
2.617 kelime · ~13 dk okuma
Brad! Yeter artık, yeter! Paramı nasıl çaldın ya? Her şeyi anlarım da, benim paramı niye çalıyorsun? Ya zaten istediğinde veriyorum. Louise, abartıyorsun. Yani, çalma falan yok. Ben sadece... Sen sadece ne? Ne? Sen sadece ne? Neşe'mi çaldın, hayatımı çaldın, çevremi çaldın, paramı da çaldın. Daha ne çalacaksın ya? Daha ne? Louise, yanlış anlıyorsun.
Borcumu ödemem gerekiyordu. Hala yalan söylüyorsun ya! Hala! Sus! Sus! Sus! Ben Sezgi Aksu. Burası Karanlık Dosyalar. Bugün sizler için Louis Ellis davasını seçtim. Hazırsanız dosyamızı açalım mı?
Louis, 23 Haziran 1948'de Kanada'nın Ottawa şehrinde dünyaya geldi. Üç kardeşin ortancasıydı. Ailenin yeteneklisi Louis'ti. Böylelikle ilgi de çekiyordu. Dans etmeyi o kadar çok seviyordu ki, üzerinde dans ettiği halıyı eskitmişti. Her ne kadar dans etmek onun için büyük bir eğlence olsa da, asıl hayali bir yazar olabilmekti.
Lewis, özellikle çocuklarla ve genç insanlarla etkileşimde bulunmakta çok yetenekliydi. İnsanlara birinin onları gördüğünü, duyduğunu hissettirebilen biriydi. Bu yeteneğinin farkındaki Lewis, birçok ödül alan Alfa Vestibut adlı resimli bir çocuk kitabı yazdı. Yazarlık ve dans onun birçok yeteneğinden sadece ikisiydi. Organik tarıma çok ilgiliydi. Aynı zamanda bahçesinden çıkan ürünlerle lezzetli vejetaryen yemekler pişirmeyi de severdi. Çevreyle ilgili çok prestijli bir dergi olan Canadian Geographic'te yazıları yayımlanıyordu.
Aklına koyduğu hemen hemen her şeyi başarabilen bir kadındı. Ama onun gerçek tutkusu, herkesin adalete kavuşabilmesi için çabalamaktı. İnandığı şeyler için tutkuyla savaşırdı. Bazen bu huyu onu arkadaşlarıyla, ailesiyle ve işverenleriyle tartışmalara sokardı.
Ama uğruna savaştığı her şeyin nedeni adalet duygusu ve insan sevgisiydi. Doğup büyüdüğü otavada gazeteci olarak çalışırken David Milgard adlı birinin haksız yere mahkum edildiğini öğrendi. Öğrendiği gibi de müdürünün yanına gidip bu konuyu haberleştirmek istediğini söyledi. Girebilir miyim Bay Rose? Tabii tabii, gel Louise'cim. Ne oldu? David Milgard davasını duymuş muydunuz?
Bu şey çocuk değil mi bu hapse atılan hani aksiyere atıldığını falan söylüyordu. Eee ne olmuş ona? Heh işte tam olarak bunu araştırmak istiyorum. Yargılama adil değil gibi duruyor ve detayları öğrenip hikayeleştirmek istiyorum. Yani kulağa güzel geliyor da bu bize kaça patlar?
Dava burada, otovada görülüyor. Bu sebeple kalma ya da yol masrafımız yok. Sanmıyorum ama en fazla hapishaneye gidip oradan bilgi toplayabilmem için bürokratik işlemler gerekecek. Şöyle düşünün Bay Rose, bu davanın yanlışlığını ya da adil olmadığını hikayemde kanıtlayabilirsem gazetemizin tirajları katlanacak.
Yani yapılabilir gibi duruyor. İyi peki, güveniyorum sana. Ama söylediklerinin dışına çıkarsan ve veya hikayeni yetiştiremezsen seninle farklı bir konuşma yaparız. Anlaştık mı? Elbette Bay Royce. Çok teşekkür ederim. David Milgaard davası Kanada'da çok meşhur bir cinayet soruşturmasıydı. 16 yaşındayken David Milgaard iki arkadaşıyla birlikte Kanada'yı baştan başa arabayla gezmek için bir yolculuğa çıkmıştı. Üç genç Saskatoon'da Albert adlı bir arkadaşlarını ziyaret etmeye karar verdiler.
Tam o sırada Gayle Miller adında 20 yaşında bir hemşirelik öğrencisi kaldıkları evin yakınlarındaki bir kar yığınının üzerinde ölü bulundu. Tecavüze uğramış ve bıçaklanarak öldürülmüştü. Tahmin edebileceğiniz üzere bu cinayet medyanın da büyük ilgisini çekti. Polis davanın medyaya yansımasından rahatsız olduğu için süreci üstün körü ele alıp David'i direkt hapse atmıştı. Bunun nedeniyse David ve arkadaşlarını evinde ağırlayan Albert'ın, Gale'ın öldürüldüğü sabah David'in tavırlarını şüpheli bulmasıydı. Gel gelelim olan olmuş, David, Gale Miller'ı öldürmekten suçlu bulunarak tutuklanmıştı.
David'le seyahat eden ve aslında cinayetin yaşandığı saatlerde de onunla birlikte olan iki arkadaşıysa, polisle iş birliği yapmazlarsa hapse atılmakla tehdit edilmişlerdi. Bunun üzerine onlar da David'e sırt çevirdiler ve onun suçlu olduğuna dair yalan yanlış beyanlarda bulundular. Yaşları küçüktü. Böyle bir baskı altında büyük ihtimalle çok korkmuş ve kendi güvenlikleri için arkadaşlarını feda etmeyi daha mantıklı bulmuşlardı. Ama bu kararlarının arkadaşlarının hayatını ne derecede etkileyeceğinin farkında olmaktan çok uzaklardı.
David Milgard henüz 17 yaşındayken cinayetten hüküm giydi ve ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Hapishane günleri cehennemden farksızdı. Her bir kemiği kırılana kadar dövüldü. Geceleri gardiyanların iş birliğiyle diğer mahkumlar onu boğuyor ama öldürmeden bırakıyordu. Yaşadıklarına dayanamayacak hale gelen David bileğini keserek kendi canına kıymaya çalıştı
Ancak başarısız oldu. Ölmeyince son gücüyle masum olduğunu iddia ederek birkaç kez cezasına itiraz etmeye çalıştı. Ama sonuç başarısızdı. Yaptığı temiz başvuruları her seferinde reddedildi. Temelde sadece arkadaşlarının ifadeleriyle mahkum edilmişti.
onu cinayetle gerçekten ilişkilendirecek hiçbir fiziksel kanıt yoktu. 1997'de DNA teknolojisi geliştiğinde kurbanın giysileri üzerinde menü örnekleri tespit edildi. Testler sonucunda bu menü örneklerinin David'le değil, Larry Earl Fisher adında bir adamla eşleştiği ortaya çıktı. Larry, Albert'ın evinin Bodrum katında kiracıydı. Ancak bu kanıt ortaya çıktığında David, işlemediği bir suçtan dolayı 23 yılını hapiste geçirmiş olan olmuştu. Peki bu kanıtlar nasıl ortaya çıkmıştı?
1993'te David suçlamalarının düşürülmesi için hala uğraşıyordu. Daha önce de bahsettiğim gibi David'in hikayesi Louise gibi bir gazetecinin gözünde fazlasıyla dikkat çekiciydi. Bu yüzden Louise duruşmalara katılarak haberi için bilgi toplamaya başladı. Duruşmalardan birinde Brett Morgan adında bir adam Gayle Miller'ın gerçek katilinin Larry Fish olduğuna dair bir ifade verdi.
Brad, Larry ile hücre arkadaşıydı. Söylenenlere göre Larry, cinayeti işlediğini kendisine itiraf etmişti. David bu sayede özgürlüğüne kavuşabildi. Louise de Brad Morgan'ın ifadesini dinlerken ondan çok etkilenmişti. Çünkü Brad'in ifadesi sırasında söyledikleri Louise'i duygulandırmıştı. Duruşmadan sonra onunla bir kenarda buluştu ve eski hücre arkadaşı aleyhine ifade verme cesaretinden etkilendiğini söyledi.
Louise'in yaptığı hamle ikili arasında bir kıvılcım oluşmasını sağladı. Ancak Brett o sırada hala hapisteydi. Bu yüzden o, parmaklıklar ardında kalırken, Louise'le mektuplaşmaya başladılar. Peki Louise, Brett'in geçmişini biliyor muydu? Belki cidden bilmiyordu ve bu yüzden onunla görüşmüştü. Belki de biliyordu. Bu adamla iletişim kurarak bir hata yapıp yapmadığını sorguluyordu.
ancak aşk yüzünden tamamen kör olmuştu. Sahi, cidden kimdi bu Brett Morgan? Ufak bir ara verelim ve ardından Brett Morgan'ın kim olduğunu öğrenelim. Brett, öfke kontrol sorunları olan şiddet bağımlısı biriydi. Edmonton, Alberta'da büyüyen küçük bir çocukken bile insanlar onu kötü ve uyumsuz bir çocuk olarak tanımlardı. Hayatının çok erken dönemlerinde başını belaya sokmaya başlamıştı. Para çalmış, komşusunun evini tahrip etmiş ve hatta annesini boğazına bıçak dayayarak tehdit etmişti. Tahmin edersiniz ki büyüdükçe işler daha da kötüleşti. Kadınlardan nefret ediyordu.
Dahası, kadınların sadece seks yapmaya yarayan bir alet olduğunu düşünüyordu. Kadınlara böyle yaklaşan birinin 13-14 yaşlarında seksle tanışması da maalesef bir diğer gerçek. Partnerlerinin herhangi bir şekilde kendisine karşı koymasından hiç hoşlanmazdı. Brett 15 yaşındayken ilk evliliğini 16 yaşındaki Sandra ile yaptı. Evlenmesinin sebebi biraz farklıydı.
Sandra'yla bir gece beraber olduktan sonra korunmayan Brett onu hamile bırakmış ve evlenmek zorunda kalmıştı. Sandra, evlendikten hemen sonra Brett'in kendisine şiddet uygulamaya başladığını iddia etti. Onu gerçekten öldüreceğini düşündüğü birkaç olay da yaşamışlardı. Brad bir keresinde onu bir yastıkla boğamaya çalışmıştı. Hamileyken defalarca yumrukladıktan sonra düşük yapmasına da neden olmuştu. Sandra onu terk etmek için planlar yapsa da başarılı olamamıştı. Bir gün büyükannesiyle bu konuda yaptığı bir telefon konuşmasına Brad kulak misafiri oldu. Ve kızılca kıyamet koptu. Gidip beni bu buna şikayet mi ediyorsun sen? Hayır hayır hayır seni kimseye şikayet etmedim Brad. Vurma lütfen dur dur.
Vurma lütfenmiş. Beynini dağıtacağım senin. Öldüreceğim seni. Duyuyor musun? Öldüreceğim. Bu tüfeği görüyor musun? Dur,
dur. Bilet dur lütfen. Çocuğumuzu düşün. Dur lütfen. Çocuğumuzmuş. O piçin de beynini dağıtacağım. Hayır! Hayır! Hayır! Şimdi aç kulağını. Beni yedin.
Bir daha bu evden kaçmaya çalışırsan, telefonda ya da sokakta benim arkamdan konuştuğunu, birine beni şikayet ettiğini duyarsam... Söz, söz. Ağzımı bile açmayacağım. Lütfen elindekini bırak. Lütfen bırak. Söz vereceksin zaten. Hele bir dediğimin dışına çık. Hele bir. Bir dahaki seferin namlumun ucunda sen olursun. Tamam, söz veriyorum. Söz veriyorum. Tamam, söz. Bırak lütfen.
Ertesi gün, oğluyla birlikte canları ve sırtındaki giysiler dışında hiçbir şeyleri olmadan, değil evden, direkt ülkeden kaçtılar. Ve Brett onlara bir daha ulaşamadı. Brett ise tekrar evlendi. Sıradaki kurbanı Christine adında bir kadındı. Christine aslında onunla gerçekten evlenmek istememişti. Ancak Brett'in teyzesinin miras parasını talep edebilmek için evlenmesi gerekiyordu. Ve bu yüzden Christine'i evlenmeye zorlamıştı.
Yine onlar evlenir evlenmez, Brett karısına şiddet uygulamaya başladı. Christine bir gün arabada giderlerken, Brett'e onu terk edeceğini söyledi. Brett arabayı kenara çekti. Sana sahip olamazsam kimse olamayacak. Kimse Brett Morgan'ı terk edemez gibi şeyler söyleyip, bağırarak onu boğmaya başladı.
Bir mucize eseri ileride kaza olmuştu ve yol polis tarafından kapatılmıştı. Christine araçtan kaçmayı ve polise ulaşmayı başardı. Bu şekilde o da Brett'ten kurtuldu. Ancak dedik ya, Louise bunlardan haberdar mıydı bilinmiyor. Bu hikayeler ancak daha sonra Louise'i kurtarmak için artık çok geç olduğunda ortaya çıkacaktı. Brett ve Louise tanıştığı sırada, Brett 21 yaşındaki Gwen Telford'u otel odasında boğmaktan 10 yıllık hapis cezası çekiyordu. Gwen bir seks işçisiydi ve maalesef Brett Morgan'la yolları kesişmişti.
Brett, Gwen'in ölümüyle suçlandığında her şey netti ve bütün kanıtlar ortadaydı. Ama bir şekilde Louise'i değiştiğine ikna edebildi. Louise de ona inandı ve onun için savaştı. Brett Morgan, 10 yıllık hapis cezasının yalnızca 8 yılını çektikten sonra erkenden tahliye edildi ve Louise'in Güney Otava'daki evine taşındı. Bu, birlikte hayata yeniden başlama şanslarıydı.
Lewis, onun yeni bir hayata başlamasına yardım etmeye fazlasıyla istekliydi. Kalacak yerden, kuracağı işe, her konuda ona maddi ve manevi destekte bulundu. Yaptıkları işe yaramış gibiydi. Sonuçta hayatlarını kaostan uzak, sessiz sakin bir şekilde sürdürüyorlardı.
Lewis ilişkisi konusunda sessizdi. Ama bu dikkat çekmiyordu. Çünkü Lewis zaten oldukça içine kapanık biriydi. Kapalı kapılar ardında neler olup bittiğine dair kimsenin bir fikri yoktu. 22 Nisan 1995'te Lewis iz bırakmadan ortadan kayboldu. Brett'in söylediklerine bakacak olursak, 21 Nisan 1995 akşamı, Lewis'in eski erkek arkadaşı aramıştı. O sırada çift birlikte bir film izliyordu.
Louise ve eski erkek arkadaşı bir saat boyunca telefonda konuştular. Konuşmanın içeriği ise Louise'in eski erkek arkadaşının kızının doğum günü partisiydi. Louise'i bu partiye davet etmişti. Louise başta kabul etmese de sonradan partiye gitmeyi kabul edip 22 Nisan sabahı arabasına atlayıp Kanada'nın diğer ucuna, Wakefield, Quebec'e gitti. Gidiş o gidiş, bir daha ne Brett ne ailesi ondan haber alamadı.
Ta ki kaybolmadan önceki gece çalan telefon tekrar çalana kadar. Alo? Luis? Hayır ben Brett. Ah tamam. Ben David. Luis'e ulaşamadım da sen eşi olmalısın. Nerede biliyor musun? Geçen akşam telefonda konuşmuştuk. Haa doğru. Hatırlıyorum. Bir saat mi ne konuşmuştunuz? Evet evet. Neyse. Luis nerede biliyor musun? Çok merak ettim onu.
Sana gelecekti ya. Kızının doğum gününe çağırmışsın. Eski kız arkadaşını. Tamam ama gelmedi işte. Nasıl gelmedi? Basbayağı gelmedi. Haber vermedi diyorum ya. Belki gelmekten vazgeçmiştir diye düşündüm. Ama o da olmaz. Telefonda anlaştık. David, ben telefonu kapatıp polisi arayacağım. Sana da haber veririm ama şu an konuşabilecek durumda değilim.
Telefon kapandığı gibi Brett'in başından kaynar sular dökülmüştü. Karısının başına bir şey mi geldi korkusuyla polise gidip, Louise'in kayıp olduğunu bildirdi. Kayıp ilanından bir gün sonra, 24 Nisan'da, Louise'in aracı Quebec, Chelsea'de yol kenarına terk edilmiş halde bulundu. Gariptir ki, terk edilmiş arabayı da aslında Louise'in arkadaşlarından biri keşfetmişti. Çantası hala arabadaydı. Ancak Louise'den hiçbir iz yoktu. Aracın öylece terk edilmesi için herhangi bir sebep de yok gibi görünüyordu. Patlak bir lastik veya herhangi bir mekanik arıza yoktu. Arabada hala benzin vardı. Brett, haberi alır almaz en popüler haber kaynaklarının hepsinde röportaj vererek karısının sağ salim eve dönmesi için yalvarmaya başladı.
kendi gönüllü arama ekibini bir araya getirerek, arama çalışmalarında aktif bir rol üstlendi. Yine de polis, Brett'in geçmişini çok iyi biliyordu. Bu yüzden, Louise'in kaybolması davasında şüpheli Brett'ti polisin gözünde. Özellikle de soruşturmaya bir ay kala, Brett'in Louise'in evini kendi üstüne geçirmeye çalışması fazla kaçmıştı. Polis, Louise'in sözde ziyarete gittiği eski erkek arkadaşını da yakından izliyordu.
Ancak ona dair takip edecekleri sağlam ipuçları veya kanıtları yoktu. Temmuz 1995. Louise'i bulmak için verilen mücadelenin ikinci ayında hikaye Mary Parent isimli bir kadının dikkatini çekti. Mary, dört çocuk annesi bir kadındı ve o sırada müfettiş olarak çalışmaktaydı. Özellikle geçmişi ve medyada her şeyi aşırı dramatize ediyor gibi görünmesi nedeniyle Brett'in hikayesinden şüphelenmişti.
onu aradı ve Louise'i bulmasına yardım etmek istediğini belirterek hizmet teklif etti. Tabii ki asıl yapmak istediği şey onun güvenini kazanmak ve ondan daha fazla bilgi almaktı. Brett gelen yardım teklifini mahcup bir tavırla kabul etti. Mary, Brett'le röportaj yapmak için Louise'in evini ziyaret ettiğinde fark ettiği ilk şeylerden biri banyoda hiç kadın eşyası olmamasıydı. Louise'in mücevherlerinin ve giysilerinin çoğu gitmişti.
Brett birçok eşyasını satmıştı. Mary'nin şüpheleri biraz daha artmıştı. Genel tavrı ve söylediği tuhaf şeylerden sonra Mary polise gitmeye karar verdi. Onlar için bir nevi gizli görev yapmayı teklif etti. Polis bu teklifi kabul etti. Mary'nin üzerine ses kayıt cihazları takıldı. Hedef belliydi. Brett'le buluşacak ve ne yaptığını tüm detaylarıyla öğrenecekti.
Brett kan donduran şeyler söylediğinde Mary soğukkanlılığını korumak zorundaydı. Çünkü Brett'in ona güvenmesi gerekiyordu. Çok zorlansa da Mary istediğini aldı. Brett bir noktada bir ölüyü taşımanın patates çuvalı taşımaktan farksız olduğunu söyledi. Brett'in tehlikeli bir adam olduğu ve onunla birlikte olduğu her dakika hayatını tehlikeye attığı Mary için çok açıktı. Bazen birlikte dışarı çıkıp Louise'i ararlardı.
Bu aramalardan biri sırasında Brett, Mary'i Quebec'te tenha bir ormanlık alana götürdü. Aniden bir bandana çıkardı ve boynuna geçirdi. Mary tam o an sonunun geldiğini, Brett'in onu öldüreceğini düşündü. Dosyasını okuduğundan bir kişiyi boğmaktan hapis yattığını biliyordu. Aynı şeyin kendi başına da gelmesi an meselesiydi. Ancak Brett bunun sadece bir hediye olduğunu söyledi ve bir şey yapmadı.
Mary'nin sıkı çalışması ve kararlılığı meyvesini verecekti. Birkaç gün sonra Brett, Mary'i tekrar aynı tenha bölgeye götürdü. Bu sefer Louise'in cesedine rastladılar. Cesedi ilk fark eden Mary oldu. Ancak sanki Brett onu doğruca oraya yönlendirmiş gibiydi.
Brad şok olmuş, dehşeti düşmüş gibi davrandı. Yas tutan koca gösterisi geri döndü. Mary soğukkanlılığını korumaya ve onu teselli etmeye çalışırken, o ağlamaya hatta feryat etmeye başladı. Louise'in cansız bedeni ise aylardır oradaydı ve oldukça çürümüştü. Cesedi, Louise'in eski erkek arkadaşının evinin yakınında bulunan bu ormanlık alana atılmıştı. Polis, Brett'in planının başından beri bu olduğunu anladı.
her şeyi eski sevgilinin üstüne atacaktı. Louise'in eski sevgilisinin evine gitmesi ve bir daha geri dönmemesiyle ilgili tüm bu hikayeyi de bu yüzden uydurmuştu. Aracını Oroto'da bir yola bırakmış ve ardından cesedini de evin yakınındaki ormanlık bir alana atmıştı. Ancak polisin cesedi bulması onun tahmin ettiğinden çok daha uzun sürmüştü.
Bu yüzden Brett'in Mary'e cesedin nerede olduğunu göstererek işleri ilerletmesi gerekiyordu. Ancak plan kafasındaki gibi işlemeyecekti tabii ki. Çünkü polis her şeyin farkındaydı. Mary Perrant her şeyin çözülmesini sağladı ve polis, Brett Morgan'ı birinci derece cinayetle suçlamak için ihtiyaç duyduğu tüm kanıtlara ulaştı. Yapılan sorgularda Brett'in Louise'i nasıl ve neden öldürdüğü anlaşıldı.
Louise uzun zamandır mutsuz olduğu için sessizleşmişti ve banka hesabından parasının çalınması bardağı taşıran son damlaydı. Brett'le konuşmanın işe yaramayacağını bildiği için tıpkı Brett'in ilk karısı gibi sessizce evden kaçmayı düşündü. Ancak hata yapmamak için süreci doğru planlaması gerektiğini biliyordu. Yine de bir akşam ekonomik sorunlar yüzünden ikili arasında tartışma çıktı. Brad! Yeter artık, yeter! Paramı nasıl çaldın ya? Her şeyi anlarım da benim paramı niye çalıyorsun? Ya zaten istediğinde veriyorum. Louise, abartıyorsun. Çalma falan yok. Ben sadece... Sen sadece ne? Ne? Sen sadece ne? Neşe'mi çaldın, hayatımı çaldın, çevremi çaldın, paramı da çaldın. Daha ne çalacaksın ya? Daha ne? Louise, yanlış anlıyorsun.
Borcumu ödemem gerekiyordu. Ya hâlâ yalan söylüyorsun ya! Hâlâ! Sus! Sus! Sus! Brett dona kalmıştı. Louise de ağlayarak odasına çıkıp duşa girmişti. Brett koltuğa oturdu. Hem terk edileceğini hem de polise ihbar edilmek üzere olduğunu fark etti. Soğukkanlı bir şekilde banyoya doğru yürüdü. Kapıyı yavaşça açtı. Duştaki Louise olanların farkında değildi.
Ah! Ah! Ah! Ah! Ah! Ah! Ah! Ah! Ah! Ah!
Brett, Louise'in arkasına geçip bandanasını boynuna geçirdi ve Louise son nefesini verene kadar sıktı. Louise duşun altında hayatını kaybetti. Mart 1998'de mahkemeye çıkarılan Brett Morgan hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi. Gelin görün ki Brett, hapisteki henüz ikinci ayında Hepatit C virüsü nedeniyle hayatını kaybetti.
Polis davadaki emekleri için Mary Parent'a 4600 dolar teklif etti. Mary, polis çözemezken sadece 6 hafta içinde davayı çözmüştü. Mary ise yapılan teklifi bir nevi hakaret sayarak kesin bir dille reddetti. Bana soracak olursanız onun için en büyük ödül, Louise'in cansız bedenini bulmak ve ailesinin bir nebze de olsa içini ferahlatmaktı.
Bazen sonucu kendi zararımıza bile olsa insanların içindeki iyiliği görmek için çok çabalarız. Neden kötü insanları düzeltebileceğimizi düşündüğümüzü bilmiyorum. Ama sanırım bu da doğamızın bir parçası. Fakat bu konularda nerede durmamız gerektiğini bilmemiz ve aslında kendisi gerçekten istemediği sürece kimsenin değişmeyeceğini kabullenmemiz gerekiyor. Ne yazık ki Louise'in açık sözlülüğü ve iyi kalpliliği onun korkunç bir sona kurban gitmesine sebep oldu.
Evet, bu haftanın karanlık dosyasının da sonuna geldik. Bir sonraki karanlık dosyada görüşmek üzere. Kendinize iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.