
2.865 kelime · ~14 dk okuma
Efendim bu bölümü tüm podcast platformlarından dinleyebildiğiniz gibi PodB Media'nın uygulamasından ve PodB Media internet sitesinden izleyebilirsiniz. Bu ıssızlıkta sessiz ol. Çünkü aslında yalnız değilsin. Hayattayken yanında olan ölülerin ruhları şimdi yeniden çevrendedir.
Varlıkları üzerine bir gölge gibi çökecek. Sessiz kal. Gece açık olsa bile karanlık görünecek. Yıldızlar gökyüzündeki yüksek yerlerinden insanlara umut veren o ışıkla parlamayacak.
Kızıl ve sönük gözleri sana ateş gibi, humma gibi görünecek ve bu görüntü uzun süre peşini bırakmayacak. Edgar Allan Poe bir şiirinde hayaletleri işte böyle tarif ediyor. Ölümün kendisi kadar belki de daha çok bir türlü ölemeyip insanlar arasında gezinmek ürkütür insanı. Biz de tarihte acep ve garayibin bu bölümünde huzursuz ölülerden bahsedeceğiz.
Gümüş kazıklarınız ve kutsal sularınız hazırsa başlayalım efendim. Ölüm, insanoğlunun en büyük muammalarından biridir malumunuz. Ölen bedende solan, ölünün gözünde kaybolan şeyin ne olduğu eskiden beri insanların zihnini meşgul eder. Belki de bu nedenle insanlığın kayıtlı en eski öyküsü olan Gılgamış'ta etemmuların yani huzursuz ruhların hikayesine denk geliriz.
Gılgamış ölüler dünyasında cesedi kırda bırakılan bir kişinin huzursuz ruhuyla karşılaşır. Ne tesadüftür ki bu hikayeyi kaydeden katip aynı yıl Akat Kralı Sargo'nun savaşta öldüğüne ve bedeninin kaybolduğuna şahit olmuştu. Hakkıyla uğurlanmayan bir ruh öte aleme huzurla gidemez. Yaşayanlara görünmeye devam ederdi.
Bu öyküden asırlar sonra ortaya çıkan Odiseus'un öyküsünde de benzer bir motif vardır nitekim. Cadı Kirke'nin çatısından düşüp ölen Elpenor, Odiseus'tan cesedinin yakılıp gömülmesini ister. Bununla birlikte Odiseus'ta ölüler alemi çok canlı bir manzara arz eder. Odiseus toprağa bir çukur açar, sunular döker, kurbanların kanını oraya akıtır.
Ölüler kanın çevresinde toplanırlar. Çünkü ölülerin tek gıdası kandır. Hepsi pişman ve hepsi huzursuzdur. Bildiğimiz en erken hortlaklı ev anlatısı da Greco-Romen dünyasından.
Plinius, M.S. 100 dolaylarında yazdığı bir mektupta, geceleri zincir şakırtısı duyulan büyük bir evden bahseder. İnsanlar korkudan evi terk etmiş ve evin fiyatı ucuzlamıştır.
Filozof Atenodoros söylentiyi öğrenince evi bilhassa kiralar. Gece bu hortlaklı evde yazı yazmayı sürdürürken elleri ve ayakları zincirli yaşlı bir adam belirir. Hayalet benimle gel dese de filozofumuz hayalete beklemesini işaret eder. İşini bitirir ve sonra onun peşine düşer.
Hayalet avluda bir noktada kaybolur. Atenadoros orayı işaretler. Ertesi gün yetkililer kazı yaptırır ve zincirlere dolanmış kemikler bulunur. Zamanında biri burada zincirlenip katledilmiştir.
Usulünce cenazesi kaldırılınca da musallat ortadan kalkar. Romalılar Mayıs ayındaki Lemuria Festivali'nde atalarının ruhları için merasim yaparlardı. Bu törende Ovidius'un tasvirine göre ev sahibi gece yarısı kalkar, ellerini temizler ve arkasına siyah baklalar atardı. Bunu dokuz kez yaparken kendisini ve ev halkını bu baklalarla kurtardığını söylerdi.
Yalnız tören boyunca ardına bakmaması gerekir. Görünmeyen ölülerin sunuyu topladığı düşünülür. Ardından tunç bir çan çınlatılır ve ataların ruhları evden gönderilir. Buradaki hareket hem ölüleri beslemek hem onları uzaklaştırmak, şerlerinden emin olmak içindir.
Orta Çağ Mezardan Kalkanları Orta Çağ Avrupası huzursuz ölülerin cirit attığı tekinsiz bir yurttu. Özellikle Hristiyanlığın Araf anlatısı bu öyküleri besliyordu. İnsanların cehennem azabı bu dünyada başlıyor, ölüler acı çekmeye şimdiden hazır hale geliyordu. Newbrooklu William'ın 1198'de tamamladığı tarihin 5. kitabı dini yorumlarla birlikte bu vakaları derleyen enteresan bir eserdir.
Mesela Buckingham'da bir adam ölmüş ancak huzursuz ruhu gece saatlerinde karısının üstüne çökmeye başlamıştı. Köy halkı huzursuz ruhun kadına ilişmemesi için gece evde nöbet tutmaya başlayınca ruh bu defa kendi kız kardeşlerini ve köyün hayvanlarını ürkütmeye başladı. Köylüler cesedin yakılmasını tavsiye ettilerse de haber Lincoln psikoposuna ulaştırıldı. Psikopos canapları bir af belgesi yazdı ve meftanın göğsüne konulmasını emretti.
Böylece kilise tarafından affedilen ruh bir daha köyü rahatsız etmedi. İskoçya'da Melrose Manastırı çevresinde hayatı boyunca av köpekleriyle uğraşan, bu nedenle Hundeprest, köpek papazı olarak anılan bir başka rahip, etrafını rahatsız ettiğinde köyün papazı bir balta ve dört muhafızla mezarın başında nöbet tutmaya başladı. Gece ruh mezardan çıkınca onu baltayla yaraladı ve yerine gönderdi. Sabah mezar açıldığında vücudunda balta yarası olan bir cesetle karşılaşıldı.
Ortaçağ şövalyelerinin savaştığı uğursuzluklardan biri de huzursuz ölülerdi. Saygın din adamı Walter Mapp'in kaydettiğine göre Galler sınırında uğursuz bir adam ölmüştü. Fakat ölümünden dört gece sonra mezarından çıkmaya başladı. Geceleri köyde dolaşıyor, evlerin önünde duruyor ve tanıdığı insanları isimleriyle çağırıyordu.
Adı çağrılanlar birkaç gün içinde ölmüş oluyordu. Şövalye William Loudoun, Hereford Piskoposu Gilbert Foglio'ya başvurdu. Mezar açıldı, cesede müdahale edildi, kutsal sular kullanıldı fakat hiçbir şey değişmedi. Bir gün ölü William Loudoun'un adını üç kez çağırdı.
Loudoun kılıcını alıp gece dışarı çıktı. Cesedi mezarına dönerken yakaladı ve boynuna ağır bir darbe indirdi. O geceden sonra ölü bir daha mezarından çıkmadı. Karanlık kış gecelerinde gezinen ölüler sadece huzursuz ruhlar değildiler.
Kuzey ve Orta Avrupa'da bazı geceler gökyüzünde bir av alayının geçtiğine inanılıyordu. Buna Waldhant yani vahşi av denirdi. Önce uzaktan köpek sesleri duyulur, sonra rüzgarın içinden nal sesleri yaklaşırdı. Ardından sisin ve karanlığın içinden hayalet süvariler belirirdi.
Başlarında kimi yerde Odin, kimi yerde kim olduğu bile bilinmeyen uğursuz bir avcı vardı. Bu alayı görmek ölüm, savaş, kıtlık yahut yaklaşan bir felaketin alameti sayılırdı. Bazı öykülerde yoluna çıkan insanı da yanına alır, bu kafile yaşayanların dünyasından o şahsı koparıp ölüler arasına katardı. Yani kışın dışarıda duyduğumuz sesler fırtına değildi, belki de vahşi yav başlamıştı.
1091'de Normandiya'da bir rahibin gördüğünü söylediği korkunç kafilede bu ölüler ordusunu andırır. Gece karşısında kadınların, din adamlarının ve savaşçıların oluşturduğu bir alay geçer. Rahip aralarında ölmüş tanıdıklarını bile fark eder. Kafileden bir atı yakalamaya çalışınca kendisi de ölülerin arasına sürüklenmekten son anda kurtulur.
Çünkü kafilede kardeşi de vardır. Yıllar sonra hikayeyi kaydeden Orderik, bu rahibin yüzünde o geceden kaldığını söylediği yara izini kendisinin de gördüğünü yazar. Soğuk kış geceleri tarım toplumunda yaşayan insanlar için evde kalınması gereken zamanlardı. Zemheri'de kar ve tipinin ortasında geceleri dolaşmak mümkün değildi.
Aydınlatmanın az olduğu bir devirde her türlü melanet gece sokaklarda kol gezerdi. Eskiden insanlar yaşlarını atlattıkları kışlarla hesap ederdi. Zayıf ihtiyarların, küçük çocukların öldüğü, yiyeceğin günden güne azaldığı bir dönemdi kara kış. Bu nedenle sonbahar gelince köylüler kışa son hazırlıkları tamamlamak, korkunç bir kıştan önce son defa bir araya gelmek adına eğlenceler tertip ederlerdi.
İrlanda folklorundaki Samhain bayramı işte böyle bir bayramdı. Bayramın kutlandığı 31 Ekim, yazın sona erip karanlık mevsimin başladığı bir eşik zamanıydı. Fakat bu yalnızca mevsimlerin geçişi değildi. Yaşayanlarla ölülerin dünyası arasındaki sınırın bugün de inceldiğine inanılırdı.
Ölmüş aile fertlerinin eski evlerine dönebileceği düşünülür, bazı yerlerde onlar için yiyecek bırakılır, ateşler yakılır ve insanlar bu uğursuz varlıklardan korunmaya çalışırdı. Bu inanç eski İrlanda öykülerinde de karşımıza çıkar. Nera'nın Macerası adlı anlatıda Samhain gecesi bir kral savaşçılarına dar ağacında sallanan cesedin ayağına bir bağ bağlayabilene ödül vereceğini söyler. Kimse buna cesaret edemez.
Yalnız Nera adında bir genç karanlığa yürür. İpi cesedin ayağına bağlayıp döneceği sırada arkasından bir ses gelir. Ölü adam konuşuyordur. Mefta susadığını söyler.
Nera cesedi sırtına alır, gece boyunca eve dolaşır. Su ararlar. Sonunda kapısı açık bir eve girerler. Ceset sudan içer, ardından ağzında kalan suyu evdekilerin üzerine püskürtür ve anlatıya göre içeridekiler oracıkta ölür.
Samhain böylece yalnızca kışın başlangıcı değil, ölülerin yeniden konuşabildiği ve dünyanın düzeninin kısa süreliğine bozulduğu bir geceydi. Bu gece kapıları kapatıp içeride kalmak esastı. Gecenin tek misafirleri ölüler de değildi. İllanda folklorunun şekil değiştiren tekinsiz varlığı Puka'da Samhain gecesi kırlarda dolaşırdı.
Bazen siyah bir at, bazen keçi, köpek yahut insan suretine girdiğine, yolcuları kandırdığına, onları karanlığın içine sürüklediğine inanırdı. Hatta Puka'nın yabani meyvelerin üzerine tükürdüğü söylenir. Bu yüzden Samhain'dan sonra böğürtlen yenmemesi gerektiği düşünülürdü. İnsanlar bir yandan Samhain gecesinde gelecekte kimle evreneceğini, kimin zengin olacağını yahut başına gelecek felaketleri öğrenmek için fal oyunları oynuyor, diğer yandan maskeler takıp eve dolaşıyordu.
Kısacası Samhain hem kışa hazırlığın hem de insanların karanlık, ölüm ve bilinmeyenle yüzleşmesinin gecesiydi. Ebu Suud'un Hortlak Fetvası Bu öküler İrlanda'ya mahsusta değildi. Anadolu ve Balkan folklorunda da kışın en soğuk, en karanlık gecelerinde ortaya çıktığına inanılan tuhaf bir yaratık vardır. Kara koncolos.
Tüylü, çirkin, insanla hayvan arasında bir surette tasvir edilir. Zemheride sokaklarda ve ıssız yollarda dolaşır kara koncolos. Önünü kestiği yolcuya nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun diye sorar. Cevabında mutlaka kara geçen bir kelibeyi duymak ister.
Ama asıl korkulan şey onun insan sesi çıkartabilmesidir. Gecenin bir vakti pencerenizin önüne gelir kara koncolos. Tanıdığınız birinin sesiyle adınızı çağırır. Cevap verirseniz sesinizi öğrenir, kapıyı açarsanız sizi peşine takar.
Bu yüzden zemheri gecelerinde dışarıdan adınızı çağıran bir ses duyarsanız cevap vermemek gerektiği söylenir. Çünkü kapının dışında sizi çağıran şey, sizin sesinizi henüz öğrenmemiş bir kara koncaloz olabilirdi. Benzer bir biçimde 16. yüzyılda Selanik civarındaki bir köyde tuhaf ölümler yaşanmaya başladı.
Ölen bir adamın birkaç gün sonra gece yarısı mezarından çıktığı, insanların kapılarına gidip onları isimleriyle çağırdığı söyleniyordu. Bre filan gel seninle filan yere gidelim diyordu. Ertesi sabah çağrılan kişi ölü bulunuyordu. Sonra bir başkasının kapısı çalınıyor, birkaç gün sonra o da ölüyordu.
Mesele sonunda Şeyhülislam Ebu Suud Efendi'ye kadar ulaştı. Verdiği fetvada önce mezarın açılmasını ve cesedin göğsüne bir asa saplanmasını söyledi. Bu yetmezse başı kesilip ayak ucuna konacaktı. O da yetmezse geriye tek bir çare kalıyordu.
Ceset mezardan çıkartılacak ve ateşte yakılacaktı. Yani Osmanlı'da hortlak hikayeleri yalnızca kahvanelerde anlatılmadı, fetva mecmualarına kadar girdi. 17. yüzyılda şair Cinani Efendi, Bedai-i Hülâsar'da benzer hortlak öyküleri anlatır.
Bunların en ürkütücülerinden birinde, morada ölen zalim bir efendi, geceleri eski cariyesine görünmeye ve ona musallat olmaya devam eder. Zalim efendi, zavallı kadının her gece ırzına tasaddiye eder. Kadının anlattıklarına kimse inanmak istemez. Sonunda Piri Dede adında bir zat geceyi onun yanında geçirir ve hortlağı görür.
Demir bir şişle üzerine yürüdüğünde bu uğursuz varlık kaybolur. Fakat zavallı Cariye de kısa bir süre sonra ölür. Daha da korkunç olan ölen kadının efendisinin hemen yanına gömülmesidir. Kadının azabı mezarında bile devam eder.
Osmanlı devrinde özellikle Balkanlar ervah-ı habisenin yani kötü ruhların cirit attığı bir saha olarak düşünülüyordu. Meşhur Drakula'nın bu civardan çıkmasına şaşmamak gerek. Mesela 1698 yılında Edirne yakınlarındaki Maraş köyünün ahalisi korku içinde Kadı Efendi'ye başvurdu. Köyde kısa süre önce nalları diken Bıyıklı Ali'nin mezarında kötü ruh alametleri görüldüğünü söylüyorlardı.
Söylenti kısa sürede öylesine yayıldı ki mesele sadrazama kadar ulaştı. Edirne Kadısı ne yapılacağını fetva mecmualarından biliyordu. Eski fetvalara göre hortladığından şüphelenilen cesedin karnına kazıp çakılabilir, başı kesilip ayaklarının dibine bırakılabilir, gerekirse ceset yakılabilirdi. Fakat önce mezarın açılması emredildi.
Bakılacak şeyler üç aşağı beş yukarı belliydi. Ceset gömüldüğü halde duruyor mu? Çürüdü mü? Yüzünde hala kanlı bir kızıllık var mı?
Bunlar ölünün gerçekten ervah-ı habise olup olmadığının delilleriydi. Bıyıklı Ali'nin akıbetini tam olarak bilemiyoruz. Ancak ondan iki sene sonra benzer bir şüpheyle kabri açılan Cennet Hatun'un ölümünden üç ay geçmesine rağmen bozulmadığı, vücudunun kıpkırmızı olduğu görülmüştü. Cadıcı Nikola 1833 yılında Tırnova'da da geceler huzursuz geçmeye başladı.
Gün battıktan sonra görünmeyen bir şey evlere giriyor, un, yağ ve balı birbirine karıştırıyor, bazen yiyeceklerin içine toprak atıyor, yorganları, şilteleri, bohçaları dağıtıyordu. Ardından iştahı da ürkütücü bir hal aldı. Evlerin içine taşlar, çanaklar, çömlekler fırlatılıyor fakat bunları atan kimse görülmüyordu. Bazı kadın ve erkekler gece üzerlerine görünmeyen bir ağırlığın çöktüğünü söylemekteydi.
Kendilerine ne hissettikleri sorulduğunda neuzübillah üzerimize manda çöktü sandık diye cevap verdiler. Korku o kadar büyüdü ki iki mahalle dolusu insan evini terk etmeye başladı. Tırnovallılar sonunda bunun sıradan bir musallat olmadığına, mezarından kalkmış bir cadının yani dönemin Balkan folklorundaki obur vampir türü bir ölünün işi olduğuna karar verdiler. Bunun üzerine İslimiye'den bu işlerde mahir olduğu söylenen cadıcı Nikola çağrıldı.
Nikola'nın ücreti 800 kuruştu. Yanında üzerinde bir takım şekiller bulunan bir tahta getirerek mezarlığa girdi. Tahtayı parmağının üzerinde çeviriyor, dönüp hangi mezarı gösterirse Hortlağ'ın orada yattığına hükmediliyordu. Sonunda iki mezar işaret edildi.
Mezarlarda yatanlar Yeniçeri Ocağı kaldırılmadan hemen önce yaşamış iki eski Yeniçeriydi. Ali Alemdar ve Abdi Alemdar. Mezarlar açıldığında görülen manzara şüpheleri daha da arttırdı. Cesetler beklenen biçimde çürümemişti.
Bedenleri şişmiş, saçları ve tırnakları uzamış, gözleri kanla dolmuş görünüyordu. Nikola'ya göre bunlar cesetlerin içinde kötü bir ruh bulunduğunun alametiydi. Önce karınlarına kazık saplandı, ardından yüreklerine kaynar su döküldü. Fakat Tırnova'daki musallatın devam ettiği düşünülünce Nikola son çareyi söyledi.
Cesetler tamamen yok edilmeliydi. Şer'i izinler alındı ve iki ceset mezarlarından çıkarılarak ateşe verildi. Fakat bundan sonra kasabadaki olaylar sona erdi. Hadiseyi daha da ilginç yapan şey bunun yalnızca halk arasında anlatılan bir korku hikayesi, bir memurat olmamasıdır.
Tırnova naibi Ahmet Şükrü Efendi'nin merkeze gönderdiği rapor 6 Ekim 1833 tarihli takvimi veka idi. Yani Osmanlı Devleti'nin resmi gazetesinde yayınlandı. Üstelik hortlakların iki eski Yeniçeri olması da tesadüf olmayabilir. Yeniçeri Ocağı henüz 7 yıl önce, 1826'da kaldırılmıştı.
Haberde bu iki Yeniçerinin hayattayken de kötü insanlar olduğu özellikle vurgulanıyordu. Bu yüzden bazı tarihçiler anlatının aynı zamanda Yeniçerilere karşı yürütülen siyasi propagandanın bir parçası olduğuna dikkat çeker. Fakat propaganda olsun ya da olmasın, elimizdeki hikaye oldukça tuhaf. 19. yüzyılda Osmanlı Devleti'nin resmi gazetesi, mezarları açılan, kazık çakılan ve sonunda yakılan iki hortlağın hikayesini yayınlamaktaydı.
Tüm bu karanlık anlatılar modern döneme doğru bir yerde birleşti. O da şu günlerde sene-i devriyesine tesadüf ettiğimiz Cadılar Bayramı. Az evvel Samhain gecesinden bahsetmiştim. Hristiyanlık İrlanda'ya geldiğinde bu gecenin karanlığı bir anda ortadan kaybolmadı.
Aynı günlerin çevresinde kilisenin de ölüleri ve azizleri andığı kendi takvimi vardı. Katolik takviminde azizlerin yortu günleri vardır. 1 Kasım zamanla bütün azizler günü yani All Hallows Day. 2 Kasım ise bütün ölmüş müminlerin ruhları için dua edilen All Souls Day oldu.
31 Ekim gecesi de ertesi gün başlayacak yortunun arifesi olduğu için All Hallows Eve yani tüm azizler arifesi diye anılıyordu. Bu uzun isim zamanla kısaldı ve bildiğimiz Halloween adı buradan ortaya çıktı. Başlarda bugünlerin manzarası bugünkü maskeli çocuklardan ve şekerleme esprilerinden epey farklıydı. Kasım başında kiliselerin çanları ölüler için çalıyor, mezarlıklarda mumlar yakılıyor, insanlar yakınlarının kabirlerini ziyaret ediyordu.
Arafta azap çektiğine inanılan ruhlar için bugün de dua edilmekteydi. Bazı yerlerde mezarların başında uzun süre bekleniyor, gece boyunca ışıkların sönmemesine dikkat ediliyordu. Çünkü ölü bütünüyle ortadan kaybolmuş değildi. Yaşayanların hayır dualarına halen daha ihtiyaç duymaktaydı.
Fakirler ve çocuklar kapı kapı dolaşıp ruh keki denilen küçük çöreklerden istiyor, karşılığında o evin ölmüş yakınlarının ruhu için dua ediyorlardı. Yani bugün Amerikan filmlerinden aşina olduğumuz şeker mi şaka mı diyen çocukların uzak kökenlerinden biri buradadır. O dönemde kapıyı çalan kişiler bir çörek istiyor, karşılığında şaka yapmıyor, ölmüş ana babaya hayır dua etmeyi teklif ediyordu. Cadılar Bayramı'nın meşhur bal kabağı da bu hikayelerden çıktı.
Yine İrlanda'da Samhain gecelerinde şalgamlar oyulur, içlerine mum konur ve yüzlerine mümkün olduğunca korkunç ifadeler verilirdi. Bunlar pencere önüne konur yahut elde taşınır, gecenin uğursuz varlıklarıyla ilişkili olarak görülürdü. Fener'in arkasında da enteresan bir hikaye vardı. Efsanenin en meşhur versiyonunda Stingy Jack yani Cimri Jack ömrü boyunca düzenbazlık yapan hatta şeytanı dahi kandırmayı başaran bir adamdır.
Jack şeytana tuzağa düşürüp ruhunun cehenneme gitmeyeceğine dair ondan söz alır. Fakat öldüğünde cennete de kabul edilmez. Cehennemin kapısına geldiğinde şeytana sözünü hatırlatır ve şeytan onu içeri almaz. Böylece Jack ne cennete ne cehenneme girebilir.
İki dünya arasında karanlıkta sonsuza kadar dolaşmaya vakkum olur. Rivayete göre şeytan ona cehennem ateşinden bir kor parçası atar. Jack bu koru içini oyduğu bir şalgamın içine koyar ve yolunu onun ışığıyla bulur. Böylece Jack-o'-lantern yani fenerli Jack ortaya çıkar.
Aynı isim geceleri bataklıkların üzerinde belirip yolcuları yanlış yola sürüklediğine inanılan titrek ışıklar içinde kullanılıyordu. Halk muhayyelesi bu ışıkları da huzur bulamayan ruhlara ve elinde feneriyle dolaşan jake bağlıyordu. 19. yüzyılda İrlandalı ve İskoç göçmenler bu adetleri Amerika'ya taşıdı.
Amerika'da bal kabağı çok daha buldu. Üstelik iriydi, içi kolay boşaltılıyordu ve üzerine yüz oymaya son derece müsaitti. Böylece küçük, buruşuk ve gerçekten ürkütücü şalgam kafalarının yerini büyük turuncu balkabakları aldı. Bu biçim o kadar yaygınlaştı ki bugün Jekolantan denildiğinde artık kimsenin aklına bir şalgam gelmiyor.
Ölülerin belirli günlerde yeniden yaşayanların arasına döndüğü düşüncesinin belki de en renkli, en canlı örneğini görmek için Atlantik'in öbür tarafına, Meksika'ya bakmamız lazım. Diade Muertos yani Ölüler Günü. Eski Mezoamerika halklarında ölüm hayatın sona ermesi değildi. Ölünün kaderi nasıl öldüğüne göre değişiyor, birçok ölüyü uzun ve tehlikeli bir yolculuk bekliyordu.
Bu yolculuğun sonunda Mictlan denilen Ölüler Diyarı gelmekteydi. Bu Ölüler Diyarı'nın başında Mictlan Tekkuti ve eşi Mictekasivatl gibi iskelet suretli ölüm tanrıları bulunuyordu. Ölenlerin yanına yiyecekler ve eşyalar bırakılması, ataların sunularla anılması da yaşayanlarla ölüler arasındaki bağın mezarla birlikte kopmadığını gösterildi. Sonra İspanyollar geldi.
Katolik İspanyolların Ölüler Günü zaten güçlü bir atalar ve öte dünya kültürüne sahip bu toplumların üzerine kolaylıkla yerleşti. Eski tanrılar unutuldu, ayinlerin biçimi değişti fakat ölülerin beslenmesi, hatırlanması ve belirli zamanlarda geri dönmesi fikri hiçbir zaman kaybolmadı. Yeni Katolik takviminin içinde bir başka biçimde Antik Mezoamerika dini yaşamaya devam etti. Bugün eski ölüm tasavvurunun yeni bir dini dil içinde aldığı bir başka biçimi görüyoruz.
Meksikalı aileler ofrenda denilen sunaklara ölmüş yakınlarının fotoğraflarını koyuyor. Yanlarına onların hayattayken sevdiği yemekleri, içkileri, mumları ve sempasu çil denilen parlak turuncu kadife çiçeklerini bırakıyorlar. Çiçek yaprakları bazen mezarlıktan eve kadar bir yol gibi seriliyor. Çünkü o gece geri dönen ruhun karanlıkta kendi evini bulması isteniyor.
Meksika'nın ölümle kurduğu bu yakın ilişkinin karanlık bir yüzü de var. O da Santa Muerte yani kutsal ölüm kültü. Katolik kilisesinin tanımadığı bu tırpanlı kadın iskeleti Azize Ölüm olarak anılmakta. Onun ilginç tarafı klasik bir Hristiyan Azizesi gibi iyi olmak zorunda görülmemesi.
İnananları onu çoğu zaman tarafsız bir Azize olarak kabul ediyor. Ölüm nasıl herkese geliyorsa Santa Muerte'de zengin fakir suçlu masum ayrımı yapmıyor. Bu nedenle ondan sağlık, aşk, para, iş, korunma, adalet yahut tehlikeli bir durumdan sağ çıkma gibi çok farklı şeyler istenebiliyor. Bugün Santa Muerte, Meksika ve civarındaki kartellerin azizesi olarak bilinmekte.
Evet efendim, ölümle ve ölülerle olan tuhaf ilişkimiz halen daha sürüyor. Antik çağdan beri sorduğumuz aynı şey aslında. Bu solan bedenlerdeki can nereye gidiyor? Bu soruya tatmin edici bir cevap bulsak dahi, ölmekten daha çok ölememek, insanlar arasında görünmeden gezinmek ürkütüyor bizi.
Evet efendim, böylece ürkütücü bir bölümümüzün sonuna geldik. Bir sonraki bölümümüzde görüşmek üzere. Hakla kalın, hukukla kalın, hayatta kalın, sağlıcakla kalın efendim. Efendim, bu bölümümüzün de sonuna gelmiş olduk.
Tam bu noktada sizlerden bir istirhamım olacak. Bu bölümü şayet izlemiyor da dinliyorsanız takip et butonuna basmayı lütfen unutmayınız.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.