
2.069 kelime · ~10 dk okuma
Çocukken hep aynı kabus görürdüm. Bir ormandayım. Uçsuz, bucaksız bir orman. Ama ormanda hiç ağaç yok. Sadece haç var.
Yüzlerce, binlerce haç. Haçların arasında yürüyorum. Çanlar hiç susmuyor. Sonra birden gökten kan yağmaya başlıyor. Ve bir adam bana doğru yaklaşıyor.
Elinde kocaman bir kadeh. Kanlar kadehin içine doluyor, doluyor, taşıyor. Adam kadehi zorla ağzıma dayıyor. Oluk oluk kan içiyorum. Ben
Sezgi Aksu. Burası Karanlık Dosyalar. Bugün sizlere Britanya'nın en kötü şöhretli seri katillerinden biri olan Asit Banyosu katili olarak bilinen John George Hay'in hayatından ve ürpertici suçlarından bahsedeceğim. Ne dersiniz? Hazırsanız başlayalım mı?
John George Hay, 24 Temmuz 1909'da Lincolnshire, Stamford'da doğdu. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir çocukluk gibi görünse de, onun hayatı dindar bir fanatizmin gölgesinde şekilleniyordu. Ailesi koyu protestandı. Babası John ve annesi Emily, onu radikal bir Hristiyan mezhebi olan Plymouth Brethren'in katı kurallarıyla büyüttüler.
Evde Tanrı sevgisi yerine Tanrı korkusu vardı. Babası Hei'nin zihnine korkuyu işleyerek onu kontrol etmeye çalıştı. Alnındaki bir yarayı işaret ederdi babası hep. Bu yara şeytanın izi. Günahkarlığının kanıtı. Bu sözler Hei'nin ruhunda silinmez izler bırakmıştı. Tanrı sevgisini hiç öğrenememiş ama korkusunun pençesine sürüklenmekten de kaçamamıştı.
Babası, aileyi dış dünyanın günahlarından koruma takıntısıyla evin etrafına yüksek, duvar gibi bir çit çekmişti. Bu çit, Hay'in hayatında yalnız dış dünyayı değil, özgürlüğü de dışarıda bırakan bir sembol haline gelmişti. Hayatı adeta bir kafeste geçiyordu. Ne oyun ne de arkadaşlık vardı onun dünyasında. Spor yapmasına izin verilmez, dini eğitim dışında hiçbir etkinliğe katılamazdı. Ebeveynleri Hay'in müzik yeteneğini geliştirmesi için onu piyanoya mahkum etmişlerdi. Zamanla tuşlara dokunmaktan keyif almaya başlasa da o ilk temas bir dayatma ve baskıdan ibaretti. Kitap okumak da bir lükstü. Çünkü tek okumasına izin verilen kitap İncil'di.
Yıllar geçtikçe ailesinin beklediği gibi dindar bir adam olmadı. Aksine bu yaşam tarzına ve dine karşı derin bir nefret blizlenmeye başladı içinde. Hapsetmek istedikleri Hey, içten içe zincirlerini kırmayı arzuluyordu. Gençlik yıllarına gelindiğinde Hay artık içinde biriken isyanı açıkça yaşıyordu. Ailesinin ona öğrettiği o katı dini kuralların kırılmaz olmadığını fark etmişti. Günah işlemeye başladığında beklenen ani ve korkunç cezaların hiçbiri gerçekleşmedi. Tanrının öfkesi onu vurmadı. Babasının anlattığı dehşet dolu kehanetler boşa çıkmıştı. Bu farkındalık Hay'i daha da cesaretlendirdi.
Artık o iki yüzlü bir yaşam sürmeye başlamıştı. Dışarıdan bakanlar onu hala dindar bir Hristiyan olarak görüyordu. Ama Hayne'in gizli yüzü bambaşkaydı. İçten içe korkusuzca sınırları zorluyor, bu ikili hayatın tadını çıkarıyordu. Günahın cezasız kalabileceğini fark ettikten sonra artık geri dönüşü olmayan bir yola girmişti. Karizmasını ve zekasını insanları etkilemek için kullanmaya başladı.
Bu yetenekleri onun yeni silahlarıydı. Bir satış elemanı olarak çalışırken çevresindekilerin zayıf noktalarını hızla fark ediyor, onları manipüle edebileceğini keşfediyordu. Ancak sıradan işler onun hırsını tatmin etmeye yetmiyordu. Zenginliğe olan açlığı onu daha tehlikeli yollar aramaya itti.
Bu arayış sırasında Beatrice Hamer ile tanıştı. Zengin bir geçmişi olan bu kadın, Haye için bir fırsattı. Dört ay gibi kısa bir süre içerisinde evlendiler. Ancak Haye, Beatrice'in servetinin bile ona istediği lüks hayatı sunamayacağını hemen anlamıştı.
Sınırlarını zorlamaya karar verdi ve otomobil bayilerini dolandırmaya başladı. Ancak bu kez şansonun yanında değildi. Yakalandı ve hapse gönderildi. Üstelik bu sırada Beatrice hamileydi. Hapishanede olmak ona iyi gelmemişti.
Etrafındaki soğuk duvarlar içinde giderek büyüyen karanlığı besliyordu. Ailesi tarafından dışlanmış, karısı Beatrice onu terk etmiş ve yeni doğan kızını hiç tanıyamadan kaybetmişti. Ancak bu kayıplar Hay'i pişmanlık duyan bir adam yapmadı. Aksine tüm bu yaşananlar onun içinde büyüyen öfkeyi ve hırsı besledi.
Beatrice'nin ve ailesinin ihanetiyle daha da bilenmişti. Artık tek bir hedefi vardı. Suçla dolu bir yolda, acımasızca ilerlemek. Bir daha sıradan bir işin içinde yer alması mümkün değildi. İstediği hayatı kazanmanın tek yolu suçtu. Ve o yolun sonuna kadar gitmeye kararlıydı.
Haye hapishaneden çıkar çıkmaz sahtekarlıklarına kaldığı yerden devam etti. Sahte işletmeler kurarak masum insanları dolandırmaya başladı. Ancak bu tehlikeli oyun yeniden yakalanmasına yol açtı. Tekrar hapse düştü ama bu kez Haye daha da acımasız planlar kurmaya başlamıştı. Artık dolandırıcılık yeterli gelmiyordu.
daha büyük, daha kalıcı bir çözüm arıyordu. Kurbanlarını tamamen ortadan kaldırmamanın, polis tarafından yakalanmanın önündeki tek engel olduğunu fark etmişti. Eğer ortada bir ceset olmazsa, kimse onu suçlayamazdı. Hapishane kütüphanesinde karşılaştığı George Alexander Serrat adlı bir Fransız suçlunun hikayesi onun zihninde karanlık bir çığır açtı. Bu suçlu kurbanlarını sülfrik asitte eriterek hiçbir iz bırakmadan ortadan kaldırmıştı. Bu yöntem Haye'in gözünde kusursuzdu. Kurbanları iz bırakmadan yok etmek onun yeni stratejisi olacaktı. Planını mükemmelleştirmek için hapishanede sülfrik asitle fareler üzerinde deneyler yapmaya başladı.
Her başarılı deneme Hay'i daha büyük suçlar işlemeye hazır hale getiriyordu. Artık sadece para değil, tamamen kontrol ve iz bırakmadan yok etmenin gücünü istiyordu. Hay, 1943'te hapisten çıktıktan sonra Doğu Londra'ya döndü. Yeniden suç dünyasında yerini almaya hazırdı. Kısa süre sonra eski bir tanıdığı olan William Maxwell'la yolları kesişti.
Max Vaughn zengin bir aileden geliyordu ve Londra'da bir pinball salonunu işletiyordu. Hay de burada zaman zaman tamirci olarak çalışıyordu. Ancak Hay'in gözünde Max Vaughn ailesi sadece eski bir dost değildi. Onun sahip olduğu her şey Hay'in hep arzuladığı lüks yaşamın bir yansımasıydı. Zamanla William'a karşı içten içe büyüyen bir nefret geliştirdi.
Max Vaughan'ın rahat hayatı, Haye'in gözünde giderek daha da çekilmez hale geliyordu. Artık bu nefret, Haye'in karanlık planlarını uygulamaya koyması için bir fırsata dönüşmüştü. Bunun için Londra'da küçük bir bodrum katı kiralayarak kendine bir atölye kurdu. Ahşap bir çalışma tezgahı, keskin aletler ve büyük 40 galonluk yağ varilleri. Her şey yerli yerindeydi.
Bir taraftan da sahte bir mühendislik işi kurmuştu. Bu sayede sülfürik asit temin edebilecekti. Amacı ardında hiçbir iz bırakmadan William'ı buraya çekmek ve onu ortadan kaldırmaktı. Eylül 1944'te şeytani planını uygulamak için harekete geçti. Max Vaughn'ı pinball makinelerini tamir etme bahanesiyle Bodrum'daki atölyesine çağırdı. İçeri girdikten sonra kafasına kurşun bir boruyla vurarak onu anında öldürdü.
İlk cinayetini tamamladıktan sonra John, Maxwell'ın cesedini ortadan kaldırmanın korkunç sürecine başladı. William'ın parasını, çek defterini ve tüm değerli eşyalarını aldı. Ancak burada durmayacaktı. Nefret ettiği bu bedenin ölüsü, onun için yeterli değildi. Onu parçalamak, vücudundaki tüm kanı akıtmak istiyordu. Sakince, William'ın boğazını kesti.
Oluk oluk kan akıyordu. Masanın üstünde bulunan kadehi boğazına dayadı. Kanlar içine boşalıyordu. Tıpkı rüyalarındaki gibi. Kadehi ağzına götürdü ve hepsini tek nefeste içti.
İçinde bulunduğu andan müthiş bir haz duysa da buradan hızlıca çıkmalıydı. Kurtulması gereken bir ceset vardı. Hemen büyük bir yağmurluk, büyük çizmeler, dirsek hizasında lastik eldivenler ve kalın bir deri önlük giydi. Varillere sülprik asit döktü ve William'ın cesedini asidin içine yerleştirdi. Ceset erimeye başladı. Ancak tamamen yok olması iki gün sürecekti.
John, William'dan geriye kalan siyah, çamura benzer kalıntıyı kanalizasyona döktü. Ceset ortadan kalkmış, hiçbir iz kalmamıştı. William'ın ailesi dışında. Onu mutlaka arayacaklardı. John, bunun için de bir plan yapmıştı. Burada kısa bir ara verelim. Ardından kaldığımız yerden devam edeceğiz.
Haye, Maxwell'ın ebeveynlerine oğullarının İkinci Dünya Savaşı'na katılmaktan korktuğu için İskoçya'ya kaçtığını söyledi. Yaşlı çift bu yalanı sorgusuz sualsiz kabul etti. Haye ise bu güveni sinsice kullandı ve William'ın yerine geçerek onun kira toplayıcısı rolünü üstlendi. Artık Maxwell ailesinin servetinden doğrudan faydalanıyor ve kiraları kendi cebine indiriyordu.
Hem maddi olarak rahatlamış, hem de ailesine zarar vermeden William'ı ortadan kaldırmış gibi görünüyordu. Ancak ikinci dünya savaşı sona ererken, Haye bir kez daha planını değiştirmek zorunda kaldı. William'ın ebeveynleri Donald ve Amy Maxwell, oğullarının geri dönmesini bekliyordu. Haye, yalanını sonsuza kadar sürdüremeyeceğini fark etti. Aldatmacanın bir gün çökeceği kesindi ve o bunu asla göze alamazdı.
Kendi servetini büyütmeye ve bu durumu kontrol altında tutmaya kararlı olan Haye, şimdi çok daha ileri gitmek zorundaydı. Max One ailesinin tüm servetini ele geçirmek için tek bir çözüm vardı. Donald ve Amy Max One'u da ortadan kaldırmak. Çaresizce oğullarından haber bekleyen Max One'ları aradı. Alo? Alo, Bayan Amy siz misiniz?
Evet, evet. Beni dinleyin. William'la görüştüm. Ne? Nasıl? Bir günlüğüne buraya gelecek. Sizi görmeye. Ama durumu biliyorsunuz. Kimseye söylememeniz gerekiyor. Merak etme. Yeter ki oğlumu göreyim. Tamam. Baydan adı da alıp söyleyeceğim adrese gelin. Bakın, bu benim için çok riskli. Kimsenin sizi takip etmediğinden emin olun. Nereye geleceğiz?
1945 yılının Temmuz ayında, William'ın babası Donald Maxwell, oğlunu görme heyecanıyla John'un Bodrum katındaki atölyesine gelen ilk kişi oldu. Odaya adımını atar atmaz, hey hiç tereddüt etmeden, tıpkı oğluna yaptığı gibi bir boruyla kafasına vurup onu oracıkta öldürdü. Donald yere yığıldı ve Haye bir an bile düşünmeden cesedi yok etmek için hazırlıklarına başladı. Ancak iş burada bitmemişti. William'ın annesi Amy Maxwell'ın da gelmesini bekledi. Bir süre sonra yaşlı kadın da aynı sahte vaatlerle Bodrum'a indi. Haye soğukkanlılıkla aynı acımasız işleri tekrarladı. Artık Maxwell ailesinin üç üyesi de yok edilmişti.
ve geriye hiçbir iz bırakmamaya kararlı olan Hale, cesetleri asit içinde eritmek için harekete geçti. Önce hepsini parçaladı ve üzerlerine sülfrik asitle hidroklorik asit döktü. Hale, Megswanların cesetlerini küvette bırakarak varlıklarını ele geçirmeye girişti. İlk adımı, Max One'ların ev sahibine Amerika'ya seyahat ettiklerini ve bu yüzden mali işlerini kendisine devrettiklerini söylemek oldu. Bu yalanı ustalıkla sürdüren Haye, kısa sürede ailenin tüm varlıklarını kendi üzerine geçirmeyi başardı. Hiç zaman kaybetmeden sahip olduğu her şeyi paraya çevirdi ve zenginlik dolu yeni hayatına adım attı.
önündeki 3 yıl boyunca elde ettiği parayı savurganca harcamaktan çekinmedi. Lüks otellerde kalıyor, sürekli içki içiyor ve yüksek riskli bahisler oynuyordu. Ancak bu hayat tarzı sürdürülemezdi ve kısa süre sonra parası tükenmeye başladı. Haye yeniden harekete geçme zamanı geldiğini anladı. Yeni bir kurban bulmalıydı.
Bir emlak anlaşması aracılığıyla tanıştığı Dr. Archibald Henderson ve karısı Rose sıradaki hedefleri olacaktı. Henderson çiftinin güvenini kazanmak için yakın arkadaş gibi davranmaya başladı ve adım adım hayatlarına girdi. Haye'in planı kusursuz ilerliyordu. Çift ona tamamen güvenmeye başladığında Haye fırsatı kaçırmadı.
Tıpkı Maxwell ailesini tuzağa düşürdüğü gibi, Henderson çiftini yeni bodrumuna çekti. Sonra aynı acımasızlıkla ikisini de öldürdü. Cesetlerini asitle yok etti ve ardından belgelerde sahtecilik yaparak varlıklarının kontrolünü ele geçirdi. Fakat kazandığı parayı bir yıldan kısa bir sürede yine tamamen bitirdi. Bodrum katına yeni bir ziyaretçi alması gerektiğini düşünüyordu. 1949 yılında Haye yeni kurbanını belirledi. Zengin bir dul olan Olive Durant Deacon. Tıpkı önceki kurbanlarında olduğu gibi Olive'i de Bodrum'a çekip öldürdü. Ardından cesedini asitle yok edip ayırdığı kanı içti. Fakat bu kez işler beklediği gibi gitmeyecekti.
Olive Durant Deacon'ın kayboluşu pansiyondaki diğer sakinler arasında hızla endişe yaratmıştı. En yakın arkadaşı Constance, Olive'in John Hayle dışarı çıkacağını söylediği gün ortadan kaybolduğunu biliyordu. Hay'e bunu sorduğunda, soğukkanlı bir şekilde Olive'in o gün gelmediğini iddia etti. Hatta şüphe uyandırmamak için Constance'a polise gidip kayıp kişi raporu tutturmasını bile önerdi ve ona bu süreçte eşlik etti. Polis soruşturmayı derinleştirdikçe Hay'in verdiği soğukkanlı yanıtlar ve tavırları şüpheleri daha da artırdı.
Polis, Hay'in geçmişini araştırdığında, dolandırıcılık ve hırsızlıkla dolu bir sabıkası olduğunu öğrendi. Hay'in atölyesini aradıklarındaysa, durumun düşündüklerinden çok daha vahim olduğunu fark ettiler. Atölyede kan lekeleri, tamamen erimemiş kemik parçaları ve cesetleri yok etmek için kullandığı asit varilleri bulundu. Bununla birlikte, atölyede bulunan bir kuru temizleme makbuzu da, Oliv'in Kürt mantosunu temizlemeye verdiğini gösteriyordu. Tüm bunların üzerine sonunda polis, Hayy'i Oliv'in cinayetiyle bağlantılı olarak tutukladı.
Sorgu sırasında Haye, daha önce işlediği cinayetleri de soğukkanlı bir şekilde itiraf etti. Ama pişman olduğu için değil, başına hiçbir şey gelmeyeceğini düşündüğü için. Bayan Durant Deacon artık yok. Onu asitle yok ettim. Tamamen ortadan kalktı yani. Hiçbir iz yok.
Bu ne demek biliyorsunuz değil mi? Ceset yoksa cinayet de yoktur. Nasıl kanıtlayacaksınız? Hey bu itiraflarıyla yetinmiyor. Akli dengesinin yerinde olmadığını polislere göstermek için elinden geleni yapıyor. Çocukken gördüğü rüyaları tekrar tekrar anlatıp duruyordu. Hepsinin kanını son damlasına kadar içtim. Oluk oluk kan içiyorum.
Bunu bana o yaptırdı. Evet, o iblis. İçimdeki iblis yaptırdı. Bu tuhaf savunma kamuoyunu dehşete düşürmüş ve basında geniş yer bulmuştu. Ancak bu girişimi onun soğukkanlı ve planlı cinayetlerini maskelemeye yetmedi.
Hayne cinayetleri maddi kazanç elde etmek için işlediği açıktı ve bu delilik savunması onu kurtaramadı. Yargıçlar Hayne tüm soğukkanlı planlarını ve işlediği cinayetleri göz önünde bulundurarak onu suçlu buldu. Akli dengesi yerindeydi ve cinayetleri kasten işlemişti. Sonuç olarak John George Haye 1949 yılında idam cezasına çarptırıldı. 10 Ağustos 1949'da John Haye, Wandsworth Hapishanesinde asılarak idam edildi. Asit Banyosu katili olarak bilinen Haye, İngiliz suç tarihinin en korkunç figürlerinden biri olarak anılmaya devam ediyor.
Hay'in hayatına doymak bilmez bir zenginlik arzusu ve hırsı yön vermişti. Dolandırıcılıkla başlayan suç serüveni, zamanla acımasız cinayetlere dönüştü. Hay, işlediği suçların sonuçlarından kaçabileceğine olan inancıyla her defasında daha tehlikeli planlar yaptı. Gençliğinde dini korkularla yaşayan Hay, zamanla cezalandırılmadığını fark edince suç işlemekten çekinmedi. İşlediği küçük suçlar karşısında aldığı hafif cezalar, onu daha büyük suçlar işlemeye teşvik etti. Zihnindeki kusursuz planlarla er ya da geç her şeyin kontrolünü elinde tutabileceğine inanıyordu. Durdurulmasaydı, öldürmeye devam edecekti.
Haye, lüks ve servet uğruna insan yaşamını hiçe saydı. Onun karanlık hikayesi sadece İngiltere'de değil, her toplumda adaletin ve hesap verilebilirliğin ne kadar hayati olduğunu acı bir şekilde hatırlatıyor. Evet, bu haftanın karanlık dosyasının da sonuna geldik. Bir sonraki karanlık dosyada görüşmek üzere. Kendinize iyi bakın.
Sürpriz!
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.