Podcast

Bir Hikayeyi Çizmek | Konuk: Ethem Onur Bilgiç

Aslına Bakarsan

1 yıl önce
İzle
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Aslına Bakarsan’ın bu bölümünde yeniden popüler olmaya başlayan çizgi roman anlatısını odağımıza alıyoruz. Batman: Dünya ve Joker: Dünya’daki çalışmalarıyla da tanıdığımız illüstratör Ethem Onur Bilgiç ile çizgi roman yapma süreci üzerine konuşuyoruz. Bu sektörün tarihini, tekniğini, gördüğü ilgiyi ve teknolojiyle birlikte dönüşebileceği şekli birlikte anlamaya çalışıyoruz.






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠podbeemedia.com⁠'u ziyaret et!

------ Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

6.954 kelime · ~35 dk okuma

Efendim merhaba, Aslında Bakarsan'ın bu bölümünde Ethem Onur Bilgiç ile beraberiz. Ethem Onur Bilgiç bir grafik tasarımcısı ve ilüstratör. Kendisiyle son zamanlarda, son yıllarda dikkatimi çeken bir mesele iyi konuşmak istedim. O da Türkiye'deki ilüstratörlerin grafik tasarımcısı. çizgi tasarımcıların, çizgi romancıların Türkiye'deki aktiviteleri ve yurt dışında bunun karşılık görmesi hakkında biraz konuşalım ve genel olarak Türkiye'deki bu piyasa nasıl oluyor? Bir de endüstriye dönüşüyor mu? Bir sektör müdür? Neler oluyor? Onu konuşalım istedim. Bir de bu son dönemde DC Comics'in hazırladığı antrolojik bir çizgi roman kitabı var Joker Dünya diye. Daha önce de Batman Dünya'da bir hikayeyi çizmişti. Bu Joker Dünya'da da Metin Aktülger'in yazdığı bir hikayeyi çizdi. Öncelikle onunla tebrik ederek başlayayım. Ethem nasıl gidiyor kitap?

Öncelikle ben teşekkür edeyim beni davet ettiğin için. Kitap güzel gidiyor. En son İstanbul Kitap Fuarı'nda biraz okuyucuyu görmek ya da okuyucuyu tatma gibi bir şansım oldu. İyi, iyi. Yorumlar da iyi. Satışlar da iyi. Ama tabii satışlardan daha çok yorumların iyi olması beni ilgilendiriyor. Çünkü yayın evi benim değil. Güzel gidiyor yani. Burada kaç ülkeden hikayeleri var Joker karakterinin? Joker dünyada 13 ülke var. Çin var, Güney Kore, İspanya, Fransa, İtalya, Arjantin, Meksika, Güney Afrika var, Türkiye var, Çekiye var bir de şu an aklıma gelenler. Hepsi kendi dillerinde kendi yayınlarını yaptılar zaten. Yani bütün hikayeler her ülkenin diline çevrildi. Böyle durum. Siz de Osmanlı'da geçen bir Joker hikayesiyle katkıda bulunmuşsunuz. Yani hikayeyi tabi Metin yazdı. Metin'in hayal ettiği şey bir İmparatorluğun çöküş döneminde geçsin. O öyle bir atmosferde geçsin istiyordu. O yüzden de 1800'lerin sonunda geçen, işte biraz tarihi eserlerin batıda değerlendiği bir dönemde geçen bir hikaye yazdı. Tasarım aşaması da biraz tarihi severim. Yani pop anlamda tükettiğim bir şey. O yüzden hani aşikar olduğumda bir şeydi. Hemen tasarımlarını ona göre yapmaya çalıştım ve karakter çıktı ortaya. Fesli bir şoker çıktı.

Gotham City de bir imparatorluğun çözülüş zamanı gibi ya, Gotham şehri Batman'in olduğu. Ondan ötürü isabetli de bir tercih olmuşa benziyor. Yani bence de öyle. Metin'in bir de şey dediği var, günümüzü aslında benzetiyorum o dönemde. Yozlaşmayı vurguluyor sanırım. Ben de aynı kanaatliyim. Paralel olan şeyler var insan hissiyatı anlamında.

Transkriptin tamamını oku

Ethem sen öğrenciliğinden bu yana yani Mimar Sinan Üniversitesi grafik tasarım bölümünden mezunsun ama öğrenciliğinden bu yana çok aktif olarak çalışıyorsun ve çok farklı alanlarda üretim yaptığını görüyoruz. Yani tiyatro afişinden, film afişine, dergilerdeki illüstratörlük çalışmalarından, şimdi bakıyoruz işte çizgi romana, grafik romana doğru giden, kitap kapağı tasarımı neredeyse her alanda bugüne kadar üretim yaptığın için de seni biraz komik etmek istedim çünkü birçok alanına hakimsin. bu çizme meselesinin ülkemizde. Burada hangisi sende öne çıktı daha çok? Ya da böyle bir öne çıkma durumu oluyor mu? Yoksa hepsine genel mi yaklaşıyorsun?

Yani ben grafik tasarım okudum ve tasarım disiplinini öğrendim. Ya da en azından öğrendiğimi düşünüyorum. O yüzden de bütün bu işlere tasarım disiplinde herhangi bir şeye nasıl yaklaşıyorsam o an yapacağım işe de öyle yaklaşıyorum. Yani bir işte afiş tasarımı ile bir kitap tasarımı. Tabii ki de bazı metotları farklı ama yaklaşımım ya da data yönüme alışım, soruşum, problemi buluşum aynı metot ve aynı yöntem. Yani kısa film yaparken de aynı metotla ilerliyorum. Animasyon yaparken de aynı metotla ilerliyorum. İşte afiş yaparken de aynı metotla ilerliyorum.

O yüzden zorlanmıyorum ya da başka bir şey yapıyormuş gibi hissetmiyorum. Sallıyorum şu an. Belki bir resim yapıyorsam, bir resim eseri ortaya koyacak olsam evet orada daha duygularımı, daha altyapıslar, belki başka metinleri düşünmem gerekirdi. Ama tasarım yaparken zaten önünüze problemi almanız lazım. Tasarım çünkü bir problemin çözümüdür. O yüzden de hemen aşağı yukarı hemen hepsine aynı şekilde yaklaşıyorum. Her proje bakımından o problem ve o problemin çözümü herhalde değişiyordur. Ama genel hatlarıyla bir problemi nasıl tespit ediyorsun ve hangi yöntemlerle ona çözüm arıyorsun?

Bizim ülkede biraz bu zor. Çünkü birif alamıyorsun. Birif almak çok zor. Ama bir şekilde kendi birifimi kendim oluşturuyorum. Yani işi sizden talep edenin aslında ne talep ettiğine ilişkin çok açık bir iletişim olmuyor mu? Genelde öyle bir sorunla mı karşı karşıyayız? Yani bilmiyorum bütün dünyada mı böyle ama yurt dışına çalıştığım yerler daha net birifler geliyor. Daha net ne istediklerinin farkındalar ya da beni neden seçtiklerini biliyorlar.

Türkiye'de, hadi sen yaparsın gibi bir durum var, ya da sen bir yap görelim gibi bir durum var, ya da sen yap, biz ondan sonra bir düşünüp kendimiz seni baltalayalım gibi bir durum var. Genelde bizim ülkede böyle gidiyor. Hep böyleydi bu arada. Uzun zamandır böyleydi diyeyim ya da hep böyleydi bilemem de.

Uzun zamandır da böyle. Bu tabii şey de oldu yani, reklam ajansları için söyleyeyim ya da dergiler için söyleyeyim, bütçeler çok kısıldı. Bütçeler kısıldığı için çok iyi art direktörler vardı, kreatif direktörler vardı. Çoğu başka, ya yurt dışına gittiler ya başka işleri biraz değiştirdiler. Ajanslar da biraz aslında şey oldu, zayıfladı gibi hissediyorum. Tabii ki de yine çok iyi layığı var. O yüzden de bir riff alamıyorsun. Bir riff alamayınca sorunu tam tespit edemiyorsun.

Ama sorunu tam tespit etmen lazım. Bizim işimiz bu bence. Sonra da ona çözümünü bulmamız lazım. Bizim meselenin en güzel yanı bence bu. Çözüm tek değil. Bir sürü çözüm olabilir. Yani oferyanın ya da suç ve cezanın bir sürü kapağı olabilir. Bir sürü çok iyi kapağı olabilir. Yani tek bir iyi yok. Bu yüzden de şanslıyız aslında. Kendimize göre iyi bir yöntem bulup o sorunu çözmüş oluyoruz.

çizim dünyasında birçok şey yapılabiliyor işte kapakta yani birçok alanda uzmanlığınızdan faydalanabiliyor insanlar işte kapak tasarımından tutun belki bir reklam afişine vesaire ya da şeyde buna dahil değil mi bir teksi sektörü de buna dahil yani gerekirse de bir t-shirt tasarımı çanta tasarımı hatta t-shirt'un kendinin de tasarımı var yani bilent ekmenim vardı öyle kıyafet anlamında da gömlek tasarımı vesaire tasarımları Tabii hatta bu eşya tasarımına kadar gidebiliyor değil mi? Yani eşya tasarımının içerisindeki bir takım çizimler, bardakların deseninden olabilir, başka bir şey olabilir. Tabii öyle de olabilir ya da işte bardağın biçimi de olabilir. Ama tabii endüstriyel tasarım okumadığın için bazen sorunlar yaşabilirsin. Çünkü orada onun nasıl yapılacağını da öğreniyorsun. Bizim grafik tasarımında bunu öğrenmiyorsun. O sadece hayal edip bir idea koyabilirsin. Onu da inşallah bir çözer gibi bırakabilirsin. İşte biraz mimar ve mühendis arasındaki farkı mı gözüküyor acaba burada? Evet, biraz öyle. Peki, bütün bu çizim dünyasında senin için karikatürün, çizgi romanın ya da grafik romanın yeri neydi? Bunlar seni bu mesleğe iten faktörlerden biri miydi yoksa bu mesleğe girdikten sonra mı daha çok ilgilenmeye başladın bir alanda? Yani ilk başa döndüğümde okula hazırlanırken, çizim kursuna giderken ya da işte sokaklarda çizerken, çizim sınavına hazırlanırken, ressam olmak istiyordum daha çok. Ya da heykel, yani bir sanat tasarım değil de sanat bölümüne gitmek istiyordum. Ve biraz ailem de, hem de atölye hocam da dedi ki, sen sanat bölümüne gitme, tasarım bölümüne git. Ailem biraz daha maddi olarak düşündü. İşte çünkü küçük bir ilçeden geldim, Konya-Veli'den gelmiştim. Hani çevremiz yok, çok paramız da yok hani. nasıl bu kadar çevren ve paran yokken bu sanat bölümlerini okuyacaksın. Aslında okunurmuş yani o arada bir şey gireyim ama. Ama şey atölye hocam sen kesinlikle tasarım okuman lazım. Senin kafan tasarıma göre demişti. Çok da istemeyerek girmiştim grafik tasarıma ama doğrumuş yani. Aslında benim gitmem gereken yer orasıymış. İllüstrasyona ya da çizime ne zaman başladım diye düşündüğümde de band dergisi alıyorduk ve band dergisi o zaman basılı bir dergiydi.

Bizim aramızda çok popülerdi. Çizim kurslarına giden ya da o jenerasyonda çok popüler bir dergiydi ve ilk ilistirasyon kelimesini de orada görmüştüm ben. Bunlar vesimleme değil miydi? Ve ilistirasyon muymuş bunun adı? Falan olmuştuk. Sadi Güven'in çizimlerini görmüştük ve hepimiz şey diyorduk. Demek ki çizerek bir hayat inşa edilebilir. Çok öyle diyeyim şeyin başında. Hani o ilistirasyon yaparsak, bir dergiye çizersek çok para kazanabiliriz gibi düşünüyorduk. İlk heveslenmem de öyle olmuştu. Sonra çok büyük paralar kazanılamadığını herhalde görmeye başladık. Keşke sade de olsa da. Bantmark ama o dönemde bir anlamda odaklardan biri oldu herhalde değil mi bu ilistirasyon dünyası için? Oldu. Bence Türkiye ilistirasyonunun gelişimi için çok kilit bir yerdeydi. Yani şöyle diyeyim, benim bütün jenerasyonu bant okuyorduk hakikaten, bantmark okuyorduk ve

özeniyorduk ve bir yandan da bizim jenerasyonu da bir üst jenerasyonun en iyi çizerleri oraya çiziyordu. Yani sadece Sade Güven'de bir sürü çizer çiziyordu ve bence bir şey gibiydi hani bir mihenk taşı mı denir? Bir şey gibiydi, bir sıçrama tahtası gibiydi. Yani aa bak buraya iş yapınca görünür oluruz olmuştu. Benim de mesela tek mail atıp size çizebilir miyim dediğim dergi Bant'tı. Onun dışındaki bütün dergiler, onlar bunu hep oradan görüp ya da oradaki işlerimi bir yerlere koyduğum için görüp gelen diğer dergiler oldu, yayın evleri oldu. O yüzden bant bence çok önemli. Türkiye İllüstrasyonu diye bir belgesel olsa bantın bir bölümü olmalıydı. O zaman 20. yılında yakın zamanlarda kutlamış. Bantmaga'da buradan yıl dönümünü tebrik ederim efendim ve bu vesileyle. Yani o zaman çizgi roman ve karikatür, grafik roman bunlar o kadar odağında değildi senin daha sonradan hayatında?

Karikatür odamda değildi. Karikatür okumayı seviyordum ama öyle çizmek istemiyordum. Resim istediğim için de daha figüratif işler yapmak istiyordum. Daha sanatsal diyeyim. O tip karikatür değildi. Bunu ne olur yanlış anlamayın. Aşağı yukarı söylemiyorum. Karikatür başka bir anlatım metodu. MİZAT dergisindeki karikatür üslubundan çizgisini sevmiyordum. Çizgi anlamında sevmiyordum ama tabii ki de okuyordum ya da çok eğleniyordum.

Öyle bir ilgim yoktu. O yüzden daha ilüstrasyona ve resme kaymak istiyordum. Ya da hakikaten çizgi romana kaymak istiyordum. Ama Türkiye'de de çizgi roman ve grafik roman... Açarız bu konuyu muhtemelen. Çok da karşılığı olan şeyler... Çok emek verilip, çok az karşılığı alınan bölümler. Ya da şöyle diyeyim, Türkiye'de çizgi roman piyasası oluşmamış. Bunun bir sürü nedeni var. Tarihsizlikten de bir sürü nedeni var ama... Orası bir türlü işleyen bir çark olamıyor. Çok böyle aradan standart sapmalar çıkıyor. Çok iyi çizerler çıkıyor ama... Genel olarak orası tam bir fabrikaya dönüşmüyor yani. Evet, o anlamda Batı'da gördüğümüz özellikle ya da Doğu'da, Japonya'da gördüğümüz manga da olsa öyle bir sektörü olmadığı açık ama bu hiçbir şey olmadığı anlamına da gelmiyor. Mizah dergileri zaten Türkiye'de çok önemli bir yeri var. Türkiye'deki çizerlik bakımından da elbette. Onların içinde bazı çizgi romana benzeyen

Böyle bir şeyler oluyordu. Mesela İlbana Ethemlerin falan yaptıkları. Onlar tabii mizah dergisinin formatı sebebiyle ikişer sayfa olabiliyordu haftalık. Sonra onlar birleşip birer çizgi romana belki dönüşüyordu. Ama o da tabii çizgi romanın gerektirdiği tempo oluyor muydu olmuyor muydu bunlar tabii tartışılır. Şey de öyle başlıyor. Yani Türkiye'de çizgi roman da ilk, yerli çizgi roman da yanlış hatırlamıyorsam Karaoğlan'da. Tabii gazetelerde. Gazetelerdeki işte bantlardan toplanarak oluşturulan kitaplardı. Bunu da normal bir süreç ama Amerika Birleşik Devletleri'nde de öyle başlıyor. Yani önce gazetelerin komik bölümünde, komikist diye geçen bölümünde başlayıp sonradan dergileşmeye başlıyorlar, sonradan kitaplaşmaya başlıyorlar. Ama işte onlar çok daha eskiden başlıyor. Çok daha eskiden tabii ki. Çünkü Yellow Kid de dediğin gibi şeyle başlıyor, bantlarla başlıyor ama onun bir akıcılığı veya da ilk balon sistemi falan oraya geldiği için hemen şeye dönüşebilmiş onlarda. Bir fasüküle, fasükülden kitaba. Geçiş olmuş. Yellow Kitty yani sarı çocuk diye anılan o ilk çizgi romanı, ilk komik strip dedikleri örneği. İlk onu kabul ediyorlar. Ben de baktım, tabi bugünden baktığım zaman bir hayli ırkçı sayılıyor gözüküyor ama başka ama yılları zaten... Tantan bile çok başka bir yere gidiyor. Ki bunlar 1800'lerin sonundan falan bahsediyor. Önce matbaadan başlıyor, matbaada o bant halindeki daha ziyade komik sayfalardan çıkıyor. Ondan sonra giderek kendi kendine bir özellik alanı alıp sonra da bağımsızlaşıyor. Biraz garip, tasarım gerekliliğinden dolayı o bantla panel sistemine dönüyor. Ve panel sistemi sonra da ses gelmesi için de balonlama sistemine dönüyor. Aslında biraz böyle birisi çıkıp bir anda yapmıyor, zaman içinde oturuyor. Sonra da çizgi romanın özellikle Batı'da çeşitli dönemleri var. Bir altın çağı var 1930'larda. Bütün bu süper kahramanların falan da çıkmaya başladığı, Stan Lee'lerin işte Jack Kirby'lerin falan ortada olduğu dönem. Sonra 2. Dünya Savaşı'ndan itibaren yine bir canlılık olmakla beraber sansür devreye gidiyor. Bir de çok milliyetçilik gibi, çok propaganda gibi. Kaptan Amerika gelmeye başlıyor yani bir yerden sonra. Ya da diğer süper kahramanlar da o propagandaya

Ve de nasıl Amerikan sinemasında, Hollywood'da bir sansür var idiyse, çizgi romanlar da çocukların ahlakını bozacak, onları şiddete, cinselliğe doğru yöneltecekler diye de ciddi bir sansür görüyor. Uzun yıllarda devam ediyor bu sansür. Bizde de 80 döneminde aynı sansür geliyor. Biz biraz geç almışız ama biz de hemen alıyoruz böyle şeyleri.

Ama sonradan bu sansür bir şekilde ortadan kalkıyor. Yani artık toplumun getirdiği, karşı kültürün getirdiği bağımsız çizgi romanlar vs. derken en sonunda örümcek adam bile mesela toplumdaki uyuşturucu sorunundan bahseden hikayeler yazmaya başlıyor falan. Yavaş yavaş bunu aşıyorlar. Çünkü orada çocuklar çizgi romanı seviyor. Çocukların tüketimi çok fazla. O yüzden de süper kamerasından çocuklara yönelik başlıyor. Sonradan İngilizlerin biraz Amerika'ya transferiyle, Ellenmore'ların gidişiyle, yeniden büyük grafik romanı, daha yaşlı büyük insanlara işler üretmeye, daha sert içerikler yapmaya başlıyorlar. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki bir dönem ama sansürlü, daha çocuklara yönelik bir dönem. Ama 80'ler 90'lardan itibaren yetişkinleri artık hitap eden başka bir dalga gelmeye başlıyor. Orada yani şimdi isimleri tam hatırlamıyorum, isim hafızam çok kötüdür ama DC'nin Vertugo'yu kurması, Vertugo diye bir ad yayın açması ve dediğim gibi birkaç İngiliz, iyi İngiliz yazarı alması, transfer etmesi çok başka bir yere götürüyor orayı. Tabii sonra işte Mouse'un çıkması değil mi? Tabii. Önemli bir grafik roman. Enki Bilal'ler vesaire. Man başka şeyler ortaya çıkmaya başlıyor. Enki Bilal de yani evet, o tabii Fransa'da. Türkiye'ye gelmiş, ben tanışmıştım. Bir de şunu fark ediyorum. Türkiye'de de dört tane ekoli görüyoruz. Dünyada da en çok onu görüyoruz bu çizgi roman meselesinde. Bir tanesi işte İtalyan ekoli. Fumetti de deniyorlar. Dumandan geliyormuş.

Bu arada etimolojik olarak işte o benim de çocukluğumda ve birçok benden önceki kuşağın çocukluğuna damlasından. O Tomex, Texas kısmı. Evet, Texas, Tomex, Zagor, işte Mr. No. Bunlar özellikle Mr. No ile Zagor'a ben bayılırdım çocukken. İşte Fransız Belçika ekoli var. Red Kid, Tenten, Asterix belki. Belki değil yani Asterix de öyle. Amerikan ekolu Comics adıyla geçen, Örümcek Adam, Batman, Conan, hani o bildiğimiz dünyalar. Sizin de en son o dünyanın içindeydiniz. Bir de Japon ekolu, işte manga diye anılan. Yani dört tane ana ekol görüyoruz. Bunun haricinde başka ekoller var mı mesela? İşte Brezilya'dan da bazı grafik romanlar çıkıyor. Başka ülkelerden gelen şeyler var mı ya da bunların bir takım amalgamları mı var? Yani o kadar oyuna çıkmış yok. Bu saydıkların hakikaten bütün dünyada hala da tüketilen, hala da üretilen işler aslında bunların altlarında çıkıyor. Amerika'da belki şey biraz ayrılabilir. İşte Conan'lar, Solomon Kane'ler. Daha o büyü ve kılıç gibi bir altı kısmı var. Onun dışında mangalar zaten çok büyük bir endüstri ve sert de bir endüstri üretim anlamında da. Bunlar mı yani aslında? Bu ekoller de bunlardır. Senin bu ekollerde kendine yakın hissettiklerin var mı? Çizer olarak ya da okur olarak?

Manga tabi ki de okuyorum. Çizgi romanı, Amerikan çizgi romanı da okuyorum. AFF çizgi romanı okurum, severim de. Çünkü onlar daha bağımsız kafalı, daha histerik ve daha yalnız hikayeler de yazıyorlar. Ama mesela Amerikan'da da şeyi ben okumuyorum artık. Çocukken çok seviyordum tabii. Örümcek Adam. Hatta Batman'da yani. Çocukken daha çok okuyordum. Şimdi mesela orada da daha şeyleri seviyorum işte. İşte Vertugo gibi yayın evlerinin çıkardığı, daha grafik roman, tek cilt, tek bir hikayenin olduğu işleri seviyorum. Buradan biraz belirsiz bir ayrıma gelmek istiyorum. Çizgi roman ve grafik roman, biz de yayının başından beri ikisine de atıfta bulunuyoruz. Bu ikisi arasında bir fark olduğunu söyleyenler var. Bu ikisinin arasındaki farkın çok da önemli olmadığını da söyleyenler var. Anladığım kadarıyla fark şundan kaynaklanıyor. Çizgi romanda daha alıştığımız klişe hikayeler var, süper kahraman hikayeleri. Başı sonu belli ve karakterler daha az boyutlu. Hani aslında daha fabrikasyon bir şeyden bahsediyoruz diyorlar.

Grafik romanda ise daha edebi metinlerin, belki daha çok antikahramanların olduğu, karakterlerin daha boyutlu olduğu ve grafik tasarımının da anlatıya çok hakim olduğu, yani sanatsal değerinin de biraz daha ön planda olduğu başka bir şeyden bahsediliyor. Fakat aradaki geçişkenlik ne kadar şey? Yani biraz şeyi hatırlatıyor bana. Bağımsız sinema ve Hollywood sinemasındaki ayrıma benziyor. Bazı geçişkenlikler de olabilir herhalde ikisi arasında. Yani bunun net bir ayrımı yok hani bunun böyle sözlükte şu şöyle de bu böyledir yok ama tabii ki de çizerlerin, okuyucuların ayrımları bu senin dediklerin gibi oluyor. Komiks daha sevi bir üretim. Nispeten çizgisi daha belli. Dediğin gibi bir Hollywood şeyi gibi, filmlerinin çizgisi gibi yani çekimleri nasıl aşağı yukarı belliyse ya da kurgu sistemi nasıl belliyse yani Marvel'ın işte Avengers filmlerinin kurgusu bellidir. Hani aslında hangi dakikada ne olacağını bile bilirsin. Biraz öyle. Grafik roman

çizerlerin de daha özgün stiller deneyebildiği, daha yetişkinlere yönelik eserler oluyor. Comics daha yaşta, küçükten başlıyor. Yani yaş sınırı daha düşük. Ama göfkli romanların genelde yaş sınırı da daha yukarıdan oluyor. Çünkü dediğim gibi daha sert hikayeler anlatılıyor ve çizgi anlatıldığında da daha değişik. Yani Batman'den öncelikle, Batman'in bir sürü çizgi romanı var. Ama mesela grafik romanları da var. Çünkü işte Devin Mekki'ne veriyorsun ve Aku Meşrum'u kendi stilinde bambaşka bir çizgi ile yapıyor ve oraya veriyorlar. Artık grafik roman, grafik novel diye yazıyorlar onun kapağına. Evet, o ayrımlar aynı sinemalık gibi aslında. O geçişkenlikler çok mümkün. Şimdilik ufak bir ara verelim. Bundan sonra bu çizgi roman ve grafik roman hakkında konuşmaya devam edelim.

Efendim tekrardan merhaba. Ethem Onur Bilgis ile beraber grafik roman, çizgi roman nereden geldi, nereye gidiyor konuşmaya devam ediyoruz. Şimdi sana zor bir soru soracağım Ethem. Çizgi roman edebiyat ama yoksa sinemaya mı daha yakın? Bunu şundan soruyorum. Şimdi baktığımız zaman panellerle ardışık bir şekilde bir hikayeyi anlatıyor çizgi romanda, grafik romanda. Burada müthiş bir görsel bir durum var. O sebeple sinemaya daha yakın olduğunu söyleyenler var.

Burada ama asıl önemli olan metin olduğunu ve netice itibariyle bir yerde bir şey izlemediğimizi kağıt üzerinde, tablette olduğu için bunun edebiyata daha yakın olduğunu söyleyenler de var. Ya da tam aksine bir üçüncü görüşte bunun aslında grafik sanatlara daha yakın olduğunu da söyleyebilirim. İlla birine yakın olmak zorunda değil ama hangi tarafa daha çok çekiyor ya da kendisi ayrı bir alanı oluşturmayı başardı mı? Yani bence kendi alanı var. Çünkü anlatımı değiştirebileceğin, diğer alanlarda referans verdirebilecek hareketler yaptı bugüne kadar çizgi romanlar ya da grafik romanlar diyeyim. Dediğim gibi fark etmiyor. Ama hani daha yakın nereye dersen herhalde sinemaya yakın. Çünkü öyle ya da böyle karakteri gösteriyorsun, gidişatı gösteriyorsun, mekanı gösteriyorsun ve okuyucunun hayal gücünü ister istemez yönlendiriyorsun. Bunu mesela eskiden çok böyle olduğunu düşünmezdim ama şeyden sonra böyle düşünüyordum. Benim arkadaşım var Furkan Nuka bir gün, o çok iyi bir çizerdi. Ona böyle Yüzüklerin Efendisi'ni konuşurken şey demişti, ben dedi çocukken ilk kez okuduğumda Pipi'ni kadın zannediyordum dedi. Niye diyorum yani bir referans noktası var mı? Yok diyor, ben öyle hayal etmiştim dedi. Yani hakikaten yeniden açtım baktım, cinsiyeti hiçbir şekilde yazmıyordu yani. Abi bizde pronoun yok, bak oralara girmeyelim. Türkçeden de kaynaklanıyor. Yani iyi demiyor, şii demiyor. Evet, doğru diyorsun.

Hayal gücü en azından edebiyatta yönlendirmiyor. Grafik romanında öyle ya da böyle bir gösteriyorsun. O yüzden herhalde daha sinemaya yakın diyebilirim. Örnekleri de biraz bununla benim kafamdakini destekliyor herhalde. Watchmen'i çektiğin zaman Watchmen'in çizgi romanı bayağı storyboard gibi kullanmışlar. Bütün planları birebir aynen sinemaya geçirdi. İşe yaradı, iyi bir film çıktı ortaya. O yüzden herhalde sinemaya daha yakın gibi.

Yani ikisine de yakın olabilir. Ben de şeyden, yani ben de işte bir tane roman yazdım. Bir ikincisini de şimdi bitirdim. Başka yazar arkadaşlarla da konuşuyorum. Orada farklı farklı yazma türleri var. Bir arkadaşım, bir yazar saygın Ersin. En son Piri Lezzet romanını da yayınladığı bir şey. Yedi Kartta Efsane Sitesi. Fantastik Edebiyat falan da yazıyor. Fantastik Edebiyat'ın da önemli isimlerinden biri Türkiye'de. O şey demişti bana bir gün. Abi ben çizemediğim için yazıyorum demişti.

Bunu ben birkaç kişiden daha duydum. Bende de bazen oluyor. Mesela genelde sahneler gözümde canlanıyor. Bir şeyleri görüyorum ve gördüğümü yazıyorum. Yani çoğu durumda, özellikle sahnelerde. Aslında edebiyata da o bakımdan benziyor. Çünkü yazan da gözünde bir sahne canlandırıyor. Orada bir kişi her zaman belki kıyafetin rengine kadar olmasa bile bir genel kafanızda bir şey canlanıyor. O sebeple edebiyata da yakın bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Tabii canım zaten birbirini çok besliyorlar. Ama ben de mesela belki de çizmeyi daha çok sevdiğim için bugüne kadar bir kısa film yaptım, bir klip çektim ya birkaç klip çektim. Hepsinde şeydim, hiç senaryo yazmadım, hepsinde direkt storyboard çizdim. Zaten kafamda biliyordum neyin nasıl gideceğini ve hemen bağlayabiliyordum. Dediğim gibi yöntemler de değişiyor. Peki şimdi bu son iki DC işinde de Batman'de de Joker'de de başka yazarlarla çalıştın. En son Metin Aktülger'le birlikte çalıştın. Bir defa Metin Aktülger ikinci çizgi roman senaryosu diyebiliyorum. Bir de Kaptan 88. Kaptan 88'in de yazarı. Ben onu okumuştum ama onun yazarı olduğunu bilmiyordum. Yani fark etmemişim. Onun çizeleri de Sade Güven.

Evet, onun çizeri de Sadi Gürhan. Bunda da Metin Aktülger ve sen beraber bunu yaptınız. Metin Aktülger daha ziyade kamuoyunda oyuncu olarak bilinen biri. Yakışıklı bir can. Yakışıklı bir can olarak biliniyor. Ben olumlu anlamda şaşırdım. Bilmiyordum. Yani oyuncular bunu yazamaz anlamında söylemiyorum. Ama ilk başta aklınıza gelen bir şey değil. Çünkü niş bir işi olduğu için. İki şeyi soracağım. Bir, başka yazarlarla yani bir çizer olarak yazarlarla çalışmak nasıl? İkincisi, bilinen ünlü bir oyuncuyla çalışmak nasıl?

Başka yazarlarla çalışma tabii ki de kolay değil. Yani kendi kendine bir iş üretsem daha ne yapacağımı bilir, daha düz giderim. Orada yazarı anlamaya çalışıyorum. Çünkü gene işte bir tasarım yapıyorsun. Aslında yazardan aldığını bir görsel imgeyi dönüştürmeye çalışıyorsun. Kolay mı? Değil. Ama Metin o kadar zor muydu? Çok da zor değildi. Bu ikinci soruya cevap olsun. Hani Metin çalışması, arkadaşlığı, anlaşması iyi bir insan, mütevazi bir insan. Hani öyle bir kaprisi vesairesi olmadığı için rahat çalıştım. Yoksa kaprisli oyuncularla bazen tiyatroda da sinemada da çalıştığım da oluyor. Başka türlü sinir bozuklukları oluyor. Metin'de hiç olmadı. Metin'de şey gibi sorunumuz oldu. Metin metni yazarken, senaryo yazarken çok diyalog diyalog yazıp, çok da etrafı tarif etmeyen ya da hareketleri tarif etmeyen bir senaryo yazımı yapmıştı. O yüzden arada bir telefon açıp, burada ne anlatmak istiyorsun, burada nasıl bir sahne hayal ettin diye çok sorduğum oldu. Metin de kendisi zaten şey diyor, evet benim için de öğretici oldu. Ben biraz daha bunların üzerine gideyim diyor. Bir tek öyle bir sorunumuz oldu. Onun dışında bir sorunumuz olmadı. Güzel bir öğretim oldu. Yani bu tabii iki kişinin nasıl anlaşacağıyla alakalı bir şey doğal olarak. Ama kolay bir şey olmadığı da belli. Çünkü onun kafasında canlandırdığı sahneyle seninkinin örtüşmemesi durumunu nasıl hallediyorsunuz? Arada oldu tabii bunlar. Genelde bana bıraktığı oldu. O yüzden rahatım yani. Tabii kalem senin elinde, sen çözüyorsun en sonunda. Yani böyle yaparım.

Peki kendin yazmak istiyor musun bir çizgi roman? Yazdım ama çizgi roman Türkiye'de işte deminden beri konuştuğumuz şey yani öyle ya da böyle ekonomik bir karşılığı olması lazım ve Türkiye'de yok. O yüzden sanki benim böyle emeklilik hayalim gibi bir yerde duruyor benim senaryom. Yoksul yazmayı seviyorum hani yazıp çizmeyi de seviyorum ama şimdiye kadar o işi şey yapamadım, o tutamadım. Türkiye'de çok kıymetli çizgi romanlar ya da grafik romanlar da çıkıyor bu arada. Yani hayret verici derecede ilginç konularda çok iyi çizerlerin işleri var ve bu akıntıya karşı müthiş bir zorlukla kürek çekmek aslında. Çoğu ya reklam ajansında çalışıyor ya başka bir yerde çalışıyor. Yani başka işlerden paralarını kazanıp hayatlarını kazanıp bir de çok vakit alan bir şey bu çizgi roman meselesi. Onlar kanalize olmaya çalışıyorlar.

aşağı yukarı bir çizgi yorumlarına hadi 100 sayfa olsun 90 sayfa olsun yani bir yıl tutar yani onu renklendirmesi, yazması, senaryo araştırması, çizimleri, çinilemesi yani çok gerçekten meşakkatli bir iş yani bizde şey gibi olmadığı için işte ben kurşun kalemini atayım başkası mürekkebini atsın başkası renklendirsin gibi bir sanayileşme yok Yani orada aslında bir üretim bandı gibi bir şey kuruyorlar. Biri yazıyor, biri çiziyor, öbürü çiniliyor. Birisi balonluyor, birisi kaligrafisi yapıyor ve dizide dizgilip işi bitiriyor. Yani evet, bu seviye üretim. İşte grafik romanlar daha ama böyle olmayan, daha bir kişinin oturup bunu yaptığı işler oluyor. Türkiye'de bunu karşılanmak zor madde anlamda. Çünkü satışlar o kadar değil. Ve pahalı da kitaplar aslında çizgi romanlar. Çünkü renkliler, kuşakârda renkli o kadar baskı da insanlara pahalı geliyor yani. O yüzden biraz zor. Tabii Türkiye'de genel olarak hem kağıt hem de mürekkep fiyatların çok artması sonucunda romandan da hayatını kazanmak zor. Kitaptan genelde hayatını kazanmak zor, çizgi roman için iyice zor çünkü masraflar giderek artıyor. Hem emek daha yoğun, çizerin bir yılını alacak, yazarın birçok vaktini alacak, kağıdı daha kaliteli olacak, renkli olacak ve bu insan yani yüz binlerce satması lazım ki hayatınızı bundan geçindirebilirsin. Türkiye'de en iyi satan çizgi romanı 15.000 sattı. Normal çizgi romanlarda 1.000-5.000 arası satıyor. Yani 1.000 ve 5.000 arası satış yapıyor. 1.000'i geçen iyi bir iş yaptık diyor. Hani ve bunun dönüşü de zaten o yüzden olamaz yani evet. Çizgi romanı yapan insana o yüzden benim Türkiye'de ya da Türkiye gibi ülkelerde benim saygım çok büyük çünkü kendilerinden çok şey veriyorlar. Yakın çevremde de görüyorum bunu. Öte yandan da hani bu son krizle beraber biraz yavaşladı belki ama yani yükseliş grafiği biraz düştü. Yoksa çizgi roman satışlarının da nispeten arttığını da görüyoruz. Çizgi roman kitap evleri kurulmaya başladı sadece çizgi roman satan. Kitapçıların içindeki çizgi roman bölümleri büyümeye, genişlemeye başladı. Ve özellikle manga türünde müthiş bir patlama da görüyoruz genç kuşaklar bakımından da aklımıza. Yani tamamen de karanlık bir tavrı da yok çok zor olmakta. Yok, yok. Bence hiçbir zaman karanlık bir tablo çizmeyelim zaten. Mangama çok destekledi bence. Satışları çok iyiymiş, çok yüksek satıyor. Mangaların geneli siyah-beyazdır ve kağıt saman kağıda yakın bir kağıttır. Aslında biraz Türkiye'ye uyuyor. Ne denir? Gereklilikleri de uyuyor. Ya da kendini kurtarabiliyor yayın evleri. Ama ben de görüyorum. Özellikle Kitap Forum'da gördüm. Bir manga, şimdi adını hatırlayamıyorum ama çıktı ve yarım saat içinde bitmiş bütün baskı, yayın evinin bütün yaptığı baskı falan. Seviliyor manga. Peki sen mangadan keyif alıyor musun? Yani çünkü bizim... Yani sen gençsin ama daha genç işi gibi duruyor ya. Bu bir stigma mı yoksa gerçekten genç işi mi? Yani bizim kafamız basmıyor mu manga okuduğumuz zaman? Ya çok genç işi var. İşte bu k-pop şuydu buydu. Uzakdoğru gençlerin daha liseli ya da daha yaşı ne diyeyim ortaokul liseli tarifasının şeye hakikaten var manga ilgisi.

Benim sevdiğim manga da pek onlara yönelik değil. Ben Akira seviyorum, Long Walk and Cup seviyorum. Benim okuduğum daha çok bunlardı manga olarak okuduğum. Ama gençlerin okuduğu tarzlara baktım, çok beni sarmadı. Hikayeler sarmadı o zaman. Çizgiler aşağı yukarı aynı zaten. Ben Bersak seviyorum. Bersak'ın anlattığıyla lisede geçen bir süper canlı hikayesi aynı olmuyor tabii. O da doğal bir şey zaten. Tabii tabii canım yani. Manganın da hani böyle çok yeni bir şeymiş gibi söylüyoruz ama manga bayağı eski bir şey zaten. Çok. 2. Dünya Savaşı'ndan beri de hatta 2. Dünya Savaşı sırasında da yapılanmış ama 2. Dünya Savaşı'ndan sonra da tabii Amerikan etkisiyle aynı şeyi dövme hakkında yaptığımız programda da konuştuk. Orada da Amerikan dövmeciliğin Japon dövmeciliğiyle 2. Dünya Savaşı sırasındaki temaslarla bir araya gelmesi ve yeni türlerin çıkmasından bahsediyor. Manga da sanırım Amerikan tarzı hikaye anlatımını da biraz aldı içine. Ondan da etkilendi ve

çok zamandan beri olan bir tarz. Ama bu patlaması yeni Türkiye'de yani. 5-6 yıl mı? Türkiye'de bence 5-6 yıldır. Ama dünyada hep vardı. Ya da ben çocukken de, ya da ne diyeyim, biz çocukken de izlediğimiz çoğu anime aslında manga. Önce mangası çıkar, tutarsa animesine geçilir. Oradaki üretim biraz öyle. O yüzden de hep devamlı bir endüstriyel anlamda bir üretim var. Peki şeyi soracağım, sinema uyarlamaları meselesi. Çizgi Film'de özellikle DC'nin ve aslen Marvel'in yaptığı, yani Marvel batarken 1990'larda.

Evet, şey deyip ya şimdi biz bunu el aleme yaptırıyoruz filmleri, bize üç kuruş para veriyorlar. E biz o zaman kendi filmlerimizi kendimiz yapalım deyip Disney'lere falan da anlaşıp Marvel'in işte bu gelmiş olduğu şey herhalde yani. İlk örümcek adamları Sony'e sattıkları için zaten yıllardır alamadı ve hala onun davaları sürüyor. Bir para da alamamışlar doğrudur.

Milyon dolar mı ne vermişler Marvel'e? Dediğin gibi, hadi biz yapalım deyip, Ivan Mane'i yapıyordu ve Ivan Mane o zaman o kadar popüler bir karakter de değil. Filmlerinden sonra bu kadar popüler ve yükselen bir karakter ve Marvel'da kurtardı yani çizgi roman kısmını da kurtardı sinema. Tabii canım neredeyse batıyormuş şimdi Marvel ama şu anda bir imparatorluk gibi. Burada da sen de görmüşsündür, 2019 senesinde Martin Scorsese'nin bir isyanı var. Marvel filmlerinin çok fazla arttığı zaman işte meşhur yönetmen diyor ki bunlar sinema değil diyor. Açıkça söylemem gerekirse aklıma gelen ilk şey filmin şartları içerisinde ellerinden gelen en iyisini yapmaya çalışan oyuncular ve bir eğlence parkı. Bu yapımların insanoğlunun duygusal ve psikolojik tecrübelerini diğer insanlara aktardığı sinema filmleri değil diye böyle çok sert bir açıklama yaptı. Bu da bir tartışma yarattı. Özellikle Marvel'in çizgi filmleri, Marvel dünyasındaki çizgi filmleri. Bir yere kadar katılınabilir çünkü bazen de cılkı çıkıyor. 78 bin kahramanın aynı anda birbirleriyle çarpıştığı meydan savaşlarını falan izlemek çok belki anlamlı olmayabilir ama film değil denir mi sence?

Sonuçta sinema ve sinema eğlence için yapılan ve eğlence için başladıysa evet insanları eğlendiren bir ürün bu. O yüzden o kadar sert çıkmam ama anlatım dili olarak evet yani dedim ya demin işte kurguları bile aynı yani 80. dakikada aşağı yukarı ne olacağını biliyorsun 60. dakikada ne olacağını biliyorsun. Fragmanlarının dakikaları bile aynı çünkü aynı sistem üzerine oturturmuş aynı şey üretiliyor. İnsanlar da sıkıldı aslında şu an üretilmiyor ya da şu an üretilenler batıyor ya da konuşulmuyor eskisi gibi. O bir dönemdi bence. İnsanlar çok eğlendi bence o dönemde. Ve şu anda da yavaşlayıp durdu. İşte daha diziye mi döndürelim? Çünkü anlatımı değiştirmek istiyorlar. Farkında da aynı şeyi yaptıklarının. Tabii sonuçta gel gitmeyecekti. Ama bu çizgi romanda da böyle olmuyor muydu? Yani böyle bir belli bir tarz veya da hikaye-anlatım tarzı tutup sonra bir süre sonra sönümlenmesi, yerine daha yenisinin gelmesi falan herhalde... Bu her üretim için bence. Yani herkes bir gün eskiyor ya da kendini yenilemesi gerekiyor, kendini geliştirmesi gerekiyor. O zaman Martin Scorsese'ye biraz aksilik yaptı, durduk yere mi diyoruz şimdi? Yok, ben bayağı haklı durdum. Ama sinemada, ne bileyim, insanlar eğlenmek de istiyor. Hep drama izlemek de istemiyor ya da bir suç filmi izlemek de istemiyor. E tabii canım. Hepsine yer var. Sadece bir tek sinemayı bunlar domine etmesini isteyen tabii çok insan var. Çünkü sinemadan bir uzaklaşma var. Bir sürü sebeple. Dijital ilişkimizdir, covididir. ve sinema salonlarında da işte çok büyük bütçeli ancak Marvel filmleri oluyor. İşte orta bütçeli filmler giremiyor falan deniyor ama sanırım bu sadece Marvel'in suçu değil yani. Bu seyircinin de suçu, seyirci isterse gidiyor yani. O da doğru. Peki şeyi diyorsun, Türkiye'de çizgi roman merakı aslında eskiden beri var ve bu sinemaya da yansıyordu yani. Türkiye'de hatırlarsın birçok şeyi, Red Kid falan filmi çekildi bizde ya da... Evet, Karaolan var zaten. Kendimizden yarattığımız Karaolan da var. Yabancıların da bir kısmını hani... İlk çekilen Ömcek Adam da Türk.

Daha da o zaman kötü karakter. O Kaptan Amerika'yla beraber galiba. Killink'le miydi? Tabii ki Killink, İtalyan çizgi. Yani bizim aslında merakımız da var. Yani sen git İtalyan çizgi çift Killink'i al, Türkiye'de seri film yap hakkında. Hani kurallarına uyma ya da işte... Dracula'da ilk Türk, şey dişleri olan Dracula ismiyle geçen Dracula'da ilk Türk filmi. İstanbul'da galiba. Müthiş bir avangardlığımız da var aslında. Cesaretimiz çok. Tabii canım, Süpermenler diye film var galiba. Dünyada çok süpermenin olduğu falan. Bunu seviyoruz, yapıyormuşuz zaten. Kaptan Amerika gördüm ben ya. Onu bile yapmışız. Aynı zamanda kendi üretimlerimiz. İşte bu Tarkan'lar, Karaoğullar vesaire. Bugün nasıl görüyorsun? Bugün Türkiye'de yabancı uyarlama artık yapılmaz. Telif hakkı mı, telif hakkı mı? Örümcek Adam yapacak halimiz yok. Haklarını Marvel bile zor alıyor. Ama Türkiye'deki çizgi roman üretiminin, grafik roman üretiminin sinemaya yansıması konusunda örnekler var mı?

Saydığımız dönemden sonrası yok bildiğim kadarıyla. Yakın dönemde de kitaplardan çok uyarlama var ama çizgi romandan duymadım ve hatırlamıyorum şu an. Şeyleri biliyorum. Konuşulanlar var, projelendirilenler çok oldu ama hiç biri ilerlemedi. Bir ustura kemay vardı galiba. Ha evet. Sanki değil mi? O da battı. O da battı, o da olmadı. Ama geçmişimizde bu var. Geçmişimizde çok da ilgi görmüş, gişede yapmış filmler. Evet, Hakan filmleri falan bayağı şeymiş, yıkmış yani. Yani o sebeple buralara tekrar niye canlanmasın? Hani olmaması için de ben pek bir sebep göremiyorum. Peki bir röportajında şanslı olduğundan bahsediyorsun fakat onu değerlendirmek için de hazırlandığını da söylüyorsun. Yani diyorsun ki şans geldiği zaman hazır olmalısın ki gelen şans seni başarıya ulaştırabilsin. Burada nasıl hazır olunuyor bu şans için? Ya bu lafı birkaç kişi daha şey anladı hani işte şanslıydım şanslıydım abi şanslıydın çalıştım falan diyen de çok oldu. Ben şöyle görüyorum yani evet dediğim gibi Konya ve Eylül'de Anadolu Lisesi okudum ben. Sayısal okudum ve güzel sanatlarda bir bölüm olduğunu bilmiyordum çünkü ben kimse böyle bir şey söylemedi. Ve otomatikman bizim hepimizin mühendis olmasını işte doktor olmasını falan istiyorlardı. En kötü öğretmen olursun falan gibi bir durumdaydık. Ailem de böyle düşünüyordu.

İşte orada ben bir tane ressamla tanıştım. Aa güzel sanatlar var ve ben aradığım şey buymuş ya demek bence bir şans bir insanla tanışmak. Ama aradığım şey buymuş dedikten sonra işte aylarca çalışıp o sene kazanamadım. Bir yıl daha çalışmak işte o artık o şansa hazır olmanı gerektiren bir durum. Biraz böyle düşünüyorum orada. Yani belki hiç kimse çıkmayabilirdi. Ben ve ben Anadolu'da bir üniversiteye de gidebilirdim. Puanlarım da öyle iyi değildi çünkü ve orada belki bulurdum. Daha yolum çok daha uzun olabilirdi. Daha çok daha meşakkatli olabilirdi. Ben ki de biraz acı doluydu.

Yine de aradığım şeyi bulduğuma çok emin oldum. O yüzden de çok çalıştım. Bir adanmışlık ve kararlılık gerekiyor yani bu şansı değerlendirebilmek için. Tabii, dediğim gibi ben ilk sene kazanamadım mesela. Belki Andoridaki okullara gitseydim belki kazanabilirdim. Ama ben Mimar Sinan'a gitmek istiyorum dedim. Çünkü zaten Torosların eteğinde lisemi okudum. Biraz da Boğaz'ın kenarında okudum. Yok bir de gerçekten iyi hocalarla çalışmak istiyordum ve o bilince de o zaman varmışım. Hani iyi bir okula gideyim, iyi hocalarım olsun, çevrem iyi olsun gibi düşünüp ilk yıl kazanamadım ama bir yıl daha hiç duymadan çalışmıştım yani. Peki ileride Toroslar'da geçen bir hikaye yazmak ister misin? Bozkır'da geçen hikaye yazdım.

Oscar'da geçen hikaye yazdın, bir kısa film de çektin diyebiliyorum. 2014'te. Salkım Söğüt. Kısa animasyon. Kısa animasyon. Animasyon hakkında ne düşünüyorsun? Düşünüyor musun animasyon dünyasına girmeyi? Var var. Bir tane daha hem kendi yazdığım var, hem de Gökhan Yücel'le yazdığımız bir senaryomuz vardı. Gene kısa animasyonlar. Onları çok yapmak istiyorum. Animasyon, demin şey dedik ki işte grafik, roman, sinemaya mı yakın buna mı yakın. Animasyon bence onun da bir şey yönü. Çünkü müziği de sokabiliyorsun bu sefer işin içine. Atmosferi sokabiliyorsun. O yüzden beni her zaman ilgimi çekerdi. Çocukken de çok ilgimi çekerdi. Anime delisiydim. Sonrasında da bunu tipten ele almak istedim. O da mesela bir iddia sonucu çıkmıştı o animasyon. Okul hocam Emre Senan'la, proje hocam bir şiir, illüstrasyonda nasıl dönüşü konuşuyorduk. Ben de şey demiştim. Bence illüstrasyondan daha iyisi animasyon olur. Çünkü müzik, atmosfer, ses tasarımı girer işin içine demişti. Ve onun üzerine böyle bir iş yapmıştım.

O yüzden hala oraya ilgim çok. Anlatımı dile olarak da çok daha sinema aranda, bence daha öte görüyorum. Çünkü bir sınırın yok. Bir oyuncu sınırın yok, bir görsel efekt sınırın yok. Tamamen kafanda tasarladığın her şeyi yapabileceğin, çok uçabileceğin ya da çok daha atmosfere sokabileceğin bir şey gibi geliyor bana animasyon.

Şurada aklıma geliyor. Şimdi bu teknolojik gelişmeyle beraber üretici yapay zeka vs. falan filan. Burada iki tane mesele var. Biri zaten malum ondan çok bahsetmemiş. Sizin emeğinizin de çalınma ihtimali. Çünkü o yapay zekaya ben bir komut verip oradan bir görsel bir şey aldığım zaman o kendi kafasından uydurmuyor. Senden biraz alıyor, öbüründen biraz alıyor. Onu bir araya getiriyor. O hukuki tartışma ne olacak onu bakacağız zaten. Bir de olumlu tarafından bakalım. Onda da animasyonun üretim maliyeti bir hale düşecek gibi gözüküyor bu yeni teknolojilerin kullanılması ile beraber. Senin açından da yani çizdiğini hareketlendirmek daha kolaylaşacak gibi gözüküyor. Tabii yani ben başlangıç referans çizmemle son referans çizmemi yapıp ortasında olduğu zaman ben zaten daha ne istiyorum? Ama bunu yapacak bir sürü insan da şimdi çıkacak bu teknolojiye. Güzel ama işte yani... Şey yani hep müzikte de bunu konuşuyoruz. Bu bir kalitesizlik enflasyonunu mu yaratacak? Tabii ki de olacak. Bir yerden sonra bir dalga gibi gelecek, çekilecek ve iyi işler kalacak mı? Bence hep dalga gibi gelecek ama... İyi işler de çıkacak. Yani yılda işte iki tane şanslı ya da kendine adamış iş çıkacağına 50 tane çıkacak. Belki 30'u kötü olacak ama iki iş bu saate 20 tane daha işle dönmüş olacak. Ben üretimin kaliteli yaptığın sürece karşılığını alacağına inanıyorum. Yani illüstrasyonun da işte okullara gittimde de gençler çok korkuyorlar yapay zekadan. Mesleğimizi elimizden mi alacak falan. Hiç düşünmüyorum yani. Senin gene kafan... Sen bir birey olarak bir iş ürettiğinde tabii ki de o daha değerli olacak gibi geliyor. Ya da birisi bir komut verdiğinde gene bir şeyleri seçmek zorunda. Gene bir komposyon bilmek zorunda. Gene bir renk bilgisi bilmek zorunda ki doğru işi seçsin. Yoksa herkes bir şeyler ürettiriyor. Ben görüyorum işte Twitter'da her gün bir şeyler görüyorum. %90 saçmalık. Ama %1 tane bir tane... Aa diyorum ne güzel olmuş bu. Çünkü yapay zekaya o görsel ürünü oluşturabilmek için, eser oluşturabilmek için verdiğiniz komutla, yani senin verdiğin komutla benimki aynı olmaz. Mesela hani böyle meslekler çıkacak belki de. Hani komutu verebilen, yazmasını bilen, bunu öğrenen insanlar çıkacak. Yani geçen bir yayın evinde gördüm, kapak tasarımına Mitchell'ı yazmış. Ne demek Mitchell'ı? Bunu birisi kendi gelip şey mi dedi, ben size kapak yaptım mı dedi. Birisi komut verdi, birisi üzerine tipografisini yaptı ve çok kötü bir kapak yapmışsınız. Kim yaptı bunu ben bilmek istiyorum mesela yani.

İyi de yapabilirdiniz, yapmamışsınız ama. Bir pazarlama şeyi olarak kullanmak istiyorlar herhalde, yöntem olarak kullanmak istiyorlar, daha yeni çıktı diye. Bence şu an zaten yapay zeka dediğimiz, çoğu şey aslında yapay zeka değil. Tabii pazarlaması, yani hype'ı var tabii şu anda, yapay zeka ilişkin şirketler para toplama döneminde oldukları için. Evet, yani 5 sene önce de algovitme diyorlardı her şey, algovitme şöyle dedi, algovitme böyle yaptı, şimdi de yapay zeka deniyor. Algoritma dedik, big data dedik, sıra yapay zekaya geldi. Bu defa tabii yapay zeka diğerlerinden çok daha ciddiye benziyor ama gerçekten de hani ben yapay zeka en başından beri çok takip etmeye çalışan, ilgilenen amatörce de olsa biri olarak şunu söyleyebilirim ki bu para toplama döneminde biraz olmayan kabiliyetler de yapay zekaya yükleniyor gibi gözüküyor yani. Bir balon olsun ki millet oraları para yatırsın diye. Bence bunların hepsi üvetim aletidir ve ne kadar çok aletimiz varsa o kadar çok üvetiz ben böyle düşünüyorum. Belki de işte ben saygın Ersin Öder'in başkaları da söylemişti ya ben çizemediğim için yazıyorum diyenlerin bir kısmı da belki çizmeye başlayacaklar böyle komut vererek ve bir noktadan sonra da anlayacaklar ki aynı komutları veremiyorlar ve etem ya şunu yapabilir miyiz birlikte deyip sen zaten yine aynı şeyi yapmaya devam edeceksin. Ben böyle düşünüyorum. Üvetim herkes çizebiliyorsa çizsin zaten. Kalem alamadınız mı abi bugün?

Yani doğru, çizen çizerdi. Soru olarak şuna geçmek istiyorum. Şimdi Türkiye'de akıntıya karşı kürek elbette ama çok güzel işler de çıkıyor sizinkiler de buna dair ve yurt dışıyla bağlantı işler de çıkıyor. Yani Türkiye'deki birçok illüstratör, birçok çizer yurt dışında çizgi romanlara katkıda bulunuyorlar kendilerine. Sıfırdan yaptıkları çizgi romanlar var. Büyük yayın evleri için bazı dizilerin görsel tasarımında yurt dışındaki Hollywood'daki işlerde Türkleri görüyoruz. Türkiye'deki bu çizer ekibinin yurt dışıyla bağlantıları nasıl oluyor ve ne durumdayız şu anda? Yani bence iyi durumdayız. Şey anlamında da çizer sayımız iyi, çizer yeteneklerimiz iyi, çizer tarzlarımız çok iyi. Yani bir Türkiye tarzı diye bir şey bence yok. Ama çok farklı, çok fazla tarzı da iyi çizerimiz var. Ya da mesela Marvel'da, DC'de şu an kendi çizerleri en azından seçtim. Mahmut Aslan, Yıldız Çınar var ve bence onların şu an yıldızları o durumun.

Türkiye'nin bence çizer yeteneği anlamında çok iyi durumda olduğunu düşünüyorum ben. Evet öyle gözüküyor. Alt nesil de çok iyi geliyor. Ondan bahsedecektim. Alt nesilin mesela manganın popülerliği sebebiyle manga çizmekte daha çok manga mı çiziyorlar? Mesela daha çok manga çiziyorlar değil mi? O zaman belki böyle bir yeni Anadolu mangası gibi bir şey çıkar mı acaba? Keşke yani. Çok da iyi olmaz mı? Gerçekten bizim hikayemizi anlatmamız lazım. Şey gibi geliyor işte. Çok deneniyor. Onu da çok görüyorum. Süper kahramanlar böyle. Anadolu'da süper kahraman yapalım. İşte süper türkü, süper bir şey falan. Yani bize uymuyor. Yani sakin kalıyor üstümüz. Sakin duruyor üstümüzde. Daha bizim kendi hikayemizi bulmamız lazım. Nasıl buluruz bilmiyorum. Yani bir gün çıkacak işte birileri. Onları üretecekler.

Yani yavaş yavaş da çıkar gibi geliyor bana. Çünkü Türkiye'de de hem Anadolu'nun mitolojisine hem Türk mitolojisine genel bir ilgi de başladı. Evet, bu son dönemde çok var. İlk başta bunları alındığı zaman Türk süper kahramanın biraz özenti durması, biraz yakıştırma durması da bence o kalıpları yeni yeni kullanmaya başlanıldığı için.

Yani D.C. de yaptı Türk süper kahramanı, o da tutmadı. Membağında da yaptı da tutmuyor. Demek ki bu coğrafyada o kadar da olmuyor. Biraz Amerikalı bir şey ya bu süper kahraman. Çok Avrupalı süper kahraman da ben bilmiyorum. Ne bileyim. Japonların yaptığı süper kahramanlar bile kendilerine göre. Hiç Amerikalılar gibi değil. Değil. Aslında daha da derin oluyorlar. Şahsi trajikleri vs. Amerikaların daha sonra icat ettiği şekilde. belki süper kahraman bizlik bir durum değildir ya da kendimize uygun bir süper kahramanı yavaş yavaş zaman içerisinde bulacağız. Evet, bence de biraz üretim oldukça oluyor bir de bunlar ya. Daha şu an 80 dönemi çok darbe vurmuş anladığım kadarıyla çizgi romana çok şey darbe vurmuş da. Çizgi romana da çok darbe vurmuş ve kavikatüre de hani işte canlı yayınlarda ya da televizyonda çıkıp şey diyorlarmış yani bu günah, bu okunmaması gereken bu suç deniyormuş yani. Tabii canım ilkokulda falan çocukların çizgi roman okumasını hoşlanmaz öğretmenler falan. Klasikti yani tarih kitabının içine çizgi roman koyup öyle okurduk. İşte yani şu an mesela insana daha ya da yeni jenerasyon daha özgürce okuyor, daha özgürce o kafada düşünmeye başlıyor ve onların üretimleri bence çok daha iyi olacak çizgi roman anlamında. Çok güzel ve olumlu bir yerde bitirdik ama ben de aynı şekilde düşünüyorum. Çok teşekkür ederiz Ethem geldiğin için. Ben teşekkür ederim. Bugün Ethem Onur Bilgiş'le beraber hem Türkiye'de bir ilüstratör olma macerasını konuştuk hem de çizgi roman ve grafik romanının geçmişini, Türkiye'deki durumunu ve geleceğinden biraz konuştuk. Çok teşekkürler Ethem geldiğin için haftaya görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)