
1.781 kelime · ~9 dk okuma
Ben Sezgi Aksu. Burası Karanlık Dosyalar. Ülkemizde yaşanmış, açıklanamayan birçok gizemli olay olduğunu biliyor muydunuz? Bunların birkaçını şimdi ben size anlatacağım. Hadi siz de ışığı kapatın, battaniyenin altına girin ve bir mum yakıp bana katılın. Hazırsanız başlayalım mı?
Issız Cuma Mezarlığı Çanakkale'nin Yenice ilçesine bağlı Seyvan ve Çakıroba köyleri arasında 1335 yılında yapıldığı tahmin edilen camiye etrafta başka yapı olmadığı için Issız adı verildi. Eskiden sadece cuma namazlarının kılındığı caminin adı daha sonraları Issız Cuma oldu. Issız Cuma bölgesinde bulunan ve en eski tarihli mezar taşına göre yaklaşık 680 yıllık olduğu düşünülen mezarlıksa Seyvan köylüleri tarafından kullanılıyor. Mezarlıkta yaşanan esrarengiz olaylar duyanları hayrete düşürüyor. Üstelik olayları bire bir tanık olanlar anlatıyor. Mezarlığa defnedilen bir anne ve bebeğinin birbirinden ayrı yapılan mezarları tanıklara göre her seferinde yeniden birleşmiş.
52 yıl önce bir kız bebek dünyaya getiren Seyvanlı Hatice erkek doğumdan kısa bir süre sonra hayatını kaybetti. Ayşe adı verilen minik bebek de doğumdan 20 gün sonra hayata gözlerini yumdu. Ayşe bebek için annesinin mezarının yanına bir yer açıldı ve oraya defnedildi. Birkaç gün sonra ziyarete giden yakınları iki mezarın birleştiğini görünce şok oldu. Minik bebeğin süt annesi Emine Ungurlu yaşananları şöyle anlattı.
Aynı zamanlarda benim de bir oğlum olmuştu. Hatice doğumdan kısa süre sonra ölünce kızı Ayşe'yi birkaç kez ben emzirdim. Birkaç gün sonra o da öldü. Öldükten sonra annesinin yanına defnettiler. Ama iki mezar birleşiyor. Ayırıyorlar, yine değiyor. Kaç kez ayırdıklarını bilemiyorum. Ama bakın şimdi yine bir aradalar dedi. Mezarlığı ziyaret edenler de bu ilginç olay karşısında şaşkına dönüyor.
Bu olay birkaç kez tekrarlandıktan sonra yakınları anne ve kızın mezarlarını olduğu şekilde bırakmaya karar verdi. Mezarlığı ziyaret edenler Hatice ve minik Ayşe'ye bakmadan oradan çıkmıyor. Bu olaydan Siccin 2 filminde de bahsediliyor. Yine aynı köyde, Seyvan'da yaşayan Emine Salı 1967 yılında 3 yaşındaki kızını suya düşürdü. Hayatını kaybeden küçük kız ıssız cuma mezarlığında toprağa verildi.
Acılı anneye kızı Hatice'den geriye kalan tek şey ise annesinin onun saç örgüsüne bağladığı boncuğuydu. Emine bir iple boncuğu kızının başındaki mezar tahtasına bağladı. Aile maddi durumları iyi olmadığı için aradan geçen sürede kızlarına mezar yaptıramadı. Anne Emine Salı kızının mezarını yaptırmak için 47 yıl para biriktirdi. Hatice bebeğin mezarı yeniden yapılmak üzere açıldı.
Emine gördükleri karşısında şaşkına döndü. Kızımın mezar tahtasına bağladığı ip ve boncuğun mezardaki her şey çürümüş olmasına rağmen ilk bağladığı şekilde durduğunu söyledi. Bebeğim vefat ettiğinde 3 yaşındaydı. İki oğlumu ve bir kızımı gömdüm bu mezarlıkta. Kızımın 47 yıl önce mezar tahtasına bağladığım ipi ile boncuğunu buldum. Mezar tahtası erinmiş bir çomak halini almış ama benim tahtaya bağladığım boncuk ve ip 47 yıl önce bağladığım gibi çürümemiş halde.
Bu gizemli mezarlığın hikayesinin ardından sizleri İstanbul'un meşhur perili köşküne götürüyorum. Adeta bir efsane haline gelmiş bu köşkü, öyküsünü dinledikten sonra mutlaka görmek isteyeceğinize eminim. Yusuf Ziya Paşa Köşkü Uzun yıllar yarım haliyle zamana meydan okuyan ve neredeyse 100 yıl sonra yapımı tamamlanan perili köşkün yenileme çalışmaları esnasında yaşanan esrarengiz olaylar, ustaları neredeyse inşaatı bırakmaya zorlar. Köşkün eski sahibi Yusuf Ziya'nın ruhunun bazı geceler köşkü ziyaret ettiği ve odalarda dolaştığı söylenir. Eşi olan genç ve güzel kızın hayaletinin ise hala köşkte, özellikle kulede gezindiği yönündeki söylentiler kulaktan kulağa yayılır. İnşaatta çalışmak için getirilen işçiler, köşkte paşanın karısına ait aynaya baktıklarında eski elbiseler içinde genç bir kadın hayaleti gördüklerini iddia ederler.
Yıllar boyunca köşkün çevresinde yaşayan insanlar, köşkün boş katlarında geceleri uzun saçlı, genç bir kadının gezindiğini söyler. Peki gerçekten Paşa Yusuf Ziya ve eşinin acı çeken ruhlarının dolandığı bir köşk müydü Perili Köşk? Hadi zamanda bir yolculuğa çıkalım. Yapımına 1900'lerin başında başlanan inşaata ilk çivi 1910 yılında çakılsa da köşkün istenildiği gibi bitirilmesi mümkün olmamış bir türlü.
Köşkün sahibi zamanın zengin tüccarı ve Mısırlı Hidivi Abbas Hilmi Paşa'nın başyaveri olan Yusuf Ziya Paşa'ydı. Rivayete göre Yusuf Ziya Paşa kendinden hayli genç ve çok güzel bir kıza aşık olur. Kızla evlenmek için yanıp tutuşan Paşa tüm servetini onun ayaklarına sermeye hazırdır. Ama kız bir türlü yanaşmaz evliliğe.
Yaptıracağı görkemli köşkle kızın gönlünü kazanacağına inanan paşa sonunda amacına ulaşır. Köşk yapılırsa onunla evlenecektir. Söylenenlere göre Yusuf Ziya Paşa çok kıskanç biriydi. Güzel eşini kimselerin uzaktan bile görmesine katlanamazdı. Bu yüzden paşanın en büyük isteği hem eşinin güzelliğine yakışan hem de onu yabancı gözlerden uzak tutacak bir köşk yaptırmaktır.
Köşkünün yapılmasındaki ilk aksilik, Padişah II. Abdülhamit'in, Boğaz'da cami minarelerinden daha yüksek bina yapılamaz fermanı nedeniyle başlar. Paşa bu nedenle köşkün bazı katlarını yaptırmaktan vazgeçmek zorunda kalır. Nihayet köşkün bir kısmı biter ve paşa kızla evlenir. Ancak paşanın işi hiç de kolay değildir. Çünkü güzelliği dillere destan olan kızın büyüsüne kapılan pek çok genç köşkün önünden geçerek iç geçirir, pencerelerden onu görmeye çalışırlar. İçinde peri kadar güzel bir kız yaşadığı için köşke perili köşklenmeye başlar.
Genç ve güzel eşini çok kıskanan ve kaybetmekten korkan Yusuf Ziya, sonunda eşini kimse görmesin diye Rumeli Hisarı'nda yaptırdığı bu köşkün üst katındaki kuleye kapatır. Ve onun başkalarıyla görüşmesini engellemek için de merdiven bile yaptırmaz. 1914'te Birinci Dünya Savaşı'nın çıkması ve Osmanlı İmparatorluğu'nun da savaşa girmesi nedeniyle inşaatı yapan ustalar askere alınır. Yusuf Ziya Paşa'nın iki gemisinin batmasıyla ekonomik zorluklar yaşanmaya başlar.
Hem kalifiye işçi bulunamaması hem de işlerin bozulması nedeniyle binanın yapımı bir türlü tamamlanamaz. İflasın eşiğindeki paşa bir yandan bütün bu aksiliklerle uğraşırken bir yandan da çılgınca sevdiği ve kıskandığı genç eşini etraftan korumak için büyük çaba harcar. Sonunda onu da yanına alarak İstanbul'u ve köşkü terk edip Mısır'a yerleşir. Fakat takıntı haline gelen aşkın acıları Mısır'da da dinmek bilmez ve servetini kaybeden Paşa'yı eşi terk eder. Çektiği sıkıntı ve acılara dayanamayan Paşa 1926 yılında ölür. Öldükten sonra bile uğruna çıldırdığı kadından vazgeçemeyen Paşa, mezar taşının genç karısının hapsettiği kulenin taşlarından yapılmasına vasiyet eder.
Paşa'nın bu vasiyeti gereği kulenin taşları sökülür ve Mısır'a götürülür. Bu taşlarla Nil nehrini gören bir yerde Yusuf Ziya Paşa'nın mezarı yapılır. Şimdi biraz daha korkunç bir hikaye için Ankara'ya gidiyoruz. Yıllar boyu Ankaralılar tarafından anlatılan bu hikaye tüylerinizi ürpertecek. Hazır mısınız? 129 Noğlu Apartman.
2009 yılında bir gece 129 Noğlu apartman bir anda derinden sarsılmaya başlar. Bütün dairelerdeki camlar kırılır ve evlerdeki eşyalar devrilir. Apartman sakinleri bu şiddetli depremden kaçmak için sokağa akın ederler. Deprem diye bağıranları yan apartmandaki komşular şaşkınlıkla izler. Deprem olmamıştır.
Sokağa akın edenlerin arasında en üst katta kalan iki üniversite öğrencisi kızı merak eden komşuları onların dairesine çıkar. Devrilmiş eşyaların arasında cansız bedenlerini bulurlar. Ve başka şeyler de. Evin her yerinde yanan mumlar, yere çizilmiş pentagram ve semboller ve bir büyü kitabı. Uzun bir süre boyunca kimse apartmana girmeye cesaret edemez.
Apartmana girenler içeri girdikleri anda korku hissine kapıldıklarını ve camların gözleri önünde kırılmaya başladıklarını söyler. Apartmanı terk etmemiş kişiler en sonunda psikolojisi bozulmuş bir şekilde apartmandan ayrılır. Herkes apartmandan taşındıktan sonra apartman yöneticisi kapıları kilitleyerek binadan ayrılır. Belirli bir süre sonra yine iddiaya göre binaya birkaç kişi girer ve çıktıklarında binada ağır bir koku olduğunu, camların herhangi bir eylemde bulunmamalarına rağmen kırıldığını ve duvarda semboller ve yazılar olduğunu söyler. Binada hayalet gördüğünü öne sürenler de vardır. Olayla ilgili gerçek ise yıllar sonra ortaya çıkar.
Olaydan yaklaşık iki yıl önce su basması nedeniyle binanın alt katı suyla dolmuş ve zeminde çökmeler yaşanmaya başlamıştır. O geceden sonra herkes binayı terk ettiği için komşular müteahhit firmaya dava açtı ve bu dava sürdüğü sırada binada çalışmalar yapıldı. Çalışmalar sırasında binada çatlaklar meydana geldi. Binada oturulma ihtimali kalmayınca mahkeme yıkım kararı aldı.
129 Noğlu Apartman, Ankara İşçi Blokları Mahallesi'nde 1530. sokakta bulunuyordu. Artık yok. Sizce o gece gerçekten bir tesadüf müydü?
Ve şimdi Türkiye'nin en büyük paranormal olaylarının olduğu yere, Davutlu Köyü'ne bir ziyarette bulunalım. Filmlere konu olan Kara Dedeler olayını bir de benden dinleyin. Olayımız 1989 yılının Ocak ayında K ilinin D köyünde geçiyor. Olayın nerede geçtiği tam söylenmemiş olsa da Türkiye'de K ilinin L ilçesinde D ismiyle tek bir köy vardı. O da Kırklareli'nin Lüleburgaz ilçesindeki Davutlu köyüydü. Hikayeye göre Davutlu köyünde yaşayanlar hava karardıktan sonra insan dışı varlıklar görmeye başladı. O günden sonra hava kararınca köylüler korkudan sokaklara çıkamadı.
Bu olay dönem gazetelerinin büyük bir bölümünde yer aldı. Haberler okuldan yeni mezun olmuş bir gazeteci olan HB'nin de ilgisini çekti ve genç gazeteci olayı araştırmak için Davutlu köyüne gitti. Köyde 11 gün geçiren HB, köye vardığında köylülerle röportaj yaptı ve bu röportajların hepsini kamerasıyla kayda aldı. Röportajları sırasında köylüler esrarengiz varlıklar gördüklerini anlattı ve genç gazeteciyi köyde kalmaya ikna ettiler.
Köyde geçirdiği günlerde hiçbir anormal olayla karşılaşmayan H.B. köyden ayrılmaya karar verdi. Fakat köylülerin ısrarı üzerine kamerasını köydeki 14 yaşındaki bir çocuğa bıraktı. Çocuk eğer köyde olağan dışı bir şey olursa kamerayla kaydedecek, daha sonra da kasetleri gazeteciye verecekti. Gazeteci köyden ayrıldıktan 3 gün sonra, sivil giyimli 4 jandarma tarafından sabaha karşı İstanbul'daki evinden köyde çektiği kasetlerle birlikte alınarak jandarma komutanlığına getirildi.
Jandarma komutanı Kıdemli Yüzbaşı A.S. tarafından sorgulanmaya başladı. Kamerayla kaydedilen sorgunun nedeni köydeki 3 evde yaşayan 7 kişinin kısmen parçalanarak öldürülmesiydi. Asıl sebepse bir evin duvarına Arap alfabesi ile H.B.N. isminin kan kullanılarak yazılmasıydı. Ölen kişiler arasında H.B.N. kamerayı bıraktığı çocuk da vardı.
Meydana gelen bu olay bölge halkı arasında korku ve paniğe yol açmaması için köylülere bir cinnet vakası olarak aktarıldı. Cenazeler sadece köylülerin ve jandarmanın katılımıyla ve büyük bir gizlilikle köy mezarlığına defnedildi. Yine iddialara göre köylülerin çoğu bu olaydan sonra köyü terk etti. Sorgusu tamamlandıktan sonra serbest bırakılan HB'nin giysileri, botları, not defteri ve kişisel eşyaları 3 Şubat 1989 Salı günü köyün civarındaki ormanda bulundu. Kendisi ise asla bulunamadı. HB'yi sorgulayan Yüzbaşı A.S. ise bu olaydan bir sene sonra eşinden boşandı ve psikolojik rahatsızlıktan dolayı mağlulen emekli oldu. Yine aynı sene İstanbul'a yerleşerek psikiyatrik tedavi görmeye başladı.
2006 yılında 59 yaşındayken ise kendine ait silahla şakağına tek el ateş ederek intihar etti. Yüzbaşının kızı F, babasının ölümünden sonra onun özel kasasını açtı ve kasa içerisinde 3 zarf buldu. Zarfların bir tanesinde siyah-beyaz fotoğraflar, diğer ikisinde de kayıp gazeteci HB'ye ait bir not defteri, 1989 yılına ait gazete kupürleri ve 3 adet video kaset vardı. Kasetlerin üzerinde yazan tek şey Karadedeler olayı 1989'du. İlk
video kayıtları HB'nin köylülerle röportajını, ikincisi ise HB'nin babası tarafından sorgulanmasını içeriyordu. Üçüncü ve son video ise köylü çocuğun çektiği görüntülerden oluşuyordu. 22. dakikadan sonrasını ise seyredecek cesareti bulamadı kendinde.
Feyn'in kasetlerin şokunu üzerinden atması birkaç yıl sürdü. 2009 yılındaysa maddi zorluğa düştü ve eşyalarını satmak zorunda kaldı. Sattığı eşyaların arasında kasetler de vardı. Tüm bu olayların ardından 2011 yılında Kara Dedeler olayının filmi yapıldı.
Belki de biri kasetleri buldu. Ancak eski köy muhtarı Ali Osman Karagöz ve yeni köy muhtarı Cevdet Ayas'ın iddiasına göre bu yaşananların hepsi köyün ismini kötüye çıkaran yalanlardan ibaretti. Hatta iki muhtar da yaşananların gerçek dışı olduğunu herkese duyurmak adına hukuki süreç başlattı. Bu hikayeler arasında en çok hangisi ilginizi çekti? Peki gerçeklikleri konusunda ne düşünüyorsunuz?
Gerçek olsun ya da olmasın ben bu yerleri ziyaret etmeyi isterdim. Evet bu özel bölümün de sonuna geldik. Bir sonraki karanlık dosyalar bölümünde görüşmek üzere. Bu dizinin betimlemesi TRT tarafından Sesli Betimleme Derneğine yaptırılmıştır.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.