
2.880 kelime · ~14 dk okuma
Hiç sevdiğinizden daha çok sevildiğiniz bir ilişkide kaldınız mı? Peki hiç sevildiğinizden daha çok sevdiğiniz bir ilişkide kaldınız mı? İkisi de çok zor sorular değil mi? Eğer daha önce böyle bir ilişki yaşadıysanız ya da şu anda böyle bir ilişkinin içerisindeyseniz ne demek istediğimi çok iyi anlayacaksınız.
Çünkü çok zor bir dinamik ve bu dinamiğin içinde kaldığımız zaman gerçekten daha farklı hisler yaşıyoruz. Halbuki hepimiz bir yerden şu cümleyi duyduk. Seni seveni seç. Sen nasıl olsa daha sonra seversin onu ya da sevilmek sevmekten daha güzel bir şey. Bunlar doğru mu gerçekten ya da biz bu cümleleri kimden duyduk? Düşününce annemizden, sokaktaki bir teyzeden, komşudan, belki kuaförden, tabii ki Twitter'da.
Yani bu cümle hep bir uyarı tonuyla geliyor halbuki. Yani sanki bir tecrübe aktarılıyormuş gibi. Sanki biri bir zamanlar çok sevmiş, canı çok yanmış ve geriye bu cümleyi damıtmış. Yani seni seveni sev.
Sen o kadar çok sevmesen ne olur? Bu podcast'ı şöyle bir anıyla açmak isterim. Soruyla açtım, şöyle bir anıyla devam ettirmek isterim. Ben hayatımda böyle bir ilişkinin içerisinde bulundum.
6 ay kadar falan. Eski erkek arkadaşımla tekrar barışmayı denediğimiz bir dönemde ben net bir şekilde onu onun beni sevdiğinden daha çok seviyordum ve o 6 ay hayatımda geçirdiğim en kötü 6 ay diyebilirim sanırım çünkü gerçekten bir insanın seni sevmesi için onun gözün içine bakmak gerçekten o sevginle karşılık alabilecek misin diye sürekli beklemek inanılmaz zor bir tecrübeydi. Ve yani ben seven taraftaydım. Seven tarafın ne kadar zor olduğunu biliyorum.
Birazdan anlatacağım. Ama sevilen tarafta olmak da zor. Öyle bir ilişkide yaşadım. Ve o çok sevilme halinin senin karşılık veremediğin noktada sana ne kadar ağır geldiğini de tecrübe ettim.
O yüzden her ikisinde de o dengesizlikler bizi çok yıpratıyor ve ilişkinin aslında köküne dinamit koyuyor gibi hissediyorum. Kazanan bir taraf yok. Yok, bu arada öyle başlayayım. Çok sevenlerin hikayesini zaten hepimiz biliyoruz.
Şarkılardan, filmlerden ama çok sevilenin hikayesi daha az anlatılıyor. Daha doğrusu o çok sevilenin hikayesi hep sevenin gözünden anlatılıyor. Gelin ikisine birlikte bakalım bugün. İlişkilerde hesap tutmadığımızı söylüyoruz.
Ama bu tabii ki büyük bir yalan. Yani hepimiz içten içe bir hesap tutuyoruz. Yani o böyle çetele gibi değil tabii ki tuttuğumuz hesap ama Hepimiz farkındayız yani kim daha çok arıyor, kim daha ilgili, kim daha çok taviz veriyor, kim planları birazcık daha düşünceli bir şekilde yapıyor. Bu zihnimizdeki bu terazi aslında hep çalışıyor.
Sevdiğimiz şey, hoşumuza giden şey aslında bunun karşılıklı olabileceğini hissetmek. Çok sevdiğim bir araştırma var, oradan başlayayım isterim. İnsanlara ilişkilerinde ne verdiklerini ve ne aldıklarını sormuşlar. Sonra da ne kadar mutlu olduklarını sormuşlar ilişkide.
Yani tahmin edebileceğiniz gibi verdiğinden az alanlar mutsuz çıkmış. Yani bu insanlar kızgın, kırgın, yorgun çünkü sürekli uğraşıyorlar. Ama asıl ilginç olan öteki grup yani verdiğinden çok alanlar da tam olarak rahat, mutlu, huzurlu çıkmamışlar. Onlarda da ciddi bir suçluluk ve borçluluk hissi var.
Ve bir de şu bu kadarını hak etmiyorum ben hissi. Ve bu bu kadarını hak etmiyorum hissi aslında çok tehlikeli bir his. Çünkü bu kadar çok sevilmeyi hak etmiyorum. Bizim öz değerimizi, öz saygımızı da sorgulatan bir his.
Şimdi bunu sevgiye çevirdiğimizde şunu görüyoruz. Sevdiğimizden çok sevilmek dışarıdan bakınca çok rahat bir koltuk değil mi? Yani bizi arayan var, soran var, düşünen var. Hiç endişelenmek zorunda değiliz.
Yani o insan bizi çok seviyor. Ama sevilen koltukta oturduğumuz zaman ona hak ettiğini veremiyorum. Yani karşıdaki insanın hak ettiğini veremiyorum hissini duyuyoruz. Ve bu his zamanla da iki şeye dönüşüyor.
Ya suçluluğa ya da sıkıntıya. Yani bunalmaya, baskıya, yüke dönüşüyor. Ve doğal olarak ilişkinin dengesini bozarak ilişkinin bitmesine sebep oluyor. Karşılıksız aşk üzerine yapılmış bir araştırma da var.
Ondan da bahsetmek isterim. İnsanlardan ikiye farklı hikaye yazmalarını istemişler bu araştırmada. Bir tanesinde karşılıksız seven oldukları hikaye. Diğerinde de sevildikleri ama karşılık veremedikleri bir hikaye.
Sevenin hikayesini zaten hepimiz tahmin edebiliyoruz. Çünkü hani karşılıksız aşkı birçoğumuz yaşamış durumdayız araştırmalar 3 kişiden ikisinin hayatının bir noktasında karşılıksız aşk yaşadığını gösteriyor ama sevilen karşılık veremeyen hikayesinde de araştırmada da ciddi bir suçluluk sıkıntı kızgınlık ve en önemlisi ne yapacağını bilememe hissi çıkıyor. Seven tarafın bir senaryosu var çünkü nasıl seveceğimizi biliyoruz, ne şekilde davranacağımızı biliyoruz, nasıl karşılık alamazsak nasıl üzüleceğimizi biliyoruz ama sevilen taraf bununla ilgili hiçbir fikre sahip değil yani nasıl davranmalıyım, ne şekilde kibar kalmalıyım, onu kırmadan nasıl bitirebilirim, bunu ona nasıl söyleyebilirim müthiş bir haritasızlık durumu, sevilme hali, karşındaki insanın seni sevdiğinden daha az sevme hali. Peki bu aslında biraz da ilişkilerdeki güç dengesiyle de ilişkili değil mi?
Yani baktığımızda daha çok sevilen taraf ilişkide daha güçlü olan taraf gibi. Bir ilişkide ilişkiyi kaybetmeyi daha az umursayan kişi daha güçlü görünüyor. Çünkü o kişinin kaybedecek daha az şeyi var sanki. Düşününce daha çok seven daha çok taviz veriyor.
Daha çok seven kavgada daha fazla altın alıyor. daha çok seven planını hep öbür tarafa göre yapıyor ve gerçekten de çiftlere ilişkinizde kim daha fazla duygusu olarak içeride kim daha fazla bu ilişkinin içinde diye sorduklarında çok enteresan bir şekilde eşit diyen insanların sayısı oldukça az çiftlerin büyük çoğunluğu bu soruya net bir şekilde ben ya da diğeri diye cevap verebiliyor Ve tam da tahmin ettiğimiz gibi ilişkide daha az içeride olan kişi daha güçlü algılanıyor. Asıl bulgu şu, sevginin eşit olmadığı ilişkilerde iki taraf da daha az memnun. Yani güçlü olan da daha az memnun ilişkinin dengesinden.
Neden böyle? Çünkü bir ilişkide güç dengesi varsa, bir güç hissi varsa o hiçbir zaman kullanılmasa bile odadaki fil gibi durmaya devam ediyor. Yani daha çok seven kişi karşı taraf gücünü diyeyim tırnak işareti içerisinde hiç kullanmasa bile kendini bir şekilde sansürlemeye başlıyor. Ay bunu söylemeyeyim fazla gelmesin, ay şunu istemeyeyim bıkmasın benden, ay her an gidebilecek zaten.
Böyle olunca yani daha çok seven kişi de kendini sürekli kısmaya başlıyor. Ve düşününce sevilen taraf da bunu fark ediyor zaten. Zaten karşısında kendini sürekli küçülten birini sevmek sevmeyi daha da zorlaştırıyor. Böyle bir enteresan bir ikilem de var orada.
Yani güç burada daha az seven kişiye de yaramıyor. Çünkü karşısındaki kişi küçüldükçe onu sevmek de zorlaşmaya başlıyor. Peki madem iki taraf da bundan mutlu değil, rahat değil. Neden bu kadar çok istiyoruz sevilen koltuğunda oturmayı?
Hatta neredeyse hani böyle özellikle zor ilişkilerden sonra böyle motto olarak bir daha asla daha çok seven olmayacağım. Mutlaka daha fazla sevilin olmalıyım diyoruz. İşte burada bağlanma kuramı yine işimize yarıyor. Biraz onu getirelim sahneye.
Ama kaygılı bağlanan bir kişi için çok sevilmek bir sigorta gibi değil mi? Beni bu kadar çok seviyorsa gitmez. Yani o kişi aslında buradaki kaygılı kişi aslında sevgiden çok terk edilmemeyi satın alıyor bu ilişki içerisinde. Bu bazen gerçekten de çok iyi hissettiriyor bu arada.
Çünkü ilk defa birinin yanında terk edileceği korkusuyla hareket etmek zorunda değil. Birazcık daha böyle rahat kendi gibi davranabiliyor. Ama eğer bu uzun sürerse ve sevgi eşitlenmezse bu sefer şu soru başlıyor. Ben onu seviyor muyum yoksa onun hiç gitmiyor olmasını mı seviyorum?
Yani o zaman ben ilişkide gerçekten karşımdaki insanla mı bu ilişkiyi sürdürüyorum sorusu başlıyor. Kaçıngan bağlanan biri için ise çok sevilmek çok doğal bir mesafe koyuyor ortaya. Sevilen kişi çok da çaba harcamak zorunda değil. Karşı taraf zaten geliyor, anlatıyor, kendisini açıyor, çaba harcıyor.
Sevilen kişi sadece kabul ediyor gelenleri. Öyle olunca hiç kırılganlık göstermeden bu ilişkinin içerisinde kalmaya devam edebiliyor. Bu da kaçıngan biri için çok ideal düşününce ve yani biri koşuyor, diğeri duruyor ve ikisi de bunu aslında aşk sanmaya devam ediyor. Bir de üçüncü bir grup var ki bence en kalabalık grup burası. Çok sevmiş hayatında bir noktada ve canı çok yanmış. Öyle olunca bir sonraki ilişkisinde diyor ki bu sefer ben daha az seveceğim diye giriyor ve yani kendisini frenliyor gerçekten.
Ama öyle olunca bir süre sonra ilişkinin içerisine hiç kendini açamadığı için, hiç orada bulunamadığı için tam olarak mutsuz bir ilişkiyi devam ettirmeye başlıyor. Şimdi aslında olay ne biliyor musunuz? Yakınlıkla ilgili araştırmalar en temelde şunu söylüyor. Yakınlık dediğimiz şey iki faktörle büyüyor.
Birincisi kişinin kendini açması, ikincisi ise diğerinin buna karşılık vermesi. Yani benim sonsuz bir şekilde kendimi açtığım, karşı tarafa her halimle gözüktüğüm, onun için her şeyi yaptığım bir ilişkide karşıdaki kişi kendisini açmazsa, karşılık vermezse bir yerden sonra yakınlık ilerlemiyor, duruyor. Ve öyle olunca da ya yoruluyor ya da zaman içerisine artık o kadar çok da vermemeye başlıyor. Ve seven taraf yorulduğunda ilişkide geriye de pek de bir şey kalmıyor.
Birbirini az seven iki insan kalıyor. Belki terazi dengeleniyor ama iyi bir yerde dengelenmiyor, kötü bir yerde dengeleniyor. Mesela bunun cinsellik tarafını da çok hızlı açalım çünkü önemli bence. Mesela daha az seven kişinin arzusu daha çok seven tarafın arzusundan çok daha hızlı sönümleniyor.
Çünkü aslında karşı tarafı istemek biraz onun peşinden koşmakla da harlanan bir ateş. Yani karşımızdakini elde etmeye çalışmak keyifli bir şeydir. Onun peşinden koştukça onu gözümüzde biraz daha yüceltiriz. Bunun gerçekçi sınırları içerisinde olması en güzel olan.
Ama eğer biz karşı tarafı istemezsek, peşinden koşmazsak bir süre sonra karşı tarafı elde etmek bizim ödül sistemimizi hiçbir şekilde harekete geçirmiyor. Öyle olunca çok istenen kişi bir süre sonra kendisi artık hiç istememeye başlıyor. Öyle olunca cinsellikte de aslında aynı düzen kuruluyor. Bir taraf sürekli isteyen diğer taraf ise ah tamam deyip izin veren kişi oluyor.
Bu da cinselliği aşırı keyifsiz bir hale getiriyor. Hadi şimdi minik bir ara verelim sonrasında konuşmaya devam edelim. Şimdi gelin bir de seven koltuğunda oturanlara bakalım. Çünkü daha az sevildiğini bilip orada kalmaya devam etmek mümkün ya kendi tecrübemden de söyledim.
Burada o kadar çok sevilmediğimizi karşımızdakini sevdiğimiz kadar çok sevilmediğimizi fark etmemek mümkün değil zaten yani çoğu zaman fark ediyoruz hatta bunu yani bunu biliyoruz ve kalmaya devam ediyoruz. Peki neden? Birincisi umut yani karşımızdaki insan ara ara böyle beklemediğimiz bir anda birden bizimle çok yakın olabiliyor. Bir mesaj geliyor, bir hafta sonu mesela çok güzel geçiyor, bir seni özledim diyor.
Hani o böyle sevgisinin yukarı doğru çıkıyor gibi olduğu anları görüyoruz. Ve o an aradaki böyle bütün mesafeyi silip geçiyor. Daha önce benden mutlaka bunu duymuşsunuzdur. Ne zaman geleceği belli olmayan aralıklı ödül, düzenli gelen ödülden çok daha bağlayıcı.
İşte bu kumarhanelerdeki kolu çevirince dönüp duran alet var ya tam onunla aynı mekanizma. Bazen çok iyi oluyoruz cümlesi. Seven kişinin orada kalmasını sağlayan yegane şey. İkincisi tabii ki yatırım konusu.
Yani bir ilişkide kalıp kalmamak biraz da oraya ne kadar yatırım yaptığımızla ilişkili. Yani oraya o kadar uzun süre yatırım yapıyoruz, sevgi veriyoruz, ilgi veriyoruz, emek veriyoruz ki İşte bu batık maliyet yanılgısıyla bu kadar çok emek verdim, şimdi ben burayı nasıl bırakayım duygusuna kapılabiliyoruz. Ve üçüncüsü, üçüncü sebep, bence daha da derin olan sebep, beni çok iyi anlayacaksınız şimdi. Bazılarımız için daha az sevilmek çok tanıdık aslında.
Çocukken sevgi uğruna mücadele etmek zorunda kaldığımız bir şeyse, koşullu sevgiye çok alışkınsak, Yani iyi not getirince, uslu durunca, kimseyi üzmeyince daha çok sevildiğimizi gördüysek yetişkinlikte de zaten bunun devam etmesi gerektiğini öğreniyoruz. Ona inanıyoruz. Yani böyle biri için beni daha az seven, benim sürekli uğraşmam gereken bir ilişki sonucu normal, tanıdık, tehdit değil yani neredeyse bir görev gibi. Eğer ben ona yeterince sevgi gösterirsem, yeterince onun üzerine düşersem, yeterince çaba harcarsam o da beni sever.
ver. Bu o kadar konforlu neredeyse bir alan ki öyle büyüdüğümüz için. Öyle olunca da sevgi neredeyse bir projeye dönüşüyor. Partner de projenin konusu gibi. Yani
sanki daha eşit sevilsem bir şeyleri eksik yapıyormuşum gibi. Bir de tabii ki hepimizin zaman zaman içine girdiği o kıtlık duygusu. Ya bir daha böyle sevemezsem? Yani çok seviyorum, çok veriyorum bu ilişkide karşı tarafa her şeyimi veriyorum ama bir daha bu kadar çok sevemezsem mutsuz olacağım düşüncesi içerisindeyim, korkuyorum.
Yani öyle olunca aslında bazen bir ilişkide kalma sebebimiz karşı taraf değil de kendi sevgimiz oluyor. Ve o sevginin yoğunluğunu bir daha yaşayamamaktan korktuğumuz için o ilişkide kalmaya devam ediyoruz. Bu arada şunu da söylemem lazım. Çünkü önemli bence.
Bazen de bile bile devam ediyoruz arkadaşlar. Yani daha az sevildiğimizi biliyoruz ve bunu bilerek, kabul ederek kalıyoruz. Çünkü gelen sevgi az da olsa bize gerçek geliyor. Yani partnerim az gösteriyor belki sevgisini, seni seviyorum hiç demiyor belki 40 yılın başında söylüyor ama ihtiyaç anında orada güvenilir, tutarlı, öyle olunca bana iyi hissettiriyor, yeterince güvende hissettiriyor ve devam edebiliyorum.
Burada bence ayırt edilmesi gereken iki nokta var. Birincisi şu soruyu sormak. Gerçekten daha az mı seviliyorum daha farklı mı seviliyorum? Eğer cevap daha farklı seviliyorsam da bu arada bu ilişkide kalmak zorunda değilim. Bunun altını çizmek isterim. Bu şekilde sevginin az gösterildiği bir ilişki bana iyi hissettirmiyor olabilir. O zaman mutlaka kalmalıyım çünkü beni seviyor ama farklı gösteriyor. O zaman ben onu toleretmek zorundayım gibi bir şey yok.
İkincisi de şu soru bence. Ben yetiniyor muyum, bekliyor muyum? Yani eğer yetiniyorsam yetinmekle ilişkiler olmuyor. Günün sonunda bir gün doymadığımızı çok rahat fark ediyoruz ve oradan çıkmak istiyorum.
Ve yani yetinmek, razı olmak aslında bir ilişkinin full performansını gerçekten karşılamadığının çok güzel bir işareti. Bununla ilgili de bir podcast bölümüm vardı. Neden iyi olmayan ilişkilere razı oluyoruz gibi. gibi. Onu mutlaka
dinlemenizi isterim eğer böyle bir durumdaysanız. Eğer bekliyorsak da yani umudumuz için kalıyoruz orada. Umudu bekliyoruz ve umut bazen 2 yıl sürüyor 5 yıl sürüyor 10 yıl sürüyor ve karşılığını hiç alamayabiliyoruz. O yüzden buna da bir bakmamız lazım gibi düşünüyorum. Tabi burada hemen şuna değinmem
lazım. İçinde bulunduğumuz kültür de bu konuda çok etkili. Yani özellikle bizden önceki jenerasyonlarda evlilik bir duygu meselesinden çok Çok güvence meselesi olduğu için özellikle bir kadının çok sevilmesi, tırnak işaret içerisinde söylüyorum bunu, o kadının o evde, o evlilikte iyi muamele göreceğinin bir garantisi gibiydi. O yüzden de birinin bizi çok sevmesi, birinin bize iyi davranması, bize iyi bakması anlamına geliyordu.
Ama tabii ki artık değişen dönemle beraber kendi parasını kazanan, kendi özgürlüğüne sahip olan bir kadına bu tavsiyenin verilmesi hayli absürt kaçıyor tabii ki. İkincisi sonra seversin kısmı. Yani bizim kültürümüzde de görücü evlilikleri oldukça yaygın ve bu cümle tamamen buradan geliyor aslında. Hele bir başlasın hani sana kötü davranmasın da sen sonra seversin.
Görücü usulü evliliklerle ilgili bazı araştırmalar var ama yöntemleri çok zayıf. O yüzden buna ihtiyatla yaklaşmak lazım gibi düşünüyorum. Sevgi gerçekten de zamanla büyüyebiliyor ama sevgi karşılıkla büyüyebilen bir şey. Sevgiyi paylaşmakla büyüyen bir şey.
Eğer hayatı beraber paylaşırken biz sadece duruyoruz ve karşımızdaki insan bizi seviyorsa o sevgi büyümüyor. Tabii bir de hani o hep duyduğumuz çok seven kaybeder. Çok seven çok sevenin hep çok canı yanar. Bizim kültürümüzde de olan o böyle acı çekmek işte acı çekmenin kahramanlaştırılmasıyla ilgili de bir şey.
O yüzden de çocukluktan itibaren aslında çok sevmenin çok acı verici bir şey olduğunu da çok tehlikeli bir şey olduğunu da öğreniyoruz. O yüzden de yetişkinlikte bu bilgiyi bir şekilde zihnimize tuttuğumuzda bunun ilişkilere yansımasını da görüyoruz. O yüzden eğer böyle bir öğretiyle büyüdüyseniz bunu fark etmek bugün daha sağlıklı kararlar vermenize yardımcı olabilir. Şimdi bütün bunları bir toparlayıp şuna da değinmek istiyorum.
Birincisi gerçekten hiçbir ilişkide terazi hep tam dengede değil. Yani şöyle bir dünya yok. Ben ve eşim birbirimizi hep aynı miktarda ve aynı karşılıklılıkta seviyoruz. Böyle bir şey yok. Eşit sevgi diye bir şey ölçülebilir bir şey de değil zaten.
Ve hep söylediğim gibi bugün çok sevebiliriz ve yarın bugünkü kadar çok sevmeyebiliriz. Daha doğrusu aslında şöyle söyleyeyim. Bugün çok sevdiğimizi hissedebiliriz ama yarın hiç böyle hissetmeyebiliriz. Gece yatarken müthiş bir böyle içimizden sevgi taşarak uyuyup sabahleyin tamam yani bu insana bekleyeyim güzel gibi bir duyguyla da uyanabiliriz.
Yani öyle içimizden sevgi taşmayabilir. Bu son derece normal bir şey. Uzun soluklu ilişkilerde her gün aynı miktarda sevmiyoruz karşımızdaki insanı ve bu çok okey. Gerçekten bunun hiçbir sakıncası yok.
Önemli olan şey iyi ilişkilerde terazinin hep dengede durması değil. Kefelerin yer değiştirebilmesi gibi anlatayım. Yani kimin daha çok sevdiği bir hayat boyu sabit kalmıyorsa, sırayla değişiyorsa, bugün ben daha çok seviyorum, yarın partnerim daha çok seviyor, bugün ben daha çok gösteriyorum sevgimi, önümüzdeki günlerde partnerim daha çok gösteriyor, bugün ben daha çok fedakarlık yapıyorum ama partnerim de sonraki dönemde o fedakarlığı daha çok yapıyorsa, yani sırayla değişiyorsa işte ilişki o zaman çok gerçek. İkincisi tabii ki bazı zorlu koşullardan çıkanlarımız için sevilmek gerçekten de çok böyle şifa gibi iyileştirici çok güzel bir şey.
Hayatı boyunca kovalamış, hayatı boyunca sevilmek için çabalamış bir kişi ilk defa böyle güzel güzel sevildiğinde içi ısınıyor, yumuşuyor, sakinleşiyor, ona çok iyi geliyor. O kötü bir şey değil. Önemli olan o çok sevilen koltuğunda kalmanın zaman içerisinde dengede bir ilişkiye dönüşebilmesi. Yani böyle sürekli orada durduğumuz ve gerçek bir ilişkiden kaçtığımız bir yerden değil de yavaşça ilişkiye karışabildiğimiz bir yerdeyse o koltuk gayet güzel.
Ve üçüncüsü çok sevilmek bizi çok pasifize eden bir şey de olabilir bu arada. Çünkü seni seveni seç cümlesinde bizim zaten elimizdeki seçenekler arasından yani bizi çok seven birini seçmemiz gerekmesi üzerinden bir tercihte bulunuyoruz ya. Yani ben çok sevdiğim ve peşinden koşmak istediğim birinin peşinden gitmiyorum. Zaten elimdeki seçenekler arasında bir tercihte bulunuyorum.
Bu gerçekten aslında benim hayattaki kararlarımı, benim ihtiyaçlarımı, benim isteklerimi görmezden gelen bir şey olabiliyor. O yüzden o çok sevilmekteki pasifize olma halinden kurtulabilmek için sevgiyi alabilmek, karşılık verebilmek ve zamanla kendimizinkini de büyütebilmek gerekiyor. O yüzden bu tarafı unutmadan böyle bir ilişkinin içerisinde olmamız gerekiyor. İşte böyle sevgili arkadaşlar sevdiğimizden çok sevilmek iyi mi?
Gördüğünüz gibi bir süre belki bize iyi gelebilir, iyileştirebilir, dinlendirebilir ama bu bir ilişki biçimi olarak sürmemeli. Çünkü sürerse iki tarafı da yarım bırakıyor. Biri hep bekliyor, diğeri hep kendi borçlu hissediyor. Bakalım podcast'ı dinlerken siz nasıl hissettiniz, neler düşündünüz?
Bana her zaman yazabilirsiniz. Umarım bir şekilde size iyi hissettiren bir podcast olmuştur. Hepinize sevgilerimi gönderiyorum. Bir sonraki hafta görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.