
2.625 kelime · ~13 dk okuma
Kuyucu Katil serisinde dinleyecekleriniz gerçek olaylardan esinlenerek kurgulanmıştır. Burada ölmek istiyorum. Bu karanlık sokaklar... Kendim gibi hissetmem sağlıyor. Tek sorun insanlar. Ağabeyim bir yardım et be! Ağabeyim canımın kıymeti yok be ağabeyim! Bana hanginiz yardım edecek? Şşş! Yakışıklı! Tanışmak ister misin? Gel! Siktir git lan buradan! Allah'ın belaları hiçbir yerde rahat yok ya! Yeni yıla giriyoruz ayol! Rahatla biraz! Yılbaşı ha.
Senin bu hayattan hala umudun var. Güzel. Umutlu, mutlu insanlar. Yeni yılda nasıl gireceksiniz? Ben söyleyeyim. Ya dayak yiyeceğim. Ya meydanda pandik yiyeceğim. Ya da... Bir ıslak verir misin abi?
Ya da ıslak hamburger yiyeceğim. Benim de kendime göre zevklerim var. Olmasın mı? Geçen bir arkadaşla geldik. Tadını sevmiyormuş. Şeker var içinde, diyor. Mal. Sen her gün paket gıdayla beslenen adamsın. Bunun şekeri mi batıyor? Aynen böyle söyledim. Şimdi görüşmüyor benimle. Siktirsin it.
Geçebilir miyim? Sıra var kardeşim. Ulan çekil, ne sırası? Vallurumlu konuşma benimle geçtir ana. Oğlum mal mısın? Sırada değilim diyorum ben, sırada değilim. Bilaller siktirtme belanı geçtir ana. Oğlum bak küfürlü konuşma lan benimle. İndir lan elini. Oğlum bak küfürlü konuşma diyorum benimle, alo. Oğlum bak, şşş. Yine hiç istemediğim bir durumun içine soktum kendimi. Ama görüyorsunuz işte, düz yolda bile yürünmüyor. İlla ki huzurunuzu kaçıracak birileri oluyor. Birazdan yılbaşına gireceğiz. Soytarının teki giymiş kırmızıları ben Noel babayım diye LCD TV çekilişi yapıyor. 52 inç.
Ho ho ho diyor bir de. Bu Angut da bedava televizyon kazanma şansını elinden alacağımı zannedip bana dayılanıyor. Ben şimdi bu bıçağı cebimden çıkarmak zorunda kaldım. İyi mi oldu yani? Memur
beyleri de rahatsız ettik. Al buyur kimliğim. Yaz. Alkol içmek suretiyle toplumun huzurunu kaçırdı yaz. Bu
gecenin nezarette biteceğini düşünmezdim. Beni götürmek konusunda emin misiniz Memo Bey? Orada milleti potluyorlar. Ona bir bakın isterseniz.
Allah belanızı versin. Yeni yıla girdik. 2008. Herkese hayırlı olsun. Yeni yıl dileğim sormuştu bir tanesi geçenlerde. Yeni yıldan tek dileğim,
Artık her şeyin son bulması. Özkan Zengin, nam-ı diğer kuyucu katil. 1982 yılında İstanbul, Kartal'da doğdu. 2008'de 5 kişiyi öldürüp, burası benim ceset kumbaram diye tabir ettiği su kuyusuna attı. Tam 2 ay süren, zorlu, nefes kesen bir operasyonun ardından yakalandı. 6 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Şu an hala cezaevinde. Peki Özkan'ın derdi neydi?
Neden cesetlerden bir kumbara yapmıştı kendine? Bu soruların peşinden 2008 yılına gidecek, İstanbul'un en ücra kuyularının etrafında dolaşacak ve bu kumbaranın anahtarını arayacağız. Ne dersiniz? Üç bölüm sürecek bu yolculuğa çıkmaya hazır mısınız?
10 Mayıs 2008 Özkan Zengin o sabah annesiyle beraber yaşadığı evinden çıktığında içinde bir burukluk vardı. Annesine haksızlık ettiğini düşündüğü için kendini suçluyordu. Çok ileri gitmişti. Her defasında kendisine sakin kalmayı öğütlemesine rağmen hep aynı şeyi yapıyor, hep özür diliyordu. Annesinin sızlanmaları gün boyunca kulağında yankılandı. Ağzından
dökülenlerden dolayı kendisine karşı çok öfkeliydi. Öfkenin de ötesinde nefret ediyordu. Bu, onun için yeni bir şey değildi. Hatta kendisine dair hatırladığı en güçlü ve en eski duyguydu. Özkan, çocukluğundan beri kendisine karşı içinde büyüyen bu nefretinin nasıl bir tehlikeye dönüşeceğinden henüz haberdar değildi. O gece evinden çıkıp her zamanki gibi Nevizade'ye gitmişti.
Kartal sahili ve Nevizade. Buralar, Özkan'ın kendisini evinde olduğundan... ...çok daha rahat hissettiği iki yerdi. Güvensiz ama ona ait. Bu tekinsizlik, ona anlamlandıramadığı bir haz verdiğinden... ...hep karanlık ve tenha sokaklardan yürümeyi tercih ederdi. Tehlikeyi çağırmak hoşuna gidiyordu. Cüzdanını ver. Ne oluyor ya? Cüzdan diyorum, para.
Abi valla bende de hiç çöp ki. Telefonla mı? Boşalt ceplerine bak delik deşik ederim seni ha burada. Abi tamam, tamam abi. Hadi lan! Tamam abi tamam ya. Çabuk! Sakin ol. Al sen bunu tamam mı? Başka bir şeyim yok ama bak. Al şöyle. Adam. Orospu çocuğu.
Korkmuştu. Kendinden daha güçlü gördüğü insanlara karşı hep ödlekti Özkan. Güçsüz gördükleri neyse diş geçirmeyi ihmal etmezdi. Bu gece bununla bu şekilde yüzleşmek canını sıktı. Böyle bir insan olmak istemiyordu. Bunu kendi kendine düşünüp çözmeye karar verse de bu kararını uygulayamadan kendisini nevizadede buldu. Çünkü kendiyle derdi bitmiyor, kafasının içindeki ses hiç susmuyordu.
O da kiminle, nerede olduğundan bağımsız, kafasının içindeki gürültüyü bastırabilecek herhangi bir sesin peşine takılıp gidiyordu. O gün Galatasaray taraftarları sokaklara doluşmuş, şampiyonluklarını kutluyordu. Özkan da herkes gibi bu zafere kadeh kaldırıyordu. Pardon, bana bir elini ver. Bir elini daha alabilir miyim? Bir tane daha ver.
Özkan ayağa kalktığında dengede duramıyordu. Şampiyonluk kutlamalarına eşlik eden biralar onu sarhoş etmişti. Düşünmeyi, kendisine çekidüzen vermeyi planladığı bu akşamda da yine hiçbir şey hatırlamayacak duruma getirmişti kendini. Bunu yapmayı çok iyi biliyordu. Hatta hayatı bu şekilde yaşıyordu. Pişmanlıklarının üzerine yeni pişmanlıklar ekleyerek. Üstelik parası da yoktu. İçtiği biraları ödeyemeyeceğini fark ettiği gibi yerinden fırladı.
Hadi eyvallah. Koşar adımlarla İstiklal Caddesi'ne çıktı. Nereye gideceğini bilmiyordu. Cadde boyunca koşmaya devam etti. Kafasındaki tüm düşüncelere rağmen... ...ıslak hamburgercisinin önüne geldiğinde... ...kendini yine o dükkanın içinde buldu. Hamburgerini alıp en köşedeki masaya oturdu. Büfenin her yeri aynalarla kaplıydı.
Sanki her defasında kendi zavallılığıyla yüzleşsin diye koymuşlardı o aynaları oraya. Gözlerini kendisine dikip bakmaya başladı. Ne bakıyorsun lan diplik? Yine tutamadın ağzını değil mi?
Sakalına da salça bulaşmış. Midemi bulandırıyorsun. Islak hamburgerinden kocaman bir ısırık aldı. İlk ısırık da neredeyse bitirmişti bile. Bir ısırık daha aldı. Aynada gördüğü surattan iğrene iğrene çiğnemeye devam etti. Şimdi
kısa bir ara veriyoruz. Ardından davamıza geri döneceğiz. Özkan sabaha karşı çalıştığı fırına gitmiş, özenle hamurlarını açıp ekmeklerini, poğaçalarını, açmalarını yapmıştı. Hamurla uğraşmak ona iyi geliyordu. İşine karşı oldukça özenli ve titizdi. Ustası en başlarda Özkan'ın bu huyunu takdir etse de zamanla sinirini bozmaya başlamıştı. Özkan'ın takıldığı detaylar ustanın vaktini almakla kalmıyor, içini ürpertiyordu.
Yandım Allah! Çekil ustam çekil bak sende yandım. Oğlum dur! Koy şöyle. Bak sıcak sıcak kopar ustam şunun tadına bak. Aferin. Aferin oğlum da kaç saattir yapa yapa bir tepsi mi yaptın lan? Eee ustam özeniyoruz yani bizde öyle yalap şapiş yapmayın sonuçta. 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8. Özkan. Yine tek tek sayarak mı kurdun lan sen bu çörek otlarını?
Tabi ustam, onun nizami olması gerek. Tövbe estağfurullah. Altta, üstte, sağa sola ikişer tane, eşkenar dörtgen. Oğlum bak çok canımı sıkıyorum. Kaç saattir sen bir tepsi yapana kadar biz dört tane çıkardık. Senin çörek otlarını mı bekleyeceğiz lan biz? Ustam ama çok seviyor herkes. Oğlum git. Git, gözüm görmesin seni. Bir hava al gel, git. Ulan manyak.
Özkan kendini en güvende hissettiği yere Kartal sahiline gitmişti. Sahilde parktan ve çocuk gürültüsünden en uzak noktaya doğru yürümeye başladı. Yalnız başına kaldığı an yine o susmayan iç sesi Özkan'ı kemirmeye başlamıştı. Konuşacak birini bulmadığı sürece onu susturamayacağını biliyordu.
Her zaman oturduğu banka doğru gittiğinde boş olmadığını görmüştü. Bankta 30 yaşında, tıpkı Özkan gibi bir hamur ustası olan Faruk Topçuo oturuyordu. Faruk, çalıştığı pizzacıdan öğle molası için çıkıp sahile gelmiş, fırından aldığı açmayı yiyordu. Poşetten bir açma daha çıkardı. O sırada Özkan dikkatle Faruk'u izliyordu. Elinde tuttuğu poşeti görünce gururla karışık bir öfke duyduğunu hissetti.
Poşetin üstünde şöyle yazıyordu. Ünal Umlu Mamulleri. Burası, Özkan'ın çalıştığı fırından başka bir yer değildi. Özkan bu tesadüften oldukça etkilenmiş gibi gözüküyordu. Yavaşça Faruk'un yanına yaklaştı. Afiyet olsun kardeş. Teşekkür ederim. Buyurun beraber olsun. Eyvallah, sağ ol. Nasıl, beğendin mi? Güzel. Yani ben öyle kolay kolay beğenmem ama baksanıza nasıl güzel kabarmış.
Yani, açma işte. Hayır hayır. Açma ustalık ister. Ben de kaç yıldır bu işi yapıyorum. Açma dediğiniz böyle güzel kabaracak. Tel tel ayrılacak, pofilik olacak. Pofilik mi? Özkan'ın içindeki yine konuşmaya başlamıştı. Ulan iki tane iltifat aldın, hemen bir sırıtmalar, bir şeyler. Oh, ne güzel hayat be. Bir bok olmaz senden. Sus lan! Efendim?
Pardon, san demedim. Özkan, dolaylı yoldan kendisine edilen bu iltifatlara dayanamıyordu. Sanki herkes toplanmış, onu hak etmediği sahte bir mutluluğun içine sokmak istiyordu. Faruk'un bir kır lokantası açma hayali vardı. Babasından kalan ufak arsayı satacak, yıllardır biriktirdikleriyle birleştirip bir arazi alacak, üstüne de lokanta yapacaktı.
Sohbetin ilerlemesiyle Özkan da Faruk'un bu hayalinden haberdar olmuş oldu. Hatta birlikte Faruk'un satın almak istediği araziyi görmeye bile gittiler. Lokantayı şu tarafa düşünüyorum. Şöyle küçük ama güzel. Aileyle gelinebilecek samimi bir ortam. İçki olmayacak mı?
Yok, aile mekanı olacak. Bak, bahçeyi şuraya düşünüyorum. Böyle masalar ahşaptan olsun, belki beyaz, belki lacivert olabilir böyle. Ama sadece şık bir yer olsun istiyorum. Olur olur, merak etme. Özkan, sana ben çok teşekkür ederim bu arada. İlk defa birini getirdim biliyor musun? Öyle mi? Öyle. Şimdi getireceğim birini, sen kim, dükkan açmak kim diyecek. Hevesim kursağımda kalacak. Ama sen öyle değilsin. Sağ ol desteğin için.
Tamam, tamam. Özkan, konuşmanın gittiği bu noktadan çok rahatsız olmuştu. Faruk'un bu sözleri onu garip bir şekilde mutlu hissettiriyordu. Ama o, bunun fikrine bile dayanamıyordu. Bu kuyuyu ne yapacaksın peki? Valla bilmiyorum ki. Belki kullanırım onu. Bakarsın kuyu kebabı yaparım ha.
Ahahahah! Ahahahah! Ne yaptın sen? Ne yaptın? Öldürdün
adamı. Ne yapacağım? Ne yapacağım? Ne yapacağım?
Özkan, Faruk'un boğazını kesmiş, parasını ve cüzdanını alıp, onu o kuyuya atmıştı. Bu planladığı bir şey değildi. Neden yaptığını bilmiyordu. Şaşkındı. İlk defa böyle bir duyguyla karşılaşıyordu. Fazla bulanmış bir suçluluk. Bu duyguyu tek seferde yuttu ve kuyunun başında bir sigara yaktı. Bu sefer farklıydı. Tadı bu zamana kadar içtiği hiçbir sigaranın tadına benzemiyordu. Düşüncelere dalmıştı.
Neden diye düşünüyordu. Neden şimdi? Bugüne kadar hiç kimse ona iyi hissedeceği bir şeyler söylememiş miydi? Hiç kimse onu dost gibi görmemiş miydi? Hiç mi mutlu olmamıştı? Neden şimdi bozdu bunu? Neden şimdi harekete geçti? Bilmiyordu. İçinde biriken bu öfkenin tam olarak neden şimdi patladığını bilemiyordu. Ama Faruk'tan çok rahatsız olduğunu biliyordu.
Onun kibarlığı ve samimiyeti, Özkan'ı karşı koyamadığı bir nefrete sürüklemişti. İçinde anlamlandıramadığı bu duygularla bir süre orada bekledi. yaptığı şeyi sindirmesi gerekiyordu. Ancak bu o kadar kolay olmayacaktı. Bir süre şok içinde oturduktan sonra birilerinin gelebileceği ihtimalini fark etti. Artık dünyaya dönmüştü. Hızlıca kalktı ve oradan uzaklaşmak için ana yola doğru koşmaya başladı. Bulduğu ilk minibüse atladı. Kollarında kan vardı. Neyse ki bindiği minibüs kırmızı yeşil ışıklarıyla adeta tekerlekli bir pavyon gibiydi.
Ve burada, Özkan'ın kanlı kıyafeti hiç mi hiç dikkat çekmiyordu. Eve doğru yaklaşmıştı. Salonun ışıkları yanıyordu. Annesi evde olmalıydı. Zaten nerede olacaktı ki? Onunla karşılaşınca ne yapacağını, nasıl davranacağını bilmiyordu. Annesinin bir bakışta her şeyi anlayacağını düşünüyordu. Öte yandan, kendini hiç olmadığı kadar hafiflemiş hissediyordu.
Kıyafetinin kanlı yerlerini kıvırıp eve girdi. Annesi tüm dikkatiyle aşkı memnu izliyordu. Özkan'ın geldiğini fark etmemişti bile. Ziyagil yalısındaki gerilim, Özkan'ı annesine yakalanmaktan kurtarmıştı. Ses çıkarmadan tuvalete gitti. Musluğu açtı. Elini yüzünü yıkamaya koyuldu. Lavabo komple kan olmuştu. Aynada dik dik kendine bakmaya başladı.
Ne yaptın sen? Ne yaptın sen? Ne yaptın lan sen? Ne yaptın sen? Neden böyle bir şey yaptın? Neden? Ne yaptın? Polis.
Polise gitmen lazım. Olmaz başka türlü. Polise gideceğim. Polise gideceğim. Allah belanı versin lan senin. Uros bu çocuğu.
Özkan o gün ilk defa annesinden özür dilemedi. Artık özür dileyemezdi. Hiç kimseden, hiçbir konuda özür dileyemezdi. Geri dönülmez bir şey yapmıştı. Faruk'un yüzündeki mutluluk gözünün önünden bir türlü gitmiyordu. Nefes almakta zorlanıyordu.
Sanki omurgaları incecik bir misina iple sarılmış da onu sonuna kadar sıkıyor gibiydi. Bu şekilde, bu pişmanlık ve sıkışmışlıkla yaşayamayacağını düşünüyordu. Polise gitmeye karar verdi. Öfkem polise gitmişti. Ama sanki her an vazgeçmek için bir sebep arıyor gibiydi. Gördüklerinden sonra korkmuştu.
Kendine bu cezayı vermeye bir türlü kıyamıyordu. Başkalarının ona bir şey yapmasından korkuyordu. O, cezasını ancak kendi kendine verebilirdi. Koşarak oradan uzaklaştı.
Aradan tam bir ay geçmişti. Özkan'ın ruh halinde keskin bir değişim, göz altlarında belirgin morluklar vardı. 16 Haziran sabahı, Kartal sahiline gitmek üzere evden çıktı. Sahil her pazar olduğu gibi kalabalıktı. Çocuklar parkta birbirleriyle eğleniyor, genç çiftler el ele sahilin tadını çıkarıyordu. Ailecek piknik yapmaya gelenler, güneş banyosu yapanlar… Herkes çok mutluydu.
Özkan hariç. Özkan bir aydır uyuyamıyordu. Mutsuzluktan, pişmanlıktan, ağlamaktan. O anda bankta tek başına gazete okuyan 44 yaşındaki tadilat ustası Şamil Kefeci dikkatini çekti. Şamil Usta büyük bir keyif ve heyecanla gazete satırlarını okuyor, kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu.
Özkan, Şamil'in gözündeki mutluluğu gördüğü andan itibaren başka bir yere bakamaz olmuştu. O coşkuda Özkan'ı çeken bir şeyler vardı. Onu kendi karanlığından uzaklaştıracak bir şeyler. Özkan, çocukluğundan beri kendisiyle baş başa kalmaya dayanamadığından hoş sohbet biri olmuştu hep. İnsanlarla kolaylıkla sohbete girer, yakınlık kurar, espriler yaparak kendini sevdirirdi.
Ama ilişkilerini her zaman yüzeysel tutardı. Onu gerçekten tanısalar, kendisinden nefret edeceklerini düşünürdü hep. Şamil Usta'nın elindeki gazete manşetini okuduktan sonra artık ne konuşacağını biliyordu. Manşette şöyle yazıyordu. Geri dönüşün kralı. Adeta koşar adımlarla Şamil Usta'nın yanına oturdu. Şimdi her zaman yaptığı şeyi yapacaktı.
Kendini sevdirmek. Yalnız Nihat dün ne yaptı öyle ya? İman gücü kardeşim o dakikada. Başka hiçbir şey değil. Ben hayatımda hiç böyle heyecanlandığımı bilmiyorum abi. Hiç sorma bakla. Hala tüylerim diken diken.
Az daha göremiyordum bir golü arkadaş yüzünden. Onu ya lan. Ya mal. Dakika doksan. Bu saatten sonra bir şey olmaz. Kalkalım da kalkalım. Kalkalım da kalkalım. Lan oğlum bırak böyle adamları ya. Onun üstüne Nihat bir geldi. Buna bakıyorum nasıl seviniyor var ya herkesten çok. Gıyak adam mısın sen birader? İsmin neydi sen? Muhabbet koyulaşmıştı. Özkan, Faruk'la konuştuğu zamankine benzer bir şeyler hissetmeye başladı.
İyi şeyler. Şamil, tıpkı Faruk'un yaptığı gibi dostça, hatta babacan bir tavırla yaklaşmıştı Özkan'a. Ona hayatıyla ilgili sorular soruyor, derinlerde bir yerde Özkan'ın mutlu olmadığını anladığını söylüyordu. Onu konuşturmak, derdini paylaşmak istiyor gibiydi. Neden yapıyordu ki bunu? Bu durum Özkan'ın hoşuna gitmemeye başladı. İçinden bir ses, aralarındaki bu güzel paylaşımı derhal bozması gerektiğini söylüyordu.
Ya abi işte, dediğim gibi iki kere hırsız girdi. Hafta içi çalışmaktan çağıramıyorum kimseyi. Gelsen bir bak şu benim kilide Allah aşkına. Ya kardeşim ben şimdi nasıl geleyim ki?
Bak hafta içi gelirim söz. Ya Şamil abim bak ne diyorum sana çalışıyorum diyorum. Sabahtan akşama kadar bulamıyorum kimseyi başka zaman. Hadi be abi yap bir güzellik. Ya tamam ulan tamam ya. Evin nerede? Abim benim be. Hem gel bak uzakta değil şurada hemen minibüsle atlayıp gideceğiz. Peki bakalım.
O yol git git bitmemişti. Minibüsten indikten sonra 10 dakika boyunca yürüdüler. Etrafta derme çatma birkaç ev dışında hiçbir şey yoktu. Şamil Usta tedirgin olmaya başlamıştı. Oğlum sen nerede yaşıyorsun ya? Nereye geldik biz? Bir şey yok abi ya. İleride geldikseydik. Etrafta kimse yok lan. Takacaklar götümüze bıçağı. Yok abi bir şey olmaz. Bizim mahalle burası. Sen rahat ol. Tövbe estağfurullah ya.
Niye durdun lan? Koskan niye durdun? O ne lan? Oğlum delirme. İndir oğlum şunu lan. Çok geç. İndiremem. Çoluğum çocuğum var lan benim. Allah aşkına yapma bak. Gözünü seveyim yapma bak. Oğlum ben sana ne yaptım lan? Hiçbir şey. Oğlum ne olur yapma lan. Oğlum gözünü seveyim lan. Ne olur lan. Kız bak.
Bu kuyu, benim kumbaram. İçimdeki bütün pisliği akıtacağım kumbaram. Dolup taşacak burasını. Kanla, pislikle, acıyla, Pişmanlıkla. Özkan yine aynı şeyi yapmıştı. Pişmanlığına yeni bir pişmanlık, vicdanına yeni bir azap ekleyerek kendine daha fazla acı çektiriyordu. Acının düzeyi arttıkça aldığı haz da artıyordu. Şamil kefeciyi bıçakladıktan sonra paralarını alıp onu aynı kuyuya kumbarasına attı.
Özkan Zengin, aynı ay içerisinde Kartal sahilinde tıpkı Faruk Topçu ve Şamil Kefeci gibi tanışıp konuştuğu birini daha kuyunun başına götürmüştü. Yeni kurbanı, 25 yaşında, öğretmenliğe yeni başlamış Esat Oflaz'dı. Esat, öğrencileri tarafından çok sevilen, şefkatli ve kibar bir insandı. Onu sınıfta bekleyen öğrencileri, acı haberi ancak birkaç ay sonra alabilecekti. Özkan, Faruk ve Şamil'le yaşadıklarına benzer bir şeyler yaşamıştı Esat'la da. Artık bu hazı tatmıştı, bırakamıyordu.
Esat'ın sohbetlerinin en deminleştiği anda bıçaklamış ve tüm parasını alıp onu kuyuya atmıştı. Cebinde bir tomar para, kafasında düşüncelerle sahilde oturmuş adalara bakarken çakmağını düşürdüğünü fark etti. Yan bankta oturan genç kadına doğru yöneldi. Pardon, ateşiniz var mıydı? Yok abi, kullanmıyorum.
Bankta oturan genç gazetecinin adı Işık Balkan'dı. Özkan ve Işık tekrar karşılaşacaklarından habersiz ayrı yönlere doğru gittiler. Özkan kumbarasına üçüncü cesedini çoktan atmıştı. Kuyunun yakınında çok fazla ev yoktu.
Orası daha çok bağımlıların, tinercilerin, evsizlerin kaldığı bir yerde. Ancak üçüncü cesedinde atılması ve çürümeye başlamasıyla etrafa müthiş bir koku yayılmaya başladı. Birileri bu kokunun yıllardır oranın havasına nüfuz eden idrar ve şarap kokusundan farklı olduğunu ayırt edebilmiş ve polise haber vermişti. Polisler olay yerine vardığında etrafta hiç kimse yoktu.
tanınmaz haldeki 3 ceset dışında. Özkan, polisin cesetleri bulduğundan habersiz, kendi bölgesine, Kartal sahiline geri dönmüştü. Yeni avını gözüne kestirmiş, sohbet açacağı konuyu düşünüyordu. Memleket nere kardeş?
Evet, Kuyucu Katil serimizin ilk bölümünün sonuna geldik. Haftaya görüşmek üzere. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.