Podcast

Ruhsar'dan Kızıl Goncalar'a Dizilerin Başarısı | Konuk: Ömür Atay

Aslına Bakarsan

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Türkiye’de yapılan diziler, dünyanın dört bir yanında yayınlanıyor artık. Bu öyle bir fenomene dönüştü ki bazı ülkelerde çocuklarına Türk dizilerindeki karakterlerin ismini veren hayranlar bile var. Peki bu dizilerin başarısının sırrı ne? Aslına Bakarsan’ın bu bölümünde yönetmen Ömür Atay ile bu sorunun cevaplarını arıyoruz. Bir dizinin nasıl çekildiği ve başarılı bir dizinin formülü üzerine konuşuyoruz.








Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠podbeemedia.com⁠'u ziyaret et!

------ Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

7.167 kelime · ~36 dk okuma

Herkese merhabalar. Aslına Bakarsan'ın bu bölümünde konuğum sevgili Ömür Atay. Ömür, 90'ların başından beri sinema ve televizyon sektöründe çalışmalar yapan biri. Ruslar ve Bir İstanbul Masalı gibi dizilerde, Almat İstanbul ve Kardeşler gibi filmlerde yönetmenlik koltuğuna oturmuştu. Çimler'de ise son yılların en popüler dizilerinden biri olan Kızıl Gonca'ların yönetmenliğini üstleniyor. Ben de bugün Ömür'le Türkiye'de yapılan dizilerin başarısını, yurt dışında gördüğü ilgiyi, bu sektörde çalışmanın keyifli ve zor yanlarını konuşmak istiyorum.

Hoş geldin Ömür. Hoş bulduk. Ömür senin 30 senelik bir kariyerin var mı? Daha mı uzun bu sektörde? Ben Güzel Sanatlar Sizemi televizyon mezunuyum. 94-95 sezonu mezun oldum ama sonra sınıflarda da insanlık yapmaya başlamıştım. Aslında 94 sonrasında daha profesyonel olarak sektörde çalışmaya başladım diyebilirim. Şeyi de böylelikle görmüş oldun yani çünkü o yıllar özel kanallar işte 90'ların başında. Ondan evvel TRT'nin bazı dizileri var ama Türkiye'de dizinin tamamıyla patlamaya başlaması özel kanalların gelmesiyle oluyor ve bütün bu dönüşüme de şahit oldun. Tabii ben 1990-1991'de sinema okumaya başladığımda özel kanallar henüz açılmamıştı. Saf ve saf bir sinema eğitimi alma amacıyla başladık ama biz okurken ve devamında özel televizyonlar açıldı. Dediğim gibi çocukluğumuzda TRT dönemi var. Benim kuşağımın üzerinde çok etkisi olan bir dönem. Aslında Türkiye'de özel televizyonlarının ya da dizi sektörünün geliştiği, büyüdüğü bir döneme denk geldim diyebilirim aslında. Böylelikle de bütün bu sektörün macerasına da şahit oldun. Hem de bir aktör olarak da içinde yer aldın. Çünkü baktığımız zaman filmografine, yaptığın dizilere, Türkiye'nin önemli dizileri, bir yanktaşı olmuş bir kısmı dizilerde bulunduğun için bütün süreci biliyorsun. Ondan ötürü de sana sormak en mantıklısı gibi geldi. Şimdi Türk dizisi diye bir jan var artık. Dünyada da var yani. Türk dizisi denildiği zaman bir şey anlaşılıyor. Amerikan dizisi gibi, Kore dizisi gibi. Dünyada en çok dizi ihraç eden ikinci ya da üçüncü ülkeyi sinemasına göre değişiyor. İşte neredeyse 1 milyar dolarlara varan mebladan bahsediyor. senelik. Türk dizileri bir canı. Peki nedir Türk dizisi? Diğerlerinden onu ayıran nedir? Bunu biliyor muyuz? Söyleyebiliyor muyuz? Şudur diyelim. Çok temelde bir iki önermede bulunabilirim. En önemlisi zannediyorum ayırt eden şey, duygu yoğunluğu, karakter duygularının üzerine gidilmesi ve duygu takibinle ilgili olduğunu zannediyorum. Bu tabii ki Türkiye'nin bulunduğu coğrafya, geçmişten getirdiği kültür, geçmişte ürettiği sanat formları, biçimlerinle de çok ilgili bir şey. Bir de diğer ayıran şey de zannediyorum, Türk dizilerinin genelleme olarak söylüyorum bunu, %100 böyledir diyemeyeceğim ama bir olay olur, o olayın içinde ve etrafındaki karakterlerin değişimi ve gelişiminin takibinde ilgilidir. Genelde Türk draması dediğimiz şey. Yani duygu, takibi ve karakter gelişimi daha ön planda. Daha ön planda. Fark eden şey zannediyorum o. Plot ve hikayeden ziyade asıl götürenler onlar diyorsunuz yani.

Öyle olduğunu düşünüyorum. Son yıllarda bir takım değişiklikler var. Artık mesela bizim sinemada ve dizide evren dediğimiz... ...kültürel motifleri de barındıran, tüm atmosferi barındıran unsurlar da... ...biraz daha öne çıkmaya başladı son 10 yıl içerisinde. Peki bunun sebebi ne sence? Mesela platformların gelmesinin de bunda bir etkeni oldu mu? Çok direkt etkili olduğunu düşünmüyorum şu anda. Hani gelecekte daha sonuçlarını görebiliriz ama şu anda çok etkili olduğunu düşünmüyorum. Daha da erken zaten yani. Peki, bu yurt dışında Türk dizilerinin gördüğü ilgiyi de biraz buna bağlayabilir miyiz? Yani Amerikan dizilerinden farkı olması sebebiyle belki de Latin Amerika'da, Kuzey Afrika'da, Orta Doğu'da, şimdi yavaş yavaş Asya Püyasası'nda bir hali yaygın bir şekilde izleniyor Türk dizileri. Aynen, ona şuradan bakmamız gerekiyor. Belki de artık dünyanın çok kutuplu bir yere doğru yol almasıyla da ilgili. Egemen, hegemonik Amerikan kültürü, sineması ve dizi dışında dünya daha geniş bir yer. Güney yarım küre dediğimiz çok daha büyük nüfuslar barındıran coğrafyalar var. Artık onların duygularını, onların isteklerini daha çok anlatan bir yere oturduğu için zannediyorum Türk dizileri böyle bir fark yaratıyor. Örneğin Kore dizilerine de çok benzerliklerimiz var çünkü sosyolojik ve aile yapılarımız çok benziyor. O anlamda hani Amerika merkezi üretim dışında daha geniş bir coğrafyaya ve nüfus barındıran bir bölgelere ulaşmak şansı yakalıyor Türk dizileri. Türk dizileri orada kendine bir yer buluyor. Hem de bazı Kore uyarlamaları da Türkiye'de bir haliyle tutuyor. Demek ki benzerlik var. Amerika'da mesela Latin, Amerika Birleşik Devletleri diyelim, Amerika demeyelim hani kıta anlamında da, Amerika Birleşik Devletleri'nde de mesela Latin nüfusunun yoğun olduğu bölgelerde Türk dizileri, oralarda da izleniyor.

Transkriptin tamamını oku

Evet mesela şeyi gördüm, yani 1001 Gece dizisinin 100. bölümü yayınlandığında, Şili'de yayınlandığında, Şili Milli Takımı'nın Brezilya'yla Dünya Kupası maçı varmış, ondan daha fazla izlenmiş dizi. Doğrudur, doğrudur. Ve yani Latin Amerika'da futbolu bayağı beğenen bir yer. Onu mesela şeyi hatırlattı şimdi bu söylediğin şey, 2004-2005-2006 arası da bir İstanbul Masalı diye bir iş yapmıştım ben bir dizide. O da kendi döneminin çok popüler bir işiydi ve böyle 17-18-20 ratinglerin konuşulduğu bir dönemdi. O dönem işte birkaç dizide daha vardı sadece bir İstanbul Masalı değil. Bayağı sokakların boşaldığı bir dönemdi mesela o da. Yani Paraguay Nüfus İdaresi vatandaşları yerel isimlerle Türkçe isimlerini nasıl kullanabilecek konusunda böyle ikramda kalmış. Çünkü insanlar gibi Onur Juan Jose, Salvano Mustafa gibi isimler koymak istiyorlarmış. Yani böyle bir ciddiyetten bahsetmiş. İşte bu soft power denilen, yumuşak güç denilen bir kültür. Popüler kültür satışı ve dağılımı aslında. Bizim çocukluğumuzda da Latin Amerika izleyicileri böyleydi ama. Telerinovaryalar, soap operalar. Ben küçükken ya da böyle ergenlik yıllarımda falan bütün Türkiye'de onları izliyordu o dönemde. Tabii canım, Türkiye böyle gündüz vakti özellikle Latin Amerika ülkesi gibi bir şey oluyordu. Yani bu Köle Izaro ile başlayan. Benim hatırladığım izleyicilerim Köle Izaro vardı. Diğerlerini çok izleyici olarak hatırlamıyorum ama Köle Izaro'yu hatırlıyorum izleyici olarak da.

Ben hayal meyel hatırlıyorum Piri Özali ama ondan sonra Mariannalar bilmem neler hani hayal meyel hatırlıyorum isimleri ama o zaman şunu diyebilir miyiz? Yani bu Latin Amerika aslında bu telenovela ya da bugün soap opera dediğimiz türü en önemli şeyiydi. Amiral gemisiydi. Sonra biz onlardan... Dizilerden. Dizilerden bahsediyoruz. Hani günlük diziler, daha çok gündüz gösterilen diziler. Pembe dizi de deniyordu buna eskiden. Biz bunları onlardan aldık gibi gözüküyor şu anda.

Tam onu söyleyemeyeceğim. Evet televizyon formatı içinde onlar formatlamış olabilir ama Türk sinemasını unutmayalım. En başarılı olduğu alan melodramdı Türk sinemasının. Gerçekten hani kendi türünü. Dünyada da iyi örneklerde denilebilecek birçok film üretildi Türkiye'de 50'lerde, 60'larda, 70'lerde. O anlamda aslında Türk sinemasının içinde bu alan vardı. Evet onu da bazen... Onlara televizyona döndü. Şunu bazen unutuyoruz galiba. Yani ben de unuttuğumu fark ettim. Türk sineması da 60'larda, 70'lerde çok eksiklikleri olmakla beraber üretim bakımında dünyada yeni dereceye girebilecek bir sinema. Dünyada sayı olarak kendi canlında melodrama ağırlıklı olarak 80'li 70'lerin son ikinci yarısında biraz daha değişmeye başladı ama çok önemli işler yapıldı. Hem nicelik olarak hem nitelik olarak o dönemde. O yüzden hani bu soap opera kalıpları aslında dizi formatına Latin Amerika'dan gelmiş olabilir ama Türk sineması zaten bunu kendi dünyasında çok yoğun bir şekilde barındırıyordu. Şeyi de hissediyorum bazen, böyle eski dönemdeki filmlere baktığımda hem de işte o sene kaç film çekilmiş, hangi oyuncu nerede oynamış diye baktığınız zaman biz aslında bir anlamda dizi çekiyormuşuz o filmlerde. Yani üç günde bir bitirilebilen filmler var, bir oyuncu aynı senede on filmde oynayabiliyor falan. Rekorlar var benim bildiğim. O konularda Türk sineması. 300-400-500 filmde oynayanlar var. Dünyada böyle bir kariyer yok ki. 500 film yapmak gibi falan. O zaman baktığımda da onlardan sinemada haftalık belki iki haftada bir gittiğiniz bir anlamda diziye yakın bir şeyi var onların. Tabi ki arkası yarın gibi olmuyor. Kendi içinde tutarlı ve bitiyor. Başlıyor ya. Bir iki olmuyor belki. Yani devam şey gibi olmuyor.

Yok, o konuda da çok net olmayalım aslında. Evet, bir film başlıyor ve bitiyor ama... ...aynı tür ve aynı oyuncular ve aynı janrı, aynı ekipler o kadar peş peşe filmler yapıyorlardı ki... ...bir anlamda seriyel gibi de bakılabilir. Doğru, doğru. Bir anlamda. Ve temalara bakıyorum, o da bugünkülere biraz benziyor. İşte bugün Diriliş Ertuğrul varsa, o zaman da işte ne bileyim Alkoçoğlu var, Parkam var, Aramurat var. O benziyor. İşte diğer melodramlar, Zengin Kız, Fakir Olanlar falan, onların hepsi benziyor. Çok nevzuhur bir durum yok bizde varmış zaten bu potansiyel yani. Ya da Doğu Batı karşıtlığı, onun çatışması, Türk sinemasının da konusuydu o, muhafazakarlık işte onun karşıtlığı. Ama şey, dizi formu olarak, televizyon formu olarak biz o temaları Latin Amerika'nın bulmuş olduğu formun içine uydurduk, sonra onları geçtik. Onları geçtik. Varlar mı hala bilmiyorum. Varlar muhtemelen çok emin değilim ama bir de şeyi de unutmayalım. Şimdi Türkiye'de seri ve dizi üretimi aslında 70'lerde TRT döneminde başladı ve doğru başladı. Uzunluğu anlamında da, yapılandırılması anlamında da. Aşk-ı Memnu'yu galiba yapıyorlar. Fransızlar satın Aşkım alıyor. benim. BBC üzerinden formatlandığı için yanlış bilmiyorsam TRT drama üretimi o dönemde... ...hem minitaç hem içerik ve hem yapılandırma anlamında doğru bir yerden başladı. Ondan sonra sektör büyüdükçe kendi kuralları, kendi alanları oluşmaya başladı. Öyle söyleyebiliriz. Yanılmıyorsam Sovyetler Birliği'ne de böyle 80'lerde bir iz satılıyor. Doğrudur, muhtemelen doğrudur. Sinemanın da, Türk sinemasının da, Sovyet sinemasının da belirli dönemlerde ilişkileri oldu diye biliyorum.

İlk örneklerimiz bunlar. Sonra 2000'lerin başında Deli Yürek dizisini Kazakistan satın alıyor. Ölüm başına 30 dolara. Satış anlamında ilk olabilir o. Evet, ölüm başı 30 dolara. Ama ondan önce 98'e benim de rejisten olduğum mesela Karamelek var. O birkaç yılın fenomen işidir o. Türkiye'de hani özel televizyonların dizi alanındaki ilk belki de şey olabilir fenomen dizisi Karamelek olabilir. Yani üniversite öğrencisiydim. Herkes izliyordu hatırlıyorum. Şeyin bir öncesi çünkü o. Deli Yürek'in falan bir öncesi. Yurt dışı satış bakımından. O doğru olabilir. Orada da yani baktım tahminler şey diyor yakın zamandaki ilk satış diyelim Diri Yürek'ten sonra yani o 10 bin dolarla satılmış toplamda. Bugün yaklaşık 1 milyar dolara yaklaşmış bir şeyden bahsediyoruz. Yani hiçbir sektör Türkiye'de bu kadar hızlı büyümemişti büyük ihtimal. Yüzde 1500 gibi bir büyüme söz konusu ama

Öte yandan da şöyleştiri de çok yapılıyor Türk dizileri hakkında. Yani bunlar eninde sonunda pembe dizi. İşte yurt dışında bunlar tamam bir ilgi görüyor ama sanatsal olarak yüksek bir form değil. Bunlar sabun köpüğü işlerdir. Kalıcılığı olmaz diye de bir eleştiri geliyor. Ben çok katılmıyorum. Bazen katılıyorum, bazen katılmıyorum. Kanun genellemelere ben de katılmıyorum. Hani istisnai örnekler mutlaka vardır içinde. Şey ne diyorsun peki? Yani aynı temaların sürekli tekrar etmesinden ötürü artık izleyicide bir yorgunluk oluşmasından bahsedenler var. Ama sonuçlar çok o yorgunluğu göstermiyor. Türkiye'de de yurt dışında da Türk izleyicileri çok izleniyor. Popüler kültür tabii ki dönemsel olarak değişime açıktır. Ya da bazen geriye çekilir, bazen ileri gider. O anlamda hani dönemsel şeyler olabilir ama şu anda ama yoğun bir şekilde Türk seyircisinin izlediğini biliyoruz. Dünyada da çok izlendiği çok net bir şekilde bunu biliyoruz. Bir de her sanatsal üretimde bu vardır ama dizilerde çok daha etkin bir şekilde... ...gördüğüm şey şu, toplumun o sıradaki ruh hali dizileri etkiliyor. Dizilerin ruh hali de toplumu etkiliyor. Yani böyle kendi içerisindeyir. Tam çok açık karşılıklı bir iletişim var orada. Ve şeyi unutmayalım, diziler tabi ki sermaye gruplarının medya kuruluşlarında yayınlanır. Bağımsız işler değildir. Bunu unutmayalım yani hani genel. Bakarken, independent dizi pek yoktur yani. Öyle bir şey yok yani. Yani belki işte platformlarda bazı otorilere izin veriyorlardır. 7-8 bölgesiniz. Ama onlar da o platformların çerçevesi içinde oluyor. O yüzden onlara ben asla bağımsız olduklarını düşünmüyorum. Ama bağımsız sinemada artık bir hali zorlanmaya başlıyor. O da kendi içinde tartışılabilir. Independent sinema ne kadar independent o da çok tartışılır.

Orada da başka bir kültür sermayesi, festivaller ve başka bir dolaşım ve tekel zinciri var orada. Orada da festival yönetimlerinin aslında üzerinde durduğu bazı temalar, bazı anlatım şekilleri oluyor ve o filmlerin de kendine yer bulması için o festivale gitmesi gerektiğinden. Kültür sermayesi denilen bir sermaye de var ve genelde fonlamalar bunun üzerinden Türkiye'de de, Dünya'da da aslında öyle. Yani kimse masum değil o bakımdan. Yok öyle bakarsan. Hani orada Almanya'ya örnek verirsek dünyada en çok hani sinema fonlayan ülkelerden birisi ve kültür fonları aracılığıyla... ...Alman devleti temaları bile belirler her beş yılda bir. Hangi bölgeyle iş birliği yapılacağı, hangi bölgeye bakılacağı. Bunlar devletin, Kültür Bakanlığı'nın politikaları sonucunda şekilleniyor aslında. Evet diyeceğim. Mesela bir tane filme öre imaj destek olduysa ve o festivalde o öre imajın bir yetkicisi de bir jüri üyesi olarak duruyorsa kendilerinin destek olduğu film kazansın diye yapıyorlar. Benim de başıma gelmiş tabii bir keresinde. Bazen tam böyle film ödülü olmayıp tematik sinema ödülleri olduğu zaman jüriye sinemacı olmayan üyeleri de katıyorlar. O sebeple ben de bir tanesine katılmışım. Onu görmüştüm çok açık bir şekilde yani. Ama hani dizilerle ve seriyallerle ilgili söyleyebileceğimiz tek şey, sermaye gruplarının devamı olan medya kuruluşlarında yayınlandığı için... ...zaten mecra olarak çok net ve belli hani diziler o anlamda. Zamanın ruhu da etkiliyor. Yani Türkiye'de işte daha evvelinde mesela Cumhuriyet mitinglerinin yapıldığı zaman da... ...daha böyle Kurtuluş Savaşı dizilerinin daha fazla olduğunu görüyoruz. Bir ara geçmişin sol siyasi hareketlerinin de dönem olarak ele alındığı dizilerin olduğunu gördük. Böyle siyasi meseleler haricinde mesela bir ara gençlik dizileri popüler oluyor. O bir akım oluyor sonra hop sürekli geri gelen bir tema var. A dizileri, toprak dizileri. Bence mesela Türkiye'de gençlik dizileri deyince yeterince gençlik dizisi yapılmıyor. Nüfusu bu kadar genç olan bir ülkede. Onun tabii başka nedenleri var. Yani dönemsel, toplumsal, siyasi nedenleri var. Yani var tabii örnekler işte o kavakkelleri bilmem ne gibi. Ama mesela son 10 yıldır yok bunlar. Hani daha da azaldı. O gençleri sanki böyle yazın ki romantik komedidesiz. Gezinin mi yapıyorlar acaba? Sayılabilir. Evet, sayılabilir. Bu kadar genç bir nüfusu ve bu kadar gençliği derdi tasası varken... ...gerçekten daha fazla eğilmesinde bir şey yok. Ama bugünlerde mesela şunu görüyoruz. Milliyetçiliğin yeni Osmanlıca yılının yükseldiği zaman da ister istemez... ...dönem dizileri üzerinden yeni bir tarih anlatımı, yeniden oluşturma falan bunlar söz konusu. Tabii bu kanalların sermaye sahiplerine ve hangi mecralar olduğuna bakmak da gerekiyor. Şimdi öbür, bu dizilerle karar verilirken yapılmasına tabii birçok insan devreye giriyor. Bu şey gibi, yani bana çok tanrılı bir din gibi geliyor. Yani böyle tek başına birisini nadiren karar veriyor. Yani elbette bir yapımcı var başta ama yapımcı, yönetmen, senarist, oyuncular... Sadece öyle değil. Sonra... Satışıncı da devreye giriyor. Yani birçok insanın bir arada ortak karar vermesi gereken süreçler. Türkiye gibi ortak karar vermenin çok zor olduğu bir kültürden gelen ülke için büyük başarı aslında bu kadar insanın, ekip çalışma işlerinin bunu yapabilmesi. O konuyla ilgili iki şeyi soracağım. Bu zamanın ruhu meselesinde yapımcıyla, oyuncuyla, senaristle çok konuşuyor musunuz mesela? Bir arada böyle yani fikir terslisi çok oluyor mu hazırlık sürecinde? Tabii ki. Yani projelendirme dediğimiz, ön production dediğimiz süreç tamamen aslında içeriğin oluşturulması, ona uygun realizasyonun yollarına aranması, bakılması ve inşa edilmesi. Tamamen bu süreçtir. Yani son yaptığım bu kızıl konuşmalar üzerinden konuşursak tabii ki çok daha fazla üzerinde konuşulduğu, tiyatrisi yapılan bir iş oldu. Kızıl Gonca bir röportajında okumuştum. İlk geldiği zaman çok da çekmek istememişsin galiba. Çok ilgimi çekmedi. Onu net söyleyebilirim ama proje dosyası etli değildi henüz. Daha çok ilk haliydi. Onunla ilgili olduğunu düşünüyorum. Ona Saltun Yapım Şirketi beni hep ara ara yokladı ve en son şey dediler. Yani biraz daha çalışılmış bir proje haline geldi. Son bir kere okumak ister misin? Hani okumanı istiyordu. Sen okumak ister misin deyince okudum. Ondan sonra aslında daha çok projeyi görmeye başladım. Kızılkoncalılar diğer dizilerden farklı bir dizi olarak da belirdi. Yani klasik alıştığımız, soap opera diyeceğimiz pembe dizi formatıyla falan ilgisi yok. Yani onun unsurlarını taşısa da. Şunu merak ediyorum, bu farklı anlatım biçimleri dizilerde, Türkiye'de... İlgilenen işlerden biri de bu. Hep hazır formüller, hep aynı şeyler oluyor deniyor. Bunu aşan işlerden biri. Bunların çoğalması için, alternatif işlerin çoğalması için nasıl bir ortam oluşması lazım? Yani reyting haricinde çünkü. Reyting başarısı var dizinin. Her şeyin başı asla serbest düşünce. Oraya geliyoruz. İçerik ve kontent üretirken özgürlük sınırlarınız da belirliyor. Hangi alana, hangi hikayeyi nerede ve nasıl anlatabileceğinizle ilgili bir özgürlük alanına ihtiyacınız var. Kılıgoncaların Parkı ilk defa evreni olarak kabul ettiği, tematik olarak hani hikayesini ortaya çıkarttığı evren ve dünyanın Türk televizyonlarında ilk defa içine bakılıyor olması. Tabii bu özgürlük meselesinde yani çok çeşitli iş yapılıyor tabii Türkiye'de televizyonda. Fakat bir rütük diye de bir hadiseyle karşı karşıyayız. Sadece rütük de değil, yeri geliyor. Siyasilerin diziler hakkında doğrudan açıklamaları oluyor. Yani cumhurbaşkanı seviyesinde bile oluyor. İşte daha geçenlerde de gördük. Bu kısıtlar, yaratıcılığı kamışladığı yerler de vardır, kısıtladığı yerler de vardır. Buradaki dengeyi nasıl tutturabiliyorsunuz? Ya en son işte Kızıl Gonca'dan hala devam ettiği için çektiğim için de onun üzerinden biraz konuşabilirim. Aslında ön gördüğümüz yol dışında çok farklı şeyler başımıza gelmedi. Hani bir takım yasakların gelebileceği ya da dönemsel bir takım işte mağduriyetler ortaya çıkabileceğini biliyorduk. O anlamda aslında çok da hikaye anlamında yolumuzdan çok da sapmadık. Onu da açık açık söyleyebilirim. Genel tasarımımız için de hala proje devam ediyor aslında. Zaten her iki tarafı da rahatsız etmeyi başararak dizi bir denge tutturduğunu da göstermiş oldu. Evet, o her iki tarafı rahatsız etme de şöyle aslında benim için kişisel olarak, yönetmen olarak konuşursam eğer... Günlük hayatta ve toplumun içinde tabii ki her kanadın çok marjinal uçları var. Yüzde olarak çok küçük ama daha domine edebilen grupları ve şeyleri var. O anlamda biz bütün tarafları görme yolunda bir şey seçtik... ...ve aramızdaki anlaşma şuydu aslında, senaristimizle, yapımcımızla. Bizim için bunların hepsi bir hikaye konusu olabilir... ...ama biz vicdan alanından, bir vicdan süzgecinden geçirdiğimizde... ...bizim için bu hikayelinecek, o taraftan ya da bu taraftan olmak gibi bir şeyimiz de yok. Benim kişisel olarak bir anekdot anlatmamı istersen de ne düşündüğümü bu alan üzerinde... ...1992-93 döneminde Güzel Sanatlar Sinema Televizyonu okudum. ...okulumuzda bir tane örtülü kız arkadaşımız vardı ve okula alınmıyordu. O dönem çok yoğun bir yok baskısı vardı. Okula alınmıyordu ama biz öğrenciler toplanıp okulun girişine gidip... ...elli kişi, yüz kişi, otuz kişi, o gün kaç kişi varsa o arkadaşımızı aramıza alıp okula sokuyorduk. Ama o dönemde de Oğuz Adanur hocalar, bizim gösterge bilim hocalarımız falan... ...o yoğun yok baskısından onlar da çok muzaripti. Onlara da bir takım elbise zorunluluğu getirilmişti ve kravat takmaları isteniyordu hocalarımızın. Onlar da pazar poşetlerinden gravat kesip gravat takıyorlardı. Şimdi baktığımızda aynı gün aynı okulda yaşanan şeyler. Yani devlet bazen o tarafa ya da bu tarafa çok farkı olmuyor. Farklı mağduriyetler ortaya çıkabiliyor. Bir kız arkadaşımız örtülü olduğu için okula alınmıyor. Ama okulun içinde öğretmenler odası tarafında da işte hocalar plastik gravatlarla oturuyorlardı.

Yani örtülü olmak da suçtu, takım elbise giymemek de suçtu. Benim kişisel bakış açım da buradan, hani Kızıl Gonca'lara bakış açım da bu aslında. Hayatın içinde de benim bunun çok radikal unsurlar tabii ki toplumun her tarafında var. Onlar dışında çok günlük hayatın, ortak hayatın içinde de çok önemli dertler olduğunu düşünmüyorum. Yollarda da görüyoruz, aile içinde de görüyoruz. Aynı aile içinde örtülü insanlar var, açık insanlar var. Örtülü, en yakın kız arkadaşının açık bir kız arkadaşı olabiliyor. Hani bunları biraz böyle şey de buluyorum, sunni ve faydacı yaklaşımlarla da olabiliyor. Evet, yani toplumda siyasetteki gördüğümüz kutuplaşma gibi bir kutuplaşma yok aslında. Radikal ümsalar için mi vardı? O ayrı. Ama bunlar her zaman toplumun çok küçük gruplarıdır. Bir de o küçük gruplar daha sesleri fazla çıkarlar. Örgütlü gruplar oldukları için, domine oldukları için ve politika yaptıkları için. Yani o sebepten böyle sosyal medyadaki ani böyle bir sahiptir. Çok kolay da manipüle edilebiliyor örgütleri.

Onları böyle hani toplum isyan ediyormuş, infial halindeymiş gibi de algılamamakta büyük fayda var hakikaten. Örtülü bir insanın eğitim alması beni hiçbir zaman rahatsız etmedi hayatım boyunca. Onun, örtülü bir insanın kişisel bakış açısı ve davranış biçimi benim hayatımın üzerinde bir etkisi oluyorsa orada durup bakarım. Yoksa örtülü bir kadının eğitim alması ve meslek sahibi olmasından daha doğru ve güzel bir şey yok zaten yani.

Türkiye onu zaten galiba o konuda bir mutabakat oldu. Bence de, bence de. Saçma sapan bir şeymiş zaten. Ülkeye gereksiz yerin patinajı. Toplumun problemi değildi bu. Belirli siyasi odakların problemiydi. Oradan bakabiliriz diye. Yani ülkeye gereksiz bir patinajla ülkeyi müthiş vakit kaybetti. Şimdi Katar'da Northwestern Üniversitesi'nin bir kampüsü kurulmuş. Onda da bir dünyada belki ilk defa Global Turkish TV Series diye yani Küresel Türk Televizyon Dizileri diye bir ders açılmış. Eğitimini Amerika'da yapmış Yasemin Çelik kolisinde bir doçentisi sanırım orada dersi veriyor. Onun şöyle diyor bir yorumu var. Ne dersin? Merak ettim. Ben de merak ettim. Ne diyor? Genel olarak Türk dizilerini alıyor ve bir sürü ülkeye yerleştiriyor. Başta konuştuklarımıza benzer şeyler söyledikten sonra bu platform meselesine ve platformdaki Türk dizilerine geliyor. Diyor ki, son dönemde Netflix'teki Türk yapım diziler popüler oldu. Bu iyi bir şey mi, kötü bir şey mi emin olamıyorum. Oradaki bazı yapımlar Türk dizilerinin özelliklerini sergilemiyor. Aslında daha çok Hollywood dizileri gibi olmaya çalışıyorlar. Bu da bence yanlış çünkü dünya çapında Türk dizileri kendine özgü temaları sinema teknikleriyle çok iyi bir yolda devam ediyor." diyor. Bir başka görüş istiyorsanız şu mu diyor, işte platformlar gelince belki normal batılı formlarda 40 dakikalık falan daha sanatsal değeri yüksek diziler olabilir diyenler de var. Bu iki görüşü nasıl değerlendirirsin? İlk görüş bana uzak gelmedi. Yasemin Hanım, Yasemin Çelik. Bana çok uzak gelmedi. Yani Türkiye'de dijital platformlarında da böyle kıyamet kopuyor. Dünyanın en harika işleri üretiliyor diye öyle bir fikrim de yok. Öyle bir beğenim ve bakış açım da yok. Kısmi olarak da katılıyorum aslında Yasemin Hanım'ın söylediklerinden. Bunu şöyle özetliyorlar. Türkiye hala bir kazı der, papel çıkartamadı diye özetliyorlar.

Okey, olabilir. O zaman mesela Türkiye'de en büyük dijital platformun Türkiye'de ilk yaptığı işe bakarsak bir Amerikalı'dan daha Amerikalı, oryantalist bakış açısına sahip bir işle girdi mesela o en büyük dijital platform. Şimdi oraya ona karşı benim de bir eleştirim var. Yani Türkiye'de dizi sektöründe çok daha iyi işler üretiliyor aslında. Ama orada da işte bu platformların yani yabancı platformların özellikle diğerlerini o kadar bilmiyoruz ama Netflix'in çok müdahale ettiğini biliyoruz zaten dizileri.

O doğru, o doğru. Ön üretim ve üretim aşamasında da çok kilitli, çok kontrollü bir üretim sistemi var Netflix'te. Tam bu noktada ufak bir ara verelim. Önemli bir konu çünkü bu. Aradan sonra bu platform meselesi üzerine konuşmaya devam edelim.

Ömür Hatay'la dizi sektörünü ve platformların buradaki rolünü konuşmaya devam ediyoruz. Peki, çok daha ufak olmakla beraber tabii Netflix'e göre, Türkiye'de bazı Türk platformlar da var. İşte Blue TV'dir, yayındır mesela. Bunlarda bir şey görüyor musun? Bir gelecek olabilir mi? Onlar Netflix gibi. gibi kısıtlamayacaklar. Gain'i çok bilemiyorum. Son dönem yaptığı işlere baktığımda bana çok öyle gibi gelmiyor ama hani bu DTV'yi daha özel bir yere koyabiliriz. Daha yerli ve o yerli bakış açısı içerisinden daha estetik alanlar yaratan işlerin peşinde olduğunu hissediyorum. Ben bu gelen diziler hakkında gelen eleştirilerden şeye katılabilirim. Yani genel olarak bir konsansüste var bu konuda ama nasıl çözüleceği bilinemiyor. Diziler çok uzun tabii. Çok uzun. Yani bazen böyle düşünüyorum, oyuncuyu düşünüyorum, yönetmeni düşünüyorum. Biz şu anda 150 dakika yayın yapıyoruz ana hakkım. Daha televizyon kanalında her hafta. Aslında Türk izleyicilerinin problemlerinin %70'i, %80'i belki de daha fazlası bu çok uzun mültajlardan kaynaklanıyor.

Yani senarist için de çok zor. Herkes için çok zor. Oyuncular için de çok zor. Senaristler için de çok zor. Yönetmenler için de, ekipler için de çok zor. O 150 dakika... Dramanın aslında tesadüfleri yoktur. Çok net mühendislik kuralları vardır. İşte bu uzun münitajlar, bu bütün drama kurallarını da dünyada alt üst etti bir şekilde. Sündürüyor tabii istersen. Doğal olarak sündürüyor ama o zorunluluk içerisinde de başka beceriler gelişti. 150 dakika boyunca seyirciyi ekranda tutmanın da birçok işte yolu, formülü bulundu. Bunların bazıları pozitif değerler, bazıları tabii ki negatif değerler de barındırıyor içerisinde. Hayır, bazı dizi de tutmuyor da diyemeyeceğim yani. Peki şurada olabilir aslında şimdi binge watching dedikleri yani sürekli izleme diye bir şey var platformlarda. İşte bazen açıyorsunuz, tamam belki 40 dakika bölüm ama 6 bölüm izliyorsunuz üst üste. Normalde bir insan oturup bunu izleyebiliyor. Yani tek başına uzun olması belki dert değil ama her hafta o kadar uzun bir şeyin istenmesi belki dert. Aynen, problem o. Yani izleme anlamında peş peşe de izleyebilirsiniz ama hani burada bir zorunluluk var. O yayın saatinde o 150 dakikayı reklam araları dahil olmak üzere ekranda tutmak gibi bir zorunluluk üreticilerin karşısına çıkıyor. Bu dediğim gibi işte hem pozitif sonuçları oldu, sektörü ilerleten tarafları da oldu ama çok negatif sonuçlar. Yani pozitif tabi daha üzere de yapımcılarla kanallar için olmuştur. Yani iki dizi yerine bir diziyle... Çok antrenmanlı bir sektör haline geldi. Yazarlar için, yönetmenler için, yapımcılar için. Yani çok antrenmanlıyız, çok hazırız. Çok acil ve doğru çözümler üretmek konusunda herkes çok uzmanlaştı diyebilirim.

Onu da sormak istiyorum. Şimdi Türkiye'de de genelde işte Türkiye'nin de insanların beraber ortak iş yapma konusunda handikaplar olduğu söylenir. İşte dağınık olduğumuz söylenir. İşte ne bileyim Almanlar gibi disiplinli ve organize değiliz mesela. Ama çok disiplinli ve organize olması gereken bir iş varsa o da bu dizi işi. Yani zamana karşı yarışıyorsunuz. Birçok insan var onların hepsini ortaya koyuyorsunuz. Öyle olmasa bu üretim gerçekleşmez zaten. Demek ki beraber insanların iş yapma konusundaki beceriksizliği ya da kültüründe yoklukta diyemeyiz. Ben ona inanmıyorum. Türkiye toplumu bir şekilde bir kolektif bilinci hala taşıdığını düşünüyorum ben. Hayatı paylaşma, üretme vesaire anlamda kısmi olarak hani yüzde yüz demeyeyim. Öyle bir becerisi olduğunu düşünüyorum Türkiye insanlarının. Yani öyle gözüküyor çünkü. Kaç kişi çalışıyor bir sette? Vallahi işte ağırlıklı olarak setlerimiz iki ekip oluyoruz. Birinci ekip, ikinci ekip. İşte post production'lı sesinden, figürasyonundan, figürasyon ajanslarına kadar düşündüğümüzde... ...bence tek bir dizinin etrafında binden fazla insan olabilir. Görmediğimiz devamı. Stüdyolar, bir ses stüdyosunun içerisinde dahil edersek, bina güvenliğini vesaireyi de sektörün içine almamız gerekiyor. Çünkü onun yan alanları çok sayıda insan. Devasa operasyonlar var. Çok sayıda insan. Bir de yaklaşık ne kadar dizi yayına giriyor ve ne kadarını 13 bölümü aşabiliyor diye bir inceleme yapılmış da. 13 bölümde genelde yapım şirketleri oyuncularla 13 bölümlük anlaşma yaparmış. Ondan sonra dizi tutarsa devam ediyor.

Orada yaklaşık 2022 verisi sanırım 55 dizi çekilmiş. 17'si 13.000 altında kalmış. Hangi yıl dedin? 2022. 2022 işte. Genel ortalamada 50-55 iptal edildi. Kaçı yayında kalmış? Abi şu anda tam rakam 17'si yayından kalkmış. Onu biliyorum. Çok kötü bir rakam değilmiş. Çok kötü değil. Ben daha fazla oluyor zannediyordum. Bir de Türkiye'deki dizi sektörünün şöyle bir problemi var. Dünyadan farklı olarak. Dünyada diziler çekiliyor. Daha sonra yayın başlıyor.

Bizde yayınla beraber. Çünkü yayın güvencesi yok yapımcıların. Yani 13 bölümlük bir anlaşma imzalanabilir. Ama dizi 3. bölümde. Geçen hafta 4-5 dizi kaldırıldı. Geçtiğimiz perşembe günü mesela. Orada daha 2. bölümünün yayınlandığı gün kalkan dizi oldu. Yani bir şans verilse belki dizi gayet güzel tutacak. Olabilir tabii ki. Ama o bilinemiyor tabii ki. Bunlar sektörün en temel problemlerinden biri. Yapımcıların da çalışanların tabii ki zaten doğal olarak yok. Ama üreticilerin de yayın garantisi yok. Peki yani buna ne çözüm olabilir mesela? Çözümü var mıdır bunun? Bunun çözümü tabii ki dürüst ve serbest ticaret diyebiliriz bilemedim şimdi ama hani kuralları olması gerekiyor ya her sektörün. Üretimi koruyan, üreticiyi koruyan tarafların da olması gerekiyor. Settekileri koruyan kurallar var mı? Yani çalışma saatleri, işte çocuk oyuncuların süreleri... Aslında son yıllarda çok ciddi anlamda iyileşmeler var. İş güvenliği...

idealinde değiliz. Esetlerimizde artık iç güvenliği uzmanları var. Çalıştığımız alanlara gelip kontroller yapıyorlar zaman zaman. Çocuk oyuncular geldiğinde onlar işte oyuncu koçlarınla beraber ya da pedagogların da sette bulunması gerekiyor. Belirli yaş altındaki çocuklar sete geldiğinde ona özel dinlenme aranı ve oyun araçları zaman geçirmeye pedagoglar eşliğinde alan yaratıyoruz gibi ilk aklıma gelen bunlar. Belirli düzelmeler var tabii ki. Her şirket buna uymuyor, her üretici ama biz mesela çok resmi

Net bir bağlayıcı yok televizyon sendikasının şu anda, film televizyonu sendikasının. Ama zaman zaman tabii ki sektör çalışmaları, araştırmaları var ve belirli deklarasyonlar yayınlıyorlar. Biz üretim saatleri anlamında mesela sendika kurallarına çok sıkı bir şekilde bağlılık alıyoruz. İşte günde 12 saat artılar varsa onun ertesi güne yansıyan farklı seçenekleri var. Biz sayın şirket olarak hem ben kişisel olarak, yönetmen olarak hani sendika kurallarını %99 uyguluyoruz diyebilirim. Yani bundan 10 sene öncesine göre daha iyi bir yerdeyiz. Bu sendika çalışma saatleri falan da 2013 yıllarında falan ben Kapalıçarşı diye bir dizi yapıyordum. O dönemde ilk deneyen ekiplerden biriyiz aslında. Ama yeterli mi? Henüz hayır. Ama iyileşmeler var mı? Var. Peki bu dizilerde çok tepki çekebiliyor ya işte siyasetten, oradan, buradan. Yani Alıngan da bir toplumumuz gördüğüm kadarıyla. Yani bir dizide bir karakter berberse ve kötü bir şey yaptıysa eskiden de çok olurdu. Berberler odası ayaklanabiliyor. O travmatik bir toplum olmamız bence Alıngan'la yarasan en temel şey o. Yani çok travmaya maruz açık bir toplumumuz onunla ilgili.

Öyleyiz ve bir yandan da o tepkiyi de sürekli göstermeye devam ediyoruz. Gerçeklikle kurgu arasındaki ayrım meselesinde sorunlar mı var acaba? Çok ciddi sorun var. Gerçekten Türkiye'de gerçeklikle kurgu arasında, hayatta da bence öyle bir sorun var. Bu bir kurgu ve açık kanallar dediğimiz kanallarda dahil olması göre aslında bunlar çanağınızı, hangi çanağınızı kullandığınız ve kumandada neye bastığınızla ilgili. Platformlar tamamen iki şifreli bir girişi var ama diğerlerinde de bir kumanda var ve hangi çanağı kullandığınızla ilgili bir şey. Yine orada da bir seçenek. Söz konusu yani. İzlemeyebilirsiniz ya da alınmaya da bilirsiniz. Yani izlemeyebilirsiniz, alınmayabilirsiniz. Dünyada her şey bizi ilgilendirmeyebilir yani. Beni her şey ilgilendirmiyor dünyada açıkça söyleyeyim yani. Peki bir dizi bölümün ortamı ne kadar sürede çekiliyor?

Yani Kızıl Goncalar'dan örnek verirsek tabii ki yapısından da kaynaklanıyor. İçinde bir dergah ve tarikat bloğu olduğu için genelde çok kalabalık sahnelerde. Başka dizilere göre çok daha kalabalık sahneler, daha rütüelli sahnelerde çektiğimiz için... ...yapı olarak aslında biraz dönem dizisine de benziyor. Hazırlığı ve üretim süreci anlamında. Çünkü olan günlük hayatın dışında daha lokal ve küçük bir alanı yerleştirdiğimiz için merkezi... ...biz galiba 8-9 günden aşağıya bir bölümü çekemiyoruz.

Normalde 5 günde çekilebilen diziler de var ve biz genelde de 3 bölümü iç içe çekiyoruz aslında. Tek bölüm üretmiyoruz hafta içinde. Yani haftada 6 gün çalışıyoruz, bir gün off'umuz var ama aynı anda 3 bölümü iç içe çekiyoruz diyebilirim. Peki arada sinema filmi çekmeyi özlüyor musun?

En son işte 2018 yılında, 2019 yılında bir dona giren Kaleovari film festivalinde, ana yarışmada... Nürnberg'te de sanırım. Var var. Kardeşler, o anlamda çok bereketli bir film oldu. Dünyanın 51 ülkesinde festivallerde gösterildi, yayınlandı. O anlamda... Ama Türkiye'deki cişesi 3000 ya da 4000'de, öyle hatırlatabilirim. Şöyle özlüyorum tabii ki ama sinemayla televizyonun benim için şöyle bir yerde de hem farklı hem farklı değil. Ben 25 yılı aşkın süredir televizyon sektöründe olabilirim ama her sezon dizi çeken bir yönetmen olmadım. Yani biraz şansım yağmaya gitti. Birazcık da ben başka şeyler yerine kendi isteklerimi ön planda tuttuğum için yapmak istediğim projeleri yaptım daha çok televizyonda öyle söyleyebilirim. O bir şans tabii. Hem şans hem birazcık da işte hayatla kurduğunuz ilişkiyle de bağlantılı şeyler ya bunlar. Bu yaratılmış bir şans zaten. Öyle dersek anlaşılır orada tamam. Hani o anlamda şey mesela kardeşleri yaptığım o 5-6 yıl boyunca hiç dizi yapmadım. Ekonomik olarak zorlandığım dönemler de oldu açıkçası. Söyleyeyim bir film üretmek zaten bağımsız bir film üretmek tek başına bir yol ama tercihlerle de ilgili bir şey.

Peki bazı şeyler sadece filmde anlatılabilir ya da bazı şeyler sadece dizide anlatılabilir gibi bir keskin ayrım yapabiliyor muyuz? Bu daha diziye uygun, bu daha filme uygun derken yani. Olabilir. O münitajla ilgili aslında anlatmak istediğin şey münitajı tabi burada kısa filmde konuşmamız gerekiyor. Bazı anlatımların münitajı gerçekten kısadır ve o işte bir kısa film olur. Bazen daha uzundur. O 90 dakika ya da 120 dakika olur. Ama ben dizi yaparken biraz da dediğim gibi, yapmak istediğim işleri çoğunlukla yaptığımı söyleyebilirim. Bazı hikayelerde gerçekten daha uzun minütaj içerisinde anlatılabilir bir drama yapısı barındırır. O uzunluk hikayeyi bereketlendirir, karakterlerin değişimini ve değişimini takip edebilirsiniz. Mesela Kızıl Gonca'lar bir film olmazdı. Kızıl Gonca'ların bir dizi olması gerekiyordu. ...hikaye datasını aktarabilmek. Kızıl Gonca'larda çok fazla karakter, çok fazla ilişki, çok fazla karakter... Ve dönemin ruhunun çok girdiği, yansıdığı ve değiştiği blokları olduğu için... ...Kızıl Gonca'lar bir dizi olmalıydı bence. Benim uzunca süredir izlediğim en çok twist'i olan dizilerden biri olabilir. Yani twist konusunda elini korkak alıştırmamış gerçekten. Yani sürekli seyircinizi şaşırttan bir hali var. O da tabii biraz... Dizi formunu daha uygun. Şu aklıma takılıyor. Şimdi insanların şeyi azaldı ya, dikkati azaldı artık. Özellikle bu kısa videolar ve sosyal medyadan kaynaklanıyor. Hatta şöyle bir şey vardı. Yani hızlı ve öfkeli Fast and Furious filminin birincisiyle sonuncusunun planları arasında bir kıyaslama yapmışlar ve %30 falan kısalmış planlarınızı.

Özellikle gençlerde bunu daha çok görüyoruz, etkisini. Bir yanda bu var, bir yanda 150 dakikalık diziler var. Ama o dizilerde izleniyor. Bu kadar insanların algıları ve dikkatleri kısalmışken, roman falan daha zor okuyorlar. Uzun diziyi nasıl izleyebiliyorlar? Ama onda da şöyle bir şey var, tabii ki sosyal medya sonrasındaki seyircinin görsel ve içsel algısı kesinlikle değişti. Konsantrasyon süresi. Yo, aslında aynı kitleyi de bence barındırıyor. 150 dakika ama sizin bir 150 dakikanın içerisinde diyorum ki 120 tane sahne var, 100 tane sahne var. O sahne içindeki beceriniz bence günceli yakalamanız ve o algıya uygun yazım, uygun reji ve uygun oyunculukla ilintili. Planlar kısaldı mı sizde de çekerken, hissediyor musunuz? Türk izleri genelde zaten eskiden beri dünyaya göre daha çok plan, resim değiştiren bir yapısı vardır. Sosyal medyadan sonra daha çok hızlandı diyemem. Zaten yapısı buydu. Öyle söyleyebilirim. Ona da uygun olduğu için. Tabii bunu da söylüyoruz. İnsanların dikkati az, uzun bir şey izlemiyorlar diyoruz. Aynı insanların 6 bölüm üst üste Netflix'e dizi izlediğini de biliyoruz. Tam böyle net bir şey yok. O işte seyirciyi kurduğumuz izlek, takip isteği ve oradaki becerilerle de çok ilgili bu. Çok ilgili.

Peki, Türk dizi tarihine baktığımız zaman, önemli bir kısmında da rol aldığın için soruyorum. Böyle nirengi noktası olmuş, bu işi dönüştürmüş diziler hangileridir? Hani şu çok önemli çünkü şuna yol açtı gibi. Anlatım dili olabilir, yurt dışına satış olabilir. Şimdi en başta... 70'lerde yapılan TRT dizilerini bir şekilde anmak gerekiyor. İşte Aşk ve Uyumdu bunlardan biri olabilir. Şu anda tek tek isimlerini sayamıyorum ama Okan Uysaler yönetmen, onun yaptığı geçmiş bahar mimozaları ve birkaç iş daha var. Bunlar gerçekten dünya klasmanında, kendi döneminde dünya klasmanında dramalardır bence. Hala geri dönüp baktığımızda... Kartallar yüksek düşer, onların bir sonrası. Mesela benim de çocukluğumda, tam hangi kaç yaşındaydım hatırlamıyorum ama küçüktüm. Beni de etkileyen işlerden biri. Atileyhan senaryosu. Şimdi bütün bu işlerin altına baktığınızda, inanılmaz kalemler, inanılmaz rejissörler çıkıyor zaten. Yani mesleğinde çok yetkili insanlar ortaya çıkıyor. Tomriss kilitli oldu, TRT'den geçiyor. Tabii ki onlar hepsi TRT'den gelme. İşte Okan Bey'de Tomriss'in sanırım falan onlar aynı kuşakları ama, Okan Bey çok daha erken yönetmenlik yapmaya başlamış, öyle ayırabiliriz onu.

Daha sonrasında işte 90'larda çok hatırlamıyorum ama 90'ların sonunda işte benim de Recaistanlı'yı yaptığım işte Karamelek'te başlayan bir dönem var. 2003-2004 bir İstanbul Masalı var. O döneminde yine bir Asmanlı Konak var. Hani hatırladığım ilk böyle can yaratan ve gerçekten sokaklar boşalıyordu. Mesela yayın gecesi evdeysem caddeye bakıyordum, gerçekten araba trafiği duruyordu ve öyle bir dönemdi o. Ben o dönem Fransa'da doktora yapıyordum ve oradaki Türk öğrenciler de artık internet yeni yeni şey olmuştu izleyebiliyor haldelerde. Fransa'daki Türk öğrenciler de o gün evde ve diziyi izliyorlardı bir şekilde. Kendi işim diye söylemiyorum ama İstanbul Mısırlı'nın production design anlamında Türk dizi sektörüne çok önemli kattığı şeyler var. Yaratı evren anlamında kullandığım binalar, mimari, işte kostüm tasarımı vesaire dahil olmak üzere çok real bir realizasyon vardır orada. Geçen bir yerde konuşurken hatırladım. Mesela orada anlattığımız ana iş dünyasındaki ailenin bir holdingi vardı. O şu anda saltkalata olan Bankalar Caddes'teki binaydı mesela. O bina çok asıl. Bankanın elinde ne yapacaklarını bilmedikleri bir dönemdi.

O aileyi birazcık daha Türkiye'de Cumhuriyet'in ilk kuşaklarınla sermaye sahibi olmuş, biraz daha eğitim sahibi bir sermaye ailesi olduğu için öyle bir realizasyon yaptık. Tarabya'da Rahmi Koç'un oturduğu Sedat Akkaya Eldem'e Koç ailesinin yaptırdığı bir binada yaşıyorlardı. Oradan işe gittikleri zaman Karaköy Bankalar Caddesi'ne... Araba sahnelerini bile biz Yamaçlık üzerinden ya Boğazatlı üzerinden. Reel bir İstanbul tasarımı vardır. Ve bugün İstanbul Arşivi olarak 2000'li yılların başı için çok ciddi bir arşiv var orada. Hani bu mesela realizasyonun ilk defa Türkiye'de daha gerçekçi bir bakış açısıyla üretildiği dizilerden birisidir.

Türk dizilerindeki mekan çeşitliliğinin de dizilerin yurt dışında tutmasında önemli bir rolü olduğuna dair bir şeyler okumuştum. Yani gerçekten de mekan çeşitliliği... Şimdi bu sohbeti yaptığımız yere de baksın da dünyanın merkezlerinden biri diyebiliriz yani. Hani Edo olarak insanlar bunları Türk dizilerinde izliyorlar. Yani dizlerin etkisi aslında dünyada şöyle, 1 milyar dolara yakın bir satıştan söz ediliyor. Dünyada ikinci ya da üçüncü ülke olduğu söyleniyor. Ama bunun çok ciddi bir yan ekonomisi var. İhraca dahil olmak üzere, yumuşak güç olmak üzerine, kültür sanat satışı olmak üzerine. Çünkü dizlerde giydiğiniz sakıları bile yurt dışından insanlar sipariş veriyorlar, satın alıyorlar. Bir de İstanbul zaten ya da Türkiye çok... Büyüleyici bir coğrafya yani bir seyyah içinde, bir marjini gördüğünde Latin Amerika'daki birinin de nefesi kesiliyor, benim de nefesim kesiliyor açıkçası. Hatta bir dönem Orta Doğu satışlarında şöyle bir şey vardı, hiç alakası olmasa bile dizinin sahnelerin arasında İstanbul genelleri isteniyordu. Çünkü özellikle Orta Doğu seyircisi o dönemde Boğaz görmeyi seviyordu hani. Bir de Allah'tan drone'lar da çıktı. Turizme müthiş bir katkısı olduğu açık. Hem görüyoruz hem de bir iki rapor okudum. Yani özellikle sürprizleri çıktıktan, yayınlanmaya başladıktan sonra Arap turistlerdeki artış olmuş. Sadece onlar değil ama Güney Amerika'dan da çok uzak olmasına rağmen turist sayısı %60, %100 falan artmış ülkesine göre değişiyor.

Ticareti, turizmi etkileri yanında bir de şöyle bir şey var. Türkiye hep dünyada çok tanınan bir ülke değil aslında. Biliniyor ama insanı, kültürü, hiç malzemesi tanınmıyordu. Türk dizilerini tabii ki eleştirebileceğimiz noktalar, konular olabilir. Ama bir ülkenin tanınmasında, o ülkenin insanlarının tanınmasında, duygularının tanınmasında çok önemli bir rolü olduğu bu yumuşak güç dediğimiz şey bu aslında. Eskiden Türkiye dendiğinde insanların aklına herhangi bir imaj gelmezken ya da sadece İstanbul'un bir görseli gelirken artık Türk insanının ne hissettiğini düşündüğü, nasıl beslendiği, nasıl bir aile yapısı olduğu, kültürel motivleri, tarihi, geçmişi, bugünü hepsini aslında görüyorlar ve tanıyorlar. Yani Türkiye'yi o anlamda tanıyorlar. Ve Türkçe kursları falan da açılmaya başlamış bir halde. Yani ben kendi çocukluğuma döndüğümde şimdi TRT çocuğuyum ben. Pazar günleri, pazar sineması denilen bir şey vardı. Dünya klasikleri yayınlanırdı. Ben Amerika'yı nasıl tanıdım? Aslında bu filmler üzerinden tanıdım. Ve böyle 20'li yaşlarımın içinde New York'a gittiğimde ilk hissettiğim şey şuydu. Evet, hani böyle bir yerde otururken buradan pencereden Spider-Man geçebilir hislerini... Orada insan yaşıyor ya, yani öyle bir gerçekliği ve algısı var ya. E doğru, aynı şey aslında. Biz nasıl Avrupa'da ya da Amerika'da belirli ülkeleri... Türkiye'nin çok kapalı olduğu yıllardır, 70'lerde yurt dışına çıkmak bile izne tabiydi.

bile mümkün değildi. Nasıl biz dünyayı biraz o yolla tanıdıysak doğru yanlış tartışılabilir ama insanlar da Türkiye'yi şimdi ve Türkiye toplumunu böyle tanıyorlar. Çünkü şimdi Kültür Bakanlığı normalde sinema filmlerine bir desteği vardır. Başvurursunuz, bir destek alırsınız ki amaç nedir? Bağımsız sinemayı desteklemek. Peki dizilerinde de böyle hem bir soft power olarak Türkiye için önemi var. Kültür Bakanlığı ya da başka devlet birbirinin böyle bir teşviği, desteği var mı Türk dizilerinde?

Yeni girişimler var. Hani o anlamda... Şimdi dünyanın en büyük festivallerine baktığınızda son 5-10 yıldır dizi platformları, dizi üretim destek alanları açıldı. Bu Berlinale'de de var, Cannes'de de var, her yerde de var. Türkiye'de de şimdi Antalya Film Festivali'nde böyle bir alt üretim alanı açıldı mesela. Kültür Bakanlığı'nda kısmi çalışmaları var. Ama hani onların sonuçlarını görmek lazım. Verimliliğini görmek lazım. Bir de özgür üretime ne kadar alan ve kapı açacaklarını. Bu çok tartışma konusu. Sinema destekleri de çok ciddi tartışma konusu. Yani sinema desteklerini de zamanla... Başladı. Yok diyemeyeceğim. Kısmi olarak başladı. Belirli film festivallerinde de alt üretim bölümleri işte dünyadaki büyük festivaller gibi aslında başladı. Tabii ama burada bir takım ideolojik tercihleri olacaktır. Mutlaka. Kendi gücünü projekte etmek istediği için. Bu tercihler de bizde çok açık gösteriliyor. Dünyada da var aslında bu devletin güdülemesi, yönlendirmesi her yerde var ama bizde daha yoğun ve daha hızlı bir şekilde oluyor tabii ki.

...daha cilası güzel oluyor bizde. Ya da böyle söylüyor. Bizde çok açık ve lekk yani. Yine de hani farklı sesleri de... Bu alana giremezsin, anlatamazsın. Neden? Nedeni yok. Sadece ona dokunduğu için bunu böyle ifade ediyor sana. Yani tabii devlet desteği kurumlarının kurulması önemli. Yarın öbür gün iktidarlar değişir, bilmem ne olur. Oradaki şey de... Ondan da mesela 15 yıl öncesine kadar Türkiye'de işte Film Destek Fonu yoktu. Kültür Bakanlığa bağlı bir fon oluşturuldu. Benim son yaptığım film de oradaki fonlamadan geliyor. Euromaj desteği de var, yurt dışı ortakları da var vesaire. Olumsuz tarafları var ama bazen de varlığı da olması da o bir altyapıyı oluşturuyor tabii ki. Bana da o anlamda bir teşvik mekanizması kurulması mantıklı olmuş gibi geldi. Doğru tabii ki, mutlaka doğru. Biraz önce konuştuğumuz şey var ya, yayıncıların üreticilerinin güvencesi olmamasını ve o riskleri ortadan kaldıracak bir şey. Belki 12 bölüm yayınlanacağımın garantisiyle gidersem ilk 3 bölümde serimimi ona göre yaparım. Tamamen bu bütün üretim haksını hem ekonomik olarak hem de düşünsel olarak yaratım özgürlüğünü de çok destekleyecek şeyler. Bir üretici bilirse bu dizi en azından 13 bölüm boyunca üretilecek, yayında kalacak. O bütün matematiği, bütün planlamayı, timeline'e her şeyi pozitif olarak değiştirecek bir unsur mesela. O anlamda çok önemli.

Bu bile tek başına çok önemli. İçeriği bir kenara koyalım. Özgür Düşünce evi içeriği. Ama en azından hani üretim garantisinin gelmesi bile çok ciddi bir şey. Çok ciddi. Bir sabredin. Belki dizi güzel. İki bölümde kaçalım. Aynen. Aynen. Aynen. Kapatmadan önce şunu da kapatmak istiyorum. Çok sağ ol bu arada geldiğin için. Çok iyi. Ben teşekkür ederim. Hatırladığın davet ettiğin için. Peki bundan sonra yani önümüzdeki 3-5 sene dediğim, çok uzun vadeli artık konuşmak biraz zor. Teknoloji falan da çok hızlı gelişiyor. Hani ana akım kalacak mı? Ekranlar ne olacak? Onları bilmiyoruz. Ama önümüzdeki 3-5 sene içerisinde Türk dizilerinde göreceğimiz temalar ve formlar sence ne olacak? Ne hissediyorsun?

Yani çok öngöremiyorum. Sezgisel olarak soruyorum. Çok sezgisel olarak, çok ciddi değişimler olacağını düşünmüyorum. Önümüzdeki 3-5 sene içerisinde. Ama henüz çok kapalı, seyirci potansiyeli olan alanlar var. Bu alanlara girilip, bu alanlarda üretim yapılırsa, bu pozitif bir sonuca yol açabilir. Örneğin gençler, örneğin çocuklar. Örneğin sivil tarihi anlatan dramalar. Devlet ya da devlete güdümlü kanallarda değil, sivil alanlarda tarih anlatımı vesaire. Ben mesela şeyi çok özledim. Şu anda Muhteşem Yüzyıl gibi sivil bir alanda tarihi anlatan bir dizi yapılsa. Çünkü dönem dizilerini ben kişisel olarak severim. Mesela şu anda özel televizyonlarda öyle bir şey yok yani. Öyle bir alan da yok ne yazık ki. Olsa mesela bir dönem dizisi, bir Osmanlı dizisi, bir Selçuklu dizisi ya da bir Bizans dizisi izlemek isterim mesela. Onlar tabii çok pahalı üretimler. O yüzden de herhalde

Ancak devlet desteğini olur. Devlet desteğini olur ama devletin de orada her şeyin pozitif anlatılması... ...her şeyin olumlanması yönünde bir beklentisi ve talebi var. Bu dediğinin olması için herhalde biraz siyasi iklimin yumuşaması gerekiyor bu ülkelerin. Biraz yumuşama bile bunlara yol açabilir. İlla tarihi ya da Türkiye tarihini negatif bir yerden anlatmaktan bahsetmiyorum. Sivil bir bakış açısından güdümlü olmadan, kahraman olmayanları kahramanlaştırmadan... ...ama gerçek kahramanların da hakkını vererek, kahramanlaştırarak anlatılabilir, yapılabilir bunların hepsi. Yani yeni formların denenmesi aslında bir de şey de olacak. Yani bu Türk dizi sektörüne de taze bir hava da verecek. Belki bu yurt dışındaki satışları da yansıyacak. Aynen. Ben işte filmde öğreten birisi olduğum için dünyada çok da seyahat ettim. Film festivallerine, başka coğrafyalara. Yani Rusya'nın ortasında doğusundaki bir şehirden, Irak'ın kuzeyindeki bir şehre kadar çok sayıda Türkçe konuşan insanla karşılaştım. Ve bunlar gerçekten Türk dizileri üzerinden Türkçe konuşuyorlar. Yani bu çok önemli bir kültür aktarımı ve değişimi. Çünkü Türkçe konuşmaya başlayan bir insan, Türkiye'de Veyahut'u da okumaya başlayacak. Ya da bir Türk müziğinde sadece kulak ve ritim üzerinden değil, içerik olarak da algılamaya başlayacak, tüketecek ve bu bir kültür gelişimine, sentezine de doğal olarak yol açacak. Günümüz böyle artık. Ordular ve sınırlar imparatorluklarla olmuyor. Birbirimize anlattığımız, aktardığımız ve paylaştığımız hisler üzerinden gelişiyor. Çok teşekkür ederim. Ben teşekkür ederim. Evet aslına bakarsan da bu haftaki konuğum kızın doncalarının da yönetmeni Ömür Atay'dı. Kendisiyle Türkiye'de dizi çekme süreçlerini ve bu yapımların yurt dışında gördüğü ilgiyi konuştuk. Gelecek hafta görüşmek üzere şimdilik hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)