
3.273 kelime · ~16 dk okuma
Fazla zamanım yok Bay Dağlar. Tanrının evini ziyaret etme nedeniniz nedir? Arınmak. Yeniden doğmak. Bu mümkün mü bilmiyorum. Ama vaftiz edinmek istiyorum. Önce bunun sizin için ne anlama geldiğini sormak zorundayım.
Tanrı, ismini hileye karıştıranları sevmez. Tanrı ışıktır. Onda hiç karanlık yoktur. Onunla paydaşlığımız var deyip de karanlıkta yürürsek, yalan söylemiş oluruz. Günahımız yok dersek, kendimizi aldatırız. Ama günahlarımızı itiraf edersek, güvenilir ve adil olan Tanrı, günahlarımızı bağışlayıp bizi her kötülükten arındıracaktır. Kutsal metin. Ezberi biliyorsunuz.
Bana baktığınızda ne görüyorsunuz? Karanlık mı? Ben... Yoksa boşluk mu? Bir hiç mi? Önemli olan Tanrı'nın sizde ne gördüğüdür Bay Tahmir. Ve Tanrı bağışlayıcıdır.
Bana karşı bile mi? Ben Sezgi Aksu. Bugüne kadar pek çok karanlık dosyayı birlikte inceledik. Ama bazı karanlıklar var ki, diğerlerinden çok daha baskın, çok daha tedirgin edici. Ne kadar parlak bir mum ya da büyük bir fener taşıya olursanız olun, bu karanlığa yaklaşmak adeta bir kara deliğin içine dalmak gibi. Donuk bakışları, sakin ses tonu ve ürpertici kayıtsızlığıyla akıllara kazınan Jeffrey Dahmer, tarihin gördüğü en vahşi seri katillerden ve belki de aralarında en ünlü olanı.
Hakkında yazılan kitaplara, onu derinlemesine inceleyen belgesellere ve çekilen filmlere her yıl bir yenisi eklenirken bu dosyanın kapağını kaldırmak tanıdık bir his uyandırabilir. Ama her karanlık içinde henüz keşfedilmemiş gizemler barındırır. Her karanlığın içinde farklı gölgeler saklanır. Kimi geçmişten gelir, kimi bastırdığımız arzulardan, kimileri ise en derin korkularımızdan.
Bazen bağışlayan tarafta oluruz, bazense merhamet arayan. Bu iki bölümlük seride geride kalan bir kabusun en korkunç anlarına şahitlik etmeye ve insanlıkla canavarlık arasındaki o ince çizgide yürümeye hazır mısınız? Milwaukee Canavarı. Günümüzde bu şekilde adlandırılan Jeffrey Dahmer, 1991 yılının Temmuz ayına kadar onu tanıyanlar için sadece Jeffrey'ydi. Kendi halinde, sessiz, herkese ve her şeye karşı biraz mesafeli görünen Jeffrey. Babası Lionel Dahmer da polisler tarafından arandığı güne kadar oğlunun sıradan bir çocukluk geçirdiğini düşünüyordu. Biraz içine kapanık, yalnız ama normal bir çocukluk.
Eşi Joyce, evlendikten sadece iki ay sonra Jeffrey'e hamile kalmıştı. Ve her ikisi de henüz alışmadıkları bu evlilikte, henüz hazır olmadıkları bir ebeveynlik sürecine girmişlerdi. Joyce sıkıntılı bir hamilelik geçiriyordu. Lionel'ın farkına bile varmadığı kokular onun midesini bulandırıyor, en ufak ses başını ağrıtıyordu. Ama bunlar buzdağının sadece görünen kısmıydı. Joyce çocukluğunu alkolik bir babanın dengesiz otoritesi altında geçirmişti.
Bu yılların ona verdiği hasar, hamileliği süresince daha da belirginleşti. Ağır bir depresyon yaşıyor, mental çöküntüsü bedenine de yansıyordu. Sarah krizini andıran nöbetlerinde tüm vücudu korkunç bir şekilde kasılıyor, çenesi kilitleniyor, yürüyemeyecek hale geliyordu. Üstelik hiçbir doktor bu rahatsızlığa ne bir teşhis koyabilmiş ne de bir çare bulabilmişti. Joyce, kendini tamamen ona kısa süreli sakinlik sağlayan ilaçların kollarına bırakmıştı.
Hamile olmasına rağmen bu haplardan her gün çok sayıda alıyor, çektiği işkencenin bitmesini bekliyordu. Oğullarının doğumuna iki ay kalmışken Dahmer çifte arasında sanki her geçen gün yükselen, görünmez bir duvar oluşmuştu. Kimya bölümünde lisans üstü öğretim asistanı olan Lionel, tıpkı üzerinde uzmanlaştığı alan gibi analitik düşünen, duygusal anlamda fazla iniş çıkış yaşamayan bir adamdı. Joyce'un ruhsal bunalımları ona uzak, hatta abartılı geliyordu. Çözüm olarak da kendini işine verip evden uzaklaşmayı seçmişti. Bir araya geldikleri kısıtlı zamanlarda aralarındaki gerginlik öylesine alevleniyordu ki, kimi zaman Joyce yakınlardaki bir parka kaçıyor, Lionel onu buluncaya kadar bankta bir heykel gibi hareketsizce oturuyordu. Bu zor dönem 21 Mayıs 1960'da. Jeffrey'nin dünyaya geldiği gün bir süreliğine kapandı. Sadece birkaç aylığına Lionel ve Joyce Dahmer tüm dikkatlerini mavi gözlerle kendilerine bakan bu bebeğe çevirdiler.
Milwaukee şehrine yaz gelmişti ve Jeffrey'nin varlığı hayatlarını aydınlatmıştı. Yalnızca bir süreliğine. Lionel'ın işi sebebiyle Jeffrey 8 yaşına gelinceye kadar 6 farklı evde yaşamıştı. Ailecek sürekli bir göç halindeydiler. Lionel kendi analitik yaklaşımıyla bunun oğlunun adaptasyon becerilerini geliştireceğine inanıyordu.
Oysa Jeffrey taşındıkları her yeni evle biraz daha az bağ kuruyor, kendini hiçbir yere alışmamaya alıştırıyordu. Kimseyle arkadaşlık kurmasına gerek yoktu. Vaktinin çoğunu tek başına geçiriyordu. Takım oyunları yerine saklambaç gibi göze çarpmayacağı oyunları tercih ederdi.
Lionel işten döndüğünde çalıların ardında onu bekleyen oğlunu fark etmemiş gibi yapar, Jeffrey'nin görünmezliğini bir anlamda kabul ederdi. Aslında oğlunu içten içe kendisine benzetiyordu. İnsanlarla yakınlık kurmak hiçbir zaman Lionel'ın güçlü yönlerinden olmamıştı. Oğluyla da daha nadir ve yüzeysel bir iletişim sürdürmek kolayına geliyordu.
Anne babası arasındaki kavgalar şiddetlenirken ve bağ kuramadığı diğer çocuklar dışarıda oyunlar oynarken Jeffrey evden uzaklaşmak için farklı bir yol seçmişti. Akron'daki evleri oldukça ormanlık bir bölgedeydi. Ağaçlık yollarda yürümeyi kendine alışkanlık haline getiren Jeffrey, bir gün yol kenarında onu aniden durduran bir görüntüyle karşılaştı. Ölü bir sincap. Kimi zaman yola birden fırlayan hayvanlar, hızlı giden motosiklet ve arabaların altında kalabiliyorlardı. Sincap'ın küçük bedeni ezilmiş, karnı yarıldığı için iç organlarından bazıları dışarı çıkmıştı.
Bu, Jeffrey'nin çok ilgisini çekti. Hayvanın hareketsizce yatışı, yarı açık gözleri ve çürümeye başlamış organlarının kokusu, onu adeta transa sokuyordu. O gün Sinjab'a dokunmasa da, sonraki günlerde karşısına yolda ölmüş çeşitli hayvanlar çıkmaya devam etti. İçinde bastıramadığı bir merak uyanmıştı.
Bu kirli, tüylü bedenlerin altında ne yatıyordu? Kemikleri nasıl görünüyordu? İç organları ne renkti? Nasıl parlıyorlardı? En önemlisi, onlara dokunmak nasıl hissettiriyordu? Ellerinde, parmaklarında bunu keşfedebileceği bir yer bulmuştu. Evlerinin bahçesinde, ağaçların gölgesi ardına gizlenmiş alet-edevat kulübesi.
Burada ihtiyaç duyduğu kesici aletleri ve bahçe bakımında kullanılan çeşitli kimyasalları bulmak mümkündü. Jeffrey sakince hayvanların derilerini yüzer, onları parçalarına ayırır, kemiklerini inceler ve üzerlerine kimyasal dökerek kavanozlarda saklardı. Onun bu tutkusu zaman içerisinde mahalledeki diğer çocukların da kulağına gitmişti. Jeffrey başlarda çocukların gösterdiği ilgiden hoşnut oldu.
Ne var ki, gurur duyduğu bu garip koleksiyonu onlara sergilediğinde, aldığı tepki beklediği gibi değildi. Hakkında söylenilenler, Jeffrey evlerine çok yakın olan Revere Lisesi'ne başlayıncaya kadar devam etti. Aslında dönemindekiler onu hala garip birisi olarak görüyorlardı. Ama bu gariplik ilgilerini çekmeye, hatta onları eğlendirmeye başlamıştı.
Öyle ki hiç yakın arkadaşı olmamasına rağmen kendilerine Damr fan kulübü diyen birkaç öğrenci bile vardı. Jeffrey'nin çekingenliği kayıtsızlığa evrilmiş, sessizliğinin yerine abartılı haykırışlar almıştı. Artık kendisi olmak yerine dönem arkadaşlarıyla bir karakter üzerinden etkileşime giriyordu. Selamlaşırken, koridorda yürürken veya dersin tam ortasında aniden başını yana eğer, anlaşılmaz kelimelerle tüm dikkatleri üzerine çekerdi.
O günlerde annesi salon mobilyalarını yeniletmeye karar vermişti. Bu da evlerine gelip giden serebral palsi hastası mimarın taklidiydi. En azından Jeffrey diğer çocuklara böyle söylemişti. Oysa çıkardığı sesler, vücudundaki kasılmalar ve çenesinin aldığı hal aslında annesinin geçirdiği nöbetleri anlıyordu.
Joyce Dahmer'ın ruh sağlığının yerinde olmadığı söylentileri veliler aracılığıyla okuldaki diğer öğrencilere de yayılmıştı. Ama bu durum pek dile getirilmiyordu. Daha çok bir şehir efsanesi gibiydi. Jeffrey hala diğer insanlardan kopuktu. Ama boyu uzamış ve babasının tavsiyesiyle evde ağırlık çalışmaya başlamıştı. Artık kalıplı bir bedene sahip olduğu için ortaokul yıllarında olduğu gibi zorbalığa maruz kalmıyordu.
Herkes kolları vücuduna bitişik yürüyüşüyle adeta bir robotu andıran bu genci kendi köşesinden izlemekle yetiniyordu. Jeffrey koridorlarda, kafeteryanın en uzak masasında veya sınıfın en arka sırasında süzülen bir silüet gibiydi. Son sınıfta herkes mezuniyet için gün sayarken onun gelecek için ne hedefi ne de beklentisi vardı. Hayatında hiçbir günü aksatmadığı tek aktivite içmekti. Henüz ilk ders zili çalmadan altı bira şişesinin dibini görmüş olurdu.
Elindeki karton kahve bardağına doldurduğu viskiyi herkesin içinde kayıtsızca içerdi. Öğretmenler onun bu bağımlılığının ya farkında değillerdi ya da müdahale edecek kadar umursamıyorlardı. Jeffrey, okuldaki diğer sorunlu çocuklar gibi aşırılıklarıyla dikkatleri üzerine çekmiyordu. Aksine, oldukça sakin, mülaim, neredeyse zayıf denebilecek bir mizacı vardı. Kimsenin bakmadığı anlarda, kendi dünyasında gezinirdi. Çarpık bir dünyaydı bu. Jeffrey'nin alkolle bir nebze olsun bastırmayı başardığı, sapkın fantezilerle dolu bir dünya.
18 Haziran 1978'de Jeffrey liseden mezun olduktan tam 3 hafta sonra hayal dünyasıyla gerçek dünya ilk defa birleşti. Ağaçlık ve ıssız yollarda arabasıyla son sürat giderken artık öğrenci olmamanın tuhaf özgürlüğü tıpkı rüzgar gibi yüzüne çarpıyor, onu sersemletiyordu. Kendine gelmesini sağlayan şey uzun saçları rüzgarda dalgalanan bir gencin yol kenarında onu durdurmaya çalışması oldu. Dostum sağol. Sonunda biri durdu ya. Sorun değil. Nereye gidiyorsun? Rock festivaline. Tamam. Atla.
Steven Hicks, 18 yaşında, yakışıklı bir macera peresti. Sıcaktan bunaldığı için çıkardığı tişörtünün altında atletik bir vücut yatıyordu. Zaten Jeffrey'i durduran da bu olmuştu. Steven'ın yatağında onunla beraber hareketsizce uzandığına dair bir düş, istemsizce gözlerinin önünde belirdi.
Baksana, oraya gitmeden önce biraz evde tapınmak ister misin? Bira falan içeriz. Dostum, bilemedim ki şimdi. Cazip de bir teklif aslında ama... Estival için fazla ayıksın sanki. Hadi tamam, ne kaybedeceğim ki? Ön gruplarda zaten iş yok. En azından biraz havaya gireriz. Bu arada Steven ben. Jeffrey. Jeff diyebilirsin.
Jeffrey yol boyunca tokalaştığı elin sıcaklığını düşündü. Ama ne kadar heyecanlandığını belli etmemeye çalıştı. Hayalinde bu anı defalarca kez yaşamıştı. Kendi kabuğuna çekildiği zamanlarda, zihnini kuşatan senaryoların arasında en sevdiği fantezi, arabasına bir otostopçu almaktı. Şansına inanamıyordu.
Cinsel yönelimini 13 yaşında keşfetmişti. Ama bu da tıpkı kendisi hakkındaki diğer her şey gibi... ...kimseye söylemediği bir başka bilgiydi. Daha derinlerde anlatmanın imkansız olduğu farklı dürtülerde yatıyordu. Sen bayağı hiçliğin ortasında yaşıyormuşsun ya. Ailen yok mu? Yok, tatile gitti.
Tatilde değillerdi. Joyce ve Lionel yıllar süren şiddetli geçimsizliklerini çetrafilli bir boşanma süreciyle noktalıyorlardı. Babası evden ayrılıp bir motele yerleşmişti. Annesi ise küçük oğlu David'in velayetini kaybedeceği korkusuyla gizlice ailesinin yanına, Appleton'a gitmişti. Jeffrey üç aydır tıpkı kendisi gibi gözlerden uzak olan bu izbe evde yalnız başına yaşıyordu.
Tam üç aydır zihninde belirip duran görüntüler ve kendi iç sesiyle baş başaydı. Onu görebilecek ya da duyabilecek kimse yoktu. Steven tüm bunlardan habersiz Jeffrey'nin uzattığı birayı içmeye başladı. Saatler geçtikçe içkinin de etkisiyle sohbet biraz daha ilerlemişti. Jeffrey onun fikrini değiştireceğini umut etse de Steven, festivale gitmekte kararlıydı.
Sohbet uzadıkça huzursuzlanmaya başlamış, geç kalmaktan rahatsız olduğunu belirten hareketlerde bulunmuştu. Oysa Jeffrey, aylar süren fantezilerinin isimsiz kahramanını kanlı canlı karşısında bulmuşken onu bu kadar kolay bırakamazdı. Bir süre sonra Steven'ın dizine dokunmaya, ellerini saçlarında gezdirmeye başladı. Steven bundan çok rahatsız olmuştu. Biraz gevşesene. Çok gerginsin.
Evet, geç kaldım çünkü. Ne zaman çıkacağız? Biraz daha kal. Yani... Kalsam. Saat daha erken. Yok, gitmem lazım. Gideceğim ben. Steven ayaklanmıştı. Oysa Jeffrey, onun kalmak isteyebileceğini düşünüyordu. Gitmek istemesi, zihninde yankılanan seslerin yükselmesine, içinde öfkeden bir alev topunun büyümesine sebep oluyordu.
Beni istemiyorsan neden buradasın? Dostum. Cevdi değil mi? Bak sen beni çok yanlış anladın. Benim kız arkadaşım var. Yalan söyleme. Arabama bilerek bindin. O tişörtü bilerek çıkardın. Durmam için. Tamam. Yetti bu kadar. Sen iyi değilsin. Burada kalacaksın. Bırak kolumu. Gidiyorum ben.
Benimle kalacaksın. Benimle kalacaksın. Jeffrey, babası ve annesi evi terk ederken hiçbir şey yapmamıştı. Olaylar üzerinde bir kontrolü yoktu.
Ama o gün ondan kaçmaya çalışan Steven'a baktığında hayatında ilk defa sonucu değiştirebileceğini hissetti. Hissetmekten de öte bunu biliyordu. Bu sebeple yerdeki ağırlığa uzanırken bir saniye bile düşünmemişti. Önce onu etkisiz hale getirmek için kafasına sert bir darbe indirdi. Sonra da aynı ağırlığı boğazına dayayarak nefesini kesti. Steven boğularak can vermişti.
Jeffrey'i karşısındaki bedenin kaslı olmasından daha çok heyecanlandıran bir şey vardı. Cansız olması. Ona istediğini yapabilecek olma düşüncesiyle daha da kendinden geçiyordu. Steven'ın cesedini istismar etmeye, ondan cinsel tatmin sağlamaya başladı. Ama yetmiyordu. Daha fazlasına ihtiyacı vardı.
Böylece Jeffrey, Steven'ın bedenini de tıpkı o hayvanlar gibi parçalamaya başladı. Kollarını ve kafasını üst vücudundan ayırdı. Her iki bacağı da özenle kalça kemiğinden kopardı. Merak ettiği noktaları yılların deneyimiyle bıçakla kolayca yardı.
ve daha derine ulaşana kadar kazımaya devam etti. Beden soğuyup, kas katı kesilip, kan kuruyana dek. Geriye kalanlar Steven'ı anımsatmayana dek. Sonra... sakinleşti. Uzun zamandır hiç olmadığı kadar ayıktı. İşi bittiğinde tüm parçaları farklı çöp poşetlerine dağıttı ve arabasının arka koltuğuna koydu. Steven'la birlikte son bir yolculuğa çıkacaklardı.
Artık ona veda etmeye hazırdı. Her şey plana göre gitseydi, Steven'dan kalan parçaları şehir çöplüğüne boşaltıp geri dönecekti. Ne var ki, her şey plana göre gitmedi. Polisler tarafından şerit ihlali gerekçesiyle durdurulup, gecenin üçünde nereye gittiği sorulan Jeffrey, tüm sakinliğiyle onlara yarı gerçek bir sebep sundu.
Anne babasının boşanma sürecinde olduğunu, bu sebeple evde yalnız kaldığını, çöpe atmayı unuttuğunu söyledi. Ve fenerlerini arka koltuktaki simsiyah poşetlere tutan polisler ona inandı. Jeffrey, tehlikeyi kıl payı atlattıktan sonra çöplüğe gitmeye cesaret edemediği için eve geri dönmüştü. Steven'ı arka bahçeye, kendi kazıcağı farklı çukurlara gömecekti.
Her ne kadar gerginlikten yüzü hala bembeyaz olsa da yaşadığı bu olay ona sonradan çok işine yarayacak bir şey öğretmişti. Polisleri kandırmanın ne kadar kolay olduğunu. Şimdi kısa bir ara veriyoruz. Ardından dosyamıza kaldığımız yerden devam edeceğiz.
Bu cinayetten birkaç hafta sonra kapıya gelen babası, karısının şehri terk ettiğini ve Jeffrey'nin aylardır yalnız yaşadığını öğrenince şaşkına dönmüştü. Lionel'ın oğluyla iletişimi sınırlı olabilirdi. Ama onun kimi zaman şehrin ücra köşelerinde karşılaştığı yoldan çıkmış gençlerden biri olmasına göz yumamazdı. Hemen ertesi gün yeni partileri Sherry ile birlikte eve tekrar yerleşti. Ve Jeffrey'i vakit kaybetmeden Ohio Eyalet Üniversitesi'ne kaydettirdi. Üniversite hayatının ona tutkulu olduğu bir ilgi alanı kazandırmasını umuyordu.
Oysa onu dinlerken çoğunlukla uzaklara dalıp giden Jeffrey'nin zaten bir tutkusu vardı. Soğuk mavi gözlerinin ardında Stephen Hicks'e yaptığı şeyler sürekli başa saran bir film gibi dönüyordu. Bu filmi izlerken duyduğu cılız suçluluğu, içinde uyanan yoğun zevk bastırıyordu. Sırrını monoton bir ses tonu ve yüz ifadesinin ardına saklayan Jeffrey, her zaman olduğu gibi babasının isteklerine boyun eğmiş, üniversiteye başlamıştı. Ne var ki, gittikçe daha ciddi boyutlara ulaşan alkol bağımlılığı, üniversitenin ilk dönemini 0.45 not ortalamasıyla kapatmasına neden oldu.
Lionel ondan bir açıklama beklerken, o sadece umursamaz bir tavırla sabahları ders için kalkmanın zor geldiğini söylemişti. Jeffrey için üniversite defteri burada kapandı. 1979 yılının Ocak ayında Jeffrey'nin yine babasının yönlendirmesiyle kabul ettiği başka bir serüven başladı. Askerlik. Lionel Dahmer, oğlunda oldukça eksik gördüğü disiplini ona kazandırmak için yeni bir yöntem seçmişti.
Ordudaki sıkı düzenin onu yola getireceğine gerçekten inanıyordu. Ama mekan değişikliği sonucu değiştirmemişti. Askeri sağlıkçı olarak Batı Almanya'da görevlendirilen Jeffrey sadece iki yıl sonra alkolikliği sebebiyle ordudan atıldı. Eve geri döndüğünde dağılmış haldeydi.
Lisedeyken bir şekilde gizleyebildiği alkol tüketimini artık dizginleyemiyordu. Babasıyla karşılaşmamak için eve pek uğramadığından dışarıda kendini kaybetmiş bir şekilde dolaşıyor, insanları dengesiz hareketleriyle rahatsız ediyordu. İyice aşırıya kaçtığı gecelerden birinde polis tarafından tutuklanıp para cezasına çarptırılmıştı. Bu davranışın tekrar etmesi durumunda hapse atılacağı konusunda uyarı da alınca... ...babasıyla yeniden karşı karşıya gelmeleri kaçınılmaz oldu. Jeff,
sorun ne? Benimle açık konuş. Bir sorun yok. E sorun yoksa bu hal ne?
Üniversiteye gönderdim. Doğru dürüst bir derse bile girmeden geri döndün. Orduya gönderdim. Tamam dedim. Mutlu burada yerini buldu. Atıldın döndün. Geldin burada her gece başka bir belaya karışıyorsun. Senin derdin ne? Derdim yok baba. Özür dilerim. Buradan gideceksin. Babaanneni konuştum. Onun yanına taşınıyorsun.
Ben elimden geleni yaptım Jeff. Artık sorun neyse orada düşün, orada çöz. Tanrı'ya yaklaş. Lionel'ın niyeti, Jeffrey'nin hayatına inançlı bir anne figürü yerleştirmekti.
Bunun için de kendi annesinden daha iyi bir seçenek düşünemiyordu. Jeffrey her zaman babaannesini sevdiğini söylerdi. Belki de orada geçireceği günler, paylaşmak istemediği sıkıntılarını çözmeye yarayabilirdi. Babasının dediklerini onaylamakla yetinen Jeffrey, böylece babaannesinin 8 saat uzaklıkta bulunan West Ellis, Wisconsin'daki evine taşındı. Gerçekten de yeni ev düzeni ilk başta onda bazı değişiklikler olmasını sağlamıştı.
Babaannesinin uyku ve yemek saatlerine uyum sağlıyor, evin ihtiyaçlarını alıyor ve tadilat gibi kuvvet gerektiren işlere bakarak ona yardımcı oluyordu. Kendi konforu da gayet yerindeydi. Evde etraf her zaman toplu, yemekler lezzetli, kıyafetler ütülüydü. Kısa zaman içinde Jeffrey, hiç yabancılık çekmediği bir yerde işe de girdi.
Milwaukee Kan Bağış Merkezi. Üniversitede geçirdiği kısa dönemde babasından gelen tüm harçlığı alkole yatırdıktan sonra çözümü para karşılığı kan vermekte bulmuştu. Ne var ki, her hafta bağış merkezlerinin kapısında belirdiği için artık girişlere onun adı ve eşkali verilmiş, Jeffrey içeri alınmamaya başlamıştı. Şimdi şırıngayı tutanın kendisi olması belki ilginç bir rastlantı, belki de hala kana susayan biri için planlı bir adımdı. Stephen Hicks'in parçalanmış bedeni uykularını bölmeye devam ediyordu.
Ama bunlar korkunç kabuslar değil, aksine içindeki arzuları harekete geçiren rüyalardı. Böyle zamanlarda babaannesinin kitaplığının en özel köşesinde duran İncil'i eline alır, sayfaları bir yanıt aramaya çalışırcasına okurdu. Günahkarların Tanrı'nın krallığını mirasa almayacağını bilmiyor musunuz? Aldanmayın. Ne fuhuş yapanlar Tanrı'nın krallığını mirasa alacaktır, ne puta tapanlar, ne zina edenler, ne eşcinseller, ne hırsızlar, ne sarhoşlar, ne de soyguncular. Kurduğu fanteziler evdeki kutsal metinlerle iç içe geçiyor, onun hissettiklerini baskılamaya itiyordu. Ama kendini ne kadar saklarsa saklasın, babaannesinin kilise ziyaretlerine eşlik ettiğinde aslında orada olmaması gerektiği hislerini üzerinden atamamıştı.
Babaannesi kiliseden bir kızın onunla ilgilendiğini söylemişti. Babası bile Ekran'dan telefon edip ona tavsiyeler vermiş, kızı yemeğe davet etmesi konusunda diretmişti. Jeffrey bu sözleri dinlermiş gibi yapmasına rağmen aslında sadece zaman kazanıyordu. Kadınlara ilgisi yoktu. Olmayacaktı.
Erkek vücuduna duyduğu arzuyu önce cansız bir obje ile bastırmaya çalıştı. Bir kıyafet mağazasından çaldığı erkek mankeni yatak odasına sakladı ve onunla beraber uyumaya başladı. Ne var ki plastikten yapılmış bu kopya gerçek bir insan bedeninin yerine geçmiyordu. Ona dokunduğu zaman derisini hissetmek, kemiklerinin yarattığı çıkıntıları görmek, kalbinin sesini duymak mümkün değildi.
Zaten kısa süre sonra babaannesi Jeffrey'nin yatağındaki bir ürkütücü mankeni görmüş ve hemen babasına haber vermişti. İkisi de bu mankenin işleminin ne olabileceğini tahmin ediyor ama susuyorlardı. Jeffrey, utancın verdiği öfkeyle mankeni bodrum katına götürdü ve onu parçalarına ayırdı. tüm hıncını çıkarır gibiydi. İşi bittiğinde parçaları poşetlere dağıtıp çöpe attı. Sanki peşini bırakmayan o yaz gününe dönmeye çalışıyordu. Bu olaydan sonra cansız ama gerçek bir vücut saplantısı başlayan Jeffrey, gazetedeki ölüm ilanlarını takip etmeye başladı.
Şehir, 18 yaşındaki bir gencin erken ölümüyle yastaydı. Jeffrey, cenaze bilgilerini aldıktan sonra törenin bitmesini, havanın kararmasını, herkesin dağılmasını bekledi. Saat gece yarısını vurmuştu. Yanında getirdiği küreğe toprağı sapladı ve mezarı kazmaya çalıştı.
Altta yatan bedene ulaşmaya, mankende tatmin edemediği isteklerini onun üzerinde denemeye hazırlanıyordu. Ama toprak çok sertti. Fazla ileri gidemeyince hemen bundan vazgeçti. Ve mezar taşları arasında gezinen bir hayalet gibi usulca geri döndü. Geceleri karanlık dünyasının dehlizlerine dalarken, gündüzleri şehir kütüphanesinin sakin bir köşesinde İncil okumaya devam ediyordu.
Korkma. Çünkü ben seninle beraberim. Etrafına bakınıp durma. Çünkü ben senin tanrınım. Sana güç vereceğim. Sana yardım edeceğim. Doğruluk getiren sağ elimle seni sımsıkı tutacağım.
Ve Jeffrey'nin tüm bu arayışlarına son noktayı koyan olay da orada, kütüphanede yaşandı. Masasına bir kağıt bırakılmıştı. Büyük ve özensiz harflerle yazılmış notta kendinden yaşça büyük bir adam onu ilişkiye girmek için kütüphane tuvaletine çağırıyordu. Jeffrey hemen masadan kalktı ve arkasına bile bakmadan bir daha hiç uğramayacağı o kütüphaneden hızla çıktı.
Bu not oradan oraya savrulurken kendisine gelen bir işaretti sanki. O işareti takip etti. Artık kilise ve kütüphaneye uğramıyor, vaktini o dönemdeki eşcinsel erkeklerin takıldığı hamamlarda geçiriyordu. Kan merkezindeki işinden atılalı epey olmuştu. Babaannesinin vereceği harçlığa muhtaç kalmamak için çikolata fabrikasında yeni bir iş buldu. Gece vardiyalı bir iş.
Bu işin çalışma şartlarını bahane ederek, doktordan kendisine insomnia hastalarına reçete edilen Halsyon isimli bir ilaç yazmasını istedi. Amacı uyumak değil, istediği insanları koma yağandıran derin bir uykuya sokmaktı. Bu sayede hamamda tanıştığı erkeklere tecavüz edebiliyordu. Birlikte olduğu kişilerin konuşmalarını, en ufak bir harekette bile bulunmalarını istemiyordu. Onları tamamen kontrolü altına alabilmeliydi.
Kurbanlarının istekleri ya da beklentileri önemsizdi. Çünkü onlar da aslında çaldığı mankenden farksızlardı. Gözünde insan değil, zevk nesnesiydiler. Bu sebeple ilacın dozunu fazla kaçırdığı bir adam saatler geçmesine rağmen uyanmayınca hiçbir şey hissetmemişti. Ölmesi ya da ölmemesi umurunda bile değildi.
Sonunda adam hayata döndürülse bile bu olay hamamlara girişinin kesin olarak yasaklanmasına sebep oldu. Yeni avlanma noktası gece kulüpleriydi. Göz alıcı ışıkların, parıltılı kostümlerin ve sis bulutlarının içine karışmak, çalılıkların ardına saklanmak gibiydi. Gözleri taktığı sarı lensler sayesinde gerçekten de geceleri avlanan yırtıcıları andırıyordu. Bu gözler onun hastalıklı zihnine kapı aralıyor olsa da dans pistinde tanıştığı genç adam bunu cesur bir moda tercihi olarak gördüğü için onunla ilgilenmeye başlamıştı. Uzun sarı saçları ve Jeffrey'nin ona yakınlaşmasını sağlayan güçlü bir vücudu vardı. Jeffrey onu babaannesinin evine götüremezdi. Kulüpte çok kalabalıktı. Birlikte Ambassador isimli otele gidip içmeye devam ettiler. Likörün içine ilaç katan Jeffrey, Steven'ın bilincini kaybetmesini bekledi.
Sonra içkinin etkisiyle kendisinin de yavaştan uykusu gelmeye başladı. Sanki tüm dünya etrafında dönüyor, kontrolünü kaybediyordu. Lensleri gözünü yakmaya başlamıştı. Çıkarmak istedi ama yapamadı. Dudakları susuzluktan kurumuştu. Kalbi çok hızlı atıyordu. Steven ona bir şeyler söylüyor ama o duymuyordu. Duyamıyordu. Yüzü yastığa düştü.
Sabah olduğunda Jeffrey gözlerini zorlukla açtı. Steven yanında yatıyordu. Yatıyordu ama hareketsizdi. Hiç ses çıkarmıyordu. Nefes bile almıyordu. Steven ölmüştü. Tıpkı 9 yıl önceki gibi. Tıpkı öldürdüğü ilk Steven gibi.
Böylece Jeffrey Dahmer'ın verdiği 9 yıllık ara, doğasını değiştirmek için verdiği 9 yıllık başarısız mücadele son bulmuştu. Sonsuza dek. Görünüşe bakılırsa Tanrı elini uzatmak istemiyordu ama şeytan onu kanatları altına almaya hazırdı. Evet, serimizin ilk bölümünün sonuna geldik. Haftaya final bölümünde görüşmek üzere. Kendinize iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.