Podcast

85 - Dünyanın En Yaşlı Seri Katili: Baba Anujka

Karanlık Dosyalar

2 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Dışarıda görseniz saygıda kusur etmeyeceğiniz Baba Anujka bir seri katil, üstelik dünyanın en yaşlı seri katili.

Sunan: Sezgi Aksu
Hazırlayan: Kadir Can Değer
Ses Tasarımı ve Kurgu: Tolgacan Bozca
Yapımcı: Podbee Media

Canlandıranlar:
Baba Anujka: Derya Şahan
Stana Momirov: Gülşah Dim
Genç Kadın: Kevser Biçici
Genç Erkek: Kadir Can Değer
Polis: Gökbey Karataş



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

1.982 kelime · ~10 dk okuma

Hoş geldin evladım. Hoş buldum madem anuşka. Sorunun nedir? Kocam, kocam sürekli sarhoş. Tüm paramızı alkole veriyor ve... Söyle kızım söyle, çekinme. Bir de beni sürekli dövüyor. Artık bıktım. Lütfen bana yardım edin madem. Peki sorunun ne kadar büyük? Ben Sezgi Aksu. Burası karanlık dosyalar.

Bugün bahsedeceğimiz dava epey eski. 19. yüzyılın ortalarından 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar sürmüş seri cinayetlerden oluşuyor. Davamızın baş rolü ise oldukça yaşlı. Hatta dünyanın en yaşlı seri katili. Ne dersiniz? Bu enteresan davayı incelemeye hazır mısınız?

Anna di Pistonia, bilinen ismiyle Baba Anuşka, 1838 yılında o zamanlar Avusturya İmparatorluğu topraklarında olan, şimdilerde ise Sırbistan sınırları içerisinde kalan Vladimirovac kasabasında dünyaya geldi. Babası bir çiftlik sahibi olan küçük ana refah içerisinde bir çocukluk geçirdi. O yıllarda kız çocuklarının eğitim görmesi Avrupa'da dahi yaygın olmamasına rağmen küçük Anuşka kendisi gibi varlıklı ailelerin çocuklarıyla özel bir okulda eğitim gördü. zekasıyla yaşıtlarından hemen ayırt edilebiliyordu. Tam beş dil biliyordu ve ta o yıllarda bile doğa bilimlerine ilgisi öğretmenlerinin dikkatini çekmişti. Daha küçücükken bile kırlarda dolaşıp çeşitli bitkileri ve mantarları inceliyor, hatta bazılarının tadına bakıp üzerindeki etkilerini gözlemliyordu. Bu merakı yüzünden birkaç kez ölümün eşiğinden dahi dönmüştü.

Transkriptin tamamını oku

Bitkilere ilgisi ilerleyen yıllarda ona alışılmadık bir kariyerin kapılarını daralayacaktı. Aradan yıllar geçmiş, okulunu bitirmişti. Artık 20'li yaşlarına yaklaşmış genç bir kadın olan Anuşka'nın yüreği kabına sığmıyordu. Bu yaşlarda hepimiz böyle duygular hissetmişizdir. Genç ve yakışıklı bir Avusturya askeriyle tanışan Anuşka da aynısını yaşıyordu. Aşığıyla saatlerce kırlarda dolaşıyor, ona heyecanlı heyecanla en büyük tutkusu olan bitkilerden bahsediyor, hayatının belki de en mutlu günlerini yaşıyordu.

Genç Anuşka, sevgilisiyle beraber kır gezmesine çıktıkları bir gün olan olmuştu. Artık bu aşkı daha da yakından yaşamak isteyen iki genç birlikte olmuşlardı. Hayatının en mutlu anını yaşayan Anuşka'nın bu mutluluğu maalesef çok da uzun sürmeyecekti. Bu birliktelikten sonra Anuşka ve sevgilisinin arasına tuhaf bir soğukluk girmişti.

Genç ana, yaşadıkları birliktelik sonrası sevgilisine daha fazla bağlanmıştı. Fakat aynısını genç asker için söylemek zordu. Eskisi kadar ilgili değildi ve sanki almak istediğini almış bir hali vardı. Sürüncemeler içerisinde geçen günlerden sonra genç amuşka terk edilmişti. Bu ayrılık onda çok derin yaralar açmıştı. Üstelik ayrılığın acısını daha atlatamamışken, yepyeni bir şokla dünyası daha da karardı. Bu birliktelikten sonra Anuşka, sevgilisinden Frang'i kaptığını öğrendi. Frang'i o yıllarda tedavisi zor, riskli bir hastalık olduğundan erken müdahale edilmezse ölüme kadar giden sonuçlara sebebiyet verebilirdi.

Bu iki gelişme Anuşka'nın hayatını altüst etmiş, onu içine kapanık birine dönüştürmüştü. Artık ne kırlarda gezip dolaşmak, ne de insanlarla muhatap olmak istiyordu. Henüz gençliğinin baharında, 20 yaşındayken insanlardan nefret eder bir hale bürünmüştü. Yalnız geçirdiği bu günlerde kendini tıbba ve kimyaya verdi. Bazen günlerce laboratuvarından çıkmıyor, sürekli deneyler yapıyordu. Fakat ailesi bu durumdan pek de memnun sayılmazdı.

Zira ebeveynlerine göre evlilik çağı çoktan gelmiş, hatta geçiyordu. Anuşka ise aşka dair ümitlerini çoktan yitirmiş bir vaziyette, kendini ilmine vermiş durumdaydı. Kendinden yaşça epey büyük Piştov de Pistonya, Anuşka'ya talip olmuştu. Ailesi bu izdivaçı çok istiyordu. Çünkü Piştov geniş arazileri olan varlıklı biriydi.

Depresyonda olan Anuşka da ailesinin bu ısrarlarına daha fazla direnmedi. Artık kiminle evleneceğinin bir önemi olmadığını düşünüyordu. Anuşka ve Piştoğlu'nun evliliği sandığı gibi mutsuz geçmiyordu. Varlıklı bir ailede yetişen Anuşka daha varlıklı bir evde yaşamaya başlamıştı. O dönemin kadınları için en büyük zorluklardan biri sürekli evde yapılacak işlerin olmasıydı. Kadınlar sosyal hayatın içinde neredeyse yok sayılıyordu.

zengin bir evde yaşamanın avantajını sonuna kadar yaşıyordu Anuşka. Evdeki işleri yardımcıları hallederken kendisini laboratuvarındaki çalışmalarına veren genç kadının eşi de bu faaliyetlerini destekliyordu. Eşinin kendisine karşı olan bu destekleyici tavrı genç ananın gönlüne girmesini sağlamıştı. Anuşka ve Piştov'un bu evlilikten tam 11 çocuğu oldu. Fakat ne yazık ki bu çocuklardan 10 tanesi yetişkinlik çağına gelemeden vefat etti.

Daha evliliğe adım atarken bile yeterince üzgün olan ananın art arda yaşadığı bu kayıplar onu iyice yıkmıştı. Seneler içerisinde yaşadığı evlat acıları karakterinde köklü değişikliklere sebep oldu. Gençken yaşadığı fırtınalı aşktan bulaşan Frenge hastalığından dolayı çocuklarının öldüğünü düşünen Amuşka ne kendisini ne de o Avusturyalı askeri affedebiliyordu. İlerleyen zamanlarda eski aşığına olan nefreti erkeklerin tamamından nefret etmesine de yol açacaktı. Hüzünlü geçen yılların ardından evliliklerinin 20. yılında eşi Piştov da vefat etti. Onca evlat kaybından sonra en yakını olan eşini de kaybedince Anuşka delirme noktasına geldi. Kendini iyice işine veren ana eşinin vefatının ardından sahip olduğu evlerden birine daha büyük bir laboratuvar kurdu.

Kırklı yaşlarında kendini bu laboratuvara kapatıp çalışmalara başladı. Tüm yaşadıkları onu yaptığı çalışmalara daha da bağlamıştı. laboratuvarında münzevi bir hayat yaşamaya kararlıydı. Laboratuvarında yaptığı çalışmalarla bir sürü yeni ilaç geliştirdi. Bu ilaçlarla bölgedeki insanların hastalıklarını tedavi ediyor, derslerine derman alıyordu. İsmi iyiden iyiye duyulmuş, bir şifacı olarak ünlenmişti. Farklı şehirlerden insanlar onun şifalı iksirlerinden medet umuyordu. Bir gün genç bir erkek Anuşka'nın kapısını çaldı. Otur bakalım şöyle genç adam. Teşekkür ederim.

Derdin nedir? Epey de sağlıklı görünüyorsun. Sormayın. Aslında saatim epey yerinde. O zaman benden ne istiyorsun? Niye geldin? Sorun da bu. Fazla sağlıklıyım. Nasıl söylesem bilemiyorum da cidden. Rahat ol, rahat ol. Anlat bakayım. Ben askere gitmek istemiyorum. Yanlış anlamayın, korktuğum için değil. Fakat ailemde benden başka bir erkek yok. Ben savaşta ölürsem onlara kim bakar? Ben sana nasıl yardımcı olabilirim? Şifacılığınızın namı ta Belgrad'a kadar vardı. Düşündüm ki birini iyileştirebiliyorsanız hasta da edebilirsiniz. Yani sana zehir vermemi istiyorsun. Yani öldürmeyecek kadar az, askere gitmemi engelleyecek kadar fazla.

Bu oldukça ilginç bir teklifti. Daha önce birçok insanı iyileştirmişti. Fakat bile isteye birini zehirlemek hiç alışık olmadığı bir şeydi. Fakat teklif edilen meblağı epey göz doyurucuydu. Eşinin ölümünün ardından serveti gittikçe eriyen Anuşka, yavaş yavaş yardımcılarını da işten çıkarmaya başlamıştı. Hazıra daha dayanmayacağının farkında olacak kadar zekiydi. Şifacılıktansa geçmiş yaşam standartlarını koruyabilecek bir meblağı kazandığı söylenemezdi.

Zehri vereceği insan da gönüllü olduğu için çok fazla üzerinde durmadı ve bunu kabul etti. Verdiği ilaç işe yaramıştı. Zehri aldıktan birkaç hafta sonra yataklara düşen genç askere götürülmeye uygun bulunmamıştı. Anuşka'nın şifacılığının yanı sıra askerlik çağına gelen gençlere çare bulduğu da artık kulaktan kulağa yayılmaya başlamıştı. Üstelik bundan dolayı bir vicdan azabı da duymuyordu.

Zira hem alan razıydı hem de veren. Bu durum uzunca süre devam etti ve insanları zehirleyerek servetine servet kattı. Şifacılıktan kazandığı paranın katbekat fazlasını kazanıyordu. Zehirler konusunda da kendini epey geliştirmiş hatta bu zehirleri sihirli su adıyla satmaya başlamıştı.

Bugünlerde Anuşka'nın müşteri profili de epey değişmişti. Askerden kaçmak isteyen gençlerin yanı sıra evli kadınlar da sık sık ziyaretine gelir olmuştu. Genellikle kocasından şiddet gören, tecavüze uğrayan, aldatılan kadınlara çeşitli bitkisel karışımlar satmaya başladı. Bu karışımlara ise aşk iksiri adını koymuştu. İnsanları zehirleme konusunda mağareti onu dolaylı yoldan da olsa bir katile çevirmişti. Fakat bundan dolayı da bir vicdan azabı duymuyordu. Çünkü gençlik yıllarında yaşadığı aşk acısı onu hali hazırda insanlardan, özellikle de erkeklerden nefret eder birine dönüştürmüştü. Bölümümüze burada kısa bir ara veriyoruz. Ardından iksir kazanlarının kaynadığı bu gizemli laboratuara geri döneceğiz.

1900'lere gelindiğinde baba Anuşka yaşlanmıştı. Artık 60 yaşının üzerinde olduğu için müşteri bulacak takati yoktu. Bunun için kendine bir yardımcı tutma niyetindeydi. Yardımcısı potansiyel müşterileri bulup onları Anuşka'ya getirecek ve getirdiği her kişi için de komisyon alacaktı. Belli bir komisyon vererek kazancını bölüşmenin iş yükünü fazlasıyla azaltacağı için uzun vadede kârlı olacağını düşündü.

Bir şişe iksirin fiyatı 2 bin ila 10 bin Yugoslav dinarı arasında değişiyordu. Ki bu meblağı epey fazlaydı. Bu yüzden kazancının bir kısmını rahatlıkla paylaşabilirdi. Yardımcısıyla beraber işler daha da sistematik bir hale aldı. Yardımcısının getirdiği kadınlara sorunun ne kadar büyük olduğunu soruyordu. Bu bir şifreydi.

Burada zehirlenmek istenen kişinin kilosunu öğreniyor, aldığı cevabı uygun bir doz hazırlayıp müşterilerine veriyordu. Zehri vücuduna alan kişilerse ortalama 8 gün içerisinde hastalanıp yatağa düşüyor, ardından da ölüyordu. Anuşka'nın bu iksirleri algılanamayacak derecede az arsenik içerdiği için otopside ölüm sebebi asla belli olmuyordu. Zaten kocasını öldürmek isteyen kimse de sonrasında otopsi talebinde bulunmuyordu. Bir gün Anuşka'nın kapısına eski bir müşterisi dayandı. Stana Momirov daha önce aldığı bir aşk iksiriyle ilk kocasını öldürdüyse de genç yaşında hastalanıp vefat eden kocasının bu ani ölümünden hiç kimse şüphelenmemişti.

Birkaç senenin ardından Stanna tekrar evlendi. Yeni kocasıyla arası epey iyi olmasına rağmen bir türlü istediği refaha erişemiyorlardı. Bu kez kocası için değil, kocasının amcası için iksir almak niyetindeydi. Amcası epey varlıklı bir adamdı ve bir varisi yoktu. Ve eğer ölürse tüm mal varlığı kardeşine yani kocasının babasına kalacaktı. Dolaylı olarak da kocası mirasın sahibi olacaktı.

Stanna Momirov 5000 dinara zehri satın aldı ve bir şekilde kocasının amcasına içirdi. İksir her zamanki gibi işe yaradı ve beklendiği gibi 8 gün içerisinde kocasının amcasının ölüm haberini aldı. Artık tüm mal varlığı kayınpederindeydi. Fakat bir sorun daha vardı. Kayınpederi ilerleyen yaşına rağmen epey sağlıklıydı.

ve yakın zamanda ölmeye de pek niyeti yoktu. İnsanların yaşam hakları üzerinde dilediği tasarruf hakkına sahip olduğunu düşünen Stana tekrar Anuşka'nın evinin yolunu tuttu. Anlat bakalım ne istiyorsun yine? Verdiğim iksir işe yaramadı mı yoksa? Yok tam aksine sorunum kökten çözüldü. Eee o zaman ne diye geldin yine? Başka bir sorunum daha var. Epey de sorunlu biri çıktın. Sana verebileceğim başka iksir yok. Eğer hastalığına bir şifa aramıyorsan çık git evimden.

Lütfen madem rica ederim dinleyin. Aaa hadi başka kapıya hadi. Bir kayın pederim var. Hepimize kötü davranıyor. Kendi torunlarına, çocuklarına olmayacak pislikler yapıyor. Yahu zaten sana ikinci iksiri vererek fazlasıyla riske attım kendimi. Hadi. Hadi bunları ayıracak vaktim yok. Hadi. Çok para veririm. Her zamankinden daha çok. Peki.

Sorunun ne kadar büyük? Her şey Stana'nın planladığı gibi gidiyordu. Anuşka'dan aldığı zehri alıp evinin yolunu tuttu. Zehri kayınpederine vermesi için 16 yaşındaki Olga'ya verdi. Olga, kayınpederinin yeğeniydi. Böylelikle kimse Stana'dan şüphelenmeyecekti.

Vakit geldiğinde Olga amcasının içkisine zehri boşalttı. Oluşan karışımı iyice karıştırdı. Amcasına götürdü. Amcası sorgusuz sualsiz tüm içkiyi bir kere de içti. Ertesi gün Stana'nın kayınpederi kimsenin sebebini bilmediği bir hastalık sebebiyle yataklara düştü. 15 gün sonra da öldü.

Bir ailedeki arda arda gerçekleşen bu iki ölüm çevredekilerin de polisin de dikkatini çekmişti. Stana'nın ilk eşinin ölüm sebebi de düşünülünce durum epey şüpheli görünüyordu. Hemen bir soruşturma başlatıldı ve Stana sorguya çekildi. Kayınpederinin ölümüyle alakan nedir? Yaşlı bir adam hastalandı öldü. Benim ne ilgim olabilir ki? Peki ya kocanın amcası? O da aynı sebeple yakın bir zamanda ölmüş. Bulaşıcı bir hastalıktır belki.

Sana ve kocana niye bir şey olmadı peki? O zaman Irsi'dir. Sonuçta bunlar kardeş değil mi? Eski kocan da mı kardeşleriydi? Köşeye sıkışıp ne diyeceğini bilemeyen Stana, bir süre daha sorgulandıktan sonra her şeyi itiraf etmek zorunda kaldı. Baba Anuşka'yı da ihbar etmiş, hatta tüm ölümlerden onu sorumlu tutmuştu. Stana'nın iddiasına göre Anuşka'dan aldığı ilacın zehir olduğunu bilmiyordu.

Çünkü aldığı şey sadece bir suydu ve kayınpederini öldüren şey Anuşka'nın sahip olduğu özel güçlerdi. Bu iddiaları saçma bulan polis tarafından laboratuvarın bulunduğu eve baskın yapıldı. Baba Anuşka sorgulanmak üzere tutuklandı. Otopsi için Stana'nın eski kocasının, kayınpederinin ve kayınpederinin kardeşinin cesetleri çıkarıldı. Hepsinin vücudunda Arseniye rastlandı.

Ortaya çıkan bulgular Anuşka'nın laboratuvarındaki ilaçlarla birebir uyuyordu. Yapılan ilk mahkeme sonucunda Stana, Anuşka'nın yardımcısı, ölen Nikola'nın yeğeni Olga ve baba Anuşka üç kişinin cinayetinden suçlu bulundu ve tutuklandı. Suçun işlendiği tarihte küçük olan Olga'nın tahliyesine karar verilirken diğerlerinin idam cezasına çarptırılmasına karar verildi. Daha sonra cezaları ömür boyu hapis cezasına çevrildi. Ömrü boyunca hiç kimse tarafından fark edilmeden 150'ye yakın erkeği öldüren baba Anuşka tam 90 yaşında tutuklandı ve cezaevinin yolunu tuttu. Ömür boyu hapis cezası onu pek korkutmuyordu. Çünkü çoktan ömrünün sonuna geldiğini düşünüyordu.

Yine de öyle olmadı ve yaş haddinden dolayı cezasının 8. yılında tahliye edildi. 90 yaşında içeri giren baba Anuşka, 98 yaşında cezaevinden çıktı ve dünyanın en yaşlı seri katili ünvanını ele geçirdi. Tahliyesinden sonra laboratuvarının bulunduğu evinde 2 sene daha yaşadı. 1938 yılında doğumundan tam 100 yıl sonra onlarca insanı öldüren kendisi değilmiş gibi huzur içinde öldü.

Kaç yaşında olursa olsun bu kadar kişinin ölümüne sebep olmuş birisinin salıverilmesini doğru buluyor musunuz? Her ne olursa olsun bu yaşlı kadını anlayabilmek mümkün değil. Yaşadığımız toplumda kadınlar olarak o yıllarda olduğu gibi şimdilerde de benzer sorunlarla karşılaşıyoruz. Herkes kendince adaleti sağlasaydı ortalık fena halde karışırdı ve yaşadığımız toplum ne halde olurdu düşünemiyorum bile. Sebebi her ne olursa olsun bir insanın yaşamı üzerinde hak iddia etmek bana daima yanlış geliyor. Tabii sizin de düşüncelerinizi merak ediyorum.

Evet, bu haftanın karanlık dosyasının da sonuna geldik. Bir sonraki karanlık dosyada görüşmek üzere. Kendinize iyi bakın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)