
6.976 kelime · ~35 dk okuma
Aslına bakarsan da bugünkü konumuz kavga, polemik, basitlik, skanda. Biz düzeyli magazin yapacağız. Bence şaka gibi bir şey yani gerçekten. Ana akımda yer alıp da temiz magazin yapacağız iddiası zaten başlı başına komik ama artık sanırım öyle iddialar da pek yer almıyor. Televole'de 95'te başlıyor olması lazım. Futbol programından oraya nasıl kaydı yani onu aslında bakmak lazım. Yavaş yavaş magazin sızdı oraya.
İlk başta şöyle başlıyor. Alpay Özalan'ın manken Canser Özzengin'le İlhan Aşkın itibarına olan tüm maceranın bize televoya üzerinden aktarılmasıyla ve çok klişe bir cümle vardı. Sanat için soyunmak. Bunu her hafta bir ünlüye soruyorlardı. Sanat için soyunur musunuz?
Herkese merhaba. Aslına bakarsan da bugünkü konumuz kavga, polemik, basitlik, skandal. Bu konuları da en iyi Ekim Hocam'la konuşuruz sanırım diye düşündüm ve Ekim'i aslında hepimiz YouTube'daki Şokopop ismiyle yaptığı belgesel çalışmalarıyla tanıyoruz. Bu bölümde de magazin kültürünü, insanların magazin haberlerini neden tükettiğini ve Türkiye'nin yakın tarihini biraz konuşalım istiyorum. Maskenizi düşürmeye hazırsanız başlayalım.
Hoş geldin Ekim. Hoş buldum. Ekim Londra'da efendi gibi üniversiteni okuyup dönüp gelip niye bu magazin işlerine girdin? Yani aslında plansız gerçekleşti. Sadece her zaman popüler kültüre çok ilgim vardı magazine. Bunu da daha önce birkaç defa anlatmıştım. Benim büyüdüğüm evde hoş karşılanmayan bir şeydi. O yüzden yasaklı olması benim için bunu daha cazip kıldı.
Öyle olunca kendi başıma gizli saklı yaptığım bir aktivite olunca da zannediyorum öyle olunca daha çok yer edinmeye başladı bu benim giderekliğim hem zihnimde hem de genel olarak hayatımda. Sonra bir de üzerine lise sonrasında yurt dışına taşınınca toplam 8 sene yurt dışında kaldım. Sanırım öyle olunca insan çocukluğunda gördüklerini, okuduklarını, izlediklerini daha da bir özler ve ilgilenir hale geliyor. Bir de herhalde Türkiye'den uzakta olunca Türkiye'yi siyaset üzerinden değil, magazin üzerinden takip etmek daha da tatlı geldi o sıralar bana. Öyle olunca bir portal açıldı yavaş yavaş. Sonra bir de ben film okuyordum. Film okurken de aslında işte o sıralar Star Theorist'iyle tanıştım. Sonra Star Theorist'ini işte geliştiren Richard Dyer'ın aynı zamanda tabloidler üzerine de yazdığı şeyler var ve bunların Türkiye'deki karşılıklarının neler olabileceğine dair de düşünmeye başlamıştım. Ki nihayetinde de bitirirken tezimi Yeşilçam üzerine yazdım. Yeşilçam'daki kadın figürü üzerine yazdım. Türkan Şoray üzerinden. O dönemde de bizde acaba bu mesele nasıl işlendi? Yani hem basın üzerinden hem de tabii ki basının o sırada tanıtımını yaptığı filmler üzerinden. Nasıl gitti bu durum diye öyle bir yola girdim. Ardından da daha İngiltere'de yaşarken yeni film fonuna başvurmuştum. O zamanlar Anadolu kültürün. Ve proje geliştirme fonu kazandım oradan. Ser Bülent Sultan, Bülent Ersoy'un 70'lerdeki rakibesi. Çünkü yine tez araştırmamın bir süre öncesinde aslında erotik dönem üzerine bir şey yazmak istiyordum. Ve o dönem aslında erotik furya içinde ne kadar fazla trans oyuncunun da olduğunu fark etmiştim. Ser Bülent Sultan da onlardan biriydi. Aylin Berkay ismiyle yer alıyordu o furyanın içinde. Sonra onun Bülent Ersoy'a rakip bir assolist olduğunu fark ettim. Ardından onunla kontağa geçtim. Ben sizin hakkınızda belgesel çekmek istiyorum diye. O da tamam dedi.
Bir anda böyle bir parçalar birleşmeye başladı. Bir de ben İngiltere'den çok yorulmuştum maliyeti açısından. Yani işte 5 tane farklı freelance işte çalışıyordum sadece kiramı karşılayabilmek için. Ve böyle ya ben Türkiye'ye dönsem mi? Fikri giderek daha bir kafamda tatlılaşmaya başladı. Hangi sene bu kesin dönüş? Bu 2016. Zaten dönmeden bir ay, iki ay önce yeni film geliştirme fonunu kazanmayı öğrendim. Küçük bir mevlaydı ama benim için yeterince cesaretlendirici bir durumdu. Hemen oradayken daha LinkedIn'den de iş başvuruları yaptım ve tesadüfler eseri, net de eden onların YouTube kanalları yeni kuruluyor, kurgucu olarak işe alındım ve bir anda kendimi burada buldum. Ardından da ben orada çalışırken ya Türkiye'de magazine ya da popüler kültüre dair YouTube kanalı yok. Neden yapılması ki Amerika'da 100 tane örneği var diye düşünüp ben belki böyle bir yola girebilirim demeye başlamıştım ama bunu hobi olarak yapacaktım sadece. Ondan sonra olaylar öyle gelişmedi. Çünkü bu şokopop çok hızlı bir ürün kazandı. Yani 6 sene oldu zannederim. Ben de hatırlıyorum. Yani çıkar çıkmaz arkadaş gruplarında WhatsApp gruplarında kulaktan kulağa çok hızlı bir şekilde ilerledi. O nasıl hissettirdi sana? Çok şaşırdım.
Bir de gerçekten benim için yani ikinci defa come out olmak gibi bir şey oldu gerçekten. Yani bu şey maskeyi çıkarmadan öncesi için de hatta söyleyebilirim yani sırf şokopopu yapmak. Çünkü hemen az önce kaldığım yerden toparlarsam Serbülent Sultan bir kapris uğruna projeyi iptal etti. Ben kalakaldım. Nette'de çalıştığım dönemde
Ama divalarla çalışmak zordur. Çok zormuş. İlk o zaman fark ettim. İlk tecrübemdi. Gerçekten zordu. Hemen o dönemde de nettedeki işimden de artık biraz bıkmış hale gelmiştim. Yani challenge videoları, makyaj videoları falan kurgulamak bir zaman sonra beyninize eritebiliyor. Bir de o dönem 15 Temmuz oldu. Kanala askerler, halk, herkes girdi falan. Sonra bizi o kapıyla 6 ay boyunca daha çalıştırdılar kırılmış kapıyla. gibi durumların ardından ben buradan uzayayım dedim. Yani tabi insan aynı anda makyaj videosu ve askeri darbenin aynı anda aynı binada denemesi... Bir araya gelebildiği dönem vardı. Ama bu ülkenin de böyle hoş bir tadı da var yani bunları yaşatabiliyor insan yani. Kesinlikle aynen anca burada olabilirdi.
Ben de bunun üzerine ben kendi yoluma bakayım dedim. O sıralar İstanbul Onur Haftası komitesinde gönüllüydüm ve ilk defa hayatımda üç beş arkadaşım dışında magazin konuşabileceğim arkadaşlarım olmuştu. Yani biz orada politika için buluşuyorduk ama o toplantılar bir noktada bir yerde güncel magazine ya da oradan eski bir şeye de bağlanabiliyordu. Ben de o konularda hep saza elimi alıp bir şekilde döktürdüğüm için bir yerden sonra arkadaşlarım ya Ekim şu neydi bu neydi falan diye şunu da anlatsana bunu da anlatsana diye böyle bir cesaretlendirmeye başladılar.
Zaten bu şeyi de görüyoruz. Yani seninki biraz araştırmacı magazin haberi gibi. Şimdi magazin dediğimiz hadiseden çok meraklıları falan iyi bilir belki ama normalde insanın hayatının akışında ara ara fragmanlar gördüğünüz de bir şeydir. Çok da böyle büyük resmi birleştiremezsiniz. Birbirine tokat atar bakarsınız. Olayları biraz biliyorsunuzdur mesela ya da kavga ettiklerini falan ama böyle bir fikri takip ya da sürekli karşınıza çıkmadığı için yani sürekli parça parça karşınıza çıktığı için genel bir şey göremiyorsunuz. Seninki de ise yaptığın işte bağlamı çok iyi ortaya koyuyorsun. Ben de aramızda herhalde bir 10 yaşa yakın fark var. Ben bahsettiğim, özellikle üzerine gittiğim 90'lar ve ikimlerin başı anladığım kadarıyla, başka dönemleri de tabii biliyorsunuz. O dönemde ben üniversite yıllarında falandım, hatırlıyorum. Ama bu kadar bağlamını farkında değilmişim çoğunun. O bakımdan da bence asıl belirleyici olan o oldu. Bir de herhalde o sunumundaki değişiklik, Uğansker'in olması, işte o sesin değişirmesi. Yani estetik olarak da yeni bir işti yani Türkiye bakımından ve bir dilde yarattı galiba o kendini. Evet evet bir şekilde oluverdi o. Yani beni zorladı arkadaşlarım gerçekten o dönemde şey diye işte tam seren serengil dedikodu yapmaktan ötürü hapse atılmıştı.
Artık sen bu hikayenin geçmişini biliyorsun. Kalk bir şey yap, dediler. Ben bu arada şokapop fikrini netleden ayrılmadan önce bulmuş, oradaki müdürüme teklif etmiş ve reddedilmiştim. Ne sebeple reddedilmişsin? Çok niş bu tutmaz dedi, boşver dedi. Beni tekrar makyaj kurgusu yapmaya gönderdi. İyi ki öyle yapmış gerçekten. Yoksa bu iş bağımsız olmasa güzel olmazdı.
Bir de kanal da yani baskı da alabilirdi. Çünkü sonuçta büyük sermayenin işi ve biraz da insanların canını da sıkan işler diye yapıyorsun sonuçta yani. O yüzden baskı da olabilirdi. Böyle daha bağımsız olması gerçekten isabetli olmuş. Aynen yani hiçbir ideolojinin güdümü altında olmadan bunu yapabilmek önemli orada. Çünkü neticede Doğan grubuna aitti o dönemde nette. Onların korumak istediği sanatçılar olacaktı. Onların girilmesini istemediği konular olacaktı vesaire. O yüzden aslında tamamen hani hayrıma
Gelişmiş bir süreç oldu. Ve videoları da yapar yapmaz bir üç ay içerisinde patlayıverdi yani. Ve ben de şaşkınlıkla izledim. Çok hızlı ilerledi. Ama işler de iyiydi hakikaten. Bir de alışık olmadığımız bir şeydi. Daha önce görmediğimiz bir hadiseydi. Onun önemi kesinlikle. Magazine de baktığımda şunu gördüm biraz. Gazeteler çıkalı beri magazin var. Daha öncesinde de belki başka şekillerde vardı ama. Özellikle 2. Dünya Savaşı'ndan sonra galiba değil mi? Hani bu şöhret kültürünün başlaması. Aslında Golden Age Hollywood'la eş zamanlı. 50'lerden itibaren aslında işte orada Life dergisi çıkıyor, bizde Hayat dergisi oluyor falan hani öyle devam ediyor. Ama bizde bir de ikinci büyük patlaması herhalde bu özel kanallardan sonra 80'den sonra 90'dan sonra. Aslında tamamen 80 darbesinden sonra yani o dönem hem işte bu siyasi sansür çok artıyor. Yani öyle bir Türkiye ki hürriyet, milliyet bile birkaç günlük kapatılabiliniyor yani.
Hürriyet ki devletin gazetesidir neredeyse, kim sahibi olursa olsun. Hürriyet bile kaç gün kapatılmış. Hani geçiyorum tercümanı cumhuriyete, daha köşeli olan gazeteleri. O yüzden de o dönemden itibaren aslında giderek bir tabloid gazeteciliğine sığınıyorlar. Yani işte bu Türkiye'nin neoliberalleşmesiyle magazinin patlaması tamamen kol kola gidiyor. Onun öncesinde işte Saklambaç var mesela. Hani önemli sayılabilecek magazin yayını. İşte Ses dergisi var. Hayat var ki hayat yine daha o kadar tabloid
Magazinini değil. Hayatın içinde mesela o dönem ki bende de böyle şey bir kolamda arşivi vardı da o yüzden ben de arada bakardım böyle çocukken. Baya inceleme dosyaları falan ciddi haberler de olabilir. Evet evet teknolojiyle alakalı da şeyler var. Sağlıkla alakalı da var. Yani daha geniş bir yarpazesi var. Kan Film Festivali falan muhabir gönderebilecek kadar da güçlüymüş yani o kadar da şey değil ki. Tabi tabi yani arkada sonuç olarak bu gibi yayınların hepsi aslında çok büyük yayın organlarının küçük kardeşleri olarak çıkıyorlar ya yani tabloidlerin olayı bu bir noktada da fakat işte 80 darbesinden sonra bir anda işte mesela milliyetin renk şeyi oluyor işte hürriyet kelebek bir anda kendi başına bir şey haline geliyor yani iki sayfalık gazete içi olmaktan çıkıp tam gazetesi ortaya çıkıyor falan bir anda orası bir coşuyor
Sonra tabii özel kanalların ortaya çıkışıyla beraber daha bir ikinci patlama oluyor. Çünkü o dönemde bu defa televizyon dergileri, televizyon ekleri yani bir gazetenin, ana akım bir gazetenin, yaklaşık haftanın her günü verdiği farklı renkli kuşa kağıda basılı ekleri var. Çok acayip bir dönemdi. Hatırlıyorum ben onu. Güneş gazetesi vardı, başka gazeteler var. Bir hali de erotik fotoğraflar da barındırılmasında içinde. Normal evlere giren bir şeyden beklemeyeceğiniz kadar. Ve çok kaliteli kağıtlara basılan bir şeydi. Ve çok sıklıkla veriliyordu bu ekler. Kalınlardı bu ekler. 3-5 sayfada değillerdi. Aynen. Aslında çok maliyetli bir iş. Ve bir noktada işte özellikle bence peak yaptığı nokta şey oluyor. Herhalde bu Şam'dan Paşa, Galaksi gibi olan onlar ciddi anlamda çok kaliteli kağıtlara basılıyorlar. Gazetenin yanında her pazar sana ittirircesine bedava veriliyor. 20-30 sayfadan oluşuyor. Tabii sadece onunla ilgilenen bir başka gazete ekibi var. Yani artık bu bir Sabah Gazetesi'nin magazin servisi olmaktan da çıkmış bir durumda. İş çok büyüyor ama galiba oradaki eğlence endüstrisi de büyümeye başlıyor sanırım. Ve aktörler de çoğalıyor. Eskiden 3 kişi var, 5 kişi var, onlar hakkında dönüyorken birdenbire diziler, dizi oyuncuları, oradaki yeni Türk popu patlıyor tabii o dönem. Onun etkisi var. Bir de televizyona da yansıyor. Televole dönümü başlıyor ondan sonra. O da herhalde onun hemen akabinde değil mi?
Aslında televole dönemiyle evet, Şam'dan aynı dönem diyebiliriz. Örtüşüyorlar hatta. Neredeyse aynı. Şam'dan sanırım ilk 97'de çıkıyor. Televole'de 95'te başlıyor olması lazım. Futbol programından oraya nasıl kaydı? Yani onu aslında bakmak lazım. Yavaş yavaş magazin sızdı oraya. Nasıl oldu? Nasıl ele geçirdi o spor programını? Tamamen ona dönüştü ve sonrasında da o kültürün adı haline geldi. Futbol programıydı o ilk başladığında. Bayağı öyle. Futbol programı. Arada siyasilerle ilgili skeçler var. Daha doğrusu böyle işte kahkaha efekti konumunu saçma sapan işte ne bileyim Erbakan'ın suratını bir bebeğe monte ediyorlar ve hani ha ha ha diye ses geliyor arkadan falan gibi saçmalıklar. Bunun yanı sıra işte ilk başta şeyle başlıyor. Bugünlerde bir milletvekili olan yumruklarıyla konuştuğumuz Alpay Özalan'ın manken cansel öz zenginliği evliliğinin her dakika yani evlilik teklifinden itibaren ya da ilanı aşkından itibaren olan tüm maceranın
dakika dakika bize televole üzerinden aktarılmasıyla ve bunun reyting pastasında o dakikaların yüksek izlendiğinin fark edilmesiyle zannediyorum evin tüm üyelerini o noktada hani tipik bir çekirdek ailedeki herkesin ilgisini çeken bir yelpaze olduğu fark edilip bunun üzerinden hani manken futbolcu aşkları üstünden magazine kayıp sonra zaten artık öne alınamaz bir şekilde deep magazin oluyor yani. Tabii ondan sonra ve hatta şöyle bir hale geliyor o kadar çok yaygınlaşmış ki bunlar 2000 senesinde MIT müsteşarı Shankalata Sagun Televolelere karşı açıklama yapmıştı. Ben olsam, bunu izliyorsam, hep aynı 60 kişinin işte bu zengin hayatını falan görüyorsam, komünist olurdu. Aynen. Sınıf kini oluşturduğuna dair açıklaması var. Aynen. Devamlı gece kulüplerinin önünde çekim yapmalarının eleştirildiği... Ama o dönemde artık öyle bir noktaya gelmiş ki, zaten bilirsiniz işte hem kanalda da hem Show TV'de Televole var. Yani zaten bir mitoz bölümü 1. sezondan sonra yaşanıyor. Ardından Star TV önce kendi alternatiflerini geliştiriyor. Super Freakik diye Cem Uza'nın Star TV'si. Sonra bakıyorlar Super Freakik yetmiyor. Yine aynı ekibe bu defa da Star TV'ye yani bir sezon Star TV'de de var Televole yani. Üç kanalda birden Televole ismiyle Televole yayınlanıyor.
Yani çok acayip bir dönemdi gerçekten. Peki sonra Televole'nin sönümlenmesine ne diyorsun? Niye devam etmedi? Bir magazin programları var şimdi ama anlaşanlı bir Televole yok galiba. Tabii. O niye bitiyor yavaş yavaş? Aslında biraz o formülü oluşturan bazı hususlar politik konjonktür gereğiyle ortadan kalktı. Bunun en büyük bel kemiği hem Televole'nin hem Pazar Keyfi diyebiliriz zaten, yan programı. Biri cumartesi, diğeri pazar yayınlanıyor o sırada. Ana malzemesi aslında gece hayatı. Ve işte bu 2001 krizi dahi söz konusu olduğunda yine de onlar Layla ve Reyna'nın önündeler ve devamlı Kuruçeşme'de kameralar dolaşıyor ve çıkan sarhoş ünlüler çekiliyor, onların oraya girişi çekiliyor, kimisi içeriye sızabiliyor, onların oradaki işte bilmem neli meyhane falan isimli o yerlerdeki eğlence masalarını çekiyor ama
Neticede 2005'ten itibaren televizyonda işte alkol sansürlenmeye başlandı, sigara sansürlenmeye başlandı. 90'lı yılların ilk televole programlarının ya da işte o çok özel işte Class Magazine falan gibi programlara baktığınızda bazı ünlüler röportaj verirken sigara içiyor aynı zamanda. Yani çünkü evinde oturmuş. Stüdyoda içki içiliyordu, sigara içiliyordu. Hatta aynen ilk şey talk showların başında. O yüzden hani bu normlar değiştikçe bunların asıl bel kemiğini oluşturan bu gibi hususlar ortadan kalkmaya başladı. Yani artık gece kulübü çekip veremiyorlardı. İçki veremiyor, sigara veremiyor. O zaman gece kulübü içine girip çekim yapmanın manası kalmıştı. Aynen öyle. O yüzden de o durum giderek bir değişmeye başladı. Bir de bir yandan da aslında ilginç bu. Yani belki dünyada da böyle bir muhafazakarlaşma var mı olarak değerlendirilebilir mi? Bilmiyorum. Daha iyi incelenmesi gerekir ama tam böyle aslında yine o 2007'ler, 2008'ler yani 2010'lara doğru yaklaşırken dünyada da yani böyle Hollywood tabloidlerinde işte o Life and Style, In Touch, Us Weekly falan ünlülerin evlenip çocuk yapması kısmı yani o içerik diğerlerinden daha şişik hale geldi.
Yani atıyorum Paris Hilton'un Lindsay Lohan'ın dışarı çıkıp alkol komasına girircesine hallerde evlere taşınması kısmı daha önce %75'ini oluştururken Brad Pitt ve Angelina Jolie'nin 8 tane çocuğu ya da işte Tom Cruise'un bebeğinin fotoğrafları bu tabloidlerin daha büyük kısmını kaplamaya başladı. Bizde de eşdeğer olarak bir de AKP hükümeti olduğu için Böyle bir herkesin makbule oynaması yani işte teker teker evleniyorlar, teker teker çocuk doğuruyorlar. Çocuklarıyla ve eşleriyle ne kadar da ideal bir Türkiye'li aile olduklarını gözümüze sokuyorlar, ona dönüştü. Belki orada da CIA başkanı da böyle bir şey hamle yapmıştır, duymamışız.
Türkiye'deki konjonktür her şeyi çok belirliyor. Mesela sen de çok bahsediyorsun, 28 Şubat zamanında muhafazakar bir sermaye grubuna ait olan TGRT'nin inanılmaz dönüşümünü görüyoruz. Sermaye nazlıdır biraz, Rüzgar'a göre savunulur ama Türkiye'de de ünlülerimiz de hemen ona adapte olmayı başarıyorlar. Ama tabii burada Enver Ören...
Nazlı denemez onun için. Hatta Süleyman Demirel onun için şey diye bir sözü var. Enver Bey durakta beklemez gelen otobüse biner diye. Ve TGRT'nin değişim anındaki sloganı da gör bak neler olacak.
Hani belki bilmeyenler vardır, eminim herkes biliyordur ama TGRT çoğunluğu da yurt dışında gurbetçi olan vatandaşların, dindar kesimden vatandaşların, Türkiye'de dini değerlere uygun bir biçimde yayın yapacak bir kanal ihtiyacı üzerine ortaya çıkıyor. İhlas Holding var. 1993 yılında ve aslında vakfa toplanan bağışlar üzerinden oluşturuluyor sermayesi. Yani tamamen öyle Türkiye Gazetesi ve İhlas Holding üzerinden insanlar bayağı kollarındaki bilezikleri de bağışlamışlar. Çünkü işte faizsiz para, işte İslami değerlere uygun televizyon falan gibi. Tabii o sırada ne olduğunu da konuşmak lazım. Bu insanlar televizyonu açıyorlar ve herhangi bir uyarı olmaksızın sansürsüz memelere maruz kalıyorlar.
Her yerli ve yabancı içeriğin içinde mutlaka cinsellik imaları son derece yüksek gibi gibi... ...90'ların başının denetimsiz televizyonundan söz ediyoruz. Hemen 93 yılbaşında ya 92'yi 93'e bağlayan ya da 93'ü 94'e bağlayan yılbaşında yayına giriyor. Test yayınından çıkıp. Bu da çok manidar çünkü yılbaşı kutlanmıyor o kesime göre.
Onlar da Danimarkalı Gelin isimli filmi yayınlıyorlar yılbaşı eğlencelerine karşılık olarak ve iyi de bir rating alıyorlar. Danimarkalı Gelin o dindar kesimin içerisinde çok önemli bir eser haline geliyor. Ki hikayesi de Türkiye'ye yerleşmiş. Kendisi Danimarkalı ama Hollanda'da tanışıyor bu adam. Tuhaf bir kısım var neyse.
Türkiye'ye yerleşmiş Hollandalı bir yabancı gelinin kocasıyla evlenme şartı olarak din değiştirmesi. Ardından da ben Hristiyanken Hristiyanlığın kurallarını biliyordum ve ona göre yaşıyordum. Şimdi bu dinin kurallarını öğrenmeliyim. Bu Avrupa disiplini başka bir şey.
Bu kafayla başlıyor. Sonra etrafındaki kimsenin Türkiye'de gerçekten dini yaşamadığına karar veriyor. Böyle bir idrak anı yaşanıyor. Çünkü kocasının çoğunlukla seküler olan çevresi buna ''Ay sen de dinciler gibi oldun, sen de ammayobaz oldun.'' falan demeye başlıyorlar. Ardından işi daha da ileriye götürüp gerçekten tarikat...
noktasına geliyor yani. Onların önerdiği kitapları okuyor, kapanıyor, namaz kılmaya başlıyor falan. Ve neticesinde de Türkiye'de İslam'ın gerçekten yaşanamayacağına karar vererek Hollanda'ya geri taşınıyor, kocasını bırakıp. Müthiş bir hikaye. Ama tabii bir yandan da gurbetçilerin bağışlarının önemli bir pay olduğu bir yer için. Onu da göz önünde bulundurmalıyız. İyi bir tercih bir yandan da yani. Kesinlikle öyle. Ama sonra memeler. Sonra...
Yani şey Danimarkalı gelinin hak verecek şekilde evet gerçekten Türkiye'de yaşanmazmış diyebilecek şekilde bir tablo ortaya çıkmış. Çünkü şöyle gidiyor mesela tam olarak yani 28 Şubat'ı da kısmen atlattıktan sonra İhlas Holding 2001'de Likidita krizi yaşayıp batınca Hürriyet'in attığı başlık sanırım orada da bir hani intikam da söz konusu zannediyorum. Çünkü reyting çalma durumları var birbirlerinden. Faizsiz diye paraları topla Seda'ya yolla diye bir...
Başlık atıyorlar çünkü Seda Sayan'ın ayda müthiş paralar kazanıyorlar hepsi yani dolar üzerinden kazanıyorlar. 28 Şubat sonrası TGR'de bir anda Türkiye'de ne kadar ünlü varsa ama yani A grubundan Z grubuna kadar birinci sınıf ünlüden 15. sınıf ünlüye kadar herkese program yaptırıyor. Luna Park gibi bir kanalı dönüştü birdenbire bir de. Aynen. Öyle bir jeneriği var ki 99 yılından Türkiye'de o sırada ünlü olup da adı orada geçmeyen insan yok derince kadar.
Az. Ve herkesin her gece 3 tane en az talk show'u var. Bütün türkücülerin, şarkıcıların üstüne hepsinin ayrı ayrı dizileri var. Hepsi bir şekilde yarışma programı da sunuyor orada. Yani böyle bir sirk gerçekten de orası. Ve tabii ki İslam değerler falan asla söz konusu değil. O nedenle de... TGRT'nin dönüşümü Türkiye'de çok bizim şu an gördüğümüz bazı ünlülerin de kaderini etkiliyor. İşte benim daha ilk Gülben Seren serisinden itibaren de aldığım mesela Gülben Ergen'in kariyerinin ivmesi TGRT'nin sekülerleşmesiyle mümkün oluyor. Çünkü bir açık var o sırada orada çalışmak isteyecek de çok celebrity yok. İlk sekülerleşme sezonu yani daha herkes TGRT'de... Çok paranın olduğunu da kaşıtmamış bir ön yargıda söz konusu. Hani Kanal D'ye iş yapmak daha prestijliyken TGRT'ye yapmak daha az prestijli. Ama bakıyorlar ki Sedan Sayan ve Gülben Ergen müthiş servetler edinmeye başlıyorlar buradaki işleri üzerinden. Ertesi sezonundan itibaren zaten ipini koparan diğer kanallarla sözleşmesi dahi olsa TGRT ile çalışmaya başlıyor. Onlar ışığın önünü açmış gibi gözüküyor. Şimdi ufak bir ara verelim. Bu aradan sonra bu magazini seren camını beraber izlemeye devam edelim.
Ekim'le TGRT'nin dönüşümü üzerinden Türkiye'deki magazinin konuşmaya devam ediyoruz. Fakat bu işte, TGRT'nin bu layık hatalarından sonra diyelim, şu an çok daha şey tabir, yani tam oturmuyor tabi buraya ama tabiri yine de kullanılır. Daha sonradan işte Türkiye'deki genel bir muhafazakarlaşma ile, RTÜK kurallarının kurulmasıyla bir defa, sonra kurallarının sertleşmesiyle birlikte, belki biraz da ana akımın da yavaş yavaş ortadan kalkmasıyla birlikte yani. Tamamen kalkmadı ama eskiden magazin fikri kimlerdi belliydi. Şimdi mesela ben bakıyorum birisinin Instagram'da denk geliyorum böyle 3 milyon takipçisi var. Hiç adını duymamışım. Yani böyle bir şeyde olabilir. Müzisyen de olabiliyor, oyuncu da olabiliyor. Biraz o işler dağıldı gibi gözüküyor. Onun da herhalde bir tesiri vardır gibi geliyor bana. O tesir belki son... 10 sene için söyleyebiliriz. Ama zaten o 10 senenin öncesindeki 10 senede de giderek bu anlamda bir değişim söz konusuydu. Yani bir kabuk değişimi yaşanıyordu. O bitirdi bence en başta. Yani gerçekten de Türkiye'nin muhafazakarlaşması bu ünlülerin de sözde muhafazakarlaşmasına sebep oldu. Yani az önce bahsettiğimiz 90'ların o son çeyreğindeki dönemde mesela çok klişe bir cümle vardı. Sanat için soyunmak. Bunu her hafta bir ünlüye soruyorlardı. Sanat için soyunur musunuz? ya da Şam'dana soyunmayan ünlü yok denecek kadar azdı ve birisi uzun süre soyunmayan birisi soyunuyorsa da oyunu kuralına göre oynamaya başladı falan diye manşet atıyorlardı. O kadar yaygındı ki kum kapı cinayeti diye bir mesele vardı ki işte iki tane kadın tartışma çıkmış bir şey neyse birilerini öldürmüşlerdi yani. O kadını soydular.
Şimdi Zeynep Uludağ zaten soyundu hapis sonrası ve bir dizinin başrol oyuncusu oldu. Benim Hayatımın adını hatırlamıyorum ama Kanal D'de kendi hayatının dizisini oynadı. Üstüne ilk bu olayın 1-2 senesi boyunca mahkeme koridorlarında başörtüsüyle cinnet getirirken görmeye alışkın olduğumuz maktulün eşi Gülten Kızılkaya bir anda Aktüel Dergisi'nin kapağına böyle O da soyundu kısacası ve Sisi'ymiş bu arada her ikisinin de menajeri. Seyhan Soylu. O da ilginç bir figür. Ve bu olayın sonunda da bu ikili Bursa'da hatta Zeynep Uludağ'ın eşi o gazinonun sahibi Bursa'da bir gazino. Bu ikili yani Zeynep Uludağ ile Gültan Kızılkaya en son bir sahnede birlikte düet yaparak
Solandırıyorlar. Gerçekten tuhaf. Türkiye'de böyle kontrolden çıkınca çok güzel çıkardı. Bir ülke gerçekten yani. Dünyanın fazla ülkesinde olacak bir şey değil. Değil bence de. Peki şimdi de magazin programları devam ediyor. Görüyoruz işte böyle hafta sonları özellikle. Şunu söyleyecektim. Soyunmayan dövüyorlardı. Bugün de soyunanı en muhafazakarlaşmayla bağdaştıramayacağımız tip gazetecilerin sahibi olduğu Instagram sayfaları. Gerçekten çok dekorete giyinmiş birisini. Kıyafet hakkında ne düşünüyorsunuz diyor ama orada zaten ne yapacağı çok belli. Linş etmek üzere orada paylaşılıyor. Bir çizgi ilerisi Gökçe'nin kanalındaki magazin programında da
Vay efendim nasıl böyle giyinir o bir anne ya da anne değilse de işte o birinin kızı bu gibi argümanlarla dövüyorlar. Yani şey de tabii ki ana akımda çıplaklığın azaldığı bir gerçek ama öte yandan işte Instagram'da ya da diğer sosyal medya hesaplarında falan da azalmamış şekilde devam ediyor. Her şey şu anda aynı anda oluyor zaten. Peki bugünkü magazin için ne düşünüyorsun? Belli klişelerin içine hapsolmuş gibi geliyor bana. İzliyorsun, birisinin evine ziyarete gidiliyor. Birilerine bir şeyler soruluyor. Tam bir bağlamsızlık var şu anda sanki. Garip bir bombardıman. Tam kim olduğunu da bilmediğim bir takım ünlüler. Bir sasılık var bu magazinde. Kesinlikle. Çok tatsız şu anda. En son, tam 2016-2017 gibi bir şey oldu. Herhalde bilmiyorum, belki o senin astrolojik haritasıyla falan alakalıydı. Bir anda ne kadar 90'lar ünlüsü varsa hepsi...
son derece leş skandallarla gündeme gelmeye başlamışlardı. Üst üste yani hani böyle her biri bir şeyde basıldı, biri bilmem kimiyle beraber oldu, diğeri 20 sene önce yaşattığı bilmem ne için diğerini ifşa etti falan gibi. Hatta Sibel Can bir anda bikiniyle balkonda görüntülendi. Hani 90'lardakinin bir tık kapalı versiyonu gibi. Olsun ona da razıyız ama bir anda böyle gerçekten çocukluğuma döndüğümü hissetmiştim ben de o senenin magazin gününde. Geri geliyordu yani. Yapamıyorlar, bu sosyal mühendislik tutmuyor, dikiş tutmuyor bu ünlüler üstünde gibi düşünürken yine tat kaçtı kesinlikle. Tabii yani o dönem şeyi de çok yapıyor, eskiler ilk günler deniyor sosyal medyada etiketler kullanıyor falan. 90'larda da böyle bugünkü gençler de bakıp ne acayip, ne güzel insanlar eğleniyormuş falan diye de bakabilirler de tam öyle bir dönemde değildi aslında. Asla değil, asla epey de karanlık bir dönemden söz ediyoruz. Ben onu yaptığım videolarda her zaman mutlaka vurgulamaya çalışıyorum.
Çünkü öyle oturmaya başladı bir sürü insanın kafasına. Aman eskiden ne güzelmiş diyorlar ya. Güneydoğu'da neler oluyor o dönem. Fakirlik, fukaralık. Bir yandan işte şey... Faalimeçul cinayetlerin patladığı bir dönemden söz ediyoruz. Bir de üzerine şehirlerde de ne biçim baskılar kuruluyor insanların üstüne. Sadece bir ayrıcalıklı sınıf istediği kadar eğlenebiliyor ya da televizyonda denetim yok diye de... Yani işte temsil üzerinden değerlendirme bu. O temsili sana veren kurumun dili ne? Ve neyi nasıl yansıtmaya çalışıyor? Hiç bunu değerlendirmeden 90'lar ne kadar güzelmiş diyorlar. Bir de bir yandan tabii ki sansür ve lütuf kuralları çok zorluyor insanları. Ama öte yandan da böyle herkesi soymaya çalışmak da çok... Asla doğru bir şey değil yani. İsteyen herkes soyunsun. Ama zorla da birisini o aşamaya getirmeye gerek yok. Mecbur bırakır gibi insanlar. Doğru yolu seçti falan. Gerçekten öyle yani.
Bir yandan da işte nostalji o yüzden çok tehlikeli bir kavram. Yani gerçekten tuzakları olan bir kavram. Hani bir şeyin sadece iyi yanıyla hatırlamaya başlıyoruz üzerinden epey bir zaman geçtikten sonra. Ama yine de işte objektif düşünüp değerlendirmek her zaman önemli. Öbür türlü işte ay aman da o 90'larda ne kadar müthiş bir çağırmış keşke o zaman doğsaymışız diyenler gerçekten o dönemde yanlış şehirde doğsalardı ve oradan çıkacak ekonomik imkanlara sahip olmasalardı neler yaşayabileceklerini tahmin dahi edemezler.
Bir de yani çok seksist de bir dil kullanılıyordu o dönemki magazinde. Bugün o kadar değil yani. Yine çok şahane olmamakla beraber. Bugün daha değerli toplu diyebiliriz kesinlikle. Bunun sırf muhafazakarlaşmakla alakası yok. Bir yandan walk culture'la da alakası var. Neticede gerçekten de internetin de etkisi bu. Ama onun öncesinden itibaren biz bir şekilde Amerika'nın uydusu sayılırız. Küçük Amerika'yız denebilir bazı
Geçti bir sene sonra bize de gelir. Şuradaki birisi suç fikri akımı yani. Yani MeToo hiçbir zaman tam anlamıyla ana akım üzerinden mesela buraya maalesef taşınamadı. Ama susma bitsin gibi platformlar oluşturuldu ve en azından sosyal medya sayesinde haddini aşan bir dil kullanılıp bir yorum yapıldığında ya da bir hadise yaşandığında gerçekten de kadınlar birbirlerini savunabilir haldeler bilinçli anlamda. Bu da ana akımın o dili kullanmasını
bir anlamda ket vurabiliyor. Geçen yıllarda bir şey örneği olmuştu. Berrak Tüzünataç için sanıyorum CNN Türk'ün attığı fotoğrafüstü yazı olabilir. İşte davetkar dekolte diye geçiyordu. O da davetkar ne demek ya diye girişti onlara çok haklı olarak ve ağızlarının payını verdi. Şimdi bu geçmişte mümkün olamayacak bir şeydi. Geçmişte çok masum bir şeydi hatta. Daha neler yazıyorlar çünkü. Bir free kick meselesi vardı ki bu ülkede. Yani free kick verdi, free kick verdi. Herkes bir free kick veriyordu yani.
Hiçbir şeydi. Şimdi o fazla kullanılmıyor bildiğim kadarıyla. O kullanılmıyor ama aynı dönemde yine As Weekly'de de mesela Britney Spears'ın arabaya binerken eteğinin altından fotoğraf, yani işte objektifleri o tarafa yöneltip çekmeye çalışıp basarlardı. Bu da orası için bir gelenek gibiydi.
Aynı dönemlerde aynı yollardan geçiyoruz yine bir şekilde. Bizim paparazimiz de en az batılı paparaziler kadar agresif. Maalesef. Hiçbir özel hayat dinlemeden her yere dolan. Şey hakkında ne düşünüyorsun? Bir de bu magazin benzesinin eskiden doğayanları da vardı. Şenay Gülek, Aykut Işıklar, birkaç isim daha vardı. Kenan Erçekingöz falan. Onların nasıl bir rolü oluyordu bu magazinin oluşturulmasında?
Yani aslında hepsinin de bir de böyle farklı verdikleri tat ve sanırım farklı da ünlülerden oluşan antrajları var. Hepsinin korudukları, hepsinin canım arkadaşım, can dostum, yol arkadaşım falan dedikleri çeşitli ünlüler var. Aykut Işıklar hep daha sağ gazetelerde yazdı, çok ahlakçıydı aynı zamanda. Ve yine bugünlerde işte mesela Beyaz TV'de yapılan magazin gibi onun yaptığı magazin daha seviyesiz bir magazindi. Yani herkese gerçekten bel altı girip bir ahlak dersi vermek üzere. Kismesi altında. Hedef gösterirdi insanları. Kirli bir magazin yapıyordu. Şenay Düdek daha çok mekan mekan gezip şu can dostum burayı işletiyor. Orada da işte şu sevgili sanatçıyı gördüm. Yine muhteşem bir albüm çıkarttı falan. İşte o yani magazinle PR arası bir yerde. Aynen. Geçmişte menajerlik de yaptığı için. Bir de Dobralı'yla meşhurdu. E tabi Dobra Dobra programı.
Yani böyle şey hissi var ya, Şener Döktü söylerse hani doğru. Konu ne tam olarak, niye doğru söylenmesi gerekiyor onu bilmiyoruz ama müthiş bir ciddiyet havası vardı. Onu hatırlıyorum ben. Aslında üçü içinde, yok Kenan Ençet'in gözü biraz daha güleç bir tip denebilir ama diğer ikisi gerçekten de işlerini son derece ciddiyet içerisinde gerçekleştiren iki gazeteciydi programlarında. O gibi işte star magazinciler de kalmadı açıkçası. Yani onların ardından gelen belki muhabirlikten gazeteciliğe geçmiş olan işte Seyhan Erdağ gibi insanlar var. O da hani işte Yıldız Tilbe'yle ve Hülya Avşar'la girdiği polemikler sayesinde tanınır oldu. Yoksa onlar gibi star gazeteci daha sonrasına da gelmedi.
Sen öyle diyorsan öyledir. Müge Dağıstanlı var ama çok daha mütevazı bir, daha suya sabuna dokunmayan bir çizgisi var onun. 20 senedir televizyonda magazincilik yapıyor ama onun dışındaki programlarda yer alan insanlar zaten genelde gazeteci bile değiller ki artık. Tabii bu insanlar bir şekilde yani onlar da ünlü insanlardı. Şimdi ben hani özel olarak düzenli magazin takip etmezdim ama bu insanların ismini bilirdim mesela. Yani bir şekilde tabii daha da az yayın organı vardı. Karşınıza çıkıyordu. Onun da payı vardır. Şeyi de merak ediyorum. Yani şimdi sen bir retrospektif de sunuyorsun aslında. Yaptığın belgesellerde değilim artık belgesellerde. Çünkü ilk başta ne diyeceğimizi bilemedim. Sonra galiba bu bir belgesel. Yani müthiş bir araştırma sonucunda ve çok iyi bir şekilde bağlamına oturup sosyoekonomik olarak bütün şeylerini koyuyorsun. Peki buna baktığın zaman bu içeriklere çalışırken Türkiye sosyolojisi üzerine gördüğün
en net değişim kırılma ne? Yani biraz bahsettik şeyden ama hani böyle bir şeyler var mı dönüm noktaları diye gördüğün? Var var. Kesinlikle dönüm noktaları var. Bir defa bence 70'li yıllar iyi bir dönüm noktası denebilir. Yani bu batıdaki cinsel devrim bize de ister istemez sıçrıyor. O dönem inanılmaz bir patlama var. Yani tabii ki bize yine Türkiye'nin kuralları içerisinde yansıyabilen ve biraz daha böyle mesela
Amerika değil de İtalya'yı andıran tipte bir patlama söz konusu ki zaten işte bu o erotik güldürülerin falan girişiyle ama onun zaten ayak sesleri Pazar Dergisi kapaklarından belli olmaya başlıyor 60'lı yılların son çay reyinden itibaren ama 70'lerde gerçekten ana akım gazeteler de dahil olmak üzere çıplaklık her tarafı bir sarmaya başlıyor. Onun dışında yine 70'li yıllarda bir Lub'un Entertainerler patlaması var. Yani bir anda özellikle de Bülent Ersoy'un cinsiyet geçiş sürecini çok böyle hipermetatize bir biçimde yaşamaya başladığı dönemde çok fazla queer ve trans gazino sanatçıları ortaya çıkmaya başlıyor. Ta ki 12 Eylül'de ciddi bir darbe yiyene kadar. Aynen, 81 yılındaki Bülent Ersoy'a getirilen yasağa kadar. Yani 12 Eylül'ün hemen birkaç ay sonrasında aslında Lubunyalar bitiriliyor magazinde ve sahne dünyasında. Tabii askeri darbe bütün toplumu zapturapt altına koydu. Yani orada zaten bir generalin hoşuna gitmemesi... Aynen öyle, yetiyor. Zaten burada da mevzu bahis, Fahrettin Aslan'a Bülent Ersoy'un istemediği bir şimdi yani dik gitmesi, ameliyatını onun şerhine rağmen gerçekleştirmesi... Ardından aralarında yine finansal bir sebeple çıkan kriz. Fahrettin Aslan'ın kankası, emniyet müdürü Şükrü Balcı olması... ...onun valiliğe geçen nazı falan gibi bir şekilde zincirleme gidiyor. Ama tabii bunun ardından Lubonyolar sokaktan toplanıp, işkence görüp... ...trenlere bindirilip Eskişehir'e gönderiliyorlar. Onun dışında tabii 12 Eylül sonrası da çok ciddi bir dönüşüm söz konusu. O da artık işte kesinlikle mesela Dallas dizisinin etkisiyle başlamış bir durum var orada diyebiliriz. Neoliberalizmin kurallarını ya da kuralsızlığını Türkiye'ye tanıtmak, özümsetmek. O dönemde işte bu aslında mesela ses işte 60'lar sonunda da var, 70'lerde de var, 80'lerde de var ama 80'lerdeki ünlülerin açıklamaları gerçekten de hani artık böyle daha... Çünkü 70'lerde bir şekilde hepsinin bir sosyal mesaj kaygısı var. Böyle bir toplum adına bir şey yapıyor olmanın daha değerli olduğuna dair bir genel inanç var. En apolitiğinde dahi. Fakat bu 80'lerde tamamen şeye evriliyor yani. Hani lüks tüketiyorum, lüks yaşıyorum.
Ve bakın size bunu satıyorum ben ünlü olarak gibi. Sonrasında özel televizyonların açılmasıyla da bu daha da yaygınlaşıyor. Çünkü artık hani herhangi bir para vermeden evinizde sadece tuşa basarak açtığınızda evinizin içine girebilecek kadar etkili. O yüzden bu bahsettiğim aslında sanırım Türkiye'deki her 10 yılın Kültürel anlamda önemli mihenk taşları olduğunu söyleyebiliriz, dönüm noktaları olduğunu. Evet, yani şey de çok etkiliyor tabii ya, yani siyasi gelişmeler. Siyaset doğrudan aynası magazinin, yani orada ne oluyorsa magazinde olmaya başlıyor kısa sürede. Magazin nereye kadar toplumun aynası sence?
Yani şöyle, magazini üreten kurumun siyasi ideolojisiyle çok alakalı. O yüzden aslında sana orada görebileceğin kadar bir şey yansıtıyorlar. Yani bugün sosyal medyayı katmadan bunu söyleyeceğim. Söz konusu televizyonsa, yazılı basınsa, gerçekten de o yazılı basın, mesela Türkiye'de Türk sünni erkek bakış açısı üzerinden değerlendiriliyorsa, özgür kadınlar orospudur, orospuluk kötü bir şeydir. Homoseksüellik dünyanın en korkunç şeyidir, onlardan kaçın ya da komünistler korkunçtur, onlar vatan hainidir gibi bir dille sana haberi veriyorlar. Ama mesela bundan işte 10 sene evvel falan onur yürüyüşlerinin yapıldığı Türkiye'deki magazin de bu şekilde değildi değil mi? Değildi artık. Çünkü şöyle bir orada bir çizgi var işte 80'lerde de mesela Lubunyaların aksine magazinin dönüşünün şöyle bir önem noktası var. Bu AIDS kriziyle beraber dev bir stigma oluşuyor. Yani bu aslında Reagan hükümetiyle de çok alakalı. Burada uygulayıcısı Özal'la da çok alakalı. O dönem zaten aslında biz yani LGBT artı camiasının canavarlaştırıldığı dönem oluyor. Ama bu ne zamanki 90'lar sonuna doğru özellikle Amerika'da ve Avrupa'da daha normalleşince ve temsiller daha pozitifleşmeye başlayınca bizdeki ana akım temsiller de pozitifleşmeye başlıyor. Örneğin bir İstanbul Masalı dizisinde o güne kadarki stereotipe hiç uymayan ve son derecede pozitif yansılan bir eşcinsel erkek karakterin olması gibi. ama hemen ardından AKP Türkiye'sinde de Osman Sınav'ın çektiği kılıç günü galiba isim dizide aynı yatakta homoerotik bir sahnenin içerisine gösterilen iki erkeğin Rütük'ten dev tepki alıp gazeteler tarafından hedef gösterilip bunun üzerine Osman Sınav'ın da ben gençler ibret alsın bu iğrenç bir şeyi falan diye yaptım gibi bir şey açıklamasıyla da gidiyor ya da 80'li yıllarda multi Türkiye'nin ilk hipozitif vakası onunla ilgili pozitif açıklama yapan insan sayısı çok az ya da Bülent Ersoy'a sahne yasağı getirildiği dönem Sezen Aksu'sundan Seyyel Taner'e kadar yani aslında Lubunyaların ikonu olan insanların bile ben işte homoseksüellere acıyorum bu bir hastalık gibi açıklamaları varken 2007'de o dönemin öyle yıldızı diyebileceğimiz Hande Yener'de ben eşcinsellere bayılıyorum diye açıklama yapıyordu ve Kelebek bunu sür manşetten giriyordu yani
Tabii toplum da değişiyor, insanların bakış açısı da değişiyor. Bunun da katkısı vardır ama özellikle siyasetin belirlediği, sosyolojiden ziyade siyasetin belirlediği bir iklim Türkiye'de çok belirleyici hale geliyor. Kesinlikle öyle. Anladığım kadarıyla. Bir de şu da var galiba, söylediklerini onu çıkarıyorum. Türkiye dünyayla aslında aynı zamanda tınlıyor, aynı şekilde tınlıyor. Orada Reagan geliyor, Thatcher geliyor, burada size Özal geliyor. Aynen öyle. Aynı formülün, Türk damak tadına uygun içerisinde. Servis edilen hali.
Peki, yani senin yayınlarında bir queer feminist bakış açısı çok net bir şekilde gözüküyor. Ve çok da özellikle Türkiye'deki queer'liğin tarihini bu belgesellerde görebiliyoruz. En son örneği bu Who Says Virgin hakkında yapmış olduğum belgesel serisi. Şimdi geçmişe bakınca queer'lik kültürünün daha kabul edildiği bir dönem var mı? Daha doğal karşılandığı, daha stigmatize edilmediği bir dönem olmuş mu hiç Türkiye'de? Zannediyorum bence daha kapalı kapılar ardında yaşanmış olsa dahi, o da yine dünyanın genel iklimiyle alakalı, bence 50'lerden 80'lere kadar geçen dönem aslında daha az stigmatize edildiği bir dönem diye düşünüyorum. Yani bu huysuz virjin şeyinde onu görüyoruz belgeselinde. tavernalar var, gece kulüpleri var, orada kuyu şovlar var vs. Bu gayet doğal karşılamıyormuş gibi o zaman. Aynen ve bir transsosyal ya da homososyal bir ortamları da var insanların ve bu sanat dünyası içerisinde gayet bilinen, gayet kabul edilmiş bu insanlar birbiriyle aynı mahallelerde, örneğin Cihangir gibi bir alanda getolaşarak bir yandan da birbirlerini bilip korudukları, birbirlerine iş ayarladıkları vs. gibi de bir
Dönem ve zaman söz konusu. Çok özgürlüler anlamına gelmiyor ama kendi içerisinde... Kendi içerisinde öyleler. Peki şu anda nasıl görüyorsun? Nereye gidiyor mesela? Tabi ki pride'lar yasaklanıyor, iktidarın söylemi, miktar medyası... Ama toplumdaki yansıması bakımından görüyorum. Ne hissediyorsun toplumda buna bakış? Bana uzaktan bakıyorum ama gördüğüm kadarıyla aslında toplumda bir yumuşamada olduğunu.
Kesinlikle bir yumuşama var. Zaten belki toplumdaki yumuşamanın artışıyla baskının artışı da es zamanlı diyebiliriz. Çünkü neticesinde 2013 ve 2014 onur yürüyüşlerinin katılım sayısının fazlalığı ve ne kadar fazla LGBT'ye artı komünitesinden olmayan insanın da dahil ve destek olduğunun görünür hale gelmesiyle 2015'ten itibaren yasaklanmaya başlandı Pride'lar. Oysaki AKP İstanbul İl Başkanlığı övünüyordu. Aynen öyle. O ortada, o kamerada bir tek bizde var falan. Aynen öyle. Ve ben İstanbul Onur Haftası komitesindeyken hiç kim olduklarını bilmediğimiz ama bize arada mail atan AKLGBTI diye de bir örgüt vardı. Hatırlıyorum, hatırlıyorum. Hiçbir zaman öğrenemedim kim olduklarını ama varlardı yani. Röportaj vermişlerdi bir yerlere, onu hatırlıyorum yani. Ve bir yandan sonuçta şunu da unutmayalım. İlk 2003'teki onur yürüyüşü de yine AKP iktidardayken yaşandı. Fakat tabii AKP de kendi içinde devamlı morfeden bir varlık diye tanımlayabiliriz. Bu döneminde özellikle son 10 senenin de bu 5 senelik kısmına katabilirim. Yani pandeminin müftülük tarafından suçunun bize yıkılması.
Yani gerçekten AIDS krizini hatırlatan bir biçimde Türkiye'de LGBT artıların suçu olduğu söylendikten sonra giderek daha da artan bir baskı oluşmaya başladı. Ama bence bu toplum nezdinde ve gerçekten çoğunluklar her ne kadar Tuğçe Kazaz gibi tartışmalı isimler, büyük aile buluşması adı altında nefret pompalıyor da olsalar, insanları meydanlara da topluyor olsalar, Bence dışarıdaki daha sıradan insan için ailesinden birinin eşcinsel veya trans olması... ...ya da gündelik hayatta bir araya geldiği birilerinin LGBT'yi artı kimliğe sahip olması... ...artık eskisi kadar büyük bir sorun değil. Bence insanlar çok daha bunu kafalarında... okey hale getirmiş durumdalar. Yani her ne kadar hükümet bunun çok tersine uğraşsa da aslında o kadar fazla pozitif temsil de yer aldı ki son 20-25 senede bir şekilde bu kolektif bilince girdi. O yüzden de bizim de dışarıdaki herhangi bir insan olduğumuzu kabul ettiler. Peki şey arada sırada olurdu hala var mı bilmiyorum böyle yeni bir gazete kurulurdu eskiden. Ne derlerdi? Biz düzeyli magazin yapacağız. Bu düzeyli magazin nedir? Hiç kimse yapabildi mi?
Bence şaka gibi bir şey. Çok sık olurdu ama bu yani. Biz diğerleri gibi değiliz. Biz düzeyli magazin yapacağız. Yani şöyle söyleyeyim. Az önce ismini geçirdiğim işte Seyhan Erdağ, herkesin lakabıyla tanıdığı magazinci. Kendisinin YouTube ve Instagram'dan yaptığı magazin sayfasının adı Temiz Magazin.
Bu kişi Hülya Avşar'ın eski eşi ve eski eşinin yeni eşiyle birlikte tatile gitmesi üzerine bu grupta bilmem kim de yer alacak mı diye soru soracak kadar seviyesiz bir muhabir. Temiz magazin yaptığını iddia ediyor. O yüzden ana akımda yer alıp da temiz magazin yapacağız iddiası zaten başlı başına komik ama artık sanırım öyle iddialar da pek yer almıyor. Şeyde duymuştum, YouTube'dan işte bu Söylemezsem Olmaz programına geçen, aslında çok televizyon magazini gibi bir magazin yapan bir YouTuber kadın var, Yağmur Çevik diye. O Söylemezsem Olmaz'a geçen, artık burası değişti ben, çünkü orada eleştiriyormuş önceden orayı. İşte biz burada farklı bir şey yaratacağız falan filan dedi ama aynı, tas aynı, hamam yani. Peki bu belgeselleri hazırlarken dünyanın her yerinde eğlence endüstrisinin kara parayla ve buna da mafyayla bir takım bağlantıları vardır.
ve sen de bunları yaparken aslında oradaki bazı güç ilişkilerini vesaire görüyorsundur. Yani demin de mesela Şükrü Balcı'dan bahsettin. İsteyenler Google'dan araştırsın da oradan görebilirler. Program, yani belgesellerin içine koyamadığın birçok şeyin de farkındasındır diye tahmin ediyorum. Aslında ciddi birçok araştırmacı, gazeteciden daha fazla çünkü bugüne kadar yansıyan ağlar onlar. Yani onların da bayağı görüyorsun. Bir gün bunların hakkında da bir şey yapmayı düşünmüyorsun bir iklimin yumuşadığı bir zamanda.
Bilim yumuşadığında çok çok isterim çünkü çok fazla biriken şey var aslında bu anlamda. Benim düsturum şu anda kendimi koruyabilmek, daha önce geçmişte ekibim varken ekip arkadaşlarımı koruyabilmek adına basında yer almamış hiçbir haberi hikayenin bir parçası haline getirmiyoruz. Yani bu çok bilinen bir dedikodu bile olsa. Ya da dava dosyasında yer almış fakat basına yansımamış da olsa ama benim bundan haberim olsa yine de yer veremiyorum. Çünkü bana dava açıldığında bakın kaynak şurada bilmem ne gazetesi şu televizyon programı diyebilmeliyim. Daha önce bir şekilde medyada çıkmış bir şeyleri bir araya getirerek aslında bize onu göstermeye çalışıyorsun. Aynen öyle ve o yüzden de aslında benim yaptığım şeyde o kadar da kimseyi şok edecek, şaşırtacak bir şey olmamalı. Eğer biz balık hafızalı bir toplum olmasaydık. Bazen çok ilginç kaynaklarda buluyorsun yani o Ceren Cerengil meselesi. O kitabı nereden buldun?
Ya ben berbat yayınları çok seviyorum. Yani bu kitap da olabilir, pembe diziler de olabilir, tabloid gazeteler de olabilir. Biliyordum Seren Serengil'in kitap çıkardığını ve ta lisedeyken biliyordum yani. Müthiş bir şey o yani. Yani Ceren Cerengil olarak kendini saklaması...
Kitabın adının nefret olması her anlamıyla gerçekten çok çok özel. Gerçekten kavgam kadar güçlü bir isim de seçmiş. Ama senin belgesellerdeki o kan davaları bölümleri şeyi görüyoruz. Yani bayağı korakor sert kavgalar bunlar. Kanlı bıçaklı geçiyor. Bunların tabii bir kısmı da şey için olabilir mi? Hani PR için, kendilerini gündem tutmak için, biraz danışıklı dövüş tarafı var mı bunların? Sanmıyorum. Yani danışıklı dövüş olanlar var. Mesela Hülya Avşar ve Gülben Ergen polemiği gibi. Tam böyle 2000'le 2002 yılı arasında hangi gazeteyi açsanız iki günden birinde mutlaka denk geleceğiniz bir şey. Ama onun bir danışıklı dövüş olduğunu kendileri de daha sonrasında açıkladıkları için ve hiçbir zaman mesela Seren Serengil ile Gülben Ergen'in kavgası kadar ateşli bir şey ya da... Ya da Sezen Aksu'yla Yıldız Silben'in küslüğü kadar popüler kültürü etkilemiş bir durum olmadığı için ben hiçbir zaman alıp da onun üzerine bir Hülya vs. Gülben bölümü yapmak istemedim. Çünkü bence o kadar malzemeli, o kadar juicy bir şey yok yani ortada. Peki bundan sonra hangi konuyu işlemek istiyorsun? Var mı aklında belgesel fikrin? Yani Huysuz Virjin serisini bitirdikten sonraki sırada ne var?
Aslında BBG'yi bir kapatmak istiyorum. Ha, o da iki tane yaptın değil mi, üçüncüsü? İki tane yaptım, onun da bir final bölümü olacak. Onlardan sonraki projemin ne olduğunu şu anda tam olarak bilmiyorum ben de. Ama başka böyle yan birkaç tane iş yapıyorum, onları yayınlamaya başlayacağım. Böyle daha videocast'e dönük gibi işler, daha hızlı ve periyodik olarak yayınlanabilecek gibi şeyler. Onun sonrasında da yani hala kaç tane Metin'in yazmaya başladığım araştırmasının bir kısmını yaptığım şokopop içeriği var. Bakacağım onlardan hangisi şu anda en çok canım onu istiyorsa öyle devam edeceğim. O zaman bir de son bir soru soruyorum. Seni daha fazla tutmayalım. Peki geleceğe gitsen bugünden hangi olayı incelip şokopop içeriği yapmak isterdin?
20 yıl sonraki Ekim'sin ve bugünlere bakıyorsun. Neyin şokopop belgeselini yapardın? Tamam onu söyleyeyim. Zaten o kesinlikle yapmak istediğim de bir bölüm. Gelecekti kesinlikle bir noktada. Çünkü bir Ebru Gündeş serisine başlamıştık ve ben onun ilk bölümünden itibaren devamlı bunun Ebru Gündeş'in 90'lardaki hikayesi olduğunu söylüyordum. Çünkü 2000'lere girdikten sonra iş bugünün siyasetine de bir şekilde bağlanacaktı ve tehlikeli hale gelecekti ama Reza Zanrab konusunun
Yani araştırmam da belli miktarda hazır. O dönemden cebe attık, kaldı. Onu mutlaka işlemek istiyorum yani. Çünkü çok dallanıp budaklanan inanılmaz bir hikaye. Tamam, programdan sonra bana biraz anlatır mısın? Olur. Evet efendim, Aslına Bakarsan'ın bu bölümünde sevgili Ekim Acun, Namıdiğer Şokopop ile Türkiye Magazin Çukuru'nun derinlerine indik. Gelecek hafta görüşmek üzere, hoşça kalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.