geometri gibi konuları evrensel doğa yasalarıyla harmanlıyorlardı.
Ezoterik gizli bilgi bilim ile kavuşuyor ve bu sentez modern çağı inşa ediyordu. Bunun spekülasyonu değil, tarihsel bir gerçek olduğunun en büyük kanıtı, bilim devriminin en büyük iki dehası olan Johannes Kepler ve Isaac Newton'ın gizli yaşamlarında yatmaktadır. Astronomi devriminin mimarlarından Johannes Kepler, gezegenlerin yörüngelerini hesaplarken sadece normal bir matematik kullanmıyordu. O da derinden hermetik bir inançla hareket ediyordu.
1596'da yayımladığı Maesterium Cosmographicum adlı eserinde evrenin Tanrı tarafından kutsal geometriyle inşa edildiğini iddia ediyor ve o döneme dek bilinen 6 gezegenin arkasındaki boşlukların tam olarak 5 platonik cisim ile kusursuz bir uyum içinde yerleştiğine inanıyordu. Kepler için bu geometrik model, Kopernik sistemini kanıtlamanın ötesinde ilahi gücün zihnindeki mimariyi okumaktı. Yani bilim ile, gözlem ile yaratıcıyı bulmaktı. Gelelim Newton'a.
1936 yılında ünlü ekonomist John Maynard Keynes bir müzayede de Newton'un kişisel sandığından çıkan gizli yazmaları satın alıp incelediğinde büyük bir şok uğrar. Klasik mekaniğin, diferansiyel hesabın ve evrensel kütle çekim kanununun rasyonel babası aslında yaşamının çok büyük bir kısmını matematiğe değil, simyaya, okültizme, ezoterik teolojiye ve kutsal metinlerin şifrelerini çözmeye ayırmıştı. Keynes o meşhur makalesinde modern bilimin kurucusunu tarif ederken şöyle der. Newton akıl çağının ilk adamı değildi.
O büyücülerin sonuncusuydu. Newton, Hristiyanlığın üçleme inancını sapkınlık olarak görüyor ve 4. yüzyılda kurumlaşan bu doktrinin orijinal gerçeği yozlaştırdığını düşünüyordu. Eğer bu sırrı yaşarken açığa çıkarsaydı, Kraliyet Cemiyeti Başkanlığı bir yana idam bile edilebilirdi.
Newton, dogmaların ardındaki asıl gerçeği bir simyager gibi evrenin özünde aradı. Hatta Hermes Tirmagistus'un efsanevi zümrüt tabletlerini bizzat kendi elleriyle İngilizce'ye çevirmişti. Newton'un meşhur üçüncü hareket yasası olan Her etkiye karşılık eşit ve zıt yönlü bir tepki vardır ilkesi, asırlar boyu gizli cemiyetlerde öğretilen simyasal etki ve tepki denge yasasının ta kendisiydi. Görünmez güçler artık ruhani büyüyle değil, matematiksel yasalarla tanımlanıyordu.
Hermetik düşünce bu noktada sadece 17. yüzyılın karanlık odalarında hapsolup kalmadı. Aksine 20. yüzyılda insanlık maddenin kalbine, atom altına indiğinde devasa bir projektöre dönüştü.
Bugün kuantum fiziğin algımızın sınırlarını zorlayan gerçeklerine baktığımızda antik hermetik metinlerde fısıldanan, evrenin temelini oluşturan bilinç kavramının aslında kuantum fiziğin en uç bulgularıyla kanıtlandığını görüyoruz. Nobel ödüllü Wolfgang Pauli'nin gözlemci etkisiyle ortaya koyduğu üzere bilincin atom altı parçacığın dalga fonksiyonunu çökerterek onu bir olasılıktan bir gerçekliğe dönüştürmesi hermetizmdeki evren bir bilinç ile var olduğu yaklaşımının aynısıdır. Sadece bu da değil. Hermetizmin her şey titreşir yasası bugün sicim teorisinin temelini oluşturur.
Madde dediğimiz o sert ve aşılmaz oluşum aslında belirli frekanslarda titreşen enerji iplikçiklerinden başka bir şey değildir. Ve belki de en önemli bilgi olarak hermetik felsefede geçen, evrenin maddeden önceki saf bilinç olarak tabir edilen hali, bugün bilim dünyasının uç sınırlarında dolaşan kuantum alan teorisiyle birebir aynıdır. Bu hermetik rüzgar sadece laboratuvarlarda değil, toplumsal devrimlerinde motor oldu. İnsanın kurumsal boyunduruklardan, kilisenin ve monarşinin tekerlerinden sıyrılıp, kendi içsel logosu, yani aklıyla gerçeği bulabileceği fikri, aydınlanma filozoflarının zihninde bir kıvılcım çaktı.
Amerika Birleşik Devletleri'nin kuruluş felsefesini şekillendiren evrensel haklar ve bireysel özgürlük kavramları aslında okyanusu aşan bu yeraltı geleneğinin politik olarak yansımalarıdır. Amerika'yı kuran masonların bu hermetik bilgiden etkilendiklerini unutmayın lütfen. Şimdi tüm bu anlattıklarımı bir bütün olarak toparlarsam bilim hurafeleri yenmek için gökten inmiş bir olgu değil En büyük hurafelerin altındaki asıl gerçeği arayan, Engizisyonlardan kaçan, binlerce yıllık öğretileri korumak için kimliklerini gizleyen yeraltı filozoflarının, simyagerlerin ve mistiklerin bizzat icat ettiği bir sistem. Evrenin şifresini okumak için geliştirdikleri bir dil, bir pusulaydı.
Ve bu pusulanın kalbinde ise Rönesans'ın sanatçılarına, bilim insanlarına ve felsefecilerine tarihin en eski bilgeliğini sunan Hermetizmin kadim şifreleri yatıyordu. Bugün sembolik kavramlarıyla boğulmuş dindar yerine, gerçekten öz inancı bize anlatmaya çalışan felsefelere baktığımızda arkasında hep hermetizmin izlerini görürüz ve hermetizm sadece bir inanç değil, aynı zamanda biraz önce örneklerini gördüğünüz üzere unutulmuş kadim bilimdir de. Eminim önümüzdeki yıllarda hem hermetik antik öğretileri hem de kuantum fiziği daha iyi anladıkça aslında inancın kökeniyle bilimin zirvesinin bize aynı noktayı gösterdiğini ve aslında ikisinin de aynı sonuca giden yollar olduğunu göreceğiz. Sonuçta hermetizmin de temel prensibinin dediği gibi yukarıdaki neyse aşağıdaki de odur.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere, kendinize iyi bakın. Yeni bölümlerden haberdar olmak için takip et butonuna basmayı unutmayın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.