Podcast

Türkiye Nasıl Dönüşüyor? | Konuk: Ozan Gündoğdu

Aslına Bakarsan

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

İyisiyle, kötüsüyle birçok gelişmenin ve sayısız kırılmanın yaşandığı yıllardan geçiyoruz. Takip etmesi ve anlaması güç onlarca meseleye tanıklık ediyoruz. İşte tüm bu olan biteni anlamak için de gündemi yavaşlatmak gerekiyor. Aslına Bakarsan’ın bu bölümünde gazeteci Ozan Gündoğdu ile tam olarak bunu yapıyoruz. Memleketteki dönüşümü Erdoğanizim ve Anti-Erdoğanizm üzerinden değerlendiriyor, 2024 Türkiyesi’ni anlamaya çalışıyoruz.






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠podbeemedia.com⁠'u ziyaret et!

------ Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

7.476 kelime · ~37 dk okuma

Herkese merhaba. Aslına bakarsan da bu haftaki konuğum sevgili Ozan Gündoğdu. Ozan'ı hem NAV Anahaber'in hafta sonu bültenlerinden hem de Trend Topik podcastinden tanıyoruz. Uzun yıllardır farklı gazetelerde ve televizyon programlarında Türkiye'nin gündemini ve ekonomisini konuşan, tartışan, anlamaya ve anlatmaya çalışan biri. Biz de kendisiyle bugün kapatmak üzere olduğumuz 2024'ün bir retrospektifini yapacağız. Türkiye gündeminin ekseninde haberi, haberciliği, sivil hareketleri ve Ozan'ın üzerinde bir kitap da yazdığı siyasal ıslamı konuşacağız. Buyurun başlayalım.

Hoş geldin Ozan. Merhaba, merhaba, hoş bulduk. Sana ilk olarak şunu sormak istiyorum. Hem NAV TV'deki hafta sonu ana haberiyle, hem de uzunca bir süredir devam ettiğin Trend Topik podcastiyle gündemi çok yakından takip ediyorsun. Ondan önce de yorumculuk, ondan evvel Bir Gün gazetesinde ekonomi bölümünde yaptığın çalışmalarla. Bu seneyi kapatırken ne dersin 2024'ün manşetini atacak olsak? Ne manşeti atardın? 2024, 2023'den daha kötü değil, 2025'den daha iyi değil. Yani bence 2023 büyük bir travmaydı Türkiye için. 2024 için umutlar daha fazlaydı. Yani belki şey yapılabilir, 2023'den daha iyi olacak beklentisiyle 2024'e girdik. Ama bir depresyon hali var Türkiye toplumunun üzerinde. Yani en iyisi de batsın, en kötüsü de batsın gibi bir bakış açısı var bence artık Türkiye'de. Beklentilerimiz çok düşük olduğu için artık böyle bir rolantide

İlerliyoruz. Tabii hem ekonomik krizin etkisi hem de en azından muhalif kesim bakımından 2023 seçimlerinin travması üst üste binince... E tabii yani şimdi düşünüyorum 6 Şubat faciası var 2023 için büyük bir travmaydı yani Türkiye için. İkinci yılına gidiyoruz şimdi. Bir ikinci yılına giriyoruz. Bir de hiçbir şeyin değişmeme hali artık insanlarda bir bezginlik yaratmış durumda. Olduğu kadar abi işte falan gibi. Yayından önce Beşiktaş'ı konuşuyorduk ya ben de Beşiktaşlıyım. Mesela Beşiktaşlılardaki duygu bence Türkiye toplumunun tümüne yaygın. Abi biz şampiyon falan olmuyoruz. Yani artık o kadar da beklentimiz artık düşük. İkinci olsak da iyi işte biz de maçımızı izleyelim gibi bir hal var artık insanlarda. Genel olarak ben de onu gözlemliyorum. Tabii kısıtlı bir kesimde şey var yine de. İşte efendim Halep'i de alıyoruz, orayı da gidiyoruz. İşte dünya bizi kıskanıyor falan filan gibi öyle bir anlayış tonlar da var. Ama genellikle baktığımızda zaten herkes biraz geçim derdinden anladığım kadarıyla. Hani Mastol'un şeyi vardır ya, ihtiyaçları yararsı. Yani orada toplum olarak bir hayli aşağı basamaklarda gibi gözüküyoruz şu anda zaten. En altta mücadele ediyoruz yani. Barınma ve gıda ihtiyacımızı karşılamak üzere günde 12 saat çalışan, akşamları da sosyal medyada birbiriyle kavga eden bir toplumuz.

Transkriptin tamamını oku

Fena da değilmişiz ya, bu da eğlenceliymiş. Mesela bu kadar şeyin içinde Halep'e sevinenleri falan görünce açıkçası ben toplum adına o kadar da üzülmüyorum. Birilerinin ayakta durması lazım, zihnini diri tutması lazım. Herkes depresif olursa olmaz. Muhalefetteki, muhalif duygudaki depresyon da çok kakiki değil. Yani orada da bir şey var, abartı hali var. Bir yandan da muhalefetin yakın tarihte aldığı en çok o yaranına sahip olduğu dönemde yine de bir depresyon var, o da ilginç. Çünkü şu yok yani şimdi atıyorum mesela bu Halep meselesini konuştuğumuz için ona örnek veriyorum. Örneğin Suriye'ye ilişkin son bir haftadır acayip gelişmeler oluyor. Muhalefet cephesinde mesela budur mesele diyen, çerçeve oluşturan bir bakış açısı yok. Yani aslında şu var insanlar anti Erdoğan'cı reflekslerle muhalefete oy veriyorlar. Aslında de ki muhalefet gelsin bu ülkeyi yönetsin. Belki çok daha kötü olabilir. Herkes de bunun farkında. Yani muhalefet bir heyecan yaratmaktan ziyade öfkeyi topluyor. Erdoğan karşısındaki öfkeyi toplayıp bir şekilde orada tutabiliyor. Ben ortada şey göremiyorum yani Erdoğan gitsin ve muhalefet gelsinini çok istekli söyleyemiyorum. Evet yani şu gözüküyor. Yani genel olarak Erdoğan karşıtlığıyla zaten muhalefet Türkiye'de çok şekillendi. Bir çoğumuzun da ya muhalif olanların da bir kısmında hepimizin biraz da günahı var bunda. Bir şekilde oraya kilitlendi hadise ve yeni bir proje sunmak, yeni bir toplum tahayyülü ortaya koymak konusunda

yaya kaldığımız açık yani orada. Ante Erdoğancılığın birleştirici gücü çok büyük bir konfor yarattı bizde ve o konfordan çıkmak da artık çok zor. Tabii nasıl olsa ben haklıyım bir düşüncesi oluyor. O karşı tarafta da o nasıl olsa ben haklıyım bir fikri var. O zaman zaten işte iki inatçı keçi köprüde şeyleri tokuşturuyor yani. Aynen öyle. Peki ama özellikle genç kuşakta belki de buradan bir çıkış

vardır yani onlar 10 yıl öncesinin 15 yıl öncesinin siyasi çatışmalarını senin izlediğin kadarıyla yani o kutuplaşmaya o kadar dahiller mi sence? Bugünkü genç kuşaktan mı bahsediyorum? Bugünkü genç kuşak bir kere genç kuşağı diğer insanlardan ayırırken ayırt edici özellikleri bu insanların yaşları ve dolayısıyla doğdukları ergenliklerini geçirdikleri dönemler bence analize dahil edilmeli. Mesela benim kuşağım için konuşursak biz 2000'li yılların başında ergenliğimizi yaşayıp üniversiteye giren bir ekiptik. ve örneğin ideolojik kamplaşmaları kendi ana babamızdan aktarıldığı için bilirdik. Yani anamız babamız 70'li yıllarda veya 80'li yıllarda gençliklerini yaşadıkları için Türkiye'de sola ilişkin, sağa ilişkin fikirlerimiz ailemizden gelirdi. Şimdi bir kere bu genç kuşak için, şu anda 20'li yaşlarının başında olan gençler için bizim ana baba artık dede babaanne pozisyonunda. Ve doğrudan aileden bir ideolojik şey, formasyon kazanmış bir kuşak değil. İkincisi, bu insanlar 2000'lerde doğdular. 2000'li yılların başı itibariyle doğdular ve ergenliklerini 2016'dan itibaren geçirmeye başladılar. Mesela bugün 24 yaşında olan bir genci düşünelim. 2000 yılında doğmuş olsun. 16 yaşında 15 Temmuz'u gördü. 16 yaşında televizyonda şunu gördü. Sürekli olarak hendek savaşlarına maruz kaldı. Sürekli, bak 3 ay içinde 790 askerin şehit olduğu bir dönemde çok ciddi bir şey öfkesiyle büyüdü. Teröre karşı bir öfkeyle büyüdü. Hem PKK var, hem FETÖ var. Bir yandan IŞİD de var falan. Mesela bu terör meselesi şu anki genç kuşağın zihninde çok fazla bilişsel kısa yolu tetikliyor. Dolayısıyla bu ideolojik formasyon da aileden gelen köklü ideolojik formasyon da olmadığı için onların reaksiyonları bizimkinden çok daha farklı. Biz mesela daha ziyade anlamaya çalışan, ya bu nedir bu vaka anlamaya çalışan bir şeydik, bakış açısına sahiptik. Şimdiki anlamaya çalışmaktan ziyade nasıl sonuçlandırırızı odaklı. Ve bu bir sonuç yaratıyor şu anki genç kuşakta. Birincisi bir kere devletle kurduğu ilişkisi çok daha devletçi. Yani devleti koruyucu. Dünyada da ama böyle devletin bir geri gelişi var gibi. Gümrük duvarları tekrar belli ki kalkmaya başlıyor. Her yerde otoriter sağcı, rejimler daire geliyor. Çünkü güvenlik endişeleri bugün daha fazla. Biz 2000'li yılların ortasında hiç güvenlik endişesi yaşadığımızı hatırlamıyorum. Yani bir gün olacak ve Türkiye savaşa girecek ya da işte Türkiye bölünecek, şu olacak bu olacak gibi güvenlik endişeleri yaşamıyorduk. Fakat şu anda hakiki güvenlik endişeleri var ve haliyle devlete duyulan ihtiyaç da o anlamıyla artıyor. E bir de başka başka işler var. Şimdi ciddi bir sınıfsal öfke de var gençlerde. Geleceksizler. Ev, araba alma hayallerini geçiyorum, güvence hayalleri yok. Yani güvence hayalleri bile kuramıyorlar. Kardeşim ben nasıl bir yaşlılık geçireceğim? Nasıl bir evlilik hayatı geçireceğim? Bunlara ilişkin çok fazla güvencesizlik var. Kaderleri kendi ellerinde değil. Bu genel olarak bir öfkeli hal yaratıyor ve haklı olarak öfkeli bir hal yaratıyor. Ama buna rağmen, buna rağmen gençlerde böyle çok beni heyecanlandıran arayışları da görüyorum. Mesela

Önceki hafta gördüm Doğan Avcıoğlu'nun mesela şeyi Tekin yayınlarından çıkan bütün eserleri başlıklı derleme bestseller olmuş. Bu da bir şey gösteriyor yani hala gençlerde bir doğruyu güzele ilişkin bir arayış var en azından. O da bitmiyor bir memleketten. Yani şunu ben de fark ediyorum hani ben de senden işte yaklaşık 2-8-9 yaş büyüğümdür. Hani bir önceki 3 ay. Bizim zamanımızda da, sizin zamanınızda da revaçta olan ideolojiler vardı. Onların biraz ortadan kaybolmaya başladığını görüyoruz ve o zamanlar çok ortalıkta olmayan, hatta küçümsenen, hakir bile görülen bazı ideolojik görüşlerin yeniden ortaya çıkmaya başladığını görüyorum. Hani bunların arasında iyisi vardır, kötüsü vardır, nereye evrilir bilmiyorum ama bir neo-iddiatçılık da görüyoruz. İşte bir Enver Paşacılık.

Bunlar birbiriyle bağlantılı olduğu için söylemiyorum. Aynı zamanda ya biraz da bağlantılı bazıları değil. İşte bir Türkçü, Turancı bir yükseliş görüyorum ama belki 70'lerdeki gibi değil. Bu defa daha seküler bir yerden, daha şehirli bir yerden geliyor gibi gözüküyor. Tam şeylerini de bilemiyorum ben de. Hani topografyasına çok hakim değilim. Şimdi dediğin gibi bir arayış vardı. Onarcıoğlu'nun yeniden gündeme gelmeye başlaması da bunlara örnek. Yani bizim zamanımızda bu ideolojiler artık üzerine konuşulmayan ideolojilerdi, unutulmuş ideolojilerdi hatta. Yani büyümeyeceği varsayılan ideolojilerde aslında son 5 yıldır falan bu eğilimi görüyoruz. Bir kere anti-İslamcı bir genç kuşak ortaya çıkıyor. Yani sekülerlik eğilimi daha yüksek. Muhafazakar ailelerin evlatlarında da bu görülüyor. Hatta muhafazakar ailelerin evlatlarında bu daha sert görülüyor. Yani bu seküler milliyetçilik dediğimiz, kemalizmi yeniden keşfetme, onu neo-iddiatçılık olarak kavrama, işte bu kahrolsun, istibdat yaşasın, hürriyet sloganının yeniden popülerleşmesi. Ben bunların hepsini hayırlı gelişmeler olarak görüyorum ama

Bu hayırlı gelişmelerin bir sapmaya neden olma olasılığı da var. Bir sağ saptır. Çok tehlikeli sonuçlar doğurabilir. İslamcılık karşısında zihni ayakta tutan şey Kemalizm Türkiye'de. Orada bir şey yaratıyor, bir zihin oyunu yapıyor ve diyor ki kardeşim biz kimiz? Aslında bu 100 yıl önce de bu topraklarda sorulan soruydu yani.

İslamcı mıyız, Osmanlıcı mıyız, Türk müyüz? Üç tarzı siyasetçiyiz. Meşhur geliyor geliyor karşımıza çıkıyor, geliyor geliyor karşımıza çıkıyor sürekli. Benlik krizini aşamamış dolayısıyla bir toplum. Yüzyıldır aynı soruyu soruyor. Şu anda gençlerde biz Türk'üz reaksiyonu var ve bu reaksiyon İslamcılık karşısında bir reaksiyon. Yani aksiyon değil, ortaya yeniden bir ideoloji çıkmış değil. Aslında anti İslamcı bir reaksiyon ortaya çıkıyor. Ümmetçi değiliz, biz bir ümmet değiliz. Bak Arap'la bir değiliz, Kürt'le bir değiliz. Oralarda başka bir Türklük tartışması da devreye giriyor. Biz 650 milyonluk bir milletin evladıyız. Dediğim gibi sakat tartışmalara da gidebiliyor buradan. Ama şu var, biz neden ümmet değiliz? Çünkü biz İslam'dan önce de vardık. İslam'dan önce neredeydik? Orta Asya'daydık.

İşte bu da cumhuriyetin kurulduğu zamanki ideolojik yaklaşımlara da benziyor aslında. Benziyor ama şöyle bir problem yaratıyor. Şimdi İslamcı mıyız, Türkçü müyüz sorusunda seçenek arasında kaldığın zaman ya bu topraklarla bağını kopartıyorsun. Biz kimiz sorusunu ya Mekke Medine'de arıyorsun ya Moğol steplerinde arıyorsun.

Anadolu'yu komple bırakıyorsun. Halihazırda Anadolu'yu bırakınca bin yıldır yerleşik olduğun topraklar da elinin altından gidiyor. Yani biz kimiz Kürt değiliz Türk'üz diyorsun ve dolayısıyla Anadolu'da beraber yaşadığın, bin yıldır beraber yaşadığın bir başka topluluğu da hemen hop Yunan'a itelemiş oluyorsun. Yani gerçekten değişik dönüşümlerin olduğu bir yer ve sanki hayat tarzı sebebiyle bir araya gelen insanlar da bir ideoloji yaratmaya başlıyor. Yani onları bir araya getiren sosyoekonomik sebeplerden ziyade daha çok kültürel sebeplermiş gibi de bir izlenim ediniyorum. O kültürel sebeplerin de herhalde ama arka planında bir sosyokültürel sosyal ekonomik şeyleri var yani. Sonuçta bunlar şehirli, rispeten eğitimli, orta orta üst sınıf bir kitle gibi geliyor uzaktan baktığımda ya da sosyal medya pratiklerini izlediğimde. şey için öyle olmayabilir, muhafazakar ailelerin seküler milliyetçi evlatları için öyle olmayabilir. Şeyde de görüyorum ben, yani yoksul köyden kente göçü son bir kuşaktır deneyimlemiş, büyük ölçüde Anadolu taşrasında yaşayan, ailesi muhafazakar ve AKP'yi destekleyen, hatta yer yer İslamcı, bu ailelerin genç evlatlarında

Enteresan bir seküler milliyeci damar var. Oradaki damarda Atatürk'ü sahipleniyor. Ailenin aksine Atatürk'ü sahipleniyor. Fakat çok tuhaf şekilde ailenin sevmediği, ailenin gaddar bulduğu, zalim bulduğu Atatürk'ü aileden aktardığı gibi kabul ediyor. Evet diyor. Zalim olmak lazım zaten.

Yani bir anti-kahraman haline geliyor Atatürk ve zalim, asalım, keselim, bunların hiçbirini yaşatmayalım diyen benim gördüğüm hiçbir komünist bu kadar şey değildir yani. Bu İslamcılık karşısında da öfkeli değildir. Burada çok daha sert, yüksek bir öfke var. Bizim gördüğümüz de daha çok sosyal medyada en radikal kesimlerin sesi belki de. Yani onun da payı vardır diye düşünüyorum. Ciddi bir dönüşüm oldu. Türkiye'de siyasi bakımdan özellikle gençlerde çok açık yani. Benim çok bildiğim bir harita değil artık burası yani. Daha önce en azından ne nedir konusunda bir fikrim vardı. Şimdi birçok konu olduğu gibi bu konuda da kafam çok karışık. Bir de şunu da merak ediyorum. Şimdi geleneksel Türkiye'nin medyasını yaşadığı sorunlar tabii ki Türkiye'nin rejimin otoriterliğinden çok önemli oranda kaynaklanıyor. Ama sadece bu değil, özellikle dijitalleşme bütün dünyada medyayı darmadağın etti. Eskiden kamusal tartışma ortamı neydi? Belli bir takım ana akım dediğimiz yayın organları vardı. Sonuçta nüfusun büyük bir çoğunluğu da dünyayı bu yayın organlarından takip ederdi. Televizyon olabilir, gazete olabilir. Tabii ki herkesin kendi görüşünde gazeteler de vardı. Biri tercüman okurken öbürü Cumhuriyet okuyordu elbette ama herkes bir de Hürriyet'te okuyordu. Ortada bir durum vardı. Şimdi bu ortadan kalktı. sayılır. Hani sen ikisinin arasında bir yerdesin. Hani hem bireysel olarak dijital ortamlarda da varsın hem de ana akım denilebilecek bir televizyon kanalında hafta sonları ana haber bülteni sunuyorsun. Bu dönüşümü nasıl görüyorsun bu dijitalleşme ve medyadaki bu ana akımın yıkılmaya başlaması hadisesine? Bir kere bence iki Türkiye var bu haliyle. Yani haberin platformunu takip etme kategorisi olarak iki Türkiye var. Mesela memleketin hala büyük çoğunluğu haber takibini entertainment kanalların haber bültenlerinden yapıyor. Yani bizim kendi sosyal çevremizde, örneğin Twitter'daki bir tartışmaya hakim olan insanlar olabilir. Bizim kendi sosyal çevremizde, örneğin X platformunda, X deyince bunu Twitter anlamına söylüyorum. Örneğin işte bir gün gazetesindeki bir yazı o gün gündem olabilir veya kendi sosyal çevremizde Halk TV'yi seyredenler vardır, onun oradaki tartışmaları devam ettirir gündelik hayatında fakat memleketin yarısından fazlasının bu böyle bir gündemi yok bir kere. Dolayısıyla iki taraf birbirini algılayamıyor, anlayamıyor. Memleketin yarısından fazlası evet bir gerileme var ama hala yarısından fazlası özellikle 40 yaş üstü için bu net söylenebilir. haberi televizyondan alıyor, haberle kurduğu ilişki de entertainment kanallarının haber bültenleri. Yani şov haberi izliyor, ATV haberi izliyor, nav haberi izliyor. Burayı küçümsememek lazım. Buranın dünyası ayrı bir dünya bir kere. Yani bütün gün boyunca biz şimdi düşün ki işte günde 3-4 saatlik ekran süreleri olan ortalama ve bu ekranın da %70'ini %80'ini haber takibi için kullanan, gündemi takip eden, Gün boyunca gündemi takip eden bir topluluğuz. Biz gazeteciyiz diye söylemiyorum bunu. Biz milyonlarız yani. Böyle yaşıyoruz. Bizi şu anda dinleyenler de muhtemelen böyle bir gündelik hayatta yaşıyorlar. Gündemi takip ediyorlar. Özellikle genç kuşağında neredeyse tamamen sosyal medya üzerinden gündemi takip ettiğini de biliyoruz. Ama bu, bu genç kuşakla ve toplumun bir kısmıyla sınırlı. Toplumun büyük çoğunluğu, büyük çoğunluğu haber takibi yapmıyor gündelik hayat içinde ve akşam geliyor ve tıpkı bizim 80'lerde, 90'larda gördüğümüz gibi akşam 7'de haberin başına geçiyor ve bugün ne olduğu televizyon ekranlarından öğreniyor. Eski usul hani evladım ajansı aç. Aynen öyle, tabii tabii aynen öyle. Şimdi hal böyle olunca bu iki Türkiye yaratıyor. Aslında Türkiye'deki birçok tartışmadan haberdar olmayan,

Belki de haberdar olmaması daha iyi bu arada. Yani haberdar olunca da böyle şey olmuyorsun, inanılmaz bir entelektüel kabiliyete kavuşmuyorsun. Gün boyu gündemi takip eden insanlar ile gündemi bu kadar da takip etmediği için, buna maruz kalmadığı için zihnini daha diri tutabilen insanların yaşadığı bir memleket burası. Ama tabii şunu söylemek lazım, yeni medya yükseliyor. Gençler büyük ölçüde yeni medya tüketicisi. YouTube, podcast, Twitter, TikTok vs. buralardaki gazetecileri takip ediyorlar ve haber alışkanlıklarını buradan ediniyorlar. Şunu da görmüyor muyuz mesela? Eskinin anlışanlı yayın kuruluşları, köklü kuruluşları biliyoruz. Şimdi onlar güç kaybederken eskiden o kuruluşların çalışımı olan bazı figürler sosyal medyada öyle bir başarıya ulaştılar ki muhtemelen işlerinden çıktıkları o yayın organlarından daha etkinler şu anda.

Nevşin Beygül'ün etkisi CNN Türk'ten daha fazladır büyük ihtimalle. Fatih Altaylı şu anda Habertürk'ten daha güçlü bir odak haline geldi. Bu arada bu dünyada da yavaş yavaş olmaya başlayan bir hadise. Joe Rogan'ın gücü var, New York Times'ın da gücü var. Bazı yerlerde Joe Rogan'ın podcasti New York Times'dan daha kuvvetli olabiliyor. Yani buraya doğru bir gidişat var. Senin de şöyle ilginç bir durumun var. Hem alternatif medyadan, işte daha sol muhalif kendinde öğrenci hareketinden de geliyorsun zaten. Hatta bir tutuklanmışlığın da var gençliğin de bu hopa olayları sırasında. Bir günden geliyorsun, alternatif organlarından geliyorsun. Ondan sonra ana akım diyebileceğimiz navva geçiyorsun ve yorum yaparken haber sunmaya başlıyorsun. Şimdi bu bütün mecraların hepsinde rol alan insan sayısı çok fazla değil. Sen bu seyahati nasıl görüyorsun? Nasıl farklılıklar görüyorsun ikisi arasında? Hem yorumlama ve haberi aktaran ağız olma farkını sormak istiyorum. Hem de alternatif medya ile ana akım medya arasında ne gibi farklılıklar görüyorsun? Bir kere bir dönem bayağı benim için karmaşıktı. Yani zihnim böyle dörde beşe bölünüyordu. Örneğin bir gün gazetesinde yazıyordum, podcast yapıyordum, bir YouTube yayınına çıkıyordum. Haftada bir gün ekonomi yayınları yapıyordum ve Now TV'de de Pazar günleri benden söylemesi adlı bir ekonomi programına konuk oluyordum. Şimdi bu benim zihnimde şöyle bir karmaşa yaratıyordu. Her bir içerik farklı bir hedef kitlesine hitap ediyor.

Bir gündeki bir yazı, bir gün gazetesi yazısıyla örneğin NAV'daki Benden Söylemesi programında söyleyeceklerim veya dönüp bir YouTube yayınında yaptıklarımla Tren Topik'te söyleyeceklerim arasında fark var. Neden? Çünkü her bir mecra farklı kitlelere hitap ediyor. Hepsi aynı kitleye hitap Burada ediyor. fark var derken hani şey değil, değil mi? Yani nabza göre şerbet vermeyi kutu anlamda olanı değil. Hayır, hayır. Öyle değil. O kitlenin duyarlılıklarını mı gözetmek ya da onların daha çok duymak isteyecekleri dilemi çevirmek? Nasıl bir fark yok? Şöyle mesela bir gün gazetesinde bir yazı yazıyor isem aslında okuyucunun pek çok şeyi kabullendiğini, dolayısıyla bu kabullendiği şeylerin üzerinden tekrar geçilmemesi gerektiği varsayımıyla yazıyorum.

Örneğin zaten antikapitalist bir duruşu var gazetenin ve okuyucu da zaten büyük ölçüde antikapitalist. Ve örnek veriyorum işte yazıda son 20 yıldır yaşanan gelişmelerin neoliberal bir dönüşüm yarattığını uzun uzun anlatmama gerek kalmıyor. Çünkü zaten bu kabul üzerine tartışıyoruz gazetede. Ama bunu dönüp geniş kitlelere hitap eden bir televizyon kanalında söylediğim zaman neoliberalizm demeye Gerek duymuyorum, Neoli Bezmi dememek gerekir. Piyasalaşma diyelim, her şey paralı oldu diyelim. Neden? Çünkü orada farklı bir topluluğa hitap ediyorsun. Tren topikte daha kendim olabiliyorum. Neden? Çünkü zaten bir podcast şey olmuyor, milyonlara ulaşmıyor. Böyle bir tartışma, kamusal bir tartışma neden olacak bir sonuç doğurmuyor. Dolayısıyla burada daha rahat davranabiliyorsun. Ve de zaman sıkıntını almadığı için, mesela gazetede 3500 vuruşla sınırlı bir meselem var ve

bu meselede bir haber vermen gerekiyor. 5 kuruş yaparsan yana yatırırlar. Yani evet, oralarda öyle şeyler var. Şimdi bunların hepsi aslında farklı tüketicilere hitap ettiği için o farklı tüketicilerin duygu dünyasına seslenmeye çalışıyor. Bu benim için çok zordu. Zihnimi çok parçalıyordu. Şimdi iki tane. Bir podcast var, bir de NAV'da ana haber sunuculuğu var. Peki, şimdi yorumculuk sonuçta sen yorum bekleniyor, bir tavır bekleniyor. Anahaber sunucusundan da elbette siyasi görüşünü biraz anlarız anahaber sunucusunun. Duruma göre tabii anahaber sunucusunda çok çeşitleri var. Kimisi sadece sunuculuk yapar, diksiyonu iyidir. Kimisi medyadan geliyordur, biraz daha yorum katabilir. Ama yine de belli bir objektifliği tutturman gerekiyor. Çünkü orada da seni her siyasi görüşten izleyen insan da var. O dengeyi nasıl tutturuyorsun?

Şöyle, şu hevesim var benim televizyonda. Daha önce Halk TV'de çalışırken de o hevesim vardı. Halk TV'de bu hevesimin giderilmediğini görünce zaten mutsuz olmaya başlamıştım. Benim hevesim şu, ben sol görüşlü bir insanım. Hayatta durduğum yer belli. Öte yandan aktüel politikada durduğum yer belli. Eleştirel bir yerde duruyorum. Hayatım boyunca Erdoğan'a oy vermedim. Vermeyi düşünmüyorum falan. Böyle bir durumum var. Ama benim 2016-2017'den beri, bu işe başladığımdan beri hevesim. Abi derdimizi Erdoğan'cıya anlatmamız lazımdı. Yani şeyde de, Halk TV'ye başlarken de Suat Toktaş'la, şimdiki genel yönetmeni, o zaman da genel yönetmeniydi. Suat Toktaş'la da beni çağırırkenki şeyim oydu. Beni heveslendiren şey oydu. O zaman buraya gel. Burada sadece muhalifler izliyor. Ama bir ekonomi programı yaparsak, ekonomi herkesi ilgilendiren bir başlık. Buradan sesimizi Erdoğancıya da duyurabiliriz. Burada şöyle bir aktivist dert yok. Benim en azından öyle bir derdim yok.

Sesimizi Erdoğan'cıya duyuralım da onlar da artık AKP'ye oy vermekten vazgeçsinler. Hiç böyle bir çaba içinde olmadım. Çünkü kendi adıma AKP'ye oy veren insanlar anlıyorum. Onları seviyorum. Böyle bir yalakalık içinde değilim yani. Ama anlıyorum. Anlıyorum yani. Neden verdiklerini anlıyorum. Bir kere gazetecinin görevinin de şu olmadığını düşünüyorum. Yani bak işte bu yanlış içindesiniz. Şeye ve oy vererek Erdoğan'a veya AKP'ye oy vererek büyük bir yanlışın içindesiniz. Hayır gelin işte CHP'ye oy verin. Yemek gibi bir sorumluluğumuz da yok. Ama kardeşim biz de hain değiliz. Biz de bu topraklarda büyüdük. Bu topraklarda doğduk. Aynı dili konuşuyoruz. Bak sizi bir havuzun içine sokuyorlar ve bize düşman ediyorlar. Burada da başka bir tezgah var ama biz birbirimizi anlayabiliriz. Karşıyız çünkü. Karşıyız ve çünkü eleştiriyoruz. Çünkü yu aktarabilme hevesim vardı. O yüzden hiç muhalif kitleler ne güzel konuşuyor demediği bir kişi oldum. O zaman bu çok önemli bir konu. Şimdi ufak bir ara verelim. Aradan sonra bu konu üzerinde konuşmaya devam edelim istiyorum. Evet, Ozan Gündoğdu'yla medyanın bu yeni halleri hakkında konuşmaya devam ediyoruz. En son herkese sesini duyurmaya çalışmak meselesi hakkında konuşuyorduk. Evet, şu çok kolay bir şey. Ben de köşe yazısı yazdığım dönemden de biliyorum. Şimdi bazen kendi cenanızdan gelen alkışın büyüsüne kapılabiliyorsunuz.

ve şunu da bir süre sonra işte yazar olarak falan fark ediyorsunuz. Hani hangi tel'i titretirsem karşılığını da ne alırım? Şimdi bu çok içine düşülebilecek bir tuzak. Ben de ara ara içine düştüğümüz fark ettiğim zamanlarda hep çıkmaya çalışırdım oradan. Çünkü hani ben niye zaten benimle aynı fikirde olan insanların alkışını almak için tekrar tekrar bir şey yazayım. Ne değişiyor zaten o zaman diye bakıyordum ve o tarafa da sessizlemesi gerektiğini düşünüyordum. Tabii siyasal kutuplaşma bazen öyle bir hale geliyor ki siz ne yaparsanız yapın, bazen çalıştığınız kurum sebebiyle, bazen kullandığınız bir kelime sebebiyle, Bazen attığınız bir tweet sebebiyle zaten siz bir tarafın tarafından siliniyorsunuz, bakmıyorlar size. Siz de birçok tarafa öyle yapmaya başlıyorsunuz. Özellikle işte 2000'lerin, 2010'ların başları, ortaları çok sertti o bakımdan. Ama dediğim gibi bazı kırılmalar olmaya başladı. İşte 15 Temmuzlu kırılmalardan bir tanesi. Daha sonra işte depremin getirmiş olduğu bir...

toplu dayanışma hissi de var ve ekonomik krizi herkesi vuruyor zaten hani kimin hangi partiye oy verdiğine çok bakmıyor şey değilsiniz yani iktidar nimetlerinden faydalanan da bir azınlık sonuçta yani o da geniş kitlelere yayılan bir hadise yok orada bütün bunlardan ötürü bir diyalog arayışı zaten işte bugün normalleşme adı da verilen hani kimisi karşı oluyor mu olmuyor mu belli değil Ama o çok önemli değil bence. Önemli olan burada bir karşılıklı böyle inisiyatiflerin gelişmeye başlaması. Çok pembe tablolar çizmek de istemiyorum. Sonuçta herkes iktidarını tutmak ister, bunu kullanabilirler vesaire. Ama ben de en azından toplumda böyle bir yumuşama olduğunu gözlemliyorum. Zaten son yerel seçim sonuçlarında biraz bunu gösteriyor herhalde. Şey konusunda yani evet yerel seçim böyle belediye ve bir şekilde bir hala hazırda içinde bulunduğumuz düzenden rahatsız olan büyük bir şey var. Toplam var. O toplam ama iş devleti yönetecek kişiye karar vermeye gelince farklı kararlar verebilirler. Ben o yüzden bu 31 Mart seçimlerinde ortaya çıkan CHP coşkusunu, CHP'nin birinci parti haline gelmesine... muhalif kesimin lüzumundan fazla abartabileceğini görüyorum. Çünkü bugün Erdoğan tekrar bir seçim kararı alınsa ve üç ay sonra seçime gidilse an itibariyle muhalefetin karşısında adayı yok. Yani o tabloyu bir şey almak lazım. Yani seçim gündemi ekonomiden çıkıp milli güvenliğe geldiği andan itibaren herhalde Erdoğan'ın şansı hanketlerde göründüğü gibi olmaz yani. Zaten 2023 seçimlerinde de kazandıranı oldu büyük oranda. Mayıs 2023 seçiminde de adam şunu yaptı. Dağıttı biraz parayı. Sonra da bir tane gemi gösterdi. Bak dedi, bir tane gemi var orada. Bakın dedi. Seloyu da çıkarmayacağım dedi. Haberiniz olsun. Bu konsepte devam ediyoruz. Var mıyız? Varız. Hadi bakalım. Bu haliyle şimdiki atmosferi düşünüyorum. Suriye'yi, şu sınıfı, bu sınıfı. Üçüncü Dünya Savaşı geliyor falan. Neyse. Bu atmosferde işi çok daha kolay. Çok daha kolay. Dolayısıyla bu adamın karşısında yeni bir paradigma yükselmediği sürece... sadece anti Erdoğancılıkla yani Erdoğan'dan mutsuz olanları toplayalım abi diyerek çıkılan yol da Erdoğan'a karşı kazanmanız mümkün değil. Erdoğan da bunu bildiği için anti Erdoğanizmin sürekli birleşik kalmasını bence istiyor. Çünkü şey yaratıyor, kendisinin ne kadar paradigma sahibi olan tek bir kişi var Erdoğan. Çünkü anti Erdoğanizm Erdoğanizme yarıyor sonuçta. Birbirlerini besleyen durumlar bunlar. Aynen öyle. Kesinlikle çok üzerine çalıştığım bir mesele bu Erdoğanizm. bir yandan da bu özellikle krizden ötürü milletin artık yıldığını, Erdoğan'ın da eski gücünde olmadığını, kabuk değiştirdiğini ya da Erdoğan'ın da geçirdiği birçok dönüşümden sonra hani ortalıkta pek bir Erdoğanizm kalmadığını daha ziyade bir pragmatizm olduğunu söyleyenler de çok. Evet zaten Erdoğanizm deyince ortada bir doktrin vardır, işte ortada bir siyaset-bilimi çerçevesine değerlendirilecek bir ideoloji vardır vs. demiyorum. Bu insanlar, daha doğrusu Erdoğan tabanı veya Erdoğan hareketi, bundan 30 sene önce İslamcı hareketli, siyasal İslamcılığın temeli, işte milli görüş deyince aklımıza gelen harekettir. Erdoğan da 2002 yılında İslamcıydı. 2003'te, 2004'te, 2005'te en azından kendi tabanıyla ''Abi bana güvenin bir şey yapıyorum bak.'' diyen bir ilişkisi vardı ve İslamcılık da yer yer meşrulaşmıştı ve bu arada İslamcı talepler yani Erdoğan'ın bu toplumun önüne koyduğu İslamcı taleplerin bir kısmı toplum tarafından da kabul görüyordu. Kabul görmesi de doğruydu, normaldi. Örnek veriyorum mesela başörtülü bir kadının

evladının yemin törenine alınmaması gibi, işte insanın vicdanını sızlatacak veya bir üniversite kapısındaki o görüntü, başörtülerin alınmaması gibi görüntüler. Ya kardeşim şu sorunu çözün yani diyen insan makul insandı. Bu sorunu çözmeyin kardeşim diyen insan makul olmayan insandı. Şimdi bu haliyle makulü temsil ediyordu Erdoğan'ın bakış açısı. Öte yandan şu da kısmen makul hale gelebiliyordu. Örneğin, yahu kardeşim memleketin en önemli Müslüman meydanı Sultanahmet Meydanı. Sultanahmet Meydanı'nda bir Ayasofya diye cami var. Bu camide Fatih'in vakfiyesidir. Bak 60 yıldır bu işin içine uğraşıyoruz. Şurayı müze değil de cami yapalım denildiği zaman makul vatandaş, tamam olur ya falan diyordu. İslamcı çok heyecanlanıyordu buna.

Çok heyecanlı o abi işte Ayasofya cami olacak falan diye. Necip Fazıl'ın tuhaf tuhaf şiirleri var konuya ilişkin. Fatih yeniden canlanacak diyor falan neyse. Bizim vatandaş, ekseriyetimiz buna bu kadar heyecanlanmıyordu ama açın kardeşim doğru söylüyor. Fatih öyle demiş o zaman cami olsun diyordu. Ya da mesela memleketin en önemli meydanı Taksim meydanıdır. Ya burada kilise var niye cami yok denildiği zaman İslamcı çok heyecanlanıyordu. İşte Taksim'e de cami konduracağız şöyle böyle falan ama

Aslında bu zamanda Demirel'in de destek verdiği, yapmak istediği fakat daha sonraki işte o zamanki müesses nizamın çok sert karşı çıktığı hadiselerdi. Bu tip sert karşı çıkınca da tabii karşısında başka bir reaksiyon, diyalektik yaratıyorsun. Bizim makul vatandaş da böyle siyasetsiz, böyle gündelik hayatını çalışarak geçiren vatandaş da doğru söylüyorsun yani evet bir tane cami, Taksim'e cami olması ne mahsur var yani diyebiliyordu. Fakat şimdi kriz şu, an itibariyle bu toplumun önüne koyabilecekleri bir İslamcı talep kalmadı.

Yok. Mesela şunu diyemiyorlar. Hilafet yeniden gelsin. İslamcılar çok heyecanlanıyor bunu dedikleri zaman, denildiği zaman. Mesela Yeni Hayat dergisi, Yeni Şafağ'ın dergisi. Tabii ama bu toplumunun yüzde kaçı o daha hardcore İslamcı diyebileceğimiz kısmı ki zaten? İşte ha! Orada da kriz işte orada. Yani İslamcı cepheyi, tabanı genişletemedi. Kitleyi genişletemedi. Ben burada oran verecek değilim. Onu Bekir Ardır versin. %10 mudur %10? Yani ama çoğunluğa yakın olmadığı, %20'ler bile olmadığı açık şu anda yani. Çok açık. Çalışmalar şunu gösteriyor, Cemaat Tarikat İmterlandı'nın toplamda %10'luk bir kitleye hitap ettiğini, üye bile değil. Yani cemaatta bir şekilde bir sohbete katılmış, %90'ı bu grupla antipati ilişkisi kuruyor, sevmiyor yani %90'ı. Bu haliyle şimdi yeni bir İslamcı talep kalmayınca, örneğin şunu diyemeyince, ya işte şerri mahkemeler olsun, bir de layık mahkemeler olsun, isteyen şerri mahkemede yargılansın diyemiyorsun. Desen ne saçmalıyorsun lan sen derler. Ya da buna benzer halkın gerçek soruna değen bir İslamcı talep kalmayınca... O retorikte kaldı galiba.

Aynen öyle. Mesela Yusuf Tekin'in camilerimize ahır yaptılar diye 2024'teki konuşması, bana kalırsa makul muhafazakarlar tarafından. Ne konuşuyorsun sabun yok okullarda, ne diyorsun cami mavi falan. Yani böyle bir tepkiyle karşılaşıyoruz. Birçok insanda kaygısı var. Yusuf Tekin'in eğitim sisteminin içerisinde İslamcılığı iyice enjekte edeceğine dair kaygılar da çok... Haklı kaygılar, tabii haklı kaygılar. Ama işin sıkıntısı şu, sorun şu. Biz bu kış şeriat gelecek endişesiyle yaşadık bir 15-20 yıl kadar. Şunu anladık kardeşim. Bunlar şeriat miyarlık getirecek değiller. İşte bu kadar. İşte bu kadar dediğin andan itibaren artık İslamcı demeye gerek yok. Bunlar Erdoğan'cı oldu. Alkol dünya ortamasına göre çok daha pahalı gibi şeyler olabilir. Kısıtlamalar var. Yani elbette bunu iyice şeriat getirmek isteyen ekipler vardır ama şeriatın ne olduğu konusunda bir mutabakat olmadığı için. İktidarın böyle bir niyeti yok yani. Bir de ihvan hareketi de tabii bittiği için hani ihvan başarılı olsaydı şayet Müslüman kardeşler işte Mısır'da ya da Suriye'de vesaire de o zaman belki başka bir şey konuşuyor olurduk. Onu bilmiyorum tabii spekülasyona girer. Ben bunu söyleyince mesela kardeşim bu kış şeriat gelmeyecek. Böyle bir şey olmayacak. Böyle bir dertleri yok. Bunlar milyarına milyar katıyor. İşte kurdukları düzen de budur. Ben bunların dergilerini falan okuyorum. Bu düzeni İslami düzen demeye başladılar. Bu düzen İslami. İşte bu kadar. Çünkü ilerleyemiyor. Tamam işte bu kadar. Aldık bu kadar diyor.

E bu kardeşim siz o zaman tırnak içinde Kemalist Cumhuriyeti yenildiniz, zihnen yenildiniz. Çünkü yeni bir şey söyleyemiyorsunuz artık. Yeni bir şey söyleyemedikçe liderin etrafında iktidarda kalmaya çalışan bir harekete dönüşüyorsunuz. Lider de politik survivor'dır. Yani liderin de artık Erdoğan'ın bir doktrini yok, bir ideolosisi yok, her şeyi yapabilir. Önün için önemli olan politik olarak hayatta kalma kabiliyetidir. Lideri hayatta tutmak da bu tabanın görevidir. İşte Erdoğancılık. Yani Erdoğan'ı ayakta tutmak.

Gittikçe rejime dönüşüyor ama bu daha tehlikeli. İşte onu soracaktım. Yani bu Allah gecinden versin ama bunun bir Erdoğan sonrası da olacak. Evet. Şimdi o Erdoğan sonrasında bu şu anda 21 yıldır devam eden, kökleşmiş neredeyse bu rejim nasıl bir değişikliğe uğrayacak? Neler öngörüyorsun? Yani Erdoğan'dan sonra bir fetret devri yaşayacağımız çok açık. Zaten halkımız ferasetiyle bunu kavrar. O yüzden gider Erdoğan oy verir. Anadolu irfanı dediğimiz budur. Anadolu irfanı dediğimiz budur tabi çünkü öyle ya da böyle ben Erdoğan daha iyi yönetir diye söylemiyorum. Öyle ya da böyle an itibari içinde bulunduğumuz devlet sadece Erdoğan'ın kullanabileceği bir otomobildir. Dolayısıyla bu devletten Erdoğan'ı indirmeye çalıştığınız zaman bir fetret devri yaşayacağımız çok açık çünkü bu arabayı başka kimse kullanamaz. Bu bir rejimdir zaten o yüzden. Zaten o yüzden burada başka bir müesses nizam var.

Fransızlar kendi cumhuriyetlerine numara koyuyorlar biliyorsun. İşte bu birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü. Şimdi beşinci cumhuriyette. Şey derler ama beşinci cumhuriyette hani Charles de Gaulle üzerine ceket gibi diktirmişler yani. Değil mi? Yani artık o de Gaulle'ün sistemidir ama en azından orada daha demokratik kurumlar vesaire bir de 1950'lerde ortaya çıktığı için şimdiki gibi değil. Şu anda bu ceket, bu gömlek Erdoğan'ındır. Bu rejim, bu cumhuriyet ikinci midir, üçüncü müdür, beşinci midir, onuncu mudur bilmiyorum ama bu cumhuriyet

Erdoğan'ın üzerine cuk diye oturan bir cumhuriyettir. Dolayısıyla Erdoğan'dan sonra biz bir fetret devri yaşayacağız. Ya da yeni bir paradigma ortaya çıkacak, şu anda yok. Şu anda adayları var muhalefetin, İmamoğlu'su var, Mansur Yavaş'ı var ama oralarda paradigmalar yok. Şey bile belli değil, parlamenter sistem mi geçiyoruz? Başbakanlık geri gelecek mi? Cumhurbaşkanı'nın güçlendirilmiş parlamenter sistem nedir? Neydi Allah aşkına altı masada? Sabah akşam pdf bastılar insanın kafasına böyle. Tabii olacak.

O öyle paradigma yaratılmayacağı açık yani. Çok açık. Dış politikada ne olacak vesaire. Hukuk doktoran var, ben okumadım o pdf'leri. Ya onunla nasıl bir siyaset yaptıklarını zannediyorlardı. Gerçekten anlaşılabilir bir durum değil de. Ama bir şeylerin ortaya çıkması, bir ön çalışmanın yapılması da gerekecek elbette. Henüz ama belirmiş değil gibi gözüküyor. Şey deyince, paradigma deyince şey anlaşılıyor. Böyle binlerce sayfalık bir... Hayır abi o değil. Bir ruhtur bu iş. Gerçekten. Tek bir sözde belki ortaya çıkar. Ne mutlu Türk'üm diyene mesela.

bir paradigmanın, bir bakış açısının çok kısa bir özetidir. Tabii kristalleşmiş hali oluyor tabii onu. Burada bir paradigma yok. Tek bir cümlede özetlenebilecek, bir ruh yaratacak, bir heyecan yaratacak bir paradigma yok muhalefette. Ha diyeceksin ki, iktidarda var mı? İktidardaki temel ruh Erdoğan'da özümsenmiş bir dava. Erdoğan'ı iktidarda tutma davası. Erdoğan'ın rejimini ayakta tutma davası. Onlarda da bence çok ciddi bir, en azından kafası çalışanın düşündüğü bir şey. Erdoğan öldükten sonra ne olacak?

Çok açık ki, çok belli ki, çok belli ki Erdoğan öldükten sonra ya bir Fetret devri yaşayacağız ya da Erdoğan'ı devirecek olan, Erdoğan'ı yenecek olan bir paradigma inşa edilecek ve o paradigma yeni cumhuriyetin banisi olacak, kurucusu olacak. Çünkü bizim yeni bir cumhuriyete ihtiyacımız var. Bunu böyle ajitatif olarak söylemiyorum. Hakikat bu. Şu anda cumhuriyet yok. Araf'tayız biz. Cennete mi gideceğiz, cehenneme mi gideceğiz belli değil. Şu anda bir Erdoğan rejiminin içindeyiz. Burada sanırım ama ekonomik durum da çok belirleyici olacak. Hem Dünya'daki hem Türkiye'deki. Zaten Türkiye'deki ekonomik meselelerde elbette bu rejimin günahı çok. Hiç bu kadar sert yaşamak zorunda değildik bu başımıza gelenleri. Ama Dünya'da da genel bir ekonomik geri gidiş olduğu çok açık. Daha genel onu sormak istiyorum. Trump'ın gelişi, Arjantin'deki o elektrikli testereli deli abi, El Salvador'daki... Evet, evet. Zaten sonuçlarının olumlu olduğunu söyleyenler de var ilk etapta yaptıklarında. Tabii böyle şeylere biraz daha orta vadede bakmak lazım ama Keynes demiş ki uzun vadede hepimiz öleceğiz. Boş ver, uzun vadede bakmıyorum ama en azından orta vadede bakmak lazım. Ama belli ki işte o Miley'nin iyi örnek alacak gibi gözüküyorlar Amerika Birleşik Devletleri'nde. Yani bu çok daha az devlet, çok daha fazla deregülasyon ve kamusal hizmetlerin neredeyse tamamen özele devredilmesi anlamına geliyor. Bir yandan da ama gümrük duvarlarını yükseltmek ve güçlü ordu, güçlü devlet değil.

isteniyor. Tuhaf bir sisteme doğru gidiyoruz. Bunun Türkiye yansımaları nasıl olacaktır sence? Varoufakis, eski Yunanistan'ın eski Maliye Bakanı sıfatını hala taşıyor. Çünkü daha büyük bir sıfat ekleyemedi başına. Ama önemli bir ekonomi bilimcidir yani. Onun ifadesi bu yeni düzenler. Tekno feodalizm. O konuda kitap da yayınladı. Çok da mantıklı temelleri olan bir önerme. Enteresan bir bakış açısı yani artık ben çok özetle ifade edeceksem artık kapitalizmin bu haliyle 80'li yıllarda ortaya çıkan neoliberal kapitalizm yani işte devletin regüle edici gücü ama geri kalan her şeyi üretici şey piyasaya bırakılan eğitimin sağlığın dahil öte yandan

küreselleşmeyi de sermaye hareketlerinin tam serbestliği olarak kodlayan, yani bir telefonla Türkiye'ye giren, bir telefonla Brezilya'ya geçen, tümüyle aslında hegemonyanın finans kapitalinin elinde olduğu, üretici güçlerin değil, finansın elinde olduğu, finanse edenin güçlü olduğu. Bu model çöktü. Bu modelin yerine ne çıkıyor? Şimdi platformlar ortaya çıkıyor. Bu platformlara yeni teknoföderler diyorlar ufak bir şey. İşte Amazon mesela. Instagram, Twitter vs. bunların da, eBay ve hepsini bunların içine katıyor ve bu yeni feodallere... Hatta da Bulut Kapitalizmi diyor. Bulut Kapitalizmi, evet. Bu yeni feodallere hizmet veren küçük ölçekli üreticiler var. İşte atıyorum Amazon üzerinden örnek vereceksek, Amazon bir teknofeodal olarak en tepede duruyor. Ama Amazon'a hizmet veren, aşağıda sarıl arıl çalışan, ucuz iş gücüyle ayakta kalabilen küçük tüccarlar. Şöyle özetliyor yanılmıyorsam, teknoligarklar eskinin asilleri, kapitalistler, sanayiciler onların vassalları çünkü o platformlar üzerinden ürünlerini satabiliyorlar. Biz ise diyor, serfleriz ve krallarımıza, baronlarımıza aşığız diyor. Meftunuz diyor çünkü hayatımızı kolaylaştırıyorlar bilmem ne oluyor falan filan. Bunun medyaya da şöyle bir yansıması var ama şimdi platform üzerinden insan bir sürü sosyal medya platformları üzerinden habere ilişiyorlar ya. Buraya baktığımız zaman da orada da algoritmalar ve sosyal medya platformlarının sahiplerinin tercihleri artık habere ulaşmada da belirleyici oluyor işte. Elon Musk'ın X'i alması da bununla alakalı. Ya da diyelim ki sizin çok fazla takipçiniz var, bir güççünüz var diyelim. Ona rağmen o algoritmalar sizin takipçi sayılığınızı önemsiz hale getirebiliyor. Özellikle X platformu bunun çok yaramaya başladı. Yani burada da bu tekno feodallerin de hem kamuoyunu belirlemesi, hem haberi belirlemesi meselesi ortada. Bir de mesela Türkiye'deki alternatif medya kuruluşları ciddi anlamda gelir kaybına uğradılar bu algoritma değişiklikleri sebebiyle. Yani bu gidişatta hızla artacak gibi gözüküyor. Şeyi geçtim, Washington Post'un sahibinin Amazon olmasını falan filan hani bir de bir de üzerine onlar var. Şimdi buna karşı sağlıklı bir kamusal tartışma ortamı nasıl sağlanacak? Bilmiyorum. Ya ben de bilmiyorum da. Bilmiyorum, ben de bilmiyorum. Çünkü şimdi şeyi düşünüyorum, yani Trump aslında bu Twitter'la kurduğu ilişkide ciddi bir övde gösterisi yaptı. Biraz hatırlayalım. 2020'nin...

Kovmuşlardı Twitter'dan. Ya bu adam 2020'nin Kasım'ında seçimi kaybedince, ertesi gün Twitter'da yasaklandı. Çünkü darbe çağrısı falan yapmaya başladı. Böyle toplanın, kongreye gidelim falan demeye başlayınca Twitter yasakladı adamı. Amerikan başkanı ötta öyle bir komik bir hal vardı ki, Amerikan başkanısınız. İstediğiniz zaman Twitter'ı kapatabilecek durumdasınız. Bir nükleer savaş başlatabilecek bir güçtesiniz. Ve sizin hesabınız Twitter'da yasaklıydı yani. Jack diye bir adam. Evet, Jack diye bir adam yapıyordu yani bunu. Şimdi bu, kısmen böyle demokratların veya anti-Trumpçuların hoşuna gidiyordu. İşte bak, politik doğruculuğun kalesi falan yani. İşte buraları dokunamazsınız falan. VOGUE akımı vs. bu hareket işte bir şeydi. Bir zafer kutlaması yapıyordu falan. Abi aradan 4 yıl geçti. Adam kendisini destekleyen bir milyardere Twitter'ı satın aldırttı. Bunu bir sebeple idare etti mi o süreci bilmiyoruz ama bir şekilde Twitter'ı Elon Musk satın aldı. O fikri Elon Musk'ın kafasına düşürdü bence o hadise.

Aynen düşürmüş olabilir adam. 4 yıl sonra I'm back dedi. Gümbür gümbür geldi ve şu anda hiç o politik doğrucu iklim Twitter'da yok. Twitter'da böyle zevkli bir mecre almaktan tümüyle çıktı artık. Çok tuhaf bir kaos ve sürekli gerginlik, bataklık gibi.

Hep söyleniyor. Yani bilgiye su diyelim. İşte biz insanın suya ihtiyacımız var. Su içmezsek ölürüz. Ama bir yeri sel bastığı zaman aman yaşasın suya kavuştuk demiyoruz yani. O fazla enformasyon bizi hem boğuyor. Hadi o boğmadı diyelim. İçinde çamuru var, ağaç gövdesi var, yıkılmış binanın parçası var. Yani bu durum biraz ona benziyor. Hem Twitter hem diğer sosyal medyadan gelen enformasyon. Yani o selin içerisinde tabii yolumuzu nasıl bulacağız? Hem suyumuzu içeceğiz de hem de boğulmayacağız yani.

Bu manyaklığa karşı, yani aşırı hızlı, sürekli informasyon üreten bu mecraya karşı Batı'da şey eğilimi çıktı, slow journalism dedikleri. Yavaş haberci. Yavaş yapalım bu işi falan. Ben de tren topiği yaparken oradan esinlenmiştim. Yani bir hafta boyunca binlerce şey tren topik oluyor. Halbuki bunun sadece bir tanesi ya da iki tanesi halkı doğrudan ilgilendiriyor. Onun da arka planını anlayamıyoruz o hızlı akışçında. Onun arka planını dolduralım demişti.

Bunun ama şu sıkıntısı var. Şimdi her şey bu kadar hızlı ilerlerken gündemi arkadan takip eden yavaş bir şey çok reytingli değil. Sadece böyle niş bir kitleye hitap ediyor. Yavaş gazeteci ilk kavram olarak belirmeye başladığımda benim de çok hoşuma gitmişti. Dünyadaki örneklerini de takip ettim. Hani kontekste anlatan, sakin sakin böyle bir şey iyi olabilir diye ama dediğim gibi maalesef medya kuruluşundan beri böyle sansasyonu seviyor. Şeyi seviyor. Biliyorsun işte neyi sevdiğini. En azından reyting bunu seviyor.

Siz peki Fox'a, Anahaber'de bu reyting meselesi ve sansasyonellik ayrımında dengeyi nasıl tutturuyorsunuz? Bu noktada now editoryal bakış açısı mutlaka bir entertainment kanalı ve mutlaka reyting kaygısı var. Mutlaka reytingi yukarıda tutmak istiyor. Fakat bu haliyle bana kalırsa entelektüel düzey yüksek bir Anahaber bülteni hazırlıyor. Şimdi diğerleriyle kıyaslayarak. Çünkü sonuç itibariyle siz kimle rekabet ediyorsunuz? Diğer entertainment kanallarıyla rekabet ediyorsunuz. İşte ATV'yle, şovla, Kanal D'yle vesaire. Bu da ana ekran diyoruz zaten. büyük kitlelerin dizi izlediği ana haberin de oldu. Belli bir formatın kafamızda şey olan bir şey zaten. Belli o kanallar. Yani sizin rakibiniz Habertürk ile CNN Türk değil. Değil tabii. Aynen. O yüzden bir kere neyle kıyasladığımızı tespit ederek başlayalım. Yani bir şeyle değil, Sözcü TV ile, Habertürk ile, CNN Türk ile, Halk TV ile değil, bir haber kanalından bahsetmiyoruz. 24 saat haber üretilmiyor. O noktada konteksti ATV, Kanal D, Show TV vs. bunlar. Bunlarla kıyaslanınca haber derdi olan, çok açık ara farkla bence, ne var ne haber. Haber derdi var. Çünkü diğerlerinde daha ziyade hareketli görüntülerle izleyiciyi ekranda tutma çabası var. Yani haber vermekten ziyade balık arabaya çarptı haberi gibi. İşte bak, işte oltayla gidiyorduk, burada uçtuk. Yani aslında komik videolar bir tünüdür aslında. Bir tür gag izliyoruz. Yani Gülse Bilsel'in zamanında sunduğu bir tür gag izliyoruz şeyde. Entertainment kanallarının haber bültenlerinde. Bu tabii çok acı verici bir şey. O anlamda NAV gerçekten haber veriyor. Yani haber verirken de kaynağı gazetelerde ne konuşuluyor? Sosyal medyada ne konuşuluyor? Günün en önemli gelişmeleri ne? Bu gelişmelerin arka planı da 3 aşağı 5 yukarı bu. Bunu yaptığın zaman ama şu oluyor işte memlekette bence güzel olan o. NAV'ın da bir avantajı bu. Bunu yaptığın zaman reytingi çok yüksek oluyor. Çünkü bir tane abi. Yani bunlar için de bir ikincisi çıksa belki zorlanabilir. Selmaye yapısı bakımından bir ikincisinin çıkması da çok çok zor. Çok kolay değil gibi gözüküyor. Orada zaten Türkiye'de selmaye birçok anlamda el değiştirdi. Medyada zaten tamamen her şey tersine döndü. Yani iktidar yanlısı şeyler var. İktidarlarda yayın organlarının genel olarak iktidar yanlısı, büyük yayın organları. Bir bahseteyim ana akım olanlar. İktidara daha yakın. Bu da doğal bir gelişim. 21 sene sonunda zaten

Ters olsaydı biraz garip olabilirdi. Hakikaten. Şeyi de gördüm bu arada ya. Yani bu Amerikan seçimlerinden sonra işte Trump kazandı falan. Böyle şeyde Amerikalı muhalifler bir araya gelmişler. Böyle kanallarda konuşuyorlar falan. Ciddi ciddi kanallar bunlar. Diyorlar ki, ya muhalif basına vergi cezası getirirse? Dediğim gibi getirir, getirir. Bunlara daha yeni yeni uyanmaya başlıyorlar. Seçim hangi günde hatırlamıyorum. 6 Kasım diyelim mesela. Bir gün sonrasının böyle demokratlarını izliyorum. 24 Mayıs'ta Türkiye'deki atmosferi neyse, anti Erdoğan'cılardaki atmosfer, surat ifadesi vesaire ve beklentiler neyse, an itibariyle Biden'ı destekleyenlerde de... Bakış açısı olarak bir kere aşırı kötümserlerdi. Yani en ileri şeyleri, olasılıkları değerlendiriyorlardı. Mutlaka bu olasılıkların yüzde payı vardır yani. Masada duruyor ama bu olasılıklara göre insan hayatını şekillendiremez. Türkiye bu bakımdan daha trendsetter bir ülke oldu. Bu dünyanın gittiği yer bakımından. Bu da bir yandan da bizi tecrübeli bir halk da yaptı. Yani bu bizim hani ilk defa başımıza gelmiyor. Yani biz biraz daha biliyoruz burada ne olur ne biter. Tabi bu yılgınlık mıdır? Trumpizmi biz bulduk ya. Hakikaten Trumpizmi biz icat ettik yani. Aha işte abi yani bu tam olarak ben Erdoğancılık diyorum da daha popüler ifadesi bunun Trumpizm. Şimdi herkes onu konuşuyor. Trump bir popülist mi? Trump bir faşist mi? Falan. Ama zaten bunu Orban ilk söyledi ya liberal olmayan demokrasi diyerek. Hani örnek de verdi işte Erdoğan'da var bende varım falan filan diye. Oraya yani onlar da bir kendilerini bir enternasyon oluşturabilirler. Bunlar kimdir? Bunlar politik Survivor'lardır. Yani bunların karşısında güçlü bir şey çıkar. Onlar oraya doğru şekil alır. Yani iktidarda kalma Survivor'lığıdır bu yani. Peki bu Tekno Feodalite hadisesi ilerlerse siyasetçileri tamamen aracı olarak görüp siz kenara çekilin deyip biraz da öyle yaşayın. Trump'ın atamalarından da onu görüyoruz.

Yani tamamen çok zengin iş insanlarının, girişimcilerin siyasi karar mekanizmalarını doğrudan yönettiği bir yere doğru gidebilir mi? Gidebilir. Bu yakın gelecekte bir sene sonra, iki sene sonra olur demiyorum ama bu eğilim 21. yüzyılın eğilimi. Meritokrasi yani şey yapmıyor artık. Halk seçmesin. Çünkü halkın verdiği kararlar, yanlış kararlar oluyor ve görüyorsunuz işte. Bakın halk yanlış karar veriyor gibi bir yeni genç kuşakta böyle bir beklenti var. Bu beklenti şuna da neden oluyor. Mesela ben şunu anlatsam, mesela YouTube'a çıksak ikimiz. Tamam mı? Ya kardeşim, niye ekonomi bakanını halk seçiyor, niye cumhurbaşkanı seçiyor? Koç grubundan birisi, bakın memleketteki başarılı bir sermaye grubu. Şimdi devleti şirket gibi yönetmek gerek. Aynen, işte işi bilen birisi gelsin, ekonomi yönetsin ne bu falan desek bayağı popüler sonuçlar çıkartabiliriz yani. İnsanlar, gençler bizi sever. Aa bak, mileyici bir genç kuşak var. Türkiye'de hayranlıkla mileyi takip ediyorlar. Ama şimdi senin de gençliğinde, benim de gençliğimde demokrasi el üstünde tutulan, çoğalıcı demokrasi için insanların mücadele ettiği bir kavramdı. Ama sonra yaşadığımız 20 küsur yıl sadece Türkiye'de değil, dünyada da demokrasiye karşı bir müthiş bir güven örözünü yarattı. Özellikle genç kuşaklarda demokrasiye pek bir inanç yok. Çünkü demokrasi demokrasi dediğiniz nedir yani? Bu muydu sonucu diyorlar. O bakımdan

Bir yandan da çok tehlikeli tabii yani. Her türlü otoriter eğilme ya da bu tip liderlerin peşinden gidebilecek gibi görünüyorlar. Öyle. Şimdi 1920'li yılları Weimar Cumhuriyeti, Almanya. Başlarım öyle. Demokrasiye dediler orada. Yani mesela özgürlüklerin sınırı yok. Cinsel anlamda inanılmaz bir sosyal hayat da var. Ama enflasyon kaç? Ama enflasyon bir yandan. Aynen. Yani o tip bir şey ne yapıyor? 30'lu yıllarda Hitler'i çağırıyor. Şimdi burada da aynısı. Ama tabii o da sadece demokrasinin derdi değil ki. Yani 1. Dünya Savaşı'ndan sonra Almanya'nın bir sürü borcu var. O borçları ödemesi lazım. Sert bir anlaşma yapmışlar işte şeyde, Versailles Anlaşması'yla. Ondan sonra fakat Amerika'da bir bolluk dönemi var. Bunlar Amerika'dan yatırım oluyor, kredi alıyor. O paralarla da İngilizleri, Fransızları borçlanıyor diyor. 29 buhran olunca o O paralar gelmeyince ekonomi patlıyor. Şimdi demokrasi ne yapsın burada yani? Evet ama şey var yani şimdi böyle bir 20'li yıllar yaşadıktan sonra bir yandan da halkın gerçeğiyle demokratik talepler arasında bir uyumlaşma yok. 2008 küresel finans krizinden beri bunu yaşıyoruz. Geçenlerde evde oturuyoruz arkadaşla. Arkada çok yakın üniversiteden bir arkadaşım. Bu da fat shaming işiyle ilgili konuşuyor. Bir tane bir kamu spotu gösterdi bana. Batı'da yanılmıyorsam Amerika'da yayınlanmış bir kamu spotu. İşte bir şişman vatandaş bir kahveciye gidiyor, kahve istiyor. Ve tezgahtar kız ona kötü bakıyor. Şişmanlığı nedeniyle küçümsüyor falan filan. Sonra da slogan giriyor işte fat shaming kötüdür falan filan. Ya demokrasi diye, insanlara anlatılan şey bu ya. Şişmanlığa dalga geçmeyin. Bu kadar. Bundan ileri gidemiyor politik doğru. Bunu anaokulda, ilkokulda falan söyleyin insanlara da ne diyeyim. Kamu spotu yapıyorsunuz. Ya yeni yeni kavramlar üretiliyor. Ya bu çok büyük bir... Hakikaten bu Biden'in... Bu çok başka bir tartışma konusu zaten. İşte woke culture acaba Trump'a ne kadar hizmet etti? Acaba kimlik politikaları diyerek hani Sol nasıl bir tahribata uğradı? Uğradı mı yoksa bu kimlik politikaları aslında onlar da kendine göre bir özgürlük hareketi midir? Kimlikler bakımından falan filan böyle çok uzun bir Konu konu. bu yani. Belli ki ama yani sınıfsal öfkenin arkasında kaldığı o yüzden bir şey ortaya çıktı. Orası kesin. Reznekliler falan çıkıyor. Tabii işte bizim Yozgatlı vatandaştır yani. Biz geride kaldık. Bizi geride bıraktınız. Siz bir şeyler yapıyorsunuz. Tam olarak ne yaptığınızı da anlayamıyoruz. Anlamıyoruz. Bir de tepeden bakıyorsunuz bize. Yani bir şey söylüyoruz.

O çok önemli galiba. O gururlarını kırmamak lazım insanların. O zaman zaten bu şey frustrasyon, yani iktisadi durumdan gelen öfke oraya kanalize oluyor. Yani egemen sınıfa kanalize olacağına gidiyor, oraya kanalize oluyor. Ama burada da günahın belli bir kısmı da, yani önemli bir kısmı da aslında oraya kanalize olmasına yol açanlardır. Siz onu yaratırsanız oraya kanalize etmesi... Onların tarafından da oraya kanalize ederler.

sizi şeytanlaştırırlar, ridikülize ederler, aslında olduğundan çok daha radikal söylenmenizi ortaya çıkartırlar vs. Bu karmaşa için de şey iyidir, yani derdimizi halkımıza duyurmamız lazım. Halkımız da Erdoğancıdır büyük kısmıyla. Yani, en azından uzun yıllar boyunca öyle oldukları açık. Çok teşekkür ederim o zaman geldiğin için. Ben teşekkür ederim.

Efendim aslına bakarsan da bu hafta konuğum Ozan Gündoğdu'ydu. Türkiye'nin 2024 retrospektifine birlikte baktık. Böyle bir dönemde gazeteci olmak ve hakikati aramak gibi konuları deşvelemeye çalıştık. Gelecek hafta görüşmek üzere. Şimdilik hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)