
6.172 kelime · ~31 dk okuma
Eğer bu podcast'ı dinliyorsanız podb.com ve podb app'ten de izleyebilirsiniz. Merhabalar herkese. Mecbur Muyum'un yeni bölümüne hoş geldiniz.
Bugün yanımda sevgili podcast partnerim, hayat arkadaşım, seyahat, ortim, sohbet dostum, sakin falan. Aa sakin güzel oldu. Bir şey daha vardı böyle bir laf. Mehmet Yaşar Altun daha var. Değerli Mehmet Yaşar burada bugün.
Biz yeni Berlin'den geldik. Berlin'de gösterimiz vardı. Ayağımızın tozuyla buradayız. Nasıl geçti sence Berlin?
Valla muhteşemdi ya. Yani düşündüğümün çok ötesine geçti. Bayağı kalabalıktı. Orada yaşayanlar çok ilgi gösterdi ve insanlar anladım ki konuşmaya açlar.
Evet. Program normalde biliyorsun 1-1,5 saat sürüyor. 2,5-3 saate gitti. Ve çıkışta da en az 30-40 kişi konuşmaya devam etmek istedi.
Bir daha gitsek herhalde bir program daha çıkartacağız. Evet evet ben de aynısını düşündüm. Bu kadar biz normalde İstanbul'da yaptığımız gösterilerde ya da işte İzmir'e Türkiye'de yaptığımız gösterilerde diyeyim. İnsanları biraz konuşturmakta zorlanıyoruz biz.
Ben bunu sokak röportajı yaparken de deneyimledim. Maalesef ki ifade özgürlüğüne son zamanlarda atılan bazı darbeler yüzünden insanlar kamera önünde konuşmaya çok çekiniyorlar. Hatta bir arkadaşım bana şey dedi şeyleri hiç çekmeyin konuşanları sadece altyazı olarak okuyalım o daha fazla insan konuşur falan dedi böyle bir öneride bulundu neyse. Dolayısıyla biz hani Yaşar'la sürekli şey tartışıyoruz hani insanları nasıl daha fazla konuşmaya teşvik edebiliriz falan bir soru soruyoruz bir soru atıyoruz mesela seyirciye bazen bir kişi ya bazen iki kişi bazen üç kişi kaldırıyor.
Ama Berlin'de herhalde o bilmiyorum hem ifade özgürlüğü hem bir böyle dolmuş olmanın o konuda verdiği bir gazla bir şey soruyoruz 20 kişi el kaldırıyor ve o açıdan ben de çok mutlu oldum yani çok verimliydi. Herkesi dinlemek bu kadar insanın da etkileşime girmek istemesi seyircinin. Toplu terapist seansı gibiydi. Gerçekten bir grup terapisiydi ya yani bir de Almanya bizi kıskanıyor mu falan gibi işte Almanya'da yaşayan insanların daha böyle ilişki kurabileceği bir konu olduğu için oradaki deneyimleri işte Almanlardan olan bıkkınlıkları falan sıkıntılar böyle herkes böyle eline mikrofonu eline alan zaten böyle serzenişe başlıyordu.
Ama iyi ki geldiniz yani o şeyden dinleyen varsa seyircimizden gerçekten çok özeldir yani hayatımda ilk defa böyle bir iş için yurt dışına gittim ya benim için büyük bir şeydi aslında gururdu kendim ve hani bizimle duyduğum bir gururdu açıkçası ve bizi de orada yalnız bırakmadığınız için çok teşekkür ediyoruz bir daha geleceğiz diye ümit ediyorum Almanya'ya. Planlar başladı tekrar. Planlar başladı. Almanya gitmişken herhalde Almanların en çok bilindiği bir başka meseleyle hani kurallar ve sınırlar bugünkü podcastımıza da yansıdı kesinlikle öyle Yaşar'ın önerisiydi bugün biz şey konusunu konuşacağız bu arada sınır koymaya mecbur muyum konusunu konuşacağız sana Almanya'dan mı geldi bu ilham? Hem Almanya'dan hem de
bu aralar düşündüğüm de bir mesele birkaç filmden falan da görünce çok literatürde de sık karşılaşıyoruz ya artık bir de sosyal medyadaki o psikoloji diline de çok yansıdı Yani sınır koymak, sınır koymanın önemi, sınır koymanın bir erdem olması. Bunlara tamamen katılmakla birlikte sanki biraz fetişize de ediliyor gibi hissediyorum sınır koymak. Yani sanki sınır koyamayan insan zayıftır, başarısızdır, beceriksizdir. Çünkü ben sınır koymanın da bir sınıf sallığı olduğunu düşünüyorum.
Yani sınır koyabilen insan patronuna karşı sınır koymak kolay değil veya bağımlı ilişkisi içerisinde olduğun bir aile üyesine veya ebeveynine karşı sınır koymak kolay değil. Dolayısıyla hani işin bu yönünü hiç incelemedikleri gibi ilişkileri de kendi içerisinde bir geçişliliği olduğunu hatta insanın en anlamlı ilişkilerinin sınırlarının en çok değişen ilişkileri olduğunu düşünüyorum. İlginç biraz açar mısın? Son soru da ilgimi çekti.
Ya şöyle bir kere insanın hani sen sınır koy dediğinde senin kim olduğunu ne istediğin hayattan ne beklediğini bildiğin varsayılıyor. Fakat ilişkilerimiz bizim karakterimizi yaratan unsurlar da aynı zamanda. Biz ilişkiler içerisinde değişiyoruz, gelişiyoruz ve kim olduğumuzu tekrar tekrar yanıtlıyoruz. Dolayısıyla o sınırların başta ve sonda farklılaştığı da görüyoruz.
Yani sen baştaki insanla sondaki insan aynı olmuyor bir ilişki içerisinde. Ve bu da normal aslında gibi. Kesinlikle ama şu anki psikoloji ne diyelim gündelik dildeki sosyal medyadaki psikoloji yaklaşımı sanki bunu bir normal değilmiş gibi yaklaşıyor. Halbuki seni en çok değiştiren şey ilişkilerin oluyor ve şunu soruyorum seni değiştirmeyen bir ilişki gerçek bir ilişki midir?
Bir ilişki seni değiştirdiği ölçüde gerçek olduğunu düşünüyorum. Çünkü bir kitaptan bile etkilenmekten o kadar gocunmuyoruz veya bir filmden ama bir insandan etkilenmek bizi çok rahatsız ediyor. diyor. Halbuki anne babanla kurduğun ilişki, kardeşinle kurduğun ilişki veya iş arkadaşınla kurduğun ilişki, yeni tanıştığın insanla kurduğun ilişki bile değişebiliyor. Ve karakterin
farklı yönleri önüne çıkıyor. Bu değişimler aslında o ilişkiyi gerçek kılıyor diye düşünüyorum. Doğru söylüyorsun. Ben zaten hep bizim bu ilişkiselliğimize vurgu yapan ne bileyim içerikler yapmayı biraz böyle gaye edindim.
Hem kötü emellerde hem burada. Çünkü böyle bir bireycilik şeyi sanki bize Bize pompalanıyor gibi yani hani Türkiye'de son yıllarda. Bu bir açıdan hani biraz böyle şeytanın avukatlığını yapayım. Bazı insanların da ihtiyacı olan bir şey.
Ben mesela şey yapmıştım işte bir ilkokulda çalışıyordum. Orada bir beraber çalıştığım öğretmen arkadaşım şey dedi. Hayır deme ünitesi koymuşlar milli eğitim. Ve ben de Allah Allah yani hala falan dedim böyle.
O da dedi ki benim o kadar ihtiyacım vardı ki keşke çocukken biri bana bunu şey yapsaydı. Yani gerçekten özellikle sınıf sağlığına değindiğin iyi oldu. Güç asimetrisinde daha zayıfta olan eli daha güçsüz insanlar. İşte mesela ailene sınır koyarken ne bileyim ailenden hala para alıyorsan o sınırı o kadar koyamıyorsun.
Ya da patronuna sınır koyarken işte patronun seni işten çıkarma ihtimali varsa kolay kolay yiyemiyor yani. Yani hani hayır diyebilmeye ya da ben bunu yapmak istemiyorum demeye. Dolayısıyla aslında zaten çoğu insan imkanı varsa sınır koyabiliyor. Yani aslında bu bir karakter defekti değil de bulunduğun güç pozisyonunun aşağıda olması ile ilgili oluyor genelde.
Üstünüz katılıyor. Helal olsun. Vay yaşa uzandı bana bu kadar güçlü bir şekilde katılmamıştım. Helal olsun.
Kendimi de gurur duydum. Üstünüz de çok haklısınız. Ama tabii ki her şeyde böyle bilmiyorum özetleyebilir miyiz çünkü duygusal bir tarafı da var ya şimdi mesela ailene hayır diyebilmenin ya da yakın bir dostuna hayır diyebilmenin ben bunu yapmak istemiyorum diyebilmenin bazı insanlar da çok daha duygusal bakıyorlar ya da ne bileyim işte beni artık sevmez gibi düşünüyorlar. Hani psikolojik bir tarafı da var demek istiyorum yani yok değil.
Belki o tarz insanlara gerçekten bu sınır koyma literatürü iyi gelmiş olabilir. Ama overall bana o kadar da biraz tırt bir muhabbet gibi geliyor yani. Sen bana sınır koydun ben sana sınır koydum sonra konuşmayı bıraktık atmosferde kaybolduk yani. Yani hani evet bazen hani yapmak istemediğin şeyleri yapmamayı belirtebilmek güzel bir şey.
Ama bilmiyorum ya ben de daha böyle hep esnek bakma ve şey bakma taraftarıyım. Ve şu anki psikoloji teamülünde de biraz şey gibi hani sınır koyamıyorsan işte egon zayıftır. İşte ego gelişimini tamamlayamamıştır ya da karakterin gelişimini tamamlayamamıştır. Bazen de bir arkadaşının yapması, yani senden rica ettiği şeyi yapmak seni daha iyi hissettiriyordur.
O ilişki, ilişkisel bakıyorsundur. Sadece kendi isteklerinin olarak bakmıyorsundur. Kendi isteklerin daha esnektir ve onu hayır dememek senin için çok daha büyük bir kayıp değildir falan filan. Dolayısıyla yani bu kadar abartıldığı kadar önemli bir beceri olduğunu, bir beceri mi o bile soru işareti yani.
Yani hani böyle mutlaka herkesin geliştirmesi gereken bir skillsettir sınır çekmek falan. Ona o kadar ikna değilim ya. Ben hiç öyle sınır çeken bir insan olarak kendimi tanımamıyorum. Öyle bir bakış açım yok ki.
Ve birçok naçizane birçok insan ilişkisini iyi idare ettiğimi düşünüyorum. O yüzden de böyle çok elzem bir şeymiş gibi gelmiyor bana bu sınır çekme becerisi. Senin anlattıkların kafamda siyaset bilimine dair bir yere götürdü beni. Çünkü bu sınır meselesi aslında toplumu var eden kurallarla da ilişkili.
Şimdi işte Hobbes'dir, Rus'tur, bu toplum sözleşmesi anlatısı vardır ya. Fi tarihinde insanlar bir araya geldi ve özgürlüklerinin bir kısmını feda ederek, bir kısmından vazgeçerek kurallı toplumu oluşturdular. Bu çok zihin açıcı bir anlatı çünkü özgürlüğü mümkün kılan sınırlar var. Bir de özgürlüğü yok eden sınırlar var.
Dolayısıyla hani ben tek başıma tamamen sınırlara karşı değilim fakat bir aracın kendisi amaca dönüştüğünde o zaman rahatsız edici oluyor yani amaç sınır koyabilmenin kendisi veya bir beceri olması değil o sınırlarla ne yaptığın önemli çünkü o sınırlar seni daha özgür kılıyorsa Örneğin işte bir toplumda insanlar birbirine zarar verme imkanından feragat edip öngörülebilir kurallığı sağlıklı bir toplum veya işte birey ilişkileri atabiliyorsa bu iyi bir şey diyoruz. Ama sınır atıyorum bir ilişkide dediğin gibi fedakarlık yapmama veya bu konuda insanların birbirine hiç esnek olmamasını çağrışırken bu rahatsız edici oluyor. O yüzden mesela hücre zarı gibi bir şey olmak lazım aslında yani hiç sınır olmadığında aslında sen kendin de olamıyorsun. Çünkü ilişki dediğimiz şey bir insanın gönüllü olarak kendi egemenliğinin bir kısmına son vermesi ve başka bir insanla beraber olmaya başlaması.
Ortak bir hayat kurması. Ama bu cümlenin kendisi doğal olarak iki tane özel ve egemen insan istiyor. Dolayısıyla sınırsız olduğunda aslında iki insandan da bahsedemiyoruz. O yüzden hücre zarı bence burada hani güzel bir metafor gibi.
Yani hem senin kendi sınırların var, kendi bilincin var. Fakat yeri geldiğinde neyi içeri alacağını veya neyi dışarı çıkartacağını da karar veriyorsun. Genişliyorsun, biraz daralıyorsun ama duvar gibi olduğunda hani bu karşı taraf artık yakınlık hissini de vermiyor. Ama paradoksal biçimde her yakınlık bir samimi ilişki doğuruyor mu?
Doğurmuyor. Bununla ilgili bir çalışmaya baktım şey diyor. Şimdi iki insan bir partner ilişkisinde geldi ve sana yakın travmalarından bahsetti. Geçmişteki hatalarından veya pişman olduğu şeylerden bahsetti.
Bu otomatik olarak bir yakınlık hissettirmiyor. Zamanı geldiğinde mesela bir insan karşılığında anlattığı işte bu kırılgan hikayeleri ona karşı kullandığında... ...tam tersine başta yakınlık gibi duran şey ikisi arasında bir katılaşma, bir soğukluğa sebep oluyor.
Önemli olan senin bu yakınlığa nasıl cevap verdiğin, yakınlıkla nasıl ilişki kurduğun. O yüzden bu çok böyle ip üstüne yürümek gibi. Yani aynı anda iki insanın sınırları olduğunu bilincinde birbirine hareket etmesi... ...fakat bunu hiçbir zaman katılaştırmadan esnek bir biçimde dans edebilmesi.
Ne zaman ki biri bunu diğerine karşı kullanmaya başlar o zaman o ilişkinin kendi içerisindeki samimiyeti, sohbeti azalır. Dolayısıyla hem bu yakınlığı hem de yakınlığın getirebileceği zararı, zarar ihtimalini denetleyebilmek, onunla yüzleşebilmek, ona göğüs gelebilmek gibi geliyor. Hani o sınırın doğru ne diyelim aralığı. Ben bu arada bu konuya mesela biraz daha şey perspektifinden daha sanki yaralıyız gibi hissediyorum aile.
Çünkü mesela şimdi biraz böyle Alman, şimdi Almanya'ya gidince de insan, 6 gün kaldım sen yine nispeten kısa kaldın da yok tramvay kavgasına da girdim. Allah Allah. Aynen hani çıplak savana da azar da işittim. O yüzden böyle biraz hani Almanları da gözlemleme modundaydım tabii ki ve.
Tramvay kavgasına ya. Şey, ya tramvayda fotoğraf çekiyordum abi. Ya daha doğrusu şey, biz 3 kız geziyorduk işte Deniz İnal, Deniz Özbay. Deniz Özbay orada yaşayan arkadaşımız neredeyse selam.
Deniz İnal Berlin'den geldi, 3'ümüz geziyoruz. Tamam ben Deniz Özbay'a şu tek başına oturuyordum. Biz de Deniz İnal'la burada oturuyoruz, ikili oturuyoruz. Bir fotoğraf çek dedim işte şeydenize hani 40 yılda bir görüşmüşüz falan filan.
Tramvayda giderken boş boş duruyorduk. Birden arkadan bir Alman, pardon işte ben buradayken fotoğraf çekemezsiniz yalnız falan dedi. Ben böyle şeylere normalde saygı duyuyorum çünkü bazen insanlar ne bileyim benim de gizli gizli fotoğrafımı çekebiliyorlar. Bir fotoğrafta arkada gözükmekten hoşlanmıyorum bilmem ne işte data shoots diyorlar onlar işte KVKK hemen data shoots diye şey yapıyor böyle itiraz ediyorlar.
Buna benim saygım var ve şey dedim adama ya dedim şey peki fotoğraf yani ikimizin fotoğrafı çektikten sonra sana göstersem olur mu dedim hani senin olmadığını gösterecek şekilde çeksem sorun olur mu falan dedim. Hayır tramvayda fotoğraf yasak dedi. Ben de arkadaşım işte yanımda gebe falan hani böyle şey olmasın normalde ben böyle şeylere kavga ederim. Stres olmasın kız rahatsız olmasın falan.
Tamam falan yaptım böyle sonra inince çektik adam. Ve baktım böyle bir şey yok kural yok tramvayda fotoğraf çekemezsin diye. Ve adam böyle şey yani sadece uyuyacaksın kurallara hani şey yapmayacaksın falan hani no negotiation. Nerede oldu bu?
Düsseldorf'ta tramvayda. Yani inanılmaz rahatsız edici. Çok garip abi. Hani ki ben yapıcı bir yerden şey yaptığımı düşünüyorum yani.
Adamın derdini anladım. Empati kurdum ve ona bir çözüm önerisinde bulundum. Adam yine de hani çok Alman bir deneyimdi. Adam yine de bana şey sadece kuralları uydurdu.
Sevan Nişaya'nın Almanlar kurallarla insanları öldürmeye çalışıyordu. Cuk oturmuş yani. Gerçekten oydu yani. Seni tamamen kafasından uydurduğu bir kuralla rahatsız etmek için şöyle tahakküm kurmuş üzerinde.
Evet evet. Tramvaylarda genel olarak benimle ilgisi yok. Tramvaylarda fotoğraf çekmek yasaka getirdi adam. Hani benim de onun içinde olmamla ilgisi yok falan.
Ve sonra baktım böyle bir kural yokmuş. Neyse. Oradayken de hani orada daha böyle işte özellikle iş sınırları, iş tanımları. Bu benim işim değil.
Hani bizim mahalle yanarken de de çok öyle şeyler oldu. Böyle çok ufak bir şey ama bu benim işim değil diye yapmıyor falan filan gibi. O konularda da sınırlar konusunda böyle çok keskinler diyeyim böyle. Gereksiz bir seviyede bence.
Ama bana en çok böyle aile sınırları ilgimi çekiyor çünkü anne baba çocuğunu kendinin bir narsistik uzantısı olarak görme eğiliminde oluyor o ilişkinin doğası sebebiyle ve bazı ailelerde de hani neredeyse kukla gibi artık çocuğu yönetme ve hani o kadar böyle bir işte üçüncü kolu üçüncü bacağı falan gibi böyle bir uzvu gibi görme patolojisi oluyor diye. Ve bu böyle mesela Türkiye'deki ailelerde biraz daha sanki bana buna yatkın gibi geliyor. Çocuğun her yaptığı şeyi kendinin bir uzantısı olarak görme ve dolayısıyla onun sınırlarına iş yapmak istediklerine saygı duymama falan filan. Bir kere şeyi de hatırlattı bunlar üzerine böyle tefekkür ederken.
Bir kere abim, ben, annem, babam böyle Ankara'dan gelir dönüyorduk arabayla. Kuzenlerimizden birinin düğünü vardı. Ağabeyim de o sıralarda iş değiştiriyordu ama annem de böyle her şeye karışıyor işte. Şunu şöyle yapsaydım böyle deseydim şöyle deseydim bilmem ne bir şeyler.
Böyle sürekli böyle şey yani dırdır modunda böyle arabada. Ağabeyim de benim çok yumuşak başlı bir insandır. Geçen hafta konuk oldu anlamışsınızdır. Soft bir insan böyle benim gibi çıkıntı bir tip değil.
Birden böyle arabada cinnet geçirdi ve şey diye bağırdım. Hiç unutmuyorum bunu böyle 15 yıl falan geçti. Ben bir bileyim anlıyor musun? Dolan diye ve annem sustu sonra böyle yol boyunca.
Bazen bu cinnetlerin de yaşanması gerekiyor yani çok invazif anne baba davranışları olabiliyor Türkiye'de. O açıdan belki sınır koyma kültürü birazcık da iyi olabilir gibi de geliyor yani özellikle aile ilişkilerinde. Çünkü bizim ailelerimizde Türkiye'de genel olarak kişinin kararına saygı duymama, özelliğine saygı duymama onu hep bir uzantısı olarak görüyoruz. Bunun olumlu tarafları da var belki hani daha sıcak bir ilişki kuruyorsun işte ne bileyim Almanlar 15-18 yaşından sonra taşınıyorlar daha böyle mesafeli mi oluyorlar bilmiyorum.
Yani kesinlikle artıları ve eksileri vardır ama biraz o özellik geliştirmenin aile içinde sağlıklı olabileceğini de düşünüyorum bir yandan. Ya yüzde yüz çünkü dediğin gibi aileler insanların hayatında çok böyle karışma eğiliminde oluyor ve o öfke patlamaları aslında o sınırı yani normalde senin için verilmeyen sana bahşedilmemiş sınırı hem kendi ellerinin altına almanı sağlıyor yani ipleri eline alıyorsun aynı zamanda daha da genişletmiş oluyorsun. O yüzden o aslında sınır belirleme anları çok kritik. Sen anlatırken iki şeyi düşündüm.
İlki şu, ya böyle sanki hayatı yaşama biçimlerini üçe bölebiliriz. Birincisi konforlu bir hayat, ikincisi egemen ve özel bir hayat, üçüncüsü anlamlı hayat. Şimdi konforlu hayat aslında mümkün mertebe seni sınırlayabilecek bütün yükümlülüklerden kurtulduğun anlamına geliyor. Yani mümkün mertebe hayatında az beni sınırlayan, benimle uğraşacağım meseleler olsun.
İkincisi yani egemen ve özel hayat. Aslında ipler benim elimde olsun ve birçok şeyi ben ayarlayabileyim. Birçok şeyin sınırını ben koyayım. Yani akşam işte bir arkadaşım hasta diye uyku saatinden feragat etmemekten başla.
Hani sabah işte bakacağım bir çocuğun olmamasına kadar aslında kendi zamanını ve kendi enerjimi ben belirleyebileyim. Anlamlı hayat belki de şey. Tabi bu benim için anlamlı hayat. İnsan bence ilişkileri anlamlı kuruyor.
Fakat bu ilişkiler beraberinde sürekli yükümlülükler ve sınırlar getiriyor. Dolayısıyla bence bu üçünün içerisinde bir denge bulmak lazım. Yani bir kere gereksiz diyebileceğimiz yüklerin veya gereksiz diyebileceğimiz sınırların olmaması gerekiyor. İkincisi belli bir ölçüde rahat hissedebileceğin ölçüde kendi özel kalanının olması lazım.
Ve taşıyabileceğin ölçüde de bağların olması gerekiyor. Yani taşıyabileceğin sorumlulukların ölçüsünde. Aslında bu üçünü dengelediğinde bence insan rahat ve iyi hissediyor. Çünkü sürekli enerjini başkalarına harcayamazsın veya sürekli birileri için kendinden taviz veremezsin.
Yeri geldiğinde kendini de koruman gerekiyor ve bu ikisi için aslında sürekli enerji harcıyorsun. Yani kendi sınırların için de enerji harcıyorsun bu arada. Yani kendini tanımak çünkü insan da aynı değil. Sabahla akşamki arzuları aynı olmuyor.
Zaman içerisinde beklentileri değişiyor veya bazen kendinden pişmanlık duyuyorsun. Bu enerjiyi toplayabilmek ve her yere enerji harcamak için de yer yer konforlu hayata işte fazla yükümlülükleri atmaya odaklanmak lazım. O yüzden bence bu üçünün dengesi önemli diye düşünüyorum. Yine Almanya'da böyle çok eskiden beri görmediğim böyle yıllardır görmediğim arkadaşlarımla sohbet ederken bu meseleyi düşündüm Yaşar.
Şimdi böyle sohbet ederiz işte ne yaptın ne ettin nasıl işte işin nasıl iş yerin nasıl bilmem ne hani o klasik hani catch up denen böyle hani hayatında her şey iyi gidiyor mu falan okey. Ama bana bir noktadan sonra bir şey istiyorum yani insan sohbetinde arkadaşlarımla sohbetimde hani böyle bir birbirimize kritik edelim hayattaki seçimlerimize dair bir böyle eleştirimi ne bileyim böyle biraz daha meta biraz daha böyle hani hadsizlik denen. Yani ben böyle beni hadsiz bulan çok insan olur. O yüzden hadsiz demek de yani işte huduttan geliyor zaten had.
Sınır bilmeyen aslında demek. Böyle biraz daha invaziv sorular sormayı, onlar üzerine konuşmayı seven bir insanım. Ve bazen de bu insanları tabii ki de rahatsız edilebiliyor anlaşılır bir şekilde. Ama aksi türü de yani çok sınır bilen sohbetler de beni tatmin etmiyor.
O zaman ben böyle şey gibi botla konuşuyor gibi hissediyorum. Evet senin adına mutluyum ya da ben kendimi ifade ederken de iyi şeyleriyle kötü şeyleriyle biraz analizlerle falan filan o şekilde sohbet etmeyi seviyorum. Ve böyle yüzeysel işte her şey nasıl gidiyor iyi mi bilmem ne bu muhabbetler beni hiç az sarıyor hiç sarmıyor değil mi? Tabii ki arkadaşlarımın hayatı nasıl gidiyor bilmek istiyorum.
İlla da kötü bir şeyler olmasına da gerek yok ama biraz daha invaziv şeyler konuşmak istiyorum. Mesela gerçekten eşinle aran iyi mi falan gibi anladın mı? Diğer türlü ben oradan o konuşmadan bir randıman alamıyor gibi hissediyorum bazen. Bu belki benim manyaklığımdır bu arada.
Ve o yüzden onu da beni düşündürdü. Arkadaşlarımla girdiğim sohbetlerin medeniliği, mesafesi falan biraz böyle bazen de birbirinin sınırına girdiğin zaman orada gerçekten anlamlı sohbetler olabiliyor ya. Gerçekten beraber bir düşünme yolculuğuna çıkabiliyorsun falan filan. Biraz öyle bir şeyden de o hadsizlik ithamı beni düşündürdü.
Ben böyle çünkü provokatif tespitler yapmayı severim böyle insanlara dair ve bazen de insanlar böyle ya bir dakika ya senin sana ne oluyor senin ne haddine falan gibi bir açıkça bana söylemeseler de öyle hissettiklerini biliyorum. Bunun hakkında ne düşünüyorsun? Sen daha bana göre mesafeli ve hadli bir insansın. Ama sana katılıyorum.
Yani sen anlatırken neden böyle olduğunu düşündüm ve gerçekten katılıyorum. Şundan dolayı, bence bize rahatsızlık vermeyen ilişkiler gerçek ilişkiler değil. Birisi senin hayatın hakkında eleştiri yapabiliyorsa, abi bu aldığın kıyafeti beğenmedin veya burada yaptığın karar yanlış, işte sınavlarını yeterince çalışmıyorsun, sürekli şikayet ediyorsun ama yeterince fedakarlık göstermiyorsun gibi çıkışlar yapan biri senin gerçek arkadaşındır, gerçek insan hayatındaki biridir yani. Yani çünkü diğeri zaten sana rahatsızlık vermemek için sürekli mesafeyi gözetliyordur.
Ve sürekli aslında seninle bir maske üzerinden konuşuyor. Aslında siz böyle iki tane müzakere masasına oturmuş insansınız ve karşılıklı kartlarınızı göstererek birbirinizle sohbet ediyorsunuz. Hani oyunlarda olur ya böyle diyalog seçiyorsun. Aslında böyle bir sohbet.
Fakat senin dediğin aslında hem karşıdaki insan hakkında bu yorumu yapabilme samimiyetini ve bir noktaya kadar da haddini buluyor. Ve karşı tarafta senin o alana girmeni hani seni o işgal dediğin biraz inveys ediyorsun yani o sırları biraz içeri giriyorsun. Buna tahammül gösteriyor. Bence birbirimize tahammül gösteremediğimiz ilişkiler gerçek ilişkiler değil zaten.
O yüzden bence bu insanla daha anlamlı bir ilişki kurduğunu da hissettiriyor. Yani artık birbirinin hayatında gerçekten sohbet ediyorsun ve o yakınlığın bir parçası oluyorsun. Diğer düşündüğüm şey de şu oldu. Hani acaba bu yakınlık nereden geliyor?
Yani bu yakınlık bize ne hissettiriyor? Biraz bence gerçek bağlar, arkadaşlık ilişkileri kendi içerisinde böyle bir yükümlülük transferi taşıyor. Yani yükümlülük transferi derken mesela bir düğüne gidiyorsun ve altın alıyorsun tamam mı? O altın alırken hem o insana işte yardımcı olmak, bir parça katkıda bulunmak.
Ama bir parçada hatta önemli bir parçada geri alacağını da düşünüyorsun. Fakat geri alacağın belirsiz. Ne zaman alacağın da belirsiz. Yani o belirsizin kendisi bence ilişkiyi yaratıyor.
Geri alıp alamayacağın ve ne zaman alacağın. Çünkü aslında hemen ödenmiş bağlar, hemen ödenmiş ilişkiler gerçek bir bağ kurulmasını engelliyor. Mesela birine iş öyle bir şey. İş yapıyorsun paranı alıyorsun ve ortada bir yükümlülük kalmıyor.
O yükümlülüğün devam edebilmesi için o manevi sorumlulukların sürekli el değiştirmesi ve adilce karşılanması lazım. Bir gün sen arkadaşına diyorsun ya işte işe gideceğim ya da işim çıktı çocuğuma bakar mısın? Bunu yaparken şey düşünüyorsun o da benden istese yaparım. Şey demiyor arkadaşın tamam akşam gelirim ama bunun karşılığı bu kadar para alırım dese o bağ da oluşmaz.
Dolayısıyla aslında sen bugün arkadaşının alanına giriyorsun belki yarın bir gün onun da senin hakkında böyle yorumlar yapmasını işte ne bileyim gerçekten mutlu musun gerçekten iyi misin işte zor zamanda olduğunda yanında olmasını da bekliyor insan. Hani bu kadar böyle birbirine dikenlerini batırabileceğin insanlar belki bizi tatmin ediyor. Ben de öyle düşünüyorum. Ya bir tane işte bu şey sınır koyma literatürü nereden geldi diye ben böyle merak edip baktım biraz bölüme hazırlanırken.
Bu ilk böyle 1940'larda falan psikanalizde aslında internal bir şey yani zihin modeli olarak çıkıyor. Ego sınırları işte ve ego sınırları net bir şekilde çizilmezse psikoza gidiyor. Yani sen ben neyim ben işte benlikle dış dünyanın sınırları kalktı. Yani psikoz yani gerçek bir şeyin gerçek olup olmadığını anlayamadığı şizofreni gibi durumlar işte halsinasyon gördüğün şeyler falan filan.
Dolayısıyla böyle egonun sınırları tanımlanmasından çıkıyor ilk bu sınır muhabbeti ve daha sonra işte insan ilişkilerine falan ölçeklendiriliyor. Ve bu Salvador Minuchin diye bir psikanalist var. Bu adam bu bahsettiğim aile modelleriyle ilgilenmiş baya hani sınırlar nasıl olmalı, ideal sınır nedir diye ve 3 tane aile ilişkilerinde 3 tane sınır türü belirlemiş. Biri belirsiz sınırlar yani şey hani asla sen ayrı bir bireysin gibi görmediği ailenin ve sürekli senin hayatına müdahale ettiği, kararlarına müdahale ettiği sınırlar.
Bunda yakınlık çok fazla ama işte bireyselleşemiyor kişi falan. Katı sınırlar bu belki biraz daha böyle Alman şeyi. Mesafe fazla herkes kendi alanında bireyselliğe saygı çok ama duygusal destek zayıf olabiliyor dolayısıyla da. Ve net sınırlar diye bir de üçüncü bir kategori koymuş.
Bu da hani ideal olan tabii ki hem kendi kimliğini koruyabilirken hem de ailesiyle de yakın bir ilişki kurabildiği biraz daha böyle şey senin dediğin gibi işte hücre zarı gibi burada da şey yapmış böyle tire tire tire gibi gösteriyor kendi şamasında. Hani geçirgen ama yine de sınırları belirli ama yeri geldiğinde esneyebilen sınırlar gibi. Ve sonra da bunu böyle biraz bu sınır muhabbetini feministler şey yapıyor aslında 1970'lerde, 80'lerde. İşte benim bedenimin sınırları, benim kararım işte o kürtaj muhabbetleri falan filan.
O sınır meselesi diskurun, feminist diskurun içinde bir yer ediyor. Ve işte ne bileyim işte hayır diyebilme, rıza gösterebilme bunların hepsi de aslında önemli şeyler bu arada. Hani hepsini çöpe atmamak lazım. Çünkü birçok şeyde de hani ayıp olmasın seksi diye bir şey var.
Hani şey hayır demek ayıp olur falan diye yaptığın bazı şeyler falan. Orada hani abi ayıp olacaksa da olsun. Hani ben burada yapmak istemediğim bir şey yapmıyorum falan demek de önemli oluyor. Hani o tarz sınırlar hani feminist diskurun içinden bir örnek vereyim dedim.
Ve 90'lardan itibaren de bu kişisel gelişim şeyine düşüyor zaten. Zaten diskurunun içine düşüyor bu sınır koyma meselesi. Ve sosyal medyanın da şeyiyle şahlanmasıyla 2010'lardan sonra işte kişisel sınırını koru, toksik insanlardan kendini arındır falan, enerjini koru, kimseye açıklama borçlu değilsin falan diye. Bizim belki de en eleştireceğimiz bu sosyal medyayla bu kişisel gelişim kültürünün kombine olduğu, çarpıştığı, bu yeni nesil böyle aşırı atomize ve ilişki kuramayan ve kendi şeyleri, kendi rutinleri, kendi yapmak istedikleri, kendi bilmem neyi, kendi kendi kendi kendi ve sonra bunun sonucunda da böyle hiç kimseyle gerçekten anlamlı ilişkiler kuramayan Bir tür insan modeli depresif bence ama rutinlerine de bağımlı olmuş falan ya da kendi isteklerine, kendi ne bileyim tercihlerine bağımlı olmuş, düzenine bağımlı olmuş bir tipoloji ortaya çıktı.
Bence bu en sıkıntılı şey bu end product. Yüzde yüz katılıyorum. Bugün çok katıldık. Bugün ne kadar bana yüzde yüz katıldın.
Bugün çok katıldık. Sen bizi tarihsel yolculuğa çıkarınca bu arada bunu yaratan koşulları düşündüm. Güzel de oldu bunları düşündürtmen. Çünkü aslında iktisadi ve sosyolojik sebepleri de var.
Bu kendiliğin veya sınır koyma anlatısının nasıl iktisadi ve siyasi sebepleri var. Bundan yüz yüzeyli yıl önce aile ekonomisi veya aile hesabı tek bir kişiye aitti zaten. Zaten yani herkes çalışıyorsa tarlada zaten ürün çıkıyor ve o ürün kolektif ailenin ürünü. Aile zaten elindeki zenginliği beraber yönetiyor, dağıtıyor.
İşte kimin hangi kaynağa ulaşacağına karar veriyor. Sen 25 yaşında biri olarak ayrı bir hesaba, ayrı bir finansal karar yetisine sahip değilsin. Şimdi bence günümüzde insanı değiştiren iki önemli teknolojik kırılma var. Birincisi herkesin bir kere kişisel banka hesabı var.
Kredi kartı denen bir şey var, banka kartı denen bir şey var. Sen elinde az veya çok belli bir miktarda parayla ne yapacağına karar verebiliyorsun. Bu tamam Türkiye'de dünyada hala genç kadınlar, çocuklar falan bu kadar belki finansal özgürlüğe sahip değil ama zamansal karşılaştırmaya baktığında, 150 yıl önceye baktığında inanılmaz sayıda insan kendi finansal kararlarını verebiliyor Ve aslında kendi finansal egemenliğine sahip. Bu bir kere zaten hani kendilik anlatısında çok öne çıkaran bir şey.
Çünkü öncesinde hem sorumlulukların var hem de ortak bir paydadan besleniyor herkes. Ama şimdi bir kıyafet beğeniyorsun, alıyorsun. Ne bileyim oyun almak istersen alıyorsun. İleride paranı kendi gönlünce ve istediğin gibi harcıyorsun.
Bu elbette o kendilik şeyini çok beslenmiş. İkincisi herkesin cep telefonu veya internete erişimi var. Bu niye önemli? Yine aslında kendi algoritmalarınla, kendi isteklerinle, tabii şirketlerin burada aslında büyük bir belirleyici rolü de var ama öyle olduğuna inanıyoruz.
Kendimizin yaptığına inanıyoruz. Bilgiye erişiyorsun. Normalde bu da böyle değildi. Hayata dair bilgilerini anne babandan dinlerdin, köydeki işte kahvedeki birinden dinlerdin, hocadan dinlerdin, öğretmeninden dinlerdin.
Şimdi aslında herkes yine o ilişkileri çok bireysel kuruyor. Dolayısıyla hem finansal hem de epistemolojik diyeyim bu bireysellikler bence bireyselliği çok da yarattı. 90 ve 2000'lerdeki kişisel gelişime internette bunun üzerine oturdu. Hani kendin işte sen de bahsettin alışkanlıklar işte o alışkanlıklar nereden geliyor?
Bilgiden ve paradan geliyor. Aslında bu da bizi sorumluluğa karşı gerçekten ilişki kurmaya karşı normalde insanlığın doğal parçası olan müzakereyi... sınır koymayı ve bazen o sınırları genişletmeyi görmemizi engelliyor. Çünkü insan bu arada kendisine de sınır koymalı.
Yani bizim de aslında bir sürü arzumuz var. Bir sürü isteğimiz var. Fakat bu arzuların her biri bize faydalı değil. İyi değil. Aslında biz de
kendimize sınır koyuyoruz. Dolayısıyla sınırı sadece başkalarına koymak gibi düşünmemek lazım. Aslında insanın kendisine de sınır koyabilmeli ve kendisine sınır koyabildiği ölçüde belki bir noktada da mutlu oluyor. Buna şey, delayed Great Gratification mı diyorlardı?
Gratification. Aynen. Hani böyle uzun zamanlı ödül gibi diyelim. Kısa vadeli ödüllerini tatmin etmek gibi değil.
Uzun vadeli ödüllerini tatmin etmek gibi. Çünkü bütün aslında hukuk dediğimiz şey de bu öngörülebilirlik değil mi? Yani hukuk dediğin şey de aslında bir yandan sınır. Ama o sınırı böyle çok kas katı yaptığında o kadar da anlamlı olmuyor.
Çünkü o kadar hayatı da öngöremiyorsun. O yüzden başta anlattığım o siyaset bilimi, işte toplum sözleşmesi, Russo, Hobbes ile ilişkileri şöyle birleştirmeyi düşündüm. Şimdi anayasalar var. Anayasaların kısaları ve uzunları var.
Biz anayasa dersindeyken şey derdi o anayasa hocamız. Ya uzun anayasa, detaylı anayasa iyi anayasa değildir. Kötü anayasadır. Murat Sevinç mi?
Murat Sevinç de ama ben geldim o gitmişti. Olgun Akbulut'tu. Benzer ekoller. Uzun anayasa aslında insanın hayatındaki her şeyi belirlemeye çalışan, her şeye müdahale etmeye çalışan, tahküm yaratan bir anayasa gibi.
Bu mümkün değil, gerçekçi değil. Hatta kendi içerisinde özgürleştirici, kısıtlayıcı. Türkiye anayasası biraz kısıtlayıcıdır o yüzden. Türkiye'deki yasalarda.
Ama anayasa... Aynen Amerikan anayasası iki sayfa falan galiba. Aynen. Öyle bir fasükül gibi bir şey yani.
Bu çok önemli. Kendi içlerinde de bir tartışma. Hani yaşayan ağaç teorisi, gelenekselci teori. Yani anayasa gibi aslında bizim hayatımızda sınırlar mutlaka olmalı.
Sınırsızlık zaten kabul edilebilecek, olabilecek, savunabileceğimiz bir şey değil. Şehir sınırdan çıkar, surdan çıkıyor. İnsan kendi aslında egemenliğini oluşturması gerekiyor. Buna hiçbir itirazım yok.
Ama o sınırın detaycılığı, böyle kaskatı olması o da sağlıklı bir şey değil. O yüzden anayasa gibi diyorum. Yani sağlıklı bir anayasa gibi. gibi. Kısa, temel
maddeleri belirliyor ve sen de onu şartlara, kişilere, zamana bağlı geliştirebiliyorsun. Amerikan Anayasası'nın orada vardır ya, işte aslında 20 madde, çok az madde var ama oradaki yargıçlar bunu yorumluyor. Bunu demek istemiştir veya buradan şunu çıkartabiliriz diye. O yüzden sen de kendince bir takım prensiplerini belirlersin. Bu prensipler
bir kısmı çok sabittir, belirleyicidir. Bir kısmı değişir zamanla. Bir kısmını başka insanlara uygularsın. Bir kısmını annene babana uygulamazsın. Ha bazen anne
Yani baban çok üstüne gelir abin gibi bir dakika kardeşim darbe yaparsın yani öyle de olmaz dersin. Dolayısıyla aslında insan bence bütün bu müzakereyi edebilme becerisiyle hayatta kalıyor. Müzakere edemediğin zaman o zaman ya kırılırsın ya da zaten ezilir geçersin yani. Evet bir de zaten bu tür esnekliği kazanamamak aslında bir tür tahakkümde oluyor.
Yani bu sefer kendi şeylerine bir kendi koyduğun kurallar senin. Boyun eğmiş oluyorsun. Evet. Ve o da insanı biraz körleştirebiliyor mesela.
Benim bir arkadaşım bir çocukla flört ediyordu. Mesajda şöyle bir şey böyle çok sert bana çok sert gelen bir cevap verdi tam bu çocuğa. Ben dedim ya biraz kanka hani sert şey yapma sınır koydu yani. Ben böyle bir şey yapmam ve bundan sonra benimle bilmem ne x, y, z şekilde konuşmalısın falan filan.
Sonra şey kanka biraz sert geldi falan filan dedim böyle. Öyle o da şey artık biraz o kadar olsun işte biz de bunca yıl terapiye gittik işte özdeğerimizi anladık falan filan gibi bir şey söyledi. Bu arada çok sevdiğim bir arkadaşım dinlerse selam olsun anlayacaktır. Neyse şey biraz orada da beni düşündürdü yani bu sefer fazla sınır koymak hayattaki olanakları da bazen şey yapabiliyor.
Bazen go with the flow hayatta çok fazla kapı açabiliyor ve her zaman kendimiz için en ideal olanı da bilmiyoruz. O yüzden kendine saygı duymak, isteklerine saygı duymak güzel bir şey. Ama bazen de kendimizin en iyi yargıcı da biz olmuyoruz. Hani ben böyle bir sınır koyuyorum, bunu yapmak istemiyorum ve çizgiyi burada çektim dediğinde kendin için en optimal kararı vermeyebiliyorsun.
Ya da ne bileyim o abi dur ya hadi yol o deyip böyle bir şey yaptığında birçok olanaklar serisi açılabiliyor. Dolayısıyla ben her zaman çok da sınır koymama taraftarıyım. Özellikle insan ilişkilerinde. Bunu şeye şerh düşerek söylüyorum.
Dediğim gibi hani gerçekten hayatta çok kötü dezavantajlı pozisyonlarda olup işte ne bileyim bir aklıma hep şey örneği geliyor ama ben çok iyi bir örnek. İşte ailede bir yaşlı vardır ona bakım veren mesela bilmem ne hala vardır. Her şey onun üzerine biner. Herkes nasılsa bilmem ne işte gülümser hala bakıyor diye onu işkitler falan filan.
Ve o da sürekli ayıp olmasın ya bilmem ne falan filan diyerek bu işleri benimser ve o orada hayır diyemez. Böyle case'ler var ve bu insanların bir dakika ya ben yapmayacağım deyip belki de elini eteğini çekmesi kendileri için iyi olabiliyor. Hani böyle case'ler çok aklıma geliyor. Ama onun dışında günlük insan ilişkilerinde de çok da o kadar ya sınırlar zaten sürekli esniyor.
Birbirimizle sürekli konuşurken şey halinde, gelişim halinde ve dediğin gibi bir vals gibi. O yüzden ben bu tür bir katılığın çok daha sağlıklı insan ilişkilerine evrilttiğini düşünmüyorum. Bir de şey de işte belki benim söylediğim az önce had bilme falan filan işte çok böyle invaziv konuşmalar yapmama şeyi de buna girebilir. Ve hani birazcık belki yan yola gireceğim ama bazen insanlar kendi kurallarının, rutinlerinin, işte isteklerinin, arzularının kölesi olmaya da başlıyorlar yani.
O çok iyi bir yöntem gibi geliyor insana mesela o prensip, prensiple olmak falan. Ve her şeyi o prensipler çerçevesinde yapıyor neredeyse böyle seküler bir din gibi. Ve o da bence köleleştirici bir süreç oluyor insan için. O yüzden esnek olmak iyidir ya diyeceğim kapatırken.
Arkadaşının olayını bilmediğim için ona yorum yapmayacağım ama... ...seni anlattın bir şey düşündürdü bende. Yani burada da böyle bir dil var ya yani sınırda dille çekmek.
O da bence biraz katı bir şey. Yani böyle işte sanki bir hukuk metni yazıyorsun. Yani bunu yaparım, bunu yapmam, bundan sonra bunu yapma, bu benim sınırımdır. Bu da zaten aslında çok doğal bir şey değil.
Yine o psikoloji ne diyelim ana akım gündelik psikoloji biliminin veya literatürünün getirdiği bir davranış kodu oldu insanlarda. Aslında gerçek bir iletişim bu şekilde olmuyor. Biz seninle bunu açık iletişim mecbur muyumunda konuşmuştuk. Açık iletişim kurmaya mecbur muyumda konuşmuştuk.
Demiştik ki yani iletişimin çok az bir parçası sözcükler aslında. Çok az bir parçası o semantik anlam. Çoğunlukla senin tavrın, sesinin yüksekliği, bazen cevap vermemek, bazen onu yapmamak. Zaten aslında o iletişimin önemli bir parçası.
Bunu böyle moda mod cümlelere dökmeye çalışınca zaten oradaki o samimiyet de kayboluyor. Ve demin dediğim gibi yani bağı oluşturan şey birbirine aktarılan yükümlülüklerde demiştim ya. Bağı oluşturan bir başka şey de o iletişimin çok kas katı ve donuk bir şekilde kurulmaması. Yani onun kendi içinde bir esneklik ve sözcüklere sığmayan anlamlar taşıması.
O yüzden o sınır çekmenin bir yanı sınırı nasıl çektiğinde önemli olmaya başlıyor. Sınırı böyle işte bir şirket avukatı gibi çektiğinde o da zaten ayrı bir rahatsız ediciliği oluyor bence. Kesinlikle katılıyorum. Ben de öyle düşünüyorum ve çoğu sınır da zaten böyle lingüistik bir şekilde de çekilmiyor.
Bazen bir işte sarılmaya biraz daha az ençüsü yazdık. Sarılmayla karşılık vererek. Ben bir kere yıllar önce bir Avrupa menşeili biriyle flört ediyordum. Adam şey dedi böyle işte sana dokunabilir miyim falan gibi bir şey söyledi.
Bana mesela çok garip gelmişti anladın mı? Dokun zaten en kötü karşılığını almazsın. Yani o anda böyle şeyini ortamın şeyini flörtün tonunu büyüsünü bozan bir şey. Biraz arkadaşlığa da belki bunu projekte edebiliriz yani zaten yaptığımız gittiğimiz gitmediğimiz işte güldüğümüz gülmediğimiz şeylerle zaten insanlar sınırlarını biraz anlıyorlar o suları test edebiliyorlar o yüzden bunu böyle işte burada sınır çekiyorum ve bunu şey yapamazsın falan filan şeyde var ya işte worst person you know just learn therapy words.
Yani bu böyle hani bunu söylemeye gerek yok ama gerçekten böyle bir bu jargonun kendisi de bir iktidar aracına da dönüşebiliyor. Benim sınırım burada o yüzden bundan sonra Yaşar'cım yeşil pantolonla gelemezsin falan gibi böyle bir tahakküm aracına da dönüşüyor. O yüzden yani bu diskuru yok. Ya tabii başta söylediğimizi tekrar söyleyeyim.
Biz biraz imtiyazlı bir yerden de konuşuyoruz. Yani o şerhi tekrar vurgulayarak bitirelim. Hani biz yetişkin olan, çok şükür sağlıklı, akıllı, kendi hayatta istediklerini bir bölgeye kadar yapabilen insanlarız. Hani bir genç kadın için, bir çalışan için, işte evinde bakım vermesi zorunu olduğu biri için vesaire.
Bunlar aslında yer yer çok sağlıklı ve olması gereken şeyler de oluyor. Yani hayır diyebilmek semantik anlamda bile hani demin söylediğimle belki çelişiyor gibi gözükecek ama aslında yine oradaki o esnekliği görmek lazım. Birileri için de önemli özellikle daha zayıf, daha güçsüz, daha az imtiyazlı olan insanlar için. Aslında esnekliği sağlayabilenler biraz o imtiyazlı veya kendini gerçekleştirmiş olanlar da oluyor.
Şunu ümit ederek ve şunu diyerek bitirelim. Herkesin bu sınır esnekliğini sağlayabilecek güçte olduğu bir toplum için. Evet çok iyi. Bir topluma doğru.
Aslında çabalamak lazım. Evet doğru söylüyorsun çünkü kesinlikle bunun imtiyazlı bir tarafı da var. Şey bile yani taksici senin işte abla seni şurada bırakmayayım da burada bırakayım dediğinde adamdan çekindiğin için tamam demek falan gibi şeyler bile. Çok basic özellikle toplumdaki kadınlar olarak bence biraz daha evet demeye çoğu şeye eğilimli oluyoruz.
İşte hep böyle kadınlığa atfedilen bir işte şey var birçok görev var. Hem bizim toplumumuzda hem dünyada. Dolayısıyla belki öyle bir yerden kullanışlı olduğu yerler olabilir. Haklısın sana o konuda katılacağım.
Hani bu lingüistik olarak da hayır demenin. Yok abi beni sen yerimde bırak. Abi senin işin trafiğe girmek zaten. Diyelim hayatının %10'unda 15'inde kullanışlı bir araç olabilir.
Hayır diyebilmeyi becerebilmek, sınır koyabilmek. Bana bunu yapamazsın, bana bunu diyemezsin canım lütfen falan demek. Kullanışlı olabilir ama bir yandan da götürlerine bakalım. Birçok ilişkide bir soğukluk, bir böyle mesafe, getirisi kadar getirisi olmasının yanı sıra götürüleri de var.
Biraz bu götürü tarafını konuştuk aslında. Yoksa herkes sonsuza kadar birbirine sınır koysun. Lay lay lo güzel güzel yaşayalım ama hayatta öyle bir şey değil yani. İnsanın ilişkileri de çok optimal olmuyor bana kalırsa.
Bu kadar sınır koyarak. Dolayısıyla biraz sınır koymadaki madalyonun diğer tarafını konuştuk bugün aslında. Baba esprisiyle bitireyim. Sınır çizmeye de sınır çizmek lazım.
Yaşar'ın espriler. Ya çok komik çocuktur ya. Gelse gül gül ölürsün Yaşar'a. Makara çocuk.
Çok makara çocuktur. Birinin komik olmadığını anlamak için. Biri ona çok makara olarak ifade ediyorsa %99 ihtimalle hiç vesile değil. Hiçbir esprisinde gülmeyeceksin.
Bazı kelimeler var bana çok böyle üst kuşak müdür. Müdür diyen insanlar var. Ya müdür ne yapıyorsun falan. Veya işte makara.
Makara çekti. Veya işte ne? Geyik yapmak bile eskidi biliyor musun? Öyle mi?
Mesela ben goy goy. Çok goy goycu biri falan. Ama bence tatlı hissettiriyor biliyor musun? Masaj.
Aynen böyle sarılası mı geliyor insanlara? Erken 2000'den. Aynen böyle jöle süsliyor o insan. Havel kodan argile için.
Goy goy yapalım. Doğru. Ve şey yani sürekli bizim de böyle genç kuşağı yakalamamız lazım. Ve şimdi hani o da bir cringe oluyor.
Şey yani onlar işte bilmem ne. Aga be diyor. Mesela sen de onu yakalayıp entegre etmen lazım hayatına falan. Neyse.
Halledeceğiz. Halledeceğiz. Umarım bu bölümünü beğenmişsinizdir. Sevgili Yaşar'cığım sen de burada olduğun için çok teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim. Bir sonraki Mecbur Muyum bölümünde görüşmek dileğiyle. Hoşçakalın. Eğer Mecbur Muyum'un yeni bölümlerinden haberdar olmak isterseniz takip et butonuna basmayı unutmayın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.