Podcast

Sanat Sokak İçindir! | Konuk: Görkem Kızılkayak

Aslına Bakarsan

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Aslına Bakarsan’ın bu bölümünde Street Art meselesini odağımıza alıyoruz. Uzun yıllardır Street Art üzerine çalışmalar yapan ve sanatçılara destek sağlayan Görkem Kızılkayak ile bu meseleyi enine boyuna konuşuyoruz. Kimine göre sanat, kimine göreyse görüntü kirliliği olarak algılanan Street Art’ın tarihini ve Türkiye’deki yerini birlikte anlamaya çalışıyoruz.








Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠podbeemedia.com⁠'u ziyaret et!

------ Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

6.330 kelime · ~32 dk okuma

Herkese merhaba. Aslına bakarsan da bu haftaki konuğum Görkem Kızılkayak. Görkem sanatın birçok alanında emek veren biri. Sivil toplum kuruluşlarında kültür mirası üzerine çalıştı, birçok dergide yazdı ve fotoğraf çekti. Bir süredir de sokak sanatı üzerine yürüttüğü projelerden takip ediyoruz Görkem'i. E bugün de kendisiyle sokak sanatının tarihini ve Görkem'in bu alanda yürüttüğü projeleri konuşalım dedim. Hazırsanız başlayalım.

Hoş geldin Görken. Hoş bulduk. Seninle programdan önce de biraz konuştuk, ettik. Bağzı sağ olasın, bilgi notları gönderdin. Önden de çalışmama sağladın. Teşekkür ederim. Burada şunu fark ediyoruz, yani bu street art denilen, sokak sanatı demiyoruz değil mi buna? Street art deniliyor. Önce onu bir belirleyelim. Yani ikisi de biraz Türkiye'de yanlış anlaşmalara açık kavramlar çok daha oturmadı. Sokak sanatı deyince Türkçe bambaşka şeyler de anlaşılıyor. Yani sokakta müziği yapanlar, performans yapanlar da anlaşılabiliyor. Onun için ben açıkçası bu kavramlar oturana kadar street art demeyi daha tercih ediyorum. Çünkü dünyada street art deyince aslında birazdan anlatacağımız şeyler anlaşılıyor. Yani street art dediğimiz zaman sokakta yapılan her türlü sanat faaliyeti değil, daha ziyade graffiti ve duvarlara yapılan diğer resimler mi mesela? Nasıl izah edeceğiz? Evet, evet. Biraz daha öyle ama tabii graffiti ve street art aslında bambaşka şeyler. Türkiye'de biraz daha yanlış. olarak kullandığımız şey şu, grafitiyi bütün street artın tamamı zannediyoruz. Halbuki grafiti, street artın içinde bir alan gibi düşünebiliriz. Şimdi tarihsel olarak baktığımız zaman çok çok önlere gitmeye başlıyoruz. Çok eskilere gidiyoruz. Çünkü paleolitik numaralarda ikistensle benzeyen çalışma var. Çatalhöyük'te var, Pompeii'de var, işte Efes'te var. İnsanlar herhalde bir yerde yaşamaya başlar, başlamaz bir şeyler çiziktirmeye başlamışlar duvarlara vesaireye falan filan. Ve çok da zengin örnekler de var değil mi?

Evet Pompei'dekiler herhalde en zenginler yani hepimizin aklında olan resimler ama Anadolu'da da çok var. Mesela Latmos'ta, Muğla'da çok büyük bir alana yayılmış bir Neolitik dönem resimlerinden bahsediyoruz. Çok güzeller, kırmızı renkte yapılmış. İnsan betimlemeleri, hayvan betimlemeleri var. Çatalhöyük zaten bir kent planı yapmış mesela. Evin içinde çatalhöyüklü bir Neolitik insanı. Hani ilk kent planı dediğimiz resim var. Hayvanlarla ilgili birçok çatalhöyükte resim var. Yani çok zengin Anadolu duvar resim dediğimizde. Tabii Avrupa'da zengin. Neolitik mağaralara bakarsak, onlar da bu resim konusunda bayağı zenginler. Hangi temaları görüyoruz peki o ilk duvar resimlerinde? O dönem yaşayan insanların gördüğü coğrafyayı görüyoruz aslında. Çatalhöyük'te dağları görüyoruz, evleri görüyoruz. O dönem orada yaşayan hayvanları görüyoruz. Aslında çok soyutlamaya gitmeden, çok düşünmeden gördüğünü çizmişler. Yani ilk çizimlerinde stensil olduğunu biliyoruz. Yani şu an Banksy'nin de kullandığı stensil ta Paleolitik dönemde de kullanılmış ama biraz daha farklı. kağıdı keserek değil, ağzına boyayı alıp, elini duvara yaslayıp, boyayı ağzından tükürdüğün zaman elinin negatifi çıkıyor duvarda. Yani bildiğimiz ilk işler aslında stensiller ve hala dünyada birçok street artistin yoğun olarak kullandığı bir teknik stensil.

Transkriptin tamamını oku

Modern döneme geldiğimiz zaman, 20. yüzyılın başından itibaren bu street artın doğmaya başladığını bildiğimiz bugünkü anlamıyla görüyoruz. Bunu tetikleyen olaylar ne oluyor? Yani bir takım sıçrama noktaları var. Yani devrimler bunlardan bir tanesi. Çünkü devrimi yapanlar ülkeye yeni bir düşünce getiriyorlar ve o düşüncenin halk tarafından bilimselmesi için bir takım araçlar bulmak gerekiyor. Yani Rus devriminde mesela trenlerin boyanması, duvarların boyanması aslında ilk önce resimlerle karşılaşıyoruz. Ta 1980'lere geldiğimiz zaman Amerika'da trenler boyanmaya başlıyor. Dolayısıyla Rus devrimi bir sıçrama noktası olabilir. Meksika'daki mürellisler, en bildiğimiz Frida Kahlo'nun eşi Diego Rivera, yani bir sıçrama tahtasının Amerika'daki temsilcisi sayabiliriz. Bunun gibi 68 hareketinde büyük bir sıçrama noktası olarak belirtebiliriz.

Yani Sovyetler'de başladığını görüyoruz yirminci yüzyılın başında ardından Meksika'da yirmilerde görüyoruz fakat uzun bir ara var ondan sonra 1960'larda tekrar belirlene kadar. Aslında İkinci Dünya Savaşı'nda da görüyoruz biraz. Yani hatta benim ilk street art örneği olarak gördüğüm şey İkinci Dünya Savaşı'nda o meşhur Kilroy Was Here yazılaması, tegi diyelim ne dersek artık. Çünkü o inanılmaz bir şekilde yayılıyor. Onu biraz açar mısın? Yani bir şey açıkçası bir efsane. Kimse tam net olarak bilmiyor. Kaynağı bilinmiyor, ne olduğu çok bilinmiyor ama İngiltere'den çıktığını söyleyenler var. Amerikan askerlerinin yazdığını söyleyenler var. Yani bir şekilde... Ne yazıyorlar? Nereye gidersen git, Kilroy was here'i görüyorsun. Hatta Hitler bir ara emir veriyor yani. Çünkü bir Amerikan teçhizatı ele geçiriyorlar. Üstünde Kilroy was here yazıyor. Hani bu bir ajan olsa gerek diyorlar. İşte Kilroy'u bulalım diyorlar. Hani sahiden bir ekip Kilroy'u bulmak için çalışma yapıyor. Daha da komiği, Stalin 1945'te Potsdam Konferansı'nda tuvalete gidiyor. Ve orada görüyor yazıyı. Tabii o da çok merak ediyor bu Kilroy kimdir, nedir diye. Yani adamlarını çağırıyor işte nedir falan diye. Yani aslında street art bu. Yani amacına ulaşıyor. Yani bir şekilde Staline ve Hitler'e bile şüphe duyduran bir durum ortaya çıkıyor. Amacın ne olduğunu bilmiyoruz ama amacına vardığını biliyoruz. Evet, aynen aynen. Capa bile fotoğraflarında çekiyor bunu. Yani savaş muhabiri Capa bile. Bir takım anılarında da var bu Kilroy tagi.

Aslında şey, bir duvarın üstünden bakan bir adam. Sadece burnunu görüyoruz, gözlerini görüyoruz ve elleri duvara tutunmuş. Altında Killroy Vassier yazıyor. Yani bu kadar hikaye. Street artta hep bir şaşırtma, bir var olan algıyı bir kırma üzerine demişler. Sanatta genel olarak da vardır ama street artta biraz daha mı sert bu? Bir kere kural yok. Bir sanat öğretisine bağlı değiller. Sanatın neresinde durduğuna dair bir hedefleri yok. Canları nasıl isterse cesur bir şekilde sokağa çıkıp bir takım fikirlerini duvara yazıyorlar veya nereye istiyorlarsa yazıyorlar. Trene yazıyorlar, kamyonlara yazıyorlar veya burada olduğu gibi mesela postdam konferansına gidip klozet kapağına yazıyorlar. Dolayısıyla bir kural yok. Çok cesurlar. Şurası kesin ki sokakta yaşamayı bilen insanlar, her biri. Çünkü böyle bir şeyi sokakta var olmayı beceremeyen, çekingen, cesur olmayan bir insanın yapması mümkün değil. Sokaktan besleniyorlar ve bir şekilde de yarattıkları şeyler ağızdan ağıza dolaşıyor. Kesinlikle işin gerilla bir tarafı olduğu açık. Yani çünkü polisten kaçacaksınız gerekirse. Gerekirse soğukluğa mücadele edeceksiniz. Elinizde bir spreyle kolay bir iş değil. Bir de bunun Amerika'daki hikayesi de ilginç. 60'lı yıllarda tag denilen hadiseyle başlıyor aslında. Bu tag dediğinde kendi adını yazmak değil mi Duvar Askeri? Evet. Adını yazıyorlar, bir de bir farklılık var Amerika'da. Adını ve yaşadığı sokağın numarasını yazıyor. Takii 183 gibi mesela. O bir Yunan asıllı, bir Amerikalı. Adam kurye olarak çalışmış 1970'lerin başında New York'ta. Gittiği her yere Takii 183 yazmış.

veya Giulio 204 gibi. Bunlar sokak numaraları değil mi? Evet, oturdukları sokakların numaraları. Yani ben buradayım diyor. Yani ben şu sokakta oturuyorum aslında. Yani çok değişik bir yaklaşım. Ama bu yaklaşımın nereden geliştiğini de Cornbread diye bir abimiz var. Bu da modern grafitinin babalarından kabul ediliyor. Yani stili geliştirmeye başlıyor artık. Yani kendi stilini yaratmaya başlıyor. Çünkü ta ki 183 veya Giulio 204. Baya bizim yazdığımız gibi yazıyorlar ilk başta. Ama Cornbread manitacılık peşinde. Evet Cornbread biraz manitacılık peşinde ama bu ona büyük fayda sağlıyor. Çünkü ilk yazdığı yazı Cornbread Loves Cynthia ve Cynthia'yı elde ediyor. Yani belki de elde etmese Cornbread devam etmeyecek. Yani başka bir yöne gidecek.

Tabi burada inanılmaz bir durum var. Yani potansiyelini adam nereye harcamış yani bir yandan da. Ben Galatasaray'da okurken iki tane erkek lisesi, bir tane kız lisesi vardı. Ortaköy'de bütün Çırağan Sarayı'nın duvarları mesela Ahmet Ayşe'yi seviyor ile doluydu. Çünkü herkesin Beşiktaş Kız Lisesi'nde herhalde bir platonik aşkı vardı. Bizde de potansiyel varmış ama devletimiz imkan vermemiş herhalde. Bizden hiç grafik çıkmadı. Yani Amerika Birleşik Devletleri'nde de devlet pek imkan vermemiş bir anti-graffiti network'ü kurulmuş 80'li yıllarda. Duvarları temizleyelim her taraf böyle yazı çizi doldu falan filan diye. Evet evet yani o da çok ilginç ve Kornbred'i de başına getirmeye çalışmışlar.

da yani evet demiş yani kabul etmiş yani bir şehri pisleten o dönem öyle düşünülüyor bir vandalı bu işin başına getirmişler o da kabul etmiş ama tabii adamın gizli bir ajandası varmış yani kabul ettikten sonra şu anda devam eden mural arts program diye o şehrin aslında bütün street art dünyasını değiştiren oradan çıkan bütün street artistlerin grafiticilerin bir yere gitmesini sağlayan daha önemli yerlerde boyamasını sağlayan bir program haline dönüşmüş yani belediye başkanının biz bu duvarları temizleyelim diye işe aldığı Kornbret aslında bu işin ciddi bir sanattalı olduğunu anlatmış ve insanlara boyayabilecekleri kanvaslar vermiş şehirde. Bir de şey de ilginç geldi bana. Yani bir yandan devlet, işte belediye vs. bunlarla mücadele etmeye çalışıyor ama yine aynı devlet kurumları sanatçı olarak da görmeye başlıyorlar ve bazı müzeler için onların eserlerini de almaya başlıyorlar. İkisi aynı anda oluyor. Hangi street artist olmuştur?

Keetering, yani adam bir yandan sokakta boyadığı için sürekli ceza kesiliyor işte polis veya belediyenin timleri tarafından. Öte yandan New York Belediyesi Kültür Müdürü Keetering'i belediyeye davet ediyor ve ekibine diyor ki bu adamın eserlerini alın çünkü ileride çok büyük sanatçı olacak diyor. Yani böyle bir durum var çünkü toplumda biraz ikiye bölünmüş durumda. Yani bir yandan vandallar deniyor, bir yandan da Aslında çok zeki adamlar. Yani yaptıkları şeyleri içine çekiyor insanları. Yani Keith Haring'in 80'li yıllarda yaptığı, metroda yaptığı işler, herkesin aslında önünde durduğu, fotoğrafını çektiği işler. Bu street artın siyasi bir tarafı da var. Yani bu asıl belki de siyasi tarafı da ön plana çıkıyor. Özellikle Keith Haring'in de yaptığı işlerde, diğer işler. Yani 60'lı yıllarda Amerika'da siyahlara karşı ayrımcılık için başlayan hareketlerden, Vietnam protestosuna kadar, nükleer silahlara karşı protestoya kadar birçok o zamanki siyasi eğilimi street artta da görüyoruz. Sadece burada da bırakmıyorlar. Mesela poster falan da basıyorlar. Onları da dağıtıyorlar. Bir siyasi eylemlilik tarafı da var galiba o dönem. 60'lardan 70'lerden bahsediyoruz. Zaten keytering, akademiden sokağa çıkmasının sebebi de bu. Sanat halk için, çok basit tabirle sanat halk için yapılmalıdır.

deyip aslında metroya iniyor Keith Haring. Ve sonra da kazandığı ün ve parayla gerek nükleer karşıtı eylemlerde, gerek savaş karşıtı eylemlerde, daha sonra AIDS olduktan sonra da işte AIDS'le ilgili bir takım çalışmalarda hep Keith Haring'i görüyoruz. O dönemin bazı ikon street artistleri, yani genelde ismini bilenlerden, mesela Keith Haring'i de, Jean-Michel Basquet Bu insanların da çok erken hayatını kaybettiğini görüyoruz. Yani işte bu AIDS salgını esnasında yanılmıyorsam o çevre bayağı bir ciddi kayıp vermiş. Ama bu isimler de şu anda street artla bahsedince herkesin aklına gelen ilk isimler. Yani Keith Haring'de, Aske de hatta yanılmıyorsam Keith Haring öldüğünde 1990 yılında Türkiye'de de bazı street artistler bir anma amaçlı duvarları da boyuyorlar yanılmıyorsam değil mi onun için? Evet, yani street artist demeyelim ama sanatçılar. Onun da hikayesi çok ilginç. 1990 yılında İstanbul Film Festivali'nin bir paralel etkinliği var. Erhan Kaya, Çağatay Karaçizmeli ve Cana Dölay organize ediyorlar. Wakko'da bir sergi açılıyor ama aslında İstiklal Caddesi'nin kapattıkları bir sergi bu. Yani ilk defa İstiklal Caddesi trafiğe kapatılıyor bir sanat etkinliği için.

O sırada... Tabii bunu bir daha genç dinleyicilerimize de hatırlatalım. İstiklal Caddesi'nin her zaman trafiğe kapalı değildi. Daha önce ben de hatırlarım çocukluğumda İstiklal Caddesi'nde trafik olduğu dönemi. Evet, yani bir şekilde o zaman İBB'nin Kültür Daire Başkanı Hilmi Yavuz... Hilmi Yavuz, tabii Mimar Sinan'dan Arhan Beyler'in hocası, bir şekilde gidiyorlar ve böyle bir izin koparıyorlar. Çok ciddi bir performans yapılıyor. İstiklal Caddesi inanılmaz bir şekilde, aslında büyük bir street art performansı yapılıyor. Ve o sırada da Keith Haring ölüyor. Emek Sineması'nın karşısında da bir duvar var, oraya da bir şey yapın diyorlar. Onlar da keytering için keytering diye bir yazılama yapıyorlar. Hatta ben Arhan Bey'e sordum, nasıl yani siz mi yaptınız, nasıl yaptınız dedim. Yok dedi, o dönem sinema afişi yapan ustalar vardı. Biz nasıl yapılacağını onlara gösterdik, onlar çıkıp boyadılar dedi. Yani bir şekilde de zanaatçı kullanılarak street art yapılmış. Yani böyle o dönemin sinema afişçileri kullanılmış. Akıllıca düşünmüşler bu arada yani. Aynen. Şeyde de sadece Amerika'da değil tabi bu Avrupa'da da çok ciddi bir street art geleneği var ve bugün de herhalde kamuoyunun en çok bildiği isim street art istediği zaman işte Bansky mesela İngiltere'den geliyor. Evet. Ama onun da hayranlık duyduğu Black Laura o da Fransa'dan geliyor. Fransa'dan geliyor evet onu da çok ilginç yani hala yaşayan bir sanatçı hatta çok güzel bir lafı var yani

Diyor ki, benim inancıma göre metropol, aerosol kutularımızın renklerinden ilham alan şiirsel niyetlerle çiçek açıyor. Yani böyle biraz uzun bir cümle ama çok değişik bir adam. Bu işe tutunmasını sağlayan aslında tanıklıkta şu, bir İtalya seyahati sırasında Mussolini artık devrilmiş, İtalya demokratikleşmiş. Bir Stencil görüyor, Mussolini döneminden kalma. Ve diyor ki, o kadar yıl geçmesine rağmen Stencil'in gücü hala çok güzel. Stencil'i o zaman görüyor ve aşık oluyor. Zaten bu stencil'i street art'a kazandıran kişi olarak tanımlıyor Black Lora ve Banksy'nin de örnek aldığı isimlerden bir tanesi Black Lora. Hatta Banksy'nin bir röportajında şöyle diyor Black Lora için, ben bir şey buluyorum ve çok seviniyorum onu bulduğuma, onu yapmak istiyorum hemen duvarlara diyor. Ama sonra bir bakıyorum ki Black Lora onu benden daha önce yapmış, hem de 20 yıl daha önce yapmış yani. Yani bu da tarihin bir cilvesi diyelim. Düşünsenize yani faşist partisi Mussolini propagandasını yapmak için kullandığı bir yöntemin sonra tamamen tersi bir ideoloji tarafından sokak sanatında, street artta belirmesi bence harika bir hikaye yani. Bir şey soracağım, şimdi Leclera çok şiirsel bir şekilde street artı anlatmış. Diğer taraftan Fransız kültür teorisinin Jean Baudrillard var, meşhur. O da diyor ki, fark ediyor tabii 70'li yıllarda, yani hızlı bir şekilde şehir duvarlarının bu şekilde yazılama yapılması, street artın başlaması aynı zamanda toplumdaki sosyal ilişkilerin sembolik bir imhasıdır diyor. Ve uluslararası bir isyan da gösteriliyor. Biraz böyle büyük büyük laflar yapmış. Sen ne düşünüyorsun bu konuda? Yani böyle bir sosyal ilişkilerin sembolik bir imhası mı var burada?

Bence öyle başlamıyor. Zaten bunu yapanlara sorduğunuzda da böyle büyük isyanlardan, büyük devrimsel hareketlerden bahsetmiyorlar. Yani aslında başlangıcı şu, bütün herkes sesinin duyulmasını istiyor. Ben buradayım demek istiyor ve bunun bir işe yaramasını hedefliyorlar.

belki geldiği noktada ünlü düşünürün dediği noktaya geliyoruz ama çıkış noktası böyle değil. Yani sevgilisini, platonik aşkını elde etmek için yazıyor. Mesela nükleer savaşla ilgili bir cümle yazıyor. Evet, toplumsal bir hareket için ama çoğunlukla aslında sesini duyurmak için yapıyor. Hatta JR'ın bir inside out projesi de konuşması var. Şöyle diyor, ben bugüne kadar hep kendi ismimi yazdım. JR de graffiti'den gelen bir insan ve JR

Fransa'da değil mi hocam? Fransa'da, CR tagini her yerde atmış yani. Bundan sonra diyor, işi tersi yüz ediyorum, artık sizin sesinizi duyuracağım. Yani benim tagim görüldü, anlaşıldı, ben artık sizin sesiniz olacağım diyor. Yani çok büyük hedeflerle başlayan bir şey değil ama sahiden o kadar halka etki eden bir yapısı var ki. Çünkü Paris'te bir tag attığınız zaman binlerce kişi anında görüp onun üstünü kapatabiliyor, onun üstüne bir ek yapabiliyor. veya yanına bambaşka bir şeyle cevap verebiliyor. Yani çok etkileşime açık bir sanat. Evet, evet. Yani kolektif bir tarafı da var, müdahaleye açık. Fakat toplumda infial uyandıran örnekleri de var. Mesela 1974 senesinde MoMA'da daha sonradan meşhur böyle street artın da bahanelerinden hatta ne bileyim bir sanat dükü diyebileceğimiz. Tony Schiafrazi genç iken 74 senesinde Picasso'nun meşhur Guernica tablosunda spray boyayla ''Kill lies all'' yani o da tuhaf bir cümle işte onu da tersine falan. Neyse amacı Vietnam'daki savaşa dur demek. Allah'tan resim kurtuluyor, iyi verniklemişler. O sayede spray boya silinebiliyor ama ciddi de bir tepki oluyor Tony Schiafrazi'ye. Yani burada işte vandallığa mı giriyor, bu bir siyasi eylem midir? Sanat sayılır mı, sayılmaz mı? Bir de Amerikan vatandaşı da değil o zaman. Yani İran vatandaşları risk de alıyor o genç yaşında. Yani resmen ülkeden deport edilebilir falan. Tabii oradan sonra birkaç sene sonra Tahran'da gidip İran Şah'ın özel sanat danışmanı olması falan çok enteresan bir kariyeri var. Ama böyle bir yanı da var yani. Çok acayip bir adam ve hala adından çok söz ettiğimiz bir adam. Keith Haring daha tanınmazken asistanı oluyor mesela Tony Schiafrazi'nin. Uzun yıllar sonra Keith Haring'in ilk sergisini yine Tony Shafraz yapıyor. Basquiat'ın son sergisini o yapıyor. Studio 54 gibi bir takım eğlence hayatını çok simge mekanlarında birçok sanatsal etkinlik düzenliyor. Ama bir yandan da

Biraz karanlık bir adam. Yani bir ayağı İran'da, bir ayağı Amerika'da. Siyasetle de ilgileniyor. Çok da ilginç bir şey var. Spray kullanmayı çok iyi bilmediği için kilolayzolu düzgün de yazamıyor. Yani belki de biraz heyecandan onu da bilemiyoruz ama hani çok okunaklı da olmuyor. Baştan başladığı yerle geldiği noktada olu sığdıramadığı için aşağı falan kayıyor. Böyle değişik bir şey yani anlaşılmıyor da. Zaten sanatçı olarak pek bilinmiyor yani eserleri. Fazla bir eseri de yok bildiğim kadarıyla. Yok ama sanat okunmuş. Evet, evet. Mevzu youtuber da şey yapıyor zaten. Güvenlik görevlileri bunu müdahale edince tabii Sprello'nu yazdığında, küratörü çağırın ben bir sanatçıyım diyor. En azından tavırlı bir kardeşimiz orası kesin yani. Bizim meyhanede sarhoş olup hesabı ödemeyen insanlar gibi küratörü çağırın. Evet, şimdi kısa bir ara verelim. Aradan sonra sohbetimize görkemli kaldığımız yerden devam edeceğiz.

Tekrar merhaba, Görkem Kızılkayak'la street art meselesini konuşmaya devam ediyoruz. En son şafrazide kalmıştık. Şimdilik o şafrazideki kısmını bırakalım çünkü o derya deniz bir konu, adamla yapılan bir röportajı okudum aklım şaştı yani o kadar deli deli işlermiş ki. 79 senesinde İran...

İslam devriminden bir hafta önce falan sergi açmış İrtahran'da ve altın tuğlalar yapmış, altın kaplama tuğlalar falan. Milletin de büyük bir tepki duymaya başlamış yani ona da. Millet fakirlikten şey yaparken falan. Ona karşı bir eleştirimiydi, yoksa milleti aslında iyice irite etmek için mi yapıyordu? Neyse karışık bir haber mi? Orası kesin. Oraları karıştırmayalım. Peki bu Bansky meselesine dönmek istiyorum. Hani onun özelinde değil ama şu hadise. Şimdi Bansky anonimliğiyle meşhur. Yüzünü müzünü bilmiyoruz.

Buradaki anonimlik ve bilinirlik meselesi street artta nasıl çalışıyor? Çok bilinen isimleri de var. Bizim yoğunluğu süper. Buradan iyi paralar da kazanan, hatta ticarete çevirmiş insan da var. Kötü anlamda söylemiyorum bunu. Tamamen gerilla şeklinde giden, ismi bilinmeyen aktörler de var. Bunların arasındaki denge nasıl oluyor?

Açıkçası kişisel tercihleri, yani Shepard Ferry neden yüzünü gösteriyor, ismini gösteriyor ve büyük bir marka yaratıyor, onu kendisi açıklayabilir. Banks niye yüzünü göstermiyor? Birçok insan var. Bu biraz illegaliteden gelen sanatçıların tercih ettiği bir yapı. Çünkü biraz daha Amerika'dan bahsedecek olursak, 80'in öncesinde yani 70'li yıllarda bunların hepsi tren boyuyorlar. İllegal bir iş. bir şekilde de heyecanı var bu illegal işin. Ona kaptırıp gidiyorlar. Hatta şöyle şeyler oluyor. Amerikan polisi böyle timler kuruyor. Artık yazı stilinden adamı yakalamaya başlıyorlar. Yani imza atmıyor çünkü. Stilinden adamı yakalıyor. Geliyor diyor ki sen yazmışsın bunu ve adam da kabul ediyor yani. Evet ben yazdım. Bravo diyor yani. Adamı içeri alıyorlar. Ama emniyet güçleri de böylelikle bir sanat eğitimi alıyor.

Bir nevi açık sanat üniversitesinden mezun oluyorlar. Üslubundan sanatçıyı tanıyacak kadar street art'a hakim olmaya başlıyor. Dolayısıyla illegalitenin hem bir gizemi var hem de bir konforu var. Yani bir şekilde sizi bulamıyorlar. Bunu tercih edenler var. Mesela Türkiye'de de var. Kaybit. Kim olduğunu bilmiyoruz Kaybit'in. Çok da başarılı bir sanatçı oldu. Türkiye'den çıkıp yurt dışında herhalde onun kadar iş yapan başka street artist yok. O da yüzünü gizliyor, kimliğini gizliyor, kim olduğunu bilmiyoruz.

Yani dediğim gibi bu bir kişisel tercih. Yani nasıl bir dengesi var bilmiyorum. Bazısı istiyor, bazısı istemiyor. No More Lies mesela yine Türkiye'den uzun yıllar beyaz yıkalı çalışıyordu. Dolayısıyla kimliğini gizliyordu, kim olduğunu açık etmiyordu. Ama sonra bir ara verdi beyaz yıkalılığa ve kim olduğuna açıkladı. Yani bu street artın doğasında var ve bunu zorunlu olarak yapmıyorlar. Öyle istiyorlar, bir yere kadar yapıyorlar. Bir yerden sonra bence Banks'i de çıkar mesela. Ben buyum der, yüzünü gösterebilir. Onu bilemiyoruz yani.

E tabii. Yani bu biraz da kişisel tercihlerle ilgili de, şu oluyor mu peki? Street artın böyle hafif illegalitede olması, anarşist tavrı falan biraz da onu cool gösteren de bir şey. Şimdi bunun yasallaşmaya başlaması, belediyeden alınan izinlerle duvarların doyanması, işte holdinglerin sponsorluğunda street art yapılması, klasik tartışma zaten bu bütün sanat dalları için geçerli ama burada biraz daha sert görüyoruz o ayrımı. Yani oradan gelip oraya gitmesin. Bu coolluğunu bozuyor mu sence? Ya da bu street artın bir DNA'sı var ve bunu yaparsan bozuluyor mu?

mesela diyebilir miyiz öyle bir şey? Bence bozulmuyor. Bu sanatçının nasıl yoğurt yediği ile ilgili. Bazısına hiç oturmuyor olabilir ama Shepherd Ferry bence bu halde de çok büyük sanatçı. Büyük büyük paralarla büyük büyük işler yapsa da 80'lerde yaptığı gibi, Obey projesi gibi çok basit bir şeyden yola çıkarak devasa bir proje yapsa da bence aynı kalitede. Bazısı bunu tercih ediyor ve büyüyor, bazısı tercih etmiyor, yine büyüyor. Yani Shepard da büyüyor, Banksy de büyüyor. Birisi bu işi şirkete çevirmiş, öbürü anonim ve gerilla duruyor ama ikisi de büyük isimler. Evet büyük isimler ve yani bir şekilde de street artın gücünü koruyarak yapıyorlar bunu. Yani Shepard Ferry istemediği bir şey yapmıyor. Mesela Atatürk portresi için okudum yani çok bilmiyorum.

Bunu da hatırlatalım dinleyicilerimize. Obama'nın seçimi, zaferi kazandığı zamanki o meşhur posteri, onun eseri daha sonradan da yine Bantmak dergisinde sanırım yayınlanmıştı. Yani onun ekinde verilmişti. Atatürk için de benzer bir posteriyle Türkiye'de o sebeple tanınıyor. Evet, orada Selim Varoğlu diye bir isim var. Tanışmak istediğim ama bugüne kadar hiç tanışamadığım bir kişi. Çünkü dünyanın en iyi street art kolektörlerinden bir tanesi. Shepherd Ferry'nin de en iyi koleksiyonlarından biri kendisinde. O girişimde bulunuyor Atatürk'ün portresini yapması için. Shepherd Ferry hemen kabul etmiyor. Dur bakalım bir araştıralım. Gazeteden okuduğumuza göre eğer bir yanlışımız varsa Selim Varoğlu düzeltecektir bir noktada.

Araştırıyor ve kabul ediyor sonra. Yani bir şekilde Shepherd Ferry'i paranızla satın alamıyorsunuz. Yani o yine istediğini yapıyor. Bu durumu Fransa'da da gördük. Yani Marian'ı yaptığında da gördük. Marian meselesi ilginç. Çünkü o Marian dediğimiz gibi Fransa'nın sembolü olan o kadın. Bir Fransız sembolü olarak Fransız devriminden biri gider. Ara arada böyle şeyden model alırlar ya Marianne'da, o dönemin ünlü bir oyuncusundan. Bazen Catherine döneme benzer, bazen şeye benzer. Ona da Marianne denir Fransızca'da bir karakter ismi olarak. Bir Marianne eseri var. Fakat bu onun da kontrolünden çıkıyor tabii. Birçok zat eserinde olduğu gibi. Ve aşırı sağ partiler tarafından kullanılmaya başlanıyor. Evet. İlk önce 2015'teki bu çok vahim saldırıda, konser sırasındaki terör saldırısından sonra Macron kullanıyor bunu.

Daha sonra ama bu yıl gördük zaten bu aşırı sağcı lider Jordan Bardella'nın ofisinde hem de Shepard Fairey'den habersiz yani onun izni olmadan asılı dururken gördük seçimden hemen önce. Tabii sorduklarında Shepard Fairey böyle bir şeye izin vermediğini söylüyor ama yapacağı da bir şey yok. Artık anonimleşmiş, sokağa çıkmış bir resimden bahsediyoruz. Ama sonra tabii bambaşka noktalara da gidiyor bu Maria. Mariyan olayı burada kalmıyor, devam ediyor. Başka street artistler Mariyan eserine müdahalede bulunmaya başlıyorlar. Büyük ihtimalle bu olayların da etkisiyle. Onu biraz anlatır mısın? İlginç bir hikaye o. Evet, bir kolektif geçtiğimiz yıllarda çok bir şekilde gerilla bir saldırıyla Mariyan resminin üzerine bir takım eklemeler ve çıkartmalar yapıyor. Ve çok da böyle enteresan bir açıklama ile bunu kamuoyuyla paylaşıyor. Cumhuriyet öldü, bırakın ölsün ve kendinizi de onunla birlikte gömün, diyor kolektif. Gözyaşları yapıyorlar, kandan oluşan gözyaşları. Ve tabii çok büyük bir tepki oluşuyor, kamuoyu tepkisi. Çünkü Marianne zaten Fransız toplumu için önemli bir simge. Devasa boyutta bir resimin bu şekilde vandalize edilmesi, karşı taraf tarafından çok yankı buluyor. Ama Sheppard Ferry buna da okey diyor. Diyor ki, ben herkesin protesto hakkına saygı duyuyorum. Meşhur slagan da siliyorlar bu arada. Marianne'ın üstündeki slaganı da.

Restor ediliyor iş, sloganlar temizleniyor ama Shepherd Ferry gözyaşlarını koruyor Mariana'daki ve bunun da baskılarını yapıp bir takım yoksul insanlara yardım eden sivil toplum kuruluşlarına yardımda bulunuyor buradan gelen gelirle. Evet, Resto di Core, yani toplumun yoksullara hizmet veren bir zincir aşevi diyebiliriz bunu. Zamanında meşhur komedyen Koliş'in kurduğu. Yani burada da street art'ın şeyini de görüyoruz. Yani dış müdahaleye açık, orada gelen mesajı anlıyor, onu başka bir şeye çeviriyor, oradan gene yani cumhuriyetin sahipsiz bıraktığı yoksul kesimleri oradan bir kaynak aktörümünü dönüştürüyor falan. Bu esneklik güzel fakat bu

Böyle oluyor mu? Yani birbirlerinin eserlerine müdahale etme, tarif etme, değiştirme çok yaygın bir şey mi? Çoğunlukla, çoğunlukla. Hatta benim çok sevdiğim bir laf var. Street artistlerin benimsediği. Biz diyor, bir işi duvara koyduktan sonra veya duvarı boyadıktan sonra o iş aslında bizim olmaktan çıkıyor, halkın oluyor. Dolayısıyla o işe birisinin gelip bir ekleme yapması, bir şeyini çizmesi, siyahı boyaması

Aslında onun yaşadığını gösteriyor. Temel amaçları bu zaten. O resmin halkta bir karşılığının olması, bunun negatif veya pozitif karşılığının olmasıyla ilgilenmiyorlar. Bir şekilde halka ulaştığını görüyor. Ceyran'ın bir işi vardı. Hatırlarsın, Louvre Müzesi'nin avlusunu tutkal ve kağıtla kapladı ve bir göz yanılması oluşturdu. Fotoğrafı çektikten sonra binlerce insan üstüne geçiyor.

E tabii koparanlar, evine götürenler, çöpe atanlar, bu nasıl sanat diye bağırıp çağıranlar, kavga çıkartanlar, nasıl Louvre'u böyle bir çirkin sanatla buluşturursunuz diyenler oluyor. JR yani bütün bu tepkileri içinde dinliyor. Yani Louvre'da, Aul'da o insanlarla konuşarak ve bundan beslenerek aslında zaten sanatını yapıyor. O süreçte sanat eserine dahil oluyor diyebiliriz aslında. Tabii, tabii.

Türkiye'de de benim çocukluğuma ve ilk gençliğime nazaran street artı bir hayli yaygın görmeye başladık. Eskiden pek yoktu Türkiye'de. Bir iki graffiti belki, bir iki duvar yazısı belki. Onları görüyorduk ama bu tip street art eserlerine rastlamıyorduk. Şimdi sıklıkla rastlıyoruz. Hem Türkiye'de çok iyi street artistler var. Hem de yurt dışındaki bazı bilinen isimler de Türkiye'ye gelip özellikle İstanbul'da birçok büyük işlere imza atıyorlar. Sanırım sen de bu işlerin bir yerindesin. Bir 10 yıldır galiba anladığım kadarıyla bu Türkiye'deki street art meselesinde hem yabancılarla hem Türkiye'deki sanatçılarla bağlantın var. Biraz anlatır mısın nasıl başladı, nasıl gidiyor süreçler?

Tabii. Benim hikayem 2014'te başladı. Pera Müzesi'nde bir grafiti ve street art sergisi vardı. Doğru kullanılmış yani. Hem grafiti hem street art sergisi. Küratörü Roxanne Ayra aldı. 20'ye yakın, belki de 20'ye aşkın sanatçı geldi Pera Müzesi'ne yurt dışından. Türkler de vardı bunların içinde tabii.

Bu kadar adam Türkiye'ye gelmişken, hatta bunların içinde Martha Cooper, Henry Chalfant gibi street artı belgeleyen insanlar da vardı. Yani Style Wars'u çeken Henry Chalfant, Martha Cooper fotoğrafçı, ünlü fotoğrafçı, onlar da vardı. Tabii bu kadar insan gelmişken sokakta boyamak istemişler. Çünkü Pera Müzesi'nin yarattığı ortam müzedeki duvarların boyanmasıyla sınırlı. Roxanne'da belediyeler aracılığıyla onların boyayabilecekleri duvar araştırıyordu. Yolumuz kesişti. Yani çok şans. Ben o zamana kadar hiç street artla ilgilenmiyorum. Graffiti görüyorum ama sadece görüyorum, izliyorum, beğeniyorum. Beşiktaş Belediyesi'nde Yüksel Türkili vardı o dönem. Onunla beraber duvar bulduk. Tabii duvar bulunca ben bir işi yaparken merak uyanıyor bende. Genelde böyle şeylerde. Onları izlemeye gittim. Mesela Futura geldi Amerika'dan.

Hani 80'li yılların devasa grafiticisi, hala dünyanın süperstarı yani. Bizim Arnavutköy'de bir park buldum mesela, orada boyadı. KR geldi. Fransa'dan Psikoz geldi. Abbasağ'da oturuyorum o zaman. Abbasağ'da bir duvar bulduk, Psikoz orayı boyadı mesela. Herakut diye bir duo vardı, ikili, Alman. Yine Abasağ'da parkta çok güzel bir iş yaptı. Bülent Arınca eleştiren bir iş yaptı. Hala Abasağ Parkı'nda duruyor. O dönem hatırlarsın sen, kız çocuklarının gülmesinin böyle yanlış anlaşılacağı üzerine çok acayip sözler söylemişti. Herakut da o cümlesini alıp kullandı işinin içinde. Almanya'dan gelen bir ikili, Türkiye siyasetinden yüzlerce kilometre uzakta olan bir ikili,

Türkiye ile ilgili gündem oluşturan bir lafı mesela işlerinin içine soktu. Keza Gayya diye bir street artist, yine Soma faciasının yaşandığı bir dönemde 2014, Ortaköy Kültür Merkezi'nin arkasına Madenci Bareti'nden bir iş yaptı. Yani bütün bunlar bana şunu gösterdi. Bu adamlar Türkiye'nin T'sini bilmiyor, nerede olduğunu bilmiyordu buraya gelmeden önce.

Ama buraya geldiklerinde buranın dinamiklerini öğrenmeye çalıştılar ve buradan beslenen işler yapmaya başladılar. Çok hoşuma gitti yani bu işbirliği çok hoşuma gitti. Sanatçıların bu özgünlüğü ve sıradanlığı bir yandan da yani konuşabiliyorsun, işbirliği yapabiliyorsun. Mesela ben şey önerdim yani bunlar trene falan yapıyorlar dedim hani bildiğim kadarıyla bizde belediyede çöp kamyonları var. Çöp kamyonlarını boyayın dedim yani. bir şekilde de temizlik işleriyle organize olduk ve iki tane çöp kamyonu boyadık. Bir tanesini Francis Tilt boyadı, bir tanesini Türkiye'nin ilk grafiticisi olan Turbo boyadı. İnanılmaz bir etki oldu. Yani çöp toplarken bir yandan da yanında böyle çok güzel grafitiler var yani. Dolayısıyla bu etki benim çok hoşuma gitti ve ben bir şekilde ağza nağza şu işi yapmaya başladım. Yani yurt dışından bir adam geliyor, duvar boyaması lazım.

Ben ona duvar buluyorum, yardımcı oluyorum. Boya temini konusunda, izinler konusunda, her konuda. Şey fark ettim ama genelde street artistlerde bir erkek egemen bir durum var galiba. Çok kadın street artist var mı? Yani Türkiye'de az. Türkiye'de çok çok az. Yani yok denecek kadar ama mesela Fransa ölçeğine, Fransa'ya gittiğim zaman... Bayağı kadın street artist var. Amerika'da var. Yani mesela ilk grafiticilerden Lady Pink var mesela. Hala boyuyor bu arada. Yani Türkiye'de biraz daha hem erkekler de az, dolayısıyla kızlar da az. Yani... Ama yetişme, yani yetişmek demeyelim tabii buna ama ilgi artıyor galiba. Sen street artist namzetleri diyelim, adaylarıyla da çalışıyorsun değil mi? Veya yeni başlayanlarla.

Ben mesela şöyle bir şey yapıyorum. Şimdi işte yavaş yavaş böyle bir street art platformu kurma niyetim var. Yani bu işin biraz daha temelleri sağlam olsun, ayağı sağlam bassın diye bir böyle adını OctaWalls diye bir isim kurduk. Bir OctaWalls diye bir street art platformu kurmak istiyorum. Burada mesela street artistler Türkiye'de çok sınırlı olduğu için eserlerini bildiğim, tanıdığım sanatçıları

duvar boyamaya davet edeceğim. Yani hatta şu an Beril Ateş var, işçilerini çok sevdiğim bir sanatçı. Mesela onunla anlaştık, o da gelip duvar boyayacak. Yani bir şekilde insanları duvara davet ediyorum, yani sokağa davet ediyorum ki onlar da sokağın büyüsünü hissetsinler. Çünkü sahiden

kendi atölyesinde kapalı bir ortamda resim yapmakla sokakta resim yapmak farklı bir duygu. Yani ben onu bu 10 yıl içinde çok güzel bir şekilde deneyimledim. Yani o platformda hem street artistler gelecek, kadınlar, erkekler hem de seramik sanatçıları eğer duvarda bir şey yapmak istiyorsa gelecek. Veya sanatın başka dalıyla ilgilenen insanlar, C.R. bir fotoğrafçı aslında, yani grafiticiliğinin yanında iyi bir fotoğraf sanatçısı, C.R. gibi bir fotoğrafçıda sokağa bir şeyler yapıştırabilecek. Türkiye'de daha önce geliyor değil mi 2015 senesinde C.R.'da böyle bir, 10-15 tane de işi var Türkiye'de, portre işleri. Türkiye'ye birkaç kez geliyor. Yani iş yapmaya da geldi, sergi gezmeye de geldi. Bir şekilde ben de bir ara tam pandemi zamanında Ciğer'in Inside Out projesinin Türkiye'ye getirilmesinin içinde de yer aldım. Hatta Inside Out'un billboardları da çıktı, sokaklara yerleştirildi. İstanbul 74'le ortak bir proje yapmıştık ama o anda pandemi patladı.

Aslında çok güzel bir projeyi ara vermek zorunda kaldık ama 2015'teki çok aslında güzel bir iş. The Wrinkles of the City diye. Şehrin kırışıklıkları. Evet. Kendi büyükannesinden ilham alarak başlattığı bir proje. 15'e yakın bildiğim kadarıyla iş yapıştırıyorlar. O işin arkasında da Arhan Kayar var. 1990 senesindeki hiteringi alan kişiden bahsediyoruz. Evet.

Nasıl katılıyor? Ona sordum ben nasıl gelişti bu diye. CR'ın kolektörlerinden bir tanesi de Fırat Gönenç isimli bir beyefendi. Selim Varol da var yine. Shepherd Ferry'i Atatürk'e yaptıran beyefendi de var. Arhan Kayar'ın tabii organizasyon yeteneğinden onu da dahil ediyorlar işlerine. ve yer bulma konusunda ve operasyonun yürütülmesi konusunda Erhan Bey de yardımcı oluyor. Enteresan bir şekilde çok zorlanıyorlar. Yani keşke beni bulsalarmıştır. Çünkü bir takım problemler yaşıyorlar. Hatta belediyeyle, Fatih Belediyesiyle problemler yaşıyorlar. Yapıştırdıkları sonra belediye bunları dava etmek istiyor ve Vinç şirketini buluyor. Vinç şirketi çünkü onlarla çalışmış yani. Yapıştırırlarken işte onları dava etmeye çalışıyor falan. Sonra anlaşılıyor tabii bu büyük bir sanatsal projenin İstanbul'a yağ olduğu. Ama tabii çok geç oluyor yani. Bu arada sadece Türkiye'de olmuyor bu. Yani çok da bu street art'a açık olduğunu düşündüğümüz Fransa'da da özellikle tren idaresi 2015'lerde, 2016'larda dahi bazı street art sanatçılarına dava açıyor. Onlarda da oluyor yani. Çok ciddi paralar. Yani Türkiye'de de var bu. Yani para cezası yüklü bir şekilde Türkiye'de. Hatta Türkiye'de boyayan grafiticilerin birçoğu zaten bu para cezalarına ve tekrarında olan hapis cezalarıyla karşı karşıyalar. Ama tabii Fransa'daki böyle milyon euroluk cezalar. Hatta 2016'da Monsieur Cha, onların çok büyük street artistlerinden bir tanesi, hapis cezası alıyor. Türkiye'de de var yani hapis cezasıyla sonuçlanan hikayeler. Çok garip bir denge bu. Yani aynı kurum size bunu yapmanız için destek de verebiliyor StreetArt'ı, yine benzer ya da aynı kurum sizi engelleyebiliyor. Yani bunun sınırları nasıl olacak? Bir de çok kurala kaide izine uyduğu zaman fazla evcilleşmiyor mu StreetArt? Bu eleştiriye ne diyorsun?

Graffiti biraz evcilleşiyor ama street artın doğasında bence işbirliği de var. Yani graffiti zaten illegal kalmayı tercih eden, yani bireysel olduğu için, yani yazanı ilgilendiren bir şey olduğu için illegal tarafta kalmayı tercih eden bir tarafı var. Dolayısıyla grafiti evcilleşiyor. Zaten böyle bir şeyi çok da kabul etmiyorlar. Sen gel tren boyamak yerine benim duvarımı boya. Çok onlar için uygun bir şey değil. Ama tabi ciddi bir ikilem var. Bu ikilemi grafiticiler de farkında. Çok meşhur bir Amerikalı grafitici var, Dondi diye. Bir yetişkinin para getirmeyecek ve aynı zamanda tutuklama ihtimali olan bir şey. Bu kadar enerji harcadığına inanamıyorum diyor. Kendisi onlardan bir tanesi. Çok inanılmaz bir şey aslında.

Yani saygı duyulmasına sebep olan da bu ya biraz. Yani bunu göze alıp bunu yapmış insanlar hep ister istemez ben bir saygı duyuyorum yani uzaktan da. Eskiden bu yana yani. Hani beğendiğim işler oluyor, beğenmediğim şeyler oluyor falan. Hani bazısı bana da kirlilik gibi geliyor bazı grafitilerin. Hani zevksiz yapıldıysa, kötüyse falan filansa filansa. Ama genel olarak tabii saygı duyuyorsunuz. Birileri gidip kendini ifade etmek istiyor. Müzikte de bir bağlantısı yok mu bu street artın? Yani hep aklını hip-hop'u çağrıştırıyor.

Yani müzikle ve böyle alternatif, sokaktaki alternatif alanlarla çok bağlantılı. Kaykayla mesela, Shepherd Ferry iyi bir kaykaycı. Kaykaycılar, hip-hopçular, hep bir arada bunlar. Yani bazıları kaykayla birlikte graffiti'ye başlıyor, bazı graffiti'ciler graffiti'den müziğe gidiyor. Yani böyle bir arada yaşayan topluluklar hatta Fransa'da çok ciddi sokak partileri var mesela 80'lerde. Bu Berlin'de de var, Amerika'da da var. Yani illegal partiler yapıyorlar. Bir yandan müzik var, bir yandan dans var, bir yandan da grafiticiler performans yapıyor. Hall of Fame diyorlar. Yani bir yere gidiyorlar, orayı bir süreliğine işgal ediyorlar. Polis gelene kadar ve orada parti yapıyorlar.

Hatta Paris'te şey de yapıyorlar, şehrin yer altında, yani şehrin böyle metro ağlarından vesaireden faydalanıp böyle polisi molisi kimsenin bulamayacağı yerin altında garip yerlerde partiler yapıyorlar. Hatta kaybolursanız ölebiliyorsunuz yani çıkışı bulamazsınız. Yani katakompları boyuyorlar. O da ciddi bir soru.

Roma döneminden kalma bir takım yapılar mesela. Yeraltı mezarları. Yeraltı mezarları, grafiticilerin de oyun alanları aslında. Mesela demin bahsettiğim psikos, katakompları boyayan bir grafitici aslında. Bu tabii ikilem işte. Tarihi esere zarar mı veriyor, yoksa... Hakikaten bu ikileme her zaman yanıt vermesi kolay değil. Şunu sormak istiyorum Görkem. Şimdi İstanbul'da hakim olduğun için, oradan soruyorum, en çok da burada olduğu için, diğer şehirlerde elbette rastlıyor. İstanbul'da ben çıktım benim bir arkadaşımla beraber. İstanbul'daki street art işlerini bir görmek istiyorum. Açık Hava Müzesi gibi düşünelim İstanbul'u. Bana nasıl bir rota tavsiye edersin? Tabii ki en başta Kadıköy. Çünkü her ne kadar 2014'teki Pera Müzesi sergisine gelen sanatçılar Beşiktaş'ta boyadıysa da hemen ertesi yıl Muralist dediğimiz çok güzel bir etkinlik başladı. Bir street art festivali. Yeldeğirmeni mahallesi merkezli ve

Uzunca bir sürede devam etti Kadıköy Belediyesi'nin iş birliğiyle. İnanılmaz sanatçılar geldi. Bazıları geldiğinde çok ünlü isimler değildi. Ama şu an mesela dünyanın bir numaralı street artistlerinden bir tanesi Ariz'in Kadıköy'de bir işi var mesela. Kadıköy'ün neresinde bu işler? Yeldeğirmen'in mahallesinde. Yani genellikle orada. Dolayısıyla oradan başlamanızı tavsiye ederdim. Herkese yani. Çünkü orada çok kısa bir alanda birçok iş görebilirler. Ama ondan sonra Beşiktaş'ta da yoğun bir street art ziyareti yapılabilir. Belli ki Abbas Ağa'yı sen şey yapmışsın, biraz donattırmışsın. Abbasağ'da, Arnavutköy'de, Ortaköy'de 2019'da İCAF diye bir festival var. İstanbul Comics and Art Festival diye. Onun için Asene Hayalin yönetiminde Denizli'ye Geç diye bir sanatçının küratörlüğüne çok güzel bir urban art projesi yaptık mesela. 10 tane mural yapıldı Beşiktaş'ta. Beşiktaş merkezli ve Ortaköy merkezli. Mesela onları görmenizi öneririm. Tabii bazıları yok oldu, bazıları hala duruyor. Hatta bir tanesi çok meşhur, onu anlatayım. Bir Alman sanatçı çok güzel bir kadın ve bir köpek resmi yaptı. Tema çünkü hayvan gibiydi. Sokak hayvanları üzerinden gelişen bir temaydı. Bu İstanbul'un sokak hayvanlarına olan, nasıl diyelim, sevgisinden gelişen bir şeydi. Ortaköy'de bir yerde yaptık. Yaptığımız yerde böyle bir karı-koca kavgası olmuş. Yani ayrılmışlar falan filan. o resmi karı kocanın kavgasını yaratan bir sevgili var ve o almanın yaptığı kadın da o sevgili olduğu düşünülüyor. Yani bir dakika bir eser yapılıyor bir binanın duvarında, o binada bir karı koca var ve bir üçüncü kadın sebebiyle aralarında bir tartışma var ve o sırada da binalarına neredeyse o kadına benzeyen bir kadın mı resmediliyor?

Aynen böyle oluyor ve ayrılan kadın bizi eski kocasının sevgilisini duvara resmetmekle suçluyor. Şimdi mesela ortak eve gittiğinizde o kadının yüzü karalanmış bir durumda. Yani artık yüzünü seçemiyorsunuz ama eser hala duruyor. Bu harikaymış, bunu ben de görmek istiyorum. Galata'da da rastlıyorum ben. Evet, var. Galata'da da çok var. Karaköy'de, Galata'da da rastlıyordum. Evet, yani zaten Karaköy biraz grafiticilerin ilk yaşam alanlarıydı. İlk pislettikleri, yani kedilerin pisletmesi gibi... İyi anlamda diyorsun. İyi anlamda. İlk, işte, burası benim alanım, gelmeyin dedikleri alan. Karaköy özellikle o yıllarda biraz da öyle değildi ama akşamları biraz ayağının çekildiği bir yerdi. Daha çok orada esnaf faaliyeti olduğu için zamanında. Şimdi de o taraf vardır yani daha rahat çalışmışlardır akşamları. Evet yani mesela Lüneti'nin pandalarını Karaköy'de, Galata'da ilk gördük mesela. Çünkü buralar daha dediğin gibi çalışması çok kolay. Lüneti'nin pandaları da bayağı meşhur. O da şey değil mi? Türkiye'den gelen biri o tabii. Tabii tabii, İstanbul'da bir sanatçı ama dünyanın her yerinde pandası var. Ben bu yıl Lisbon'a gittim mesela, Lunati'nin pandasını selamladım. Yani fotoğrafını çekip kendisine yolladım. Evet, Türkiye'de dünyada da artık tanınmaya başlamış street artistler var ve sayıları da artıyor. Yani giderekte büyüyen bir sanat dalı anladığım kadarıyla. Tabii ki yani bir kere festivaller çoğalıyor dünyada. Maalesef Türkiye'de varken artık yok. Yani işte mesela Mürelist keşke yeniden yapılsa. Çünkü önünde bir engel yok. Yani Kadıköy Belediyesi elini uzatsa, yeniden başlasa çok güzel olur mesela. Veya işte bizim yaptığımız festivaller, icaf gibi festivaller yine bu konuyu ele atsa. Ama dünyada giderek artıyor ve Türkiye'den çok fazla insan

Dünyadaki festivallere gidiyor. Mesela şu an Berlin'de yaşayan Gamze Yalçın'ı sayabilirim. Sokakta birçok iş yapıyor festivallerde. Demin söylediğim Kaybit, Milano'daydı. Sonra olimpiyatlar sırasında Paris'teydi. No More Lies dünyanın her yerine bir dönem gidiyordu. Yani kendi imkanlarıyla illegal olarak yapıştırıyordu. En son Yunanistan'a yaptığını hatırlıyorum. New York'ta yaptı, İtalya'da yaptı. Yani birçok yerde iş yaptı. Yine ortaklaşa, en son bir festivale iş yaptık Normalize'la. Belçika'da bir Balkan festivali var. Orada da büyük bir mural boyadı. Yani Türk sanatçılar, Maxon Dutty'yi biliyorum. Yurt dışında, Hollanda'da işler yaptı. Başka yerlerde işler yaptı. Yani Türk sanatçılarının aslında bir önünde çok büyük engeller yok. Çünkü Avrupa'da ve Amerika'da çok büyük fırsatlar var bu işi yapmak için. Ama bence bu fırsatların Türkiye'ye de gelmesi lazım ki burada da, kendi yaşadıkları yerde de işler yapabilsinler. Çok teşekkürler Görkem. Sayende bir hayli anlamış olduk hem tarihini hem Türkiye'deki durumunu Street Art'ın. Yani genelde çok güzel şehirlerimiz yok. Şehirleşmede ciddi sorunlar yaşayan bir milletiz. En azından şehirlerimizin çirkinliğini de toparlaması bakımından da ben önemli buluyorum street artı. Bir çok önemli olan kısmı dışında. Çok teşekkürler geldiğin için. Ben teşekkür ederim. Çok zevkli bir sohbet oldu. Evet efendim. Aslına bakarsan bu bölümünde konuğum Görkem Kızılkayaktır. Kendisiyle street artı, bu sanatlarının alt türlerini, tarihini ve Türkiye'deki street art faaliyetlerini konuştuk. Gelecek hafta görüşmek üzere. Hoşça kalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)