
1.786 kelime · ~9 dk okuma
Hayda! Bu ne ya? Kim kazdı ki bunu yine köstebek gibi her yere eşmişler. Ağaç dikleyecek mevsimdeymişiz gibi şuna bak.
Lan! Hassiktir! Nasıl bir çukur lan bu böyle mezar gibi? Ben Sezgi Aksu. Burası karanlık dosyalar.
Bugün size Amerika Birleşik Devletleri'nin en çok tanınan seri katillerinden birinden bahsedeceğim. Ne dersiniz? Meyve bahçelerinin altına gizlenmiş bu trajediyi dinlemeye hazır mısınız? 19 Mayıs 1971 Kaliforniya'nın Yuba şehrinde bir çiftçi şeftali bahçesini incelerken meyve ağaçlarının arasında bir çukur olduğunu fark etti. Bir metre derinliğinde iki metre uzunluğundaki bu çukur doğal görünmüyordu. İlk bakışta bir mezarı andırıyordu. Çiftçinin kendinden habersiz bir şekilde arazisine kazılmış bu çukur içine bir kurt düşürdü.
Bu olaya bir anlam verememişti. Ortalıkta ne bir ipucu vardı ne de bir iz. Çukur'u bulduğu gibi bırakıp endişeli bir şekilde evine döndü. Ertesi gün bahçeye döndüğünde Henday'ın hala orada olup olmayacağını merak ediyordu.
Çiftliğe döndüğünde hayrete düştü. Çukurdan hiçbir iz kalmamıştı. Sanki daha önce hiç açılmamış gibi. Çiftçi iyice endişelenmişti. Birisi kesinlikle onun mülküne izinsiz giriyordu. Üstelik bu kişi buraya bir şey, belki de bir ceset gömmüş olabilirdi. Bu işin içinde bir bit yeniği olduğunu düşündü. Hemen yetkililere haber verdi.
Çiftçinin ihbarı üzerine oraya gelen olay yeri inceleme ekibi, çukuru dolduran toprağı dikkatli bir şekilde temizledi. Çukurun dibine indiklerinde herkesin kanı dondu. İçinde bir ceset yatıyordu. Bu ceset, yerel halk tarafından tanınan Kenneth Whittaker'dan başkası değildi.
Kenneth, Yuba'nın evsizlerindendi. Karın tokluğuna bölgedeki çiftçilerin bahçelerinde çalışır, çalışmadığı zamanlarda da sokakta boş bulduğu yerde yatardı. Cesedin eşkali tespit edilebilmesine rağmen berbat durumdaydı. Kenneth'i her kim öldürmüşse ondan hırsını fena halde çıkartmıştı.
Bıçaklanarak öldürülmüş gibi görünüyordu. Fakat kafasında halayla açılmış yaralar da vardı. Ceset yüzü yukarı bakacak şekilde kolları başının üzerine doğru uzatılmış bir halde gömülmüştü. Hatta üzerindeki gömlek yüzünü kapatacak kadar yukarı çekilmişti. Sanki bunu yapan katil öldürdüğü kişinin yüzüne bakmak dahi istemiyormuş gibiydi. Olay yerindeki polisler Kenneth'in üzerindekileri incelerken cebinde çıplak erkeklere ait müstehcen fotoğraflara rastladılar. Adli tıp raporuna göre Kenneth'in ölmeden önce cinsel saldırıya uğramış olduğu ortaya çıktı. Şeftali bahçesinde bulunan bu ceset tüm Yuba halkını ayağa kaldırmıştı. Bölge halkı kendini tedirgin hissediyordu.
Öyle ki çiftçiler gözlerini dört açmış, geceleri de bahçelerini beklemeye başlamıştı. Yuba'da küçük bir şeftali bahçesinde bulunan bu ceset, tüm şehir için bir kabusun başlangıcı olacaktı. Aradan geçen birkaç haftadan sonra, şehrin çeşitli yerlerindeki çiftçilerden ardı ardına ihbarlar gelmeye başladı. Artık bahçelerindeki her yükseltiye, her yumuşak toprağa daha dikkatli bakıyorlardı. Gelen ihbarlar üzerine yapılan kazılarda, yaşları 45 ila 65 arasında değişen erkek cesetlerine rastlandı. Hepsinin erkek olmasının yanı sıra başka ortak noktaları da vardı.
Hepsinin kafasında palayla açılmış bir yara vardı ve aynı zamanda bıçaklanmışlardı. Ayrıca tüm maktuller öldürülmeden önce tecavüze uğramışlardı. Kurbanlardan biri olan Charles Fleming, bir iş ve başını koyabileceği bir yastık bulduğu her yerde çalışan evsiz bir adamdı. Tıpkı Kenneth Bricker gibi. Onun da kafasının arkasında palayla yapıldığı anlaşılan bir yara vardı.
Katilin imzası niteliğindeki bu yara haç şeklindeydi. Olay herkesin midesini bulandırmıştı. Polis bir türlü olayın failine dair bir ipucu bulamıyordu. Ta ki Melford Semple isimli bir erkeğe ait o ceset bulunana kadar. İncelemeler sonucu anlaşıldı ki zavallı Melford da bu acımasız katilin vahşetinden payını almıştı. Onda da diğer cesetlerde bulunan izlerin aynısı vardı. Ancak bu sefer polis daha fazlasına da ulaşabilmişti. Maktülün cebinde bir kağıt bulundu. Polisi katile götürecek bir kağıt.
Bu kağıdın yakınlardaki bir et pazarından alınan bir makbuz olduğu anlaşıldı. Makbuzun üzerinde ise bir isim yazılıydı. Juan Corona. Polis çok da zorlanmadan şüpheliğe ulaşmayı başardı. Peki, kimdi bu Juan Corona? Juan, 1934 yılının Şubat ayında Meksika'da doğmuştu. Üçü üvey olmak üzere tam 12 kardeşi vardı.
Yoksul bir ailede dünyaya gelen Juan'ın kendinden 11 yaş büyük abisin Natividad, yoksulluktan kaçmak için Kaliforniya'ya göçmüştü. Aile içindeki bu göç küçük Juan'ı da etkilediği için büyük Amerikan rüyasına kapılan genç, abisinden 6 yıl sonra liseyi yarıda bırakıp ABD'ye gitmişti. Üstelik abisinden daha zor bir yolla. Kaçak olarak.
O zamanlar Sacramento ve Yuba'daki çiftliklerin çoğu, zorlu işlerde çalıştırmak için Meksikalı işçileri kullanıyordu. Bu, çiftlik sahipleri için bir ABD vatandaşını çalıştırmaktan çok daha kârlıydı. Çünkü onlar için göçmen demek, ucuz iş gücü demekti. Üstelik Güney'den gelen bu insanlar işlerinde de epey iyilerdi. Bu da onları Amerikalıların gözünde daha da cazip kılıyordu.
Bir çalışma izni olmayan Juan da çiftliklerde bulduğu çeşitli işlerde kaçak şekilde çalışıyor, el altından aldığı nakit ödemelerle geçimini sağlıyordu. Artık bir miktar parası da olan Juan'ın hayatına birileri girmeye başlamıştı. Yuba'da tanıştığı Gabriela Hermosillo adında genç bir kadınla çıkmaya başladı. Onun açısından çok da ciddi olmayan bu ilişki, Gabriela'nın ailesi tarafından pek de öyle görülmüyordu.
Genç kadının ailesinin baskıları sonucunda kaçak yollarla evlenmek zorunda kalmışlardı. Daha başından yürümeyeceği belli olan bu evlilik, üç ay içinde bitmişti. 20 yaşında evlenip boşanan Corona, hayatındaki en büyük ve onu en çok değiştiren travmayı da bu ayrılıktan bir sene sonra yaşayacaktı. Bölümümüze tam da bu noktada bir ara verelim. Döndüğümüzde muanı derinden etkileyen olayı öğreneceğiz.
1955 Aralık ayı Yuba halkı için epey zorluydu. Günlerce yağan yağmurun ardından Feder nehrinin önündeki setlerden biri yıkıldı. Dünyanın en büyük barajlarından biri olan bu setin yıkılmasının ardından bölgeyi şiddetli bir sel basmıştı. Bu doğal afet sonucunda 38 kişi hayatını kaybetti. Sel kurbanlarının çoğu Juan gibi Meksikalı göçmenlerdi.
Yaşanan felaket Juan'ı fazlasıyla etkilemişti. Herkese ölenlerin hayaletlerini gördüğünü anlatmaya başladı. Durum ciddiydi. Juan'ın kardeşleri onu bir psikiyatri servisine başvurması için zar zor ikna ettiler. Burada kendisine şiddetli paranoya ve şizofreni tanısı konuldu. Hemen hastaneye yatırılan genç adama şok tedavisi uygulandı.
Hastanede geçirdiği 3 ayın ardından taburcu edilen Juan Corona hayatına kaldığı yerden devam edemeyecekti. Bir şekilde devlet tarafından tespit edilmişti ve taburcusunun ardından Meksika'ya dönmek zorunda kalmıştı. Tedaviler yüzünden oldukça yıpranan Juan'ın Amerika rüyası hala bitmemişti. Meksika'da geçirdiği kısa bir sürenin ardından bu kez yasal olarak ABD'ye geri dönme başvurusunda bulundu.
Artık İngilizcesi de gelişen Corona'nın başvurusu onaylandı ve tekrar Yuba'ya döndü. Bu sefer daha hırslı ve daha çalışkandı. Birkaç yıl sonra Juan, ikinci karısı Gloria Moreno ile tanıştı ve evlendi. Çiftin bu evlilikten dört kızı dünyaya geldi. Fakat bu evlilik de ilkinden pek farklı sayılmazdı.
Juan'ın ailesine karşı saldırgan ve şiddet uygulayan bir adam olduğu söyleniyordu. Dedikodulara göre bunun sebebi ise Juan'ın çifte hayat yaşamasıydı. Erkeklerle birlikte olmaktan hoşlandığına dair söylentiler vardı ve bu da karısıyla arasında tartışmalara sebep oluyordu. Zaten dengesiz bir yapıya sahip olan Wan da bu tip söylentilerin önüne geçmek için daha erkeksi görünmeye çalışıyor ve böyle anlarda kolaylıkla şiddete meyleden birine dönüşebiliyordu. Fakat ne yaparsa yapsın, kimse onun heteroseksüel olduğuna inanmıyordu. Yıllarca çiftlik işçisi olarak zorlu bir işte çalıştıktan sonra Wan, hayattan daha fazlasını istediğine karar vermiş ve kendi gibi göçmen işçilerle bağlantılar kurmaya başlamıştı.
Bu şekilde sosyal bir ağ oluşturacak ve kendi yaptığı işleri başkasına yaptırarak onlar üstünden para kazanacaktı. Bu yüzden Yuba da göçmen ve çiftçiler tarafından iyi tanınan bir adamdı. Fakat artık polis de onu tanıyordu. Polis, Juan hakkındaki araştırmalarını ilerlettikçe, adının ilk defa şiddet içeren bir suçta geçmediğini anlayacaktı. 1970 yılında kardeşine ait kafede meydana gelen bir saldırının şüphelisi haline gelmişti.
Meksikalı genç bir adam, üvey abisi Natividad'ın kafesinin tuvaletinde cinsel saldırıya uğradığı ihbarında bulunmuştu. Saldırgan aynı zamanda bu gencin kafasını palayla yaralamıştı. Juan Corona en başından beri bu olayda bir şüpheliydi. Saldırı esnasında o da kafedeydi. Ancak her nedense kendisine herhangi bir suçlama yöneltilmemişti. Onun yerine saldırganın abisi Natividad olduğuna hükmedilmişti.
Şiddet mağduru, Wan'ın abisine dava açmış ve 250 bin dolar tazminat hakkı kazanmıştı. Natividad'ın işlemediği bir suç için bu denli yüksek bir meblağı ödemeye niyeti yoktu. Tazminatı ödememek için Meksika'ya kaçtı. İki olay arasındaki bağlantıyı bulan polis ekibi için her şey çok daha net bir hale gelmişti. Bu olayda bir seri katilin örüntüsü vardı. Kurbanlarına cinsel saldırıda bulunan ve başlarında spesifik bir yara izi bırakan bir seri katilin.
26 Mayıs 1971 günü Juan Corona, meyve bahçelerinde bulunan cesetlerin faili olma şüphesiyle tutuklandı. Evinde aramalar yapan polisler adeta şok olmuşlardı. Kanıt niteliği taşıyan bir sürü şey ele geçirmişlerdi. Bir piston, bıçaklar, yakın bir zamanda kullanıldığı belli olan bir kürek ve yaklaşık 45 santimetrelik bir pala. Tüm bunların yanında evde bulunan bir defterde 34 erkeğin ismi yazmaktaydı. Erkeklerin isimlerinin karşısındaysa farklı tarihler yer almaktaydı.
Bu isimlerden bazılarına ise uzun süredir ulaşılamıyordu. Bulunan bu yeni kanıtın ardından olası başka cinayetleri gün yüzüne çıkarmak için bölgede derinlemesine bir arama çalışması başlatıldı. Juan'ın bağlantıda olduğu birçok çiftlik kazıldı ve birbiriyle bağlantılı görünen 22 erkek cesedine daha ulaşıldı. 25 kişinin cinayetiyle suçlanan Juan hepsini reddetti.
Karısı, Juan'ın masumiyetine inanıyordu. Savcılık ise çok net bir tablo çiziyordu. Juan, ikili hayat süren, öfkeli, şiddet yanlısı bir adamdı. Erkeklere ilgi duymasına rağmen bir kadınla evliydi. Göçmen işçileri işe almak için kurduğu organizasyonsa, onun fantezilerini gerçekleştirmek için muazzam bir araçtı.
Meksika'dan gelen işçilerin ortadan kaybolmasının kimseyi şüphelendirmeyeceğini düşünüyordu. Kurbanlarının neredeyse tümünü bu şekilde bulmuştu. Juan Corona'ya başlangıçta bir kamu avukatı atandı. Bu avukat, davayı cinayetler sırasındaki zihinsel durumunu göz önünde bulundurarak savunmayı planlıyordu. Bilir kişi olarak mahkeme heyetinden birkaç psikiyatristi dahi talep etmişti.
Ancak davaya atanmasından kısa bir süre sonra, onun yerine Richard Hawke adında özel bir avukat gelmişti. Hawke, Corona'nın hikayesinin hakları karşılığında davaya üstlenmeyi teklif etti. Juan'ın hikayesinden kitaplar yazmak, film senaryoları çıkarmak istiyordu. şizofreni olmasıyla veya cinayetlerini hafifletecek herhangi başka sebeplerle ilgilenmiyordu. Daha profesyonel olduğu düşüncesiyle Corona, Hawke'ın savunma avukatı olmasını kabul etti. Tek amacı olayın hikayesini almak olan Hawke, mahkemede Juan'ın şizofrenisinden bahsetme zahmetine dahi girmedi. Sonuç olarak Juan Corona, şart tahliye imkanı olmaksızın 25 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
Yıllar sonra avukatının onu savunmayı becerememiş olmasından ötürü mahkumiyeti bozuldu ve kendisine yeniden yargılanma hakkı verildi. Juan Corona ikinci duruşmasında da masum olduğunu beyan etti. Savunma avukatıysa katil olarak alternatif bir şüpheliğe işaret etti. Juan'ın önceki pala saldırısına adı karışan kardeşi Natividad'ı. Bu zayıf bir savunmaydı. Savcılığın elinde makbuz ve kanlı silahlar vardı.
Bunlar inkar edilemeyecek fiziksel kanıtlardı. Ancak savunma, Natividad'ın küçük kardeşini suçlamak için makbuzları cesetlerin üzerine yerleştirdiğini iddia etti. Sonuçta nasıl bir aptal böylesine bir delili suç mahallinde bırakırdı ki? Savunmaya göre bunun mutlaka bir kurgu olması gerekiyordu. Çok sayıda görgü tanığı kurbanları van Corona ile gördüğünü bildirdi.
Van bir kez daha suçlu bulundu ve şartlı sahliye imkanı olmaksızın ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Van Corona en az 25 kişiyi öldürmüştü. Hepsi yoksul, orta yaşlı yahut yaşlı erkeklerden oluşan 25 kişinin tek bir ortak noktası vardı. Juan'a güvenmek. Onları iş bulma vaadiyle kandırıp pis emellerini alet eden Juan Corona, Amerika'nın en çok bilinen seri katillerinden biri olmuştu. Hapishanede 30 kez bıçaklanmasına ve hatta bir gözünü kaybetmesine rağmen uzun yıllar yaşadı.
85 yaşında yaşlılığa bağlı doğal sebeplerden dolayı parmaklıklar ardında yaşamını yitirdi. Adeta onca kişinin katili değilmiş gibi. İddialara göre ölmeden önce yaptıklarını itiraf etmiş, ancak hasta bir adamın diğer insanlarla aynı standartlarda yargılanamayacağını söylemişti. Peki siz ne düşünüyorsunuz?
Akli dengesinin yerinde olmaması, 25 kişinin ölümünü, canlarını tehlikeye atarak yeni bir hayat kurmak adına dilini bile bilmedikleri bir ülkeye gelen bu zavallı insanların canlarının elinden alınmasını hafifletiyor mu? Evet, bu haftanın karanlık dosyasının da sonuna geldik. Bir sonraki karanlık dosyada görüşmek üzere. Kendinize iyi bakın.
Abone olmayı unutmayın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.