Podcast

Beyoğlu Eski Günlerine Döner mi? | Konuk: Kanat Atkaya

Aslına Bakarsan

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Kimileri için sadece bir semt olsa da, Türkiye’deki birçok değişimin ön gösterimini Beyoğlu’nda izliyoruz. Siyasi iktidarların her daim hakim olmak istediği, birbirinden çok farklı insanların bir araya geldiği, kültür sanat ve eğlence hayatının merkezlerinden biri burası. Fakat bir süredir “bozduğunu” düşünenlerin de sayısı epey fazla. Aslına Bakarsan’ın bu bölümünde gazeteci Kanat Atkaya ile Beyoğlu’nu ve bu semtin içinde yetişen müzik akımlarını konuşuyoruz. Birlikte Beyoğlu eski günlerine döner mi sorusunu tartışıyoruz.






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠podbeemedia.com⁠'u ziyaret et!

------ Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

6.527 kelime · ~33 dk okuma

Eski beyoğlu ne güzeldi, beyoğlu bozdu gibi bir söz var. Şu anda bir düzeliyor mu ona bakmak lazım. Bir sistematik müdahale gördü. Türkiye için bir showcase yeri aslında. Batı ile ilintili konularda kaşıntısı olanların hedef belliydi. Ve bir mücadele alanı olarak. gördüğü bir bölge. Millet çok eğlenmeye başladı deyip kafasına da sopa vurulan bir yer yani. Rakçı olunuyordu. O cool bir şeydi galiba. Cool bir şey bence rakçı olmanın. Metalcilerin şeytanlaştırıldığı bir dönem var. Orada ne hissediyordun? Dışarıdan vahşi gözüküyoruz ama hani kalbi pamuk gibi insanlar bunlar. Eskiden işte dergiler, radyo programları vs. vardı. Bir külasyon bulabiliyordu insanlar. Şimdi o ortadan kalkmış durumda. Yani biraz algoritmalara insanlar mahkum mu? Her alanda olduğu gibi. Mücadele ettiğinde kazanma ihtimalin var yani.

Herkese merhaba. Aslına bakarsanız bu bölümümde konuğum sevgili Kanat Atkaya. Kanat çok uzun yıllardır gazetelerde, dergilerde ve fanzinlerde spor ve kültür sanat üzerine yazmış biri. Aynı zamanda Beyoğlu'nun da eski simalarından. Biz de bugün Kanat ile kimine göre bozan, kimine göre ise kabuk değiştiren Beyoğlu'nu konuşacağız. Ve onu da hazır bulmuşken müzik ve yayıncılık alemine de bir bakıp çıkacağız. Buyurun başlayalım.

Hoş geldin Karan. Hoş bulduk Özgür. Artık biliyorsun İstanbul'da yaşayan hemen herkesin ağzında bir eski Beyoğlu ne güzeldi, Beyoğlu bozdu gibi bir söz var. Gerçi ben bu sözü bir 30 yıl öncesinden de hatırlıyorum. Bu söz niye böyle ara ara geliyor, gidiyor? Şu anda bir düzeliyor mu ona bakmak lazım. Buzlada epey oldu çünkü yani bir sistematik müdahale gördü Beyoğlu. 2000'lerin başından itibaren ve siyasi saygıyla. Hele yaşam tarzında müdahale noktası falan gibi düşünmek çok abartmak olabilir ama Beyoğlu'nun kimliği kendi aktığı mecranın dışına biraz zorlandı ve sonuçta aldığı halden de kimse memnun olmaz bir noktaya geldik. Hani senin dediğin gibi bundan 30 yıl önce biz daha gençken Beyoğlu'nda gezerken falan o zamanki insanlar Beyoğlu bozdu derdi. Büyük ihtimalle onlara da birileri Beyoğlu bozdu. Kötü filan hani bu böyle bir zincirleme yürüdüğüne inandığım bir şey. Bizim bu gezip beğendiğimiz Beyoğlu aslında kimine göre bozulmuş bir Beyoğlu'ydu. Yani bu Lampedusa'nın Leopar diye bir romanı vardır. Hatta Visconti güzel bir filme çekmişti. Alain Delon, Burt Lancaster filan filan oynar. Orada romanda çok sevdiğim bir cümle vardır. Bazı şeylerin değişmemesi için bazı şeylerin değişmesi gerekir. Bazı şeylerin aynı kalması için bazı şeylerin değişmesi gerekir. Beyoğlu kendi genetik kökteliğiyle mi diyelim bilmiyorum yani böyle dinamizmi olan değişimlere çok çabuk uyum gösteren...

Transkriptin tamamını oku

Biraz dışarıdan bakıldığında kendi başına buyruk gibi bir alandır. Baskı kurduğunda, her baskı kurulan ortam gibi içine kapanabilir ama açıldığında hemen açılabilir. Bizim Harun'ların son albümü Mor ve Ötesinde tatlı bir şarkı vardı işte, İstiklal. Harun o şarkının demosu çıktığında bir bana göndermişti, ''Abi ne diyorsun?'' diye ama şarkıyla ilgili değil de daha çok Beyoğlu'yla ilgili görüşler için. Çünkü hani her şey bir gün değişebilir ve biz yine çıkarız. Beyoğlu'nun havasında bir şarkıydı, şarkının çıktığı dönem falan da önemliydi tabii ki. son albümlerindeki neyse. Çok çabuk değişebilecek, çok çabuk toparlayabilecek. Neye göre, kime göre tabii onları konuşuruz. Karşında ben oturdum ve bana sordun. Benim sevdiğim Beyoğlu böyle daha çok keyif aldığım tarzda ki Beyoğlu için umut var. Hani bozdu diyenlere, e tabii bozulmuştu eyvallah da düzelir mi diyenlere

Düzelir diyorum. Bana da biraz artık klişe olmaya başlamış gibi geliyor zaten. İlk soruyu da hani onu belli edecek şekilde sordum. Yani aslında düzeliyor mu gibi bir şey konuşulur gibi geliyor bana. Çünkü yakın zamanda birazcık bir hareketlenmeler başladı. En azından gerileme şekli durdu. Bir iki yer açılmaya başladı. Mesela eski barlardan bir iki tanesinin açıldığını duydum. Çok bizim gençliğimizdeki kendine çeken cazibe merkezi, dayanılmaz cazibe merkezi durumunda değil Beyoğlu ama gelebilir o vaziyette.

E tabii o dönem yani nostalji yapmak adına söylemiyorum ama... ...Lunapark gibi de bir yerdi bir bakımdan bakınca. Ama bak işte şöyle, ben küçükken bu seksenlerinin başı falan oluyor. Annem terziydi benim. Ve Beyoğlu'na burada terzi malzemeleri satan dükkanlar vardı. Mesela işte Aslıhan'ın yanındaki pasajda bir pilseci vardı. Şimdiyefkredinin karşısındaki pasajın içinde düğmeciler vardı falan. Çok sık gidip gelirdim Beyoğlu'na.

Hala Beyoğlu'nun tehlikeli görüldüğü, o yetmişlerde arka sokaklarının tehlikeli olmuşu, filmler yapılan bilmem ne, tekin görülmeyen, başına her işin gelebileceği bir günah yuvası. İstiklal Caddesi'nin trafiği açık olduğu dönem, değil mi? Tabii, trafiği açık olduğu dönem. O bayağı geç kapandı, 89-90'da, 91'de falan kapandı galiba, tam hatırlamıyorum. Sonrasında benim genç olarak gelmeye başladığım Beyoğlu var. Birazcık okuduğum Türk sevdiğim edebiyatçıların işlerini, Yusuf Atılgan'ların vesairelerin peşinde bir beyoğlu ile ilgili kendi kafamdaki hikayeleri yenilediğim veya tazelediğim dönemdeyim. Bir de çok tarihi olarak dönemdir. 92 Hayal Kahvesi açıldı.

92 aynı zamanda köprü yandı. Köprü yandıktan sonra rock barlar vs. çıkmaya başladı. Onu da daha genç dinleyicilerimiz için hatırlatalım. Galata Köprüsü'nün yanması sonucunda ya da yakılması sonucunda orada olan Kemancı'nın ve Beyoğlu'nun taşınması söz konusu. Kemancı da geldi, arkasından gitar geldi ve benzeri pek çok kulüp açıldı. Başka kulüpler de açıldı ve Beyoğlu böyle bir anda gece hani çok gece gündüz diyeyim yani 7.24 yaşayan başka bir hale geldi. Bizim esas özlediğimiz ve sevdiğimiz, kendi içinde problemleri olsa da o dönem. Beyoğlu, Türkiye için bir nasıl diyeyim, showcase yeri aslında. Türkiye'nin modern yüzünü göstermek için bir fırsat gibi görülmesi gerekirken cezalandırılan, genelde hani nasıl özleteyim, çok kabaca konuşunca da konuyu fazla bir yere hapsetmiş oluyoruz ama...

Batı ile ilintili konularda kaşıntısı olanların hedef bellediği ve bir mücadele alanı olarak gördüğü bir bölge burası. Yani iktidarların hep hakim olmak istediği bir alan gibi ya da rahatsız olduğu bir alan gibi. Yani kimi zaman ipini uzun bıraktıkları yani suç ve çeşitli belanın orada rahatlıkla yerleşebileceği kadar hoşgörülü davranılan ama hani millet çok eğlenmeye başladı deyip kafasına da sopa vurulan bir yer yani. Öyle olmuş. Bir de o 90'lı yıllarda ya da 2000'lerin başına kadar ya da belki biraz daha sonrasındaki o Beyoğlu'da hep bir de fonda rock çalıyor benim kafamda. Yani rock müzikle de sanki böyle ayrılmaz bir bağ var gibiydi o yıllarda. Bütün mekanlar da hani bunun üzerine gidiyordu. Onun hakkında ne düşünüyorsun? Yani Türkiye'de rock'ın o parladığı bir dönem var. 70'lerden dolayı rock ayrı. O başka bir dönem ama bir de 90'larda hakikaten bir rönesans yaşadı Türkiye'de.

Yaşadığı şöyle birkaç yönü var tabi bunda ama en önemlisi işte ilk kemancı geldiğinde biz Ali Poyraz Ol Tiyatrosu'nun üstündeki eski küçük kemancı yani daha bu alt kemancı üst kemancı yok yani köprü yandı. Rahmetli Zeki ile birlikte hatta Hava Parası görüşmesine niyeyse ben de gittim. Piştim Zeki'yle beraber. Uzun saçlı bir herif, yanımıza bir abi geldi. Orası gayet böyle çalışan bir pavyondu. İşte adamlar geldi, duvarlar ayna vesaire. Altta keverküla, Zeki adamla, Laz İlyas da vardı galiba. Böyle bir hava parası konuşması yapılıyor. Ben de gayet böyle... Ortamda çok çelişen bir tip olarak uzun saçlı ve üstümde böyle atıyorum. Ne tişörtü varsa o gün, metalik ama... Bilmem ne mi bilmiyorum. Ben de orada oturuyorum. Orayı aldı Zeki. Hatta abi dedik biz rak var, ayna pek olmaz. Köprü altı sistemi, duvarlar yine kilim falan kaplandı. Hani ayna olmaz, kilim niye olur onu da bilmiyoruz. Köprü altında kilimdi. Hiçbirimiz kilimden de hoşlandığımız için değil. Hatta ben şahsiyoları nefret ettim.

bir görüntüydü, neyse. Sonrasında alt kemancı vesaire açıldığında, pek çok grup, bugünün meşhur rock yıldızları Türkiye'nin, hani Teoman'ından, Aylin Aslım'ına, Şebnem Ferah'ından, Kargos'una, çoğu için bir ilk eğitim, ilk sahneye çıkma, gruplaşma, olayla tanışma, seyirciyle tanışma, cover band'ler üzerinden başladı. Öncelikle daha çok cover band'ler vardı, sonra kendi şarkılarını da söylemeye başladılar. Tabii, çoğu cover band. Bir de şöyle bir şey oldu tabii, hani bu Türkiye'de... 90'lı yıllara girilirken bir popüler müzik patlaması yaşandı, Türk pop müziğinde genel olarak. Onun tabii patlama alanına popüler müziğin diğer türleri de girdi. Dünyada da rock müzik, şey düşün o dönem, grunge bir aynı zamanda moda akımı olarak, yani sadece müzikal olarak bir şey değil, kılık, kıyafet, tavır. Ortaokuldan itibaren biz ne bileyim arkadaşlarımızda bende çoğumuz rockçıydık. Niye öyle olduğumuz konusunda bir fikrimiz de yoktu. Ama yani şeyi de bana ilginç geliyor. İnternet yok, bir şey yok. Hani nereden rock? Oradan birisi kaset çektiriyor. İşte oradan bir tane Almanca dergi buluyorsunuz metal dergisi. Almanca da bilmiyorsunuz ama orada bakıp spekülasyonlar. O dergiler de çok pahalı. Belki 10 kişi beraber hani böyle danaya girer gibi dergiye giriyorduk.

Tabii. Ama şeyde yani rakçı olunuyordu. O cool bir şeydi galiba. Hep cool bir şey bence rakçı olmak yani. Hani niye olmasın? Rakçı adam hani nasıl tarif ederiz biz bunu? Bilmiyorum da bir derdin meselen olması lazım. Bir şeye itiraz ediyor olman lazım. Hani uslu uslu oturup aşk şarkıları ve gelecekle ilgili umutlu günlerin hikayelerini dinlemek yerine... Ağabey böyleyken böyle diyen adamlara ihtiyaç var. Biz de onları sevdiğimiz için rockçi oluyoruz gibi çok kabaca bir tanım yapayım. Peki yine hani bu Beyoğlu bozdu ya da Beyoğlu epridi diyelim bir dönem şimdi geri geliyor gibi. Peki bu rock'ın da başına gelmedi mi biraz? Oğlum müzik dünyası hep ayrı bir mevzu. Yani müzik dünyasındaki bütün dinamikler değişti.

Hakim olan iş yapma şekli kullanılan formatlar, müziğin üretim, yayılma, dinlenme şekli tamamen değişti neredeyse. Tamamen diyebileceğimiz düzeyde. Sadece dijitalleşmeyle mi bağlantılı yoksa başka usularda var mı? Dijitalleşmeyle bağlantısız diyemeyiz. Tek sebebi dijitalleşmedir demek. Biraz boyunu aşabilir ama ondan bağımsız olarak da bakabileceğimiz bir şey değil. Çünkü... Sen mesela kendi şeyini düşün. Gençlik, çocukluk yıllarında bir albüm almak, dinlemek önemli bir şeydi. Çünkü bir para ayırman lazım. O albümü seçmen lazım. Ya bir arkadaşından kopyalayacaksın, her neyse. Ama hani böyle bir şeyi açıp bütün gün müzik dinleyemiyorduk. Veya açıp dinlediğiniz şey radyoysa orada dinlediklerimizi beğenmedik. Hani bize bir seçenek, kendi seçebileceğimiz müzikleri, sürekli dinleyebileceğimiz bir dünya. Bana mesela çok çılgın gelirdi herhalde o yaşlarımda sözlerde. Ergenken falan. O zaman sözler cennet gibi gelirdi ama olunca da cennet gibi olmadı. Tabii ama bak bunun dolaylı olarak bir sürü şeyi var. Mesela şimdi albüm formatı. Bugün artık albüm formülü diye bir şey yok. Kimsenin bir albüm dinlemek yerine geldi. İşte gruplar, şarkıcılar da single olarak yayınlıyorlar. Şu anki koşulları onu getiriyor. Ama şeyde yok muydu? Hani TRT'de program da vardı ya, Her Plan bir hikayesi vardı. O albümler aslında genel olarak bir şey de anlatıyorlardı.

Tabii, şimdi bir albümü... Single'lar bütünlü değildi yani. Değildi, tabii. Bizde genelde öyle bakılmış. Mesela Barış Manço'ların, Cem Karaca'ların filan da... ...ilk, hani baştan sona ben bunu albüm diye kaydedeyim diye kaydettikleri albümler... ...kariyerlerinde çok ileride çıkıyor. Genellikle albümleri single derlemeleri o zamanda.

O zaman da gerçi o şeyler var. Kırkbeşlikle başlıyorsunuz. Kırkbeşlik o zaman hakim bir format, aynen. Albüm pek bakılan bir format değil. Bu iş çok uzun hikayesi var. Taşımacılığı, ağırlığı, bilmem ne, sektörün genişimi, nasıl falan onlar. İş orada fazla dallanır, budaklanır da. Müziğin dediğim gibi dinleme şekli vs. her şey değişti. Dinlenen şarkılar değişti. Ne diyeyim sana? Geldiğimizde aslında özetleyebilirim. Çok basit bir şeydi. O kelimeyi bulamadım bir türlü. Ama geldiğimiz noktada rock müziğin bildiğimiz formda yaşaması da pek mümkün değil. O da başkalaşıyor. Başka bir şey dönüşüyor. Bender gruplar da biraz ortadan kurmaya başladı. bir gerileme yaşıyor şeylere bakarsan, bir statistiklere bakarsan ama bu ölecek bir şey değildir yani hani işin özünde bu dünyadaki trendler ve böyle ve gelecek bize böyle bir yer işaret ediyor diye biz öyle müzik dinleyecek, dinleyeceğiz diye bir durum da yok. İstediğimiz gibi dinleriz.

Orası kesin. Bir de medyanın birçok alanında bu oldu. Ama müzikte de bu oldu. Eskiden dergiler, radyo programları vs. vardı. Bir kürasyon bulabiliyordu insanlar. Sen de bunun içindeydin hep. Hem Lanet gibi fanzinlerden itibaren ya da Hey gibi o dönemin. Blue Jean çıkana kadar herhalde tek zor düzgün müzik dergisi oydu o dönemde. Hepimiz işte birkaç dergi vardı ve oradan takip ediyorduk. Ve orada işte bu işin yetkin olduğu belli insanlar aslında size bir kürasyon sunuyorlardı ve rehberlik ediyorlardı. Şimdi o ortadan kalkmış durumda. Yani biraz algoritmalara insanlar mahkum mu? Yoksa bu iyi bir şey mi, kötü bir şey mi? Belki de iyi olduğu tarafları da vardır. Çünkü o zaman da suyun başını tutmuş üç beş kişinin zevkleri belki belirliyordu bazı şeyleri.

Yani yapı gereği ben çok götümsel olmayı seven bir adam değilim. Tabii o dergiler yok, algoritmaya mahkum gibi gözüküyorsun ama bir yandan da sosyal medyada ben çok enteresan insanlar takip ediyorum. Belli konularda çok uzmanlaşmış. Mesela müzik konusunda onların rehberliğini önemsiyorum veya koleksiyonlarını önemsediğim insanlar. Bir yandan da bu teknoloji bana onlara ulaşma ve onlara tanıma imkanı sundu. Yani sadece Blue Note'un 58-60 yılları arasında çıkarttığı hardbop albümler üzerine bir adam uzmanlaşmış. Nereden bulacaksın bu adamı yani? Hiçbir yerde bulamazsın. Sosyal medyada o adamı buluyorsun ve aa bak adam abi bu işle güzel kafayı bozmuş, ne güzel anlatıyor falan. diye dinliyorsun. İşi başka yerden dengeleyebilirsin. Sadece algoritmaya mahkum değilsin. Bir de algoritmayla ilgili şöyle bir şey söyleyeyim. Pandemi başında ilk refleksim müzik dinleme konusunda, çünkü o zaman Mirgün'le bir konuşmuştuk. Mirgün bir program yapıyordu. Sormuştu bana, niye dinliyorsun diye. Beatles. Sonra dedim ki, ulan ben niye Beatles'a kaçtım hemen? Yani Beatles'ı çok severim falan, o ayrı da. Hayatımda kendimi demek en güvelde hissettiğim, en rahat hissettiğim, beni rahatsız etmeyecek şey Beatles'ta diye düşünmüştüm. Fakat sonra... Bu Spotify şey veriyor ya sana her hafta bir haftalık keşif. Senin müzik zevkin ve dinleme davranışlarının üzerinden sana bir bunları da dinle diyor. Bir baktım dünyanın en sıkıcı listesine sahibim. Sıkıcı değil, şahane şarkılar, şahane gruplar ama aynı yerde dolanıp duruyorum. Yani bunu fark ettim. Dedim ki ben bu algoritmayı biraz bozayım.

Bir maceraya çıkayım yani, müzikal macera. O ne güzel, harika bir şey. Direkt Güney Asya saygıdelik raki, Japon jazı, Estonya popu falan diye böyle yerlere girdim. Sen bizim bana yan bakan değil, bayağı dalmışsın. Ama şöyle, bunun sonunda ben şahane şarkılara ulaştım. Dinlemeyi pek aklımdan geçirmediğim türlerle tanıştım. Bazılarıyla beraberliğim sürüyor falan. Kalıcı bir şeyler de oldu. Hem de o yapıyı bozmuş oldum. Bunun da bana şu imkanı sağladığını gördüm. Hani aslında aleyhime gibi gözüken ve sinirlendiğim bir şeyin bana fayda sağladığını düşündüm. Bunu her alanda olduğu gibi mücadele ettiğinde kazanma ihtimalin var yani. Burada da bir kazanım sağlamıştım. Ben de benzer şeyler yaşadım bu arada bu müzikteki algoritmayla bağlantılı olarak. Ben de benzer bir şekilde çok sıkıldım.

Bir yere hapsolmuşum gibi hissettim. Biraz onu algoritmalar da yapıyor. Yani sen bunu seviyorsun, al bir benzeri, al bir benzeri, al bir benzeri derken. Senin kadar radikal olmasa da ben de bir aylık kırmaya çalıştım. Ve orada da çok bambaşka dünyaları da bulabiliyorsun. İnanılmaz müzikler. Yani ne bileyim, Moğol hip-hop'unu ben bir daha nerede dinleyeceğim eskiden olsa haberim bile olmazdı. Moğolca da uyguymuş rap'e bence. Metal'e de çok uygun. Hu diye bir grup var. Bayılıyoruz. Onlar bayağı da ünlü oldular. Ötüken diye bir şey var, kız grubu var. Sibirya türküller galiba. Çok acayip şeyler yapıyor onlar da. Bu Sibirya, o Tuva falan oralarda bir şarkı söyleme tekniği var. İki ses çıkarıyorsun. Bu Richard Feynman diye bir adam vardı, meşhur fizikçi. Challenger Commission'da falan çalışmış. Bu adamın bir kitabını okumuştum. Bir arkadaşın oğluyla çocuk, küçük şey oynuyorlar, o zaman daha tabi internette hiçbir şey yok. Harita, dünya haritasında birbirlerini bilemeyecekleri noktaları soruyorlar. Ve bu bir oyun yani, işte bir yer soruyor, onu bulmaya çalışıyorsun sen haritada falan. Çocuğu birazcık motive edici bir şey gibi. Bir şey öğretiyorlar.

Tamnu Tuva. Tuva, Sibirya tarafında Sovyetlerin ilhak ettiği ve nükleer denemeler için kullandığı... ...Türkik bir bölge aslında hala. İşte yurtlar, çadırlar... Hatta etnik olarak Türklerin ilk çıktığı yerler o Sibirya tarafında. O taraflar yani. Nomadik insanlar falan.

O zamanlar tabi oranın fotoğrafını görmek bile mümkün değil. Bir de Sovyetler, Soğuk Savaş Dönemi'nin nükleer denemeler yapılıyor. Fakat Richard Feynman da enteresan bir adam. Diyor ki, orada bir okul vardır, o okulun bir müdürü vardır. Biz gel diyor, bu müdüre mektup yazalım falan diye. O dönemde... Nasıl yapılıyor adresinin? Bilmem ne, Town of Tuva, merkez ilkokulu falan.

Daha doğrusu şöyle yapıyorlar önce, bir İngilizce, Rusça, Rusça, Moğolca iki sözlükten... ...Türkçe dili mantığında da bir çeviri yapıyorlar. Hani işte yüklem şurada bilmem ne, özne burada falan gibi yazıyorlar... ...ve bir netice elde ediyorlar. Bu Tuva üzerine bende de merak uyandırmıştı. Kitaptaki bu insanların heyecanı beni de çok heyecanlandırmıştı. Bir şeyle bu kadar uğraşılır mı? İngilizce, Rusça, Moğolca'ya çevireceğim. Sekiz ay sonra mektup geliyor.

O sırada bu Tuva işine kafayı takınca müziklerini de bulmuştum. Çok da iyi bir şey albüm vardır. Bir Tuvalı bu çift ses çalışan bir adamla bir Havai'li bir bluzcunun albümlerini Grammy'de almışlardı. Böyle world müzikte bir 15 yıl önce falan. Bir de Barış Pirasan oralarla ilgili bir film çekecekti falan. Hayatımda böyle bir Tuva... Island Man diye bir grup vardı. Orada Tolga Benegre, Yassin Heydaglistan. O ikisi şeyin izinde diye kopuzun mopuzun izinde oralara kadar gittiler. Enteresan hakikaten oralarda. Bu Tuvalıların, yani Tuva'dan benim tanıdığım o teknik falan da çok etkileyici hakikaten.

Türkiye'de de onun böyle çok seyrelmiş hali biraz Toroslardaki bazı yörüklerin türkülerinde varmış ama çok çok şey hali yani çok light bir hali çünkü oralarda yani hakikaten o bir şey yani bir de sanırım ibadette de ilgili o şamanizmle falan. Evet şimdi kısa bir ara verelim aradan sonra sohbetimize kaldığımız yerden devam edeceğiz. Tekrar merhaba. Neyse Tuva'dan Beyoğlu'na tekrar dönelim. 2020'de İST dergisinde müdavimlik üzerine yazdığın bir yazıda şöyle bir şey diyorsun. İnsan-mekan ilişkisini kendimizce çözmüştük fakat zaman-mekan-insan denkleminde kaybolduk diyorsun yıllar içinde. Bunu biraz açalım mı? Zamanın buradaki etkisinden neyi kastediyorsun? Zaman içinde bizim en kabaca söylemem gerekirse mekanları kaybettik veya insanları içindeki insanları kaybettik. O denklemi bütün halinde korumayı beceremedik. Buradaki değişken biz olabiliriz, birey olabiliriz ama mekan ve karakterinin korunabileceği... O batıda hep özendiğimiz şey değil mi? Yapamadık o işleri.

Bu böyle bir suçlayıcı veya ah canım Beyoğlu filan tonuna girmek istemiyorum. Onlar bana biraz acıklı geliyor. Hani yapılabilecek çok basit şeylerle bazı ikonik mi diyeyim, kült mü diyeyim mekanların yaşatılması önemliydi Beyoğlu için. Bunu beceremedik yani. Evet ama bunu biz genelde beceremiyoruz zaten. Yani bir mekik çok nadir mekandır bizde böyle. Hani yıllardır duran, devam eden, aynı şekilde süren... Yok, evet. Fazla da yok. Yok, şu anda ben mesela zihnimdeki bu İstiklal Caddesi bir buçuk kilometre falan bir şeydir. Taksim girişinden Tünel Meydanı bir kilometre dört yüz metre mi, bir buçuk kilometre mi ne bir şeydir. O fasadda ben on bir yaşımdan beri yürüdüğüm herhalde binlerce kilometre yürümüşüm yani orayı. Aynı kalan hangi dükkanlar var diye düşünüyorum bazen. Pek çıkmıyor. Yani en Panter kırtasiye belki kaldı. Başka böyle bir mekan olarak kalan çok net bir şey hatırlamıyorum. Belki o safların olduğu pasajda falan belki. Aslıhan Pasajı şeydi ama orası aslında, Krepan Pasajı'ydı eski. Meyhane falan vardı değil mi orada? Tabii. Bu dünya rakı içip ölmeme günü hikayesi oradadır. Orada Neşe Gazinosu. Adı gazino da meyhane. Benim rahmetli babam da oraya giderdi, oradan biliyorum. Bu edebiyatçıların falan da çok takıldığı bir yerdi. Bugünkü pasajın yapısı gibi, biraz böyle yamuk yumuk sokakları olan Çiçek Pasajı'ndaki, Kimene'deki Osman mesela... Kimene'yi hatırlarım. Hala var Kimene. Onun şu anki işletmecisi olan Osman orada komiğiydi. Onun amcası Kadir, tam karşısındaki Kadir'in yeridir. Onlar aynı köyüdür. Zaten Pasaj'da Entel, Cavit filan onların rahmetli. Asponeş'le de biraz öyle hemşirelik ilişkisi vardır. Tabii bize öyle olur ama genelde biri bir yerde. Bizim hürriyette de yıllarca bütün şoförler aynı. İlden, ilçeden falan bir şeyden de öyle olabiliyor yani. Böyle bir vaziyette. Ama onlar tabii bir önceki sahiplerden işin nasıl yapılacağını öğrenmişlerdi. Yani aynı bizim Yakup vesaire gibi hani Rum meyhanecilerden vesaireden öğrenip yapılmıştı. Onlar kalmadı.

Yıllar yıllar evvel Selanik'e gitmiştik üniversite öğrencisiyken. Orada Atina'da öğrenciler vardı. Gidecek yeri arıyoruz, bulamıyoruz bir türlü. Onlar da çünkü Selanik'i bilmiyorlar. Bir şekilde Türkiye Başkonsolosluğu'na uğramıştık. Türkiye Konsolosluğu'na uğramıştık oradaki. Atatürk'ün evini falan ziyaret ederken. Ben oradaki Türk diplomatlara sormuştum. Onlar da bizim bilmem kim var orada dediler. Meğer Çiçek Pasajı'nda birisinin bildiği biriymiş. Yani oradaki iyi meyaniyi de gene İstanbullular bulmuştu. Yunanlılar bulamamıştı Selanik'teki iyi meyhaneyi. Şimdi İstanbul'da bulamazsın iyi meyhane. Yani anladığım kadarıyla artık eskisi gibi meyhane falan çok gitmiyorum da. Ama ne zaman gitsem mezeler kötü. Çünkü aynı yerden dağıtım yapılıyor vesaire filan falan. Yani sanayi tipi neredeyse. Ya da işte böyle yeni nesil gastronomi meyhane. Sonra tam meyhane mi değil mi? Onlar da karışık. Abi yeni nesil dendi mi bir şeye? Ben her an çatışma çıkacakmış ve ben de arada vurulacakmışım gibi hissediyorum yani.

Yeni nesil bir mekandan bahsedildiğinde silahlı çatışma çıkacak bir yer gibi geliyor bana. Şimdi hepsinin günahını almıyor musun? Almıyorum tabii. Şunu da sormak istiyorum. Şimdi sen müzik yazarlığına başladığın zamanlarda aslında çok karşı kültürden, alt kültürden bir yerlerden başlıyorsun. Fanzinlerden başlıyorsun.

Aslında yok. İlk başta Hey'den mi başlıyorsun? Tabi Hey. Sonra Çağla'nın geldiğinde bana Lanet 2-3 sayı yayınlanmıştı ben. Lanete maruz muşküldü oradaki. Zaten o çağrıştırdı bana. Daha bir karşı kültür şey gibi. Ben orada biraz Lanet'in... Yani daha doğrusu şöyle bir heavy metal fanzine bu ama ben kendimi heavy metalci olarak tanımlamıyorum, heavy metal çok sevsem de. Ben birazcık bu iç cepheden onlara saldıran ve dalga geçen, işte hani köprü altında anerkeğin de yük ediniyip pogo yaptıktan sonra eve gidip annenin tarhana çorbasını içmek gibi çelişkileri.

Kitlenin üzerine atırdım. Huzursuz edici bir adamdı. Peki, ne diyorsun? Sonuçta batıl bir formu aldık biz ve uzun süre mesela Türkçe rock yapılmaz diye de bir ciddi inanış vardı Türkiye'de. Onun açılması bir aya vakit aldı. O tartışmaları da biz, bir tık daha gencim, biz de şeyden takip ediyorduk. Mizah dergilerinin bir köşelerinde bildiri bundan bahsediyordu. İşte orada burada bazen elinde bir fanzin geçiyordu ya da ne bileyim işte

Lise 1 talebeleri olarak, niyeyse bu konuyu masaraya oturtuyorduk. Bir kısmı İngilizce rock olur, sadece İngilizce olur diyordu. Bir kısmı Türkçe de olabilir diyordu. Bu arada kimse doğru düzgün İngilizce bilmiyor. Toplam dinlediğimiz... Herkesin maksimum 5-6 belki rock albümü var ama... Bunu ben şimdi görüyorum. Yani Anadolu rock macerasında da bunu gördük. Sonra da Türkiye'deki o 90'lı yıllarda çıkan rock da gördük. Yani yabancı bir form önce hakikaten dışarıdan bir unsur gibi geliyor. Fakat sonradan çok güzel bir şekilde, belki bizim toplumda da öyle bir yanı var, çok güzel adapte ediyor bunu, kendi kültürünü. Yani Anadolu pop, Anadolu rock hikayesi. İkisinin de isim babası Taner abidir bu arada. Taner Öngür, Moğollar. İşin çıkış noktasına baktığında zaten senin demin söylediğin formül var. Yani Hürriyet Gazetesi yıllar önce bir müzik yarışması düzenliyor ve bu müzik yarışmasını şöyle duyuruyor.

Batı enstrümanlarıyla yerli ezgiler çalmak. Fikir bu. İşte Erkin Koray Çiçek Dağı'nı yapıyor, Moğollar Haliç'te... O fikir nasıl oluştu sence? Valla dünyada da şöyle bir şey... Yerliyle Batı'nın iyi anlarını alalım diye bir şey vardır ya bizde. Bu miksaj fikri bizde çok sevilen bir fikir. Hani Batı'yla Doğu'yu kaynaştırmak, bir füzyon yaratmak ve... Buradan da bir neticeye varmak. Normal değil mi abi? Eline gitar alıyorsun, bir şeyler çalıyorsun. Bir de çocukluğundan beri bildiğin ezgiler vesaire var. Yani bir elin gider onları da bu cihazla, bu çalgıyla çalmaya zahmet. Gider ama şöyle bak, Türkiye'deki şimdi üç büyük şeye bakalım, efsane isme. Barış Manço Galatasaray liselidir. Cem Karaca Robert Kolejlidir. Erkin Koray Alman liselidir. Yani bunlar batı eğitime.

almışlardır ve daha büyük avantajı da şudur, o kültürün hakim olduğu bir okulda olduğun için yabancı müziğe, enstrümana vesaire ulaşımın kolaydır. Yani Türkiye'ye batı tarzı popüler müziğin geldiği yer, Heybela'da Deniz Askeri Lisesi, yani ilk orkestra orada kuruluyor, Durul Gençler falan. Abi resim sanatı da Türkiye'ye askeri yüzeyinden geliyor Osmanlı'da. Ama orada tabii şu önemli yani bunlar çünkü gemide çalışıyorlar veya gemide çalışan tanıdıkları var aynı. Plak geliyor. Tabii Beatles'ın Liverpool'dan çıkması da tesadüf değildir yani orası da liman şehridir. Bunların istediği Amerika'ya gidip gelen yok dayısının oğlu, amcasının yeğeni falan neyse onlara plak söyleyerek falan böyle bir kültürel hat kuruluyor, coğrafi hat kuruluyor. Şeyde de oluyor benim bir akrabam var o zamanlar basketbolcu, yurt dışına deplasmayı görendi. Profesyonel basketbolcu. Çok havalar alıyormuş. Özellikle İtalya'ya gittikleri zaman plakları toplayıp geliyorlarmış. Herkes de onların peşinde koşuyormuş. Bugün geldiğimiz nokta da öyle. Özgürcüğüm, çok saçma ama ben İzzet abiyle, İzzet Öz'le konuşuyorum. İkimiz de plak severiz, o da sever, ben de severim. İzzet abi, sen nasıl getiriyordun plakları? 70'lerde plakları. Gidip gelen arkadaşlardan rica ediyordum. O zaman çünkü döviz çıkmasın diye ülkede şu uygulamalar vardı falan, bir şey anlatıyordum. Dedim ki, İzzet abi bak 50 yıl geçmiş, aynı şeyle uğraşıyoruz.

Bir plak sipariş vermeye kalksam işte otuz liraya geçmemek zorundayım. Shipping'i falan verdim de şöyle bir şey de geliyor. Hani şunu biraz şey diye işe sonra dedim ki, bak abi dedim artık gazetecilik yapmıyorum. Hiçbir şeyle uğraşmıyorum. Sadece plak, plak ambalajları, plak kapakları gibi konularla yoğun şekilde uğraşıyorum. Kaçtığım yer bu toplumda tamam mı? Sadece plakla. Orada bile gelip dürtüyor beni devlet.

Getiremezsin diyor. Getirirsen çok acayip vergi alırım. Bir de bu paketi sana ya veririm ya vermem falan gibi bir şeylerle uğraştırıyor seni. O zaman abi işi büyütüp plak toptancısı olacaksın. Şirketi kurup plaklarını yedirip burada... Zor. Nasıl getireceksin? Tekeri büyüt diyor yani sana. Bak bu işin içinde kayboluruz. Çünkü bir mantıksızlık duvarlarında yoruluruz atlarken. Yani o kadar saçma. Ama hani toplumda kendimi küçültüp küçültüp kaçtığım alanda bile saklanamıyorsun, duramıyorsun. Yok, pek imkanı yok gerçekten. Yani saklanmadım. Peki yine de hani tamam karşı kültürden gelmiyordum. Hatta onlara da biraz içeriden muhalefet tezatlarını gösteriyordum diyorsun. Ama sonuçta ana akın bir şey değildi. Heyde gençler arasında tamam takip ediliyordu ama hürriyet gazetesinde yazmak gibi değildi. Daha sonradan ana akın medyaya geçtiğinde bir uyumsuzluk yaşadın mı? Tabii yaşadım. Yani ben zaten pek istemiyordum da. Kafamda bir gazetecilik fikri falan yoktu. Müzikle çok ilgili bir çocuktum. Nişantaşı'nda bizim Erkin Koray İngilteresi'nde Hayrullah Ayrıktaş'ın bir kaset dükkanı vardı. İşte orada lisedeyim, kasetler falan dolduruyorum. Hey! Dergisi de plak kapaklarının fotoğrafını çekmeye geliyor. Çünkü Hayrullah abi o zaman Almanya'dan plak getiriyor. Ben de adamlar her geldiklerinde aşağılıyorum Hey'den gelenleri. Ufacık bir herifim, sinir bozucu bir adam. Basçıyı gitarist yazmışsınız. O albüm ikinci değil, beşinci albümleri. O adam oradan ayrıldı, buraya geçti. Siz hiçbir şey okumuyor musunuz? Küçücük bir herifim ve ben nereden biliyorum onu? Bugün bana tuhaf geliyor. Nereden biliyordun? Geliyordum işte. Şimdi Sow House'un olduğu yer Amerikan Kütüphanesi'ydi. Oraya düzenli billboard dergisi gelirdi her hafta. Ben her hafta gelirdim, billboard'un geldiği gün onu alırdım, okurdum. Billboard niye okunur? Hani listeyi kopyalardım falan hani böyle. Heyde de o listeler yayınlanırdı. Tabii. Heydeki listeler bir hafta geçti benim için o yüzden. Çok kafalarını haşladım yani. O yüzden dediler ki madem bu kadar anlıyorsun, gel abi. Şeyde niyetim yoktu benim ama müzik çok seviyorum. Müzik üzerinden girdim. Hürriyete ilk başladığımda zaten bir iki üç ay çalıştıktan sonra ayrıldım. Sonra tekrar geri döndüm falan. Pek beceremedim yani o şeyi. Çok böyle yaşım ilerlediğinde biraz fark ettim. O kadar ilgili değildim olaylarla aslında. Ben gazetecinin biraz fazla olayları daha öyle mi olmuş falan diyebilirdim mesela. O zamanla gelişti gazetecilik dürtüm bilmem ne falan işin içinde kaldıkça ama biraz dışarıdan biri olarak girdim.

Fakat o dönem belki de medyanın da bir değişim dönemiydi. Benim gibi bir adamdan da bir şey olacağını düşündüler herhalde ki kaldı mı yani? Bugünkü gibi değildi en azından. Benim gibi adamları alıp, sadece ben de değil yani, Çağla'nın da bizim rahmetli Tolga'da, normalde medyanın bir kuşak öncesinin asla içine dahil etmeyeceği insanlar, bizim girdiğimiz dönemde medyada kendine yer buldu. Eskiden ne kadar tutucu ortamlar olduğunu sen de biliyorsun yani, korkunç. Tabii, tabii. Hele bir Türk basının Amiral Gemisi diye anılan...

Üreticindeydi yani. Tuhaf bir şeydi. Yani böyle bir disiplin bir tek kendim koyarsam o da şey hani abi sabah on buçuğa kadar bari sigara içmeyeyim falan gibi bir disiplinle başım hoş olabilir sadece. Onun dışında bana dayatılan disiplinden hoşlanan biri değilim. Ve onunla mücadele etmek konusunda da epeyce donanım kazandım hayatta. Alanda açtılar ama sizi değil mi? Açtılar ama uzun zamandır. Şimdi böyle döndüğünde tek böyle bir şeyle özetlenecek bir şey değil. Bir süreç olduğu için bu. O süreç içinde pek çok şey değişti. Benim gibi başka insanların geldiğini gördüm. Umutlandığımız maalesef dönemler oldu Türk basını adına falan. Ama işler umudumuz gibi gitmedi yani.

Ama bir yandan da orada yazıyorsun ve bir arada Türkiye'de metalcilerin şeytanlaştırıldığı bir dönem var. Birkaç dönem var belki ama orada ne hissediyordun? Kötü hissediyorsun tabii yani çünkü akmar pasajını basıyor. Bizim çağlana mağlana, çocuk kaçmak zorunda kaldı, satanist avına çıkıldı falan. Her şeyin abartılması yani.

Biliyorsun, Abdullah Öcalan meselesinde İtalyan malları protestosunu... Onun öncesi var. Avusturya festleri mesela. O da enteresan bir hikaye. Yüzyıl önce falan yaşanmış. Avusturya festlerini protesto ediyorlar falan gibi. Hani böyle bir netice alınmayan ama toplumu meşgul eden gündemler yani. Ben bu kararıyla metal ortamında takıldım. Hani işin esprisi çok yapılır, satanist falan filan. Ben hiçbir satanistle karşılaşmadım. Yani metal ortamında zaten bence ana özelliği çoğunun yani ezici çoğunun iyi aile evladı olmalarıydı. Pamuk kalplidir. Bak bu salon İKSV'de, bizim Deniz o zaman salon İKSV'nin başında. Çağlan'a lanetli geceler yapalım dedi. Pentagram, Radical Noise falan filan böyle bir kadro çıkacak. Güzel bir metal gecesi. Deniz Kuzulu da endişeli. Şişhanedeki binası İKSV'nin. Metal çalınacak. Bina kaldırır mı? Metalciler burayı yıkar mı? Falan gibi şeyleri var. Gecenin sonunda Deniz'le konuşuyoruz. Dedi ki, çok utandım. Buraya o kadar şey geliyor. Indie pop, dream pop, bilmem ne dinleyen, gayet kaba insanlar. Metalciler pamuk gibi. Hepsi böyle, affedersiniz, özür dilerim. Biri yanından geçerken hemen yol veriyor. Bilmem, metalciler iyi adamlardır tabii. Sen niye öyle düşünüyorsun kızım? Dışarıdan vahşi gözüküyoruz ama en kötü kalbi pamuk gibi insanlar bununla.

Peki şeyi de sormak istiyorum. Bu kemancının hava parasını görüşmelerinde vardım dedin. Biz tabii ben de 95'te geldim İstanbul'a işte 18 yaşında. Gelir gelmez oraya düştük ya kemancılar, hayal kahvesiler işte sonrasında bocalı, yadırı falan bir sürü mekan. Fakat şeyi bilmiyorum, onların arasındaki ilişki nasıldı? Yani Hayal Kahvesi'nin patronuyla Kemal'cinin patronu da denmez gerçi. Onların diyalogları var mıydı? Tabii ki herhalde bir şeyleri vardı, muhabbetleri vardı. Ama hani iki farklı ekol, iki farklı yol aslında. Ama Beyoğlu böyle bir harmanlar insanı ve... Kemal'cice daha sokak gibiydi de Hayal Kahvesi sanki biraz daha böyle bir cilal gibiydi his olarak. Tabii, orası mesela... Kemancı da ona dönüştü ama sonra. Şimdi köprü altı kemancıdan bahsediyorsak, o başka bir kemancıydı. O toplumda dışarıda kalmışların toplandığı veya kendisini dışarıda kalmış gibi görenlerin toplandığı tuhaf Babil Kulesi gibi bir yerdi böyle. Hani 12 Eylül'de cezaevine girip çıkmış adamlar da bir kenardaydı. Metalciler de oradaydı. Punk, işte Bulgaristan göçmeni, punk çocuk da oradaydı falan. Hani böyle bir enteresan bir dokusu vardı ama B10'a çıktıktan sonra, küçük kemancı için değil de alt kemancı çıktıktan sonra mesela... O da hayal kahvesi gibi. Zekiler de şey koymuşlardı kapıya. Bizim Ayı Orhan biliyorsun. O da ne kadar... O da kalbi çok yufka gibi bir adamdı. Orhan. Arada görüyorum be yolunu. Ama bir kapı politikası koydular mesela. Eskiden hani ne olursan ol gel diye görülen bir yer. O kapı şeyine döndü. Kapıda da bir tek 18 yaşının üstünde misin? Ona bakıyordu sanki. Ona bakarlardı, tipe bakarlardı falan. Yani bu içeride bir problem olur mu falan. Onu tabii Ayı Orhan daha güzel anlatır. Ayı Orhan'ı bir gün çağırsana şey anlatsın. Kapıdan kim ondur, kim olunmaz.

Hakikaten bak onunla güzel bir program yapılabilir ya. Biz de korkardık da tabii gençken adamdan. Sonra tanıdıkça hiç aksine çok sevimli bir insan oldu. Dünya tatlısı bitti. Ama yani o dönem tabii şöyle oldu. Hayal kahvesi en lüks segment diyelim hadi. Öyle bir pozisyondaydı. Alt kemancı filan açılınca havası biraz oranın da çok güzel gitti. Ama daha ucuz rock bar da vardı. Çok leş ucuz rock bar da vardı. Bilmem ne de vardı. Bir çeşit çeşit. Ve hani güzeldi. Hepsinde gezerdik kapı kapı yani. Peki bu Azal'a...

Bitmedi bu yani yavaş yavaş. Şimdi Beyoğlu birkaç üstte darbe genel Beyoğlu'nu etkileyen darbeden bütün bu klüpler falan da etkilendi. Böyle Beyoğlu'nun aşırı popülerleşmesi yani 2001-2002'ye geldiğimizde iş biliyorsun acayip bir şeydi. Hani başka klüpler de açıldı. Bizim Alta'nın Safra'nı falan gibi hani böyle gayet jazz sosyete diyebileceğimiz Türkiye'deki kitlenin de geldiği, sanatçıların da geldiği falan böyle bir tam bir kıvama gelmişken işte meşhur Newsweek'e Cool İstanbul kapağının yapıldığı falan falan.

O zaman ben yurt dışında master yapmaya gitmiştim. Paris'te yapıyordum. Paris'ten İstanbul'a dönmek için iple çekiyorduk. Çünkü Paris'in bir gece hayatı yoktu. İstanbul'a gerçekten ona basacak şekilde bir gece hayatı var. Yani o dönem bunu tutup biz her şeyi de regüle edecek birini aramamız gerekmiyor da doğru düzgün idare edilemedi. Yani olayın büyüme şeklinde, sonuçlanma şeklinde bize şeyi gösteriyor. Bu kendi mecranda bir

Erkin abim dediği gibi, kainatta bir elektrik hasıl olmuş, sonra o sona ermiş gibi oldu yani. Bir anda bitmedi ama yani yavaş yavaş sanki. Bir anda değil ama süreci etkileyen şeyleri biliyoruz işte. Terör saldırıları vesaireler falan filan derken, B10'da genel bir kesintisi. Sadece bunun için değil. Yerel yönetimin değişmesi ve mekanların üzerine baskı uygulanması dolaylı veya direkt. Bütün bu süreçler... Yakışmazsak yasakları, bilmem neler falan. ...yıpratıcı ve neticede iş yapamayacak hale geldi. Sadece rock barlar için değil. Şimdi şeye girdiğimiz zaman Nevizade Sokağı, herhalde iki veya üç tane kaldı bundan. Otuz sene önceki dükkanlardan. Doğrudur. Ben de o kadar zamandır gitmemişim ki şimdi onu fark ettim. Yani işte İmroz, böyle bir diskotek gibi bir şey oldu anladığım kadarıyla. Filan falan hani... Yani işte oluyor bunlar. Oluyor ama yine döner geri. Bak o konuda ben şeyimdir...

Eminim farklı şekilde dönecektir ama ben biraz Cihangir'den dolayı biliyorum. Ben Cihangir'de oturmaya başladığım zaman yine 90'ların ortasında Cihangir insanların gelmekten korktuğu şey oldu. Biraz böyle belalı vesaire falan diye bilinen bir yerde. Ondan sonra bir dönüşüm geçirdi. Ama çok hip ve cool bir yer oldu. Sonra yine bozdu dediler falan.

Yani ben daha önceki bozulmuş halini de biliyorum. Sonraki halini de biliyorum. Bunu da biliyorum. Yani bu hep geri gelecektir. Sonuçta burası İstanbul. Bu da İstanbul'un çok merkezinde, çok önemli, tarihi bir yer. Yani dünkü çocuk değil Beyoğlu yani. Tabii canım. Yani ben hakikaten böyle bir tanımlanamaz bir refleksi olduğunu ve çabuk toparlanmak gibi bir huyu olduğunu düşünüyorum hep Beyoğlu'nun. Belki de bu kendimce bir umut kaynağı, bilmiyorum yani. Ama hep bana öyle gelmiştir. Çünkü o 92-93 civarındaki hızlı değişimi gördüm ben. O kadar hızlı değişti ki Beyoğlu o zaman. Bir Beyoğlu'nu Güzelleştirme Derneği yuruldu. Sonra İstiklal Caddesi'nde Vakko'nun gelmesi falan da biraz eskiydi herhalde. İstiklal'de vardı Vakko zaten galiba da aynen. O Beyoğlu'nu Güzelleştirme Derneği de bence hani yılda bir hep beraber geleyim de emniyetli olsun pasajı gibi bir şey gelir bana. Hani biz... Normalde buraya gelmeyenler toplu gelirsek ve geldiğimizde bütün B10'nu duyurursak başımıza bir şey gelmez gelişleri gibi geliyor. Zaten bir dernekle falan olacak işler değil bunlar ama o hızlı dönüşüm, bazen de sosyolojik olarak bir şeyler birikiyor, birikiyor, birikiyor, mecrasını buluyor, akıyor. Buradan hakikaten şunu sormak istiyorum, ben de çok bilmiyorum, bu yeni kuşağın, bu zamanın kanatları diyelim bir de 20'li yaşlarını sürenler, başlarını sürenler, onların eğlence anlayışı da sanki daha farklı gibi geliyor bana. Mekana gitmekten o kadar hoşlanıyorlar mı?

Barlara gitmeyi seviyorlar mı? Mesela bizim kuşağımıza göre daha az içki tükettikleri söyleniyor dünyada da, burada da. Dijitalleşmeyle beraber eğlence anlayışımı değişti. Daha çok konserlere gitmeyi seviyorlar sanki. Tam bilmiyorum. Sen gözlemleyebilir misin? Yok, ben de böyle konuyla ilgili çok bilgisayar gibi konuşmuyorum ama gözlemleyebileceğim biri var yakın. Tam yirmi yaşında, geçen sene üniversiteye başlamıştı ablamın oğlu. Biraz onun hayatından. Okulu buralarda, Karaköy'de falan. O yüzden soruyorum ben de ona, nerelere gidiyorsunuz? Bir, dönemin ekonomik şartları çok zorlayıcı çocuklar için. Yani tutup bir, bizim zamanımızda para gitmek falan, arkadaşına iki, üç bira içmek göçertmezdi bizi, bitirmezdi. Ama şu anda bitirebilir çocuklar. O yüzden gidiyorlar, bakkaldan alıyorlar, sokakta içiyorlar. Bir konsere veya bara gitmeden önce içiyorlar, sonra gidip orada bir tane içiyorlar. Falan gibi taktikler yani. Klasik. Onların önemli bir şeyi var tabii. Bizim zamanımızda da biraz yapılırdı. Evde içip, mekana neşeli gitmek denilen hadise vardı. Ama yine de hani devlet üniversitesinde okuyup, yurtta kalan insanlar da, öğrenciler de bir bara gidip haftanın 2-3 günü iki bira içebilirlerdi.

Ekonomik koşullar, işte nereye gidecekler gibi soru var. Hani mekan sayısı konusunda çok hakim değilim gece hayatımda o kadar ama... ...şu anda ben çıktığımda işte bizim Güraing'in Rakbar var, oraya gidiyorum. Nereye gideceğin sorusu da var çocuklar için. Bir de şey de yok, kaldırı açık bir şey gibi değil mi? Birleşik kaplar kanunu gibi. Beyoğlu biraz zayıfladığında Kadıköy yukarı çıkmaya başlamadı mı? Biraz tabii buradan kaçanlar fahiş kiralardan, Oral'ın kiralarını fahiş hale getirelim dediler.

Şimdi başka bir kurban semt aranıyor bence. Çünkü ben öğrenciyken bir karga vardı orada diye hatırlıyorum yani. Tabii. Kırk yılın başı geçerdik Kadıköy'e yani. Bir şey de ben bir dönem modada öğrenciyken işte bizim Cem Demiray ben filan bir ev vardı. Yaşadım o 90'ların başı filan herhalde. O zaman bir sahilde fasıl vardı. Bunlar normal biraneler yan yana biliyorsun. Onlara giderdik. Kadıköy'de gidecek karga falan bile sonra açıldı. Yani çok böyle gidecek bar, meyhane, tek tüktük. Klasik tip biraneler vardı. Klasik Beyoğlu biraneleri. Onlara falan gidildi. Hani böyle spesifik gideceğimiz bir bar falan. Onlar daha sonraki yıllarda oldu zaten. Şimdi de tamamen bambaşka bir manzarayla karşı karşıyayız. Bambaşka ama biraz o Barlar Sokağı, Kadıköy'de birkaç kere gitmek durumunda kaldım. Akşam dolu olduğu vaziyette. Bazen gündüz Kadıköy'e geçtiğimde plak şarayı falan.

Kriminal bir hava var yani o sokakta. Bir de birkaç olay da duydum. İşte yok orada çete birini vurdu, öldürdü falan. Yani o tarz eğlence ortamlarının gerginliğini kaldıramayacak vaziyetteyim. Vallahi ben de çok hakim değilim. O yüzden pek bilemiyorum. Bana da tam aksi gibi geliyor ama birkaç gördüğünüz zaman. Bana da böyle fazla insanlar biraz orada hep birbirine benziyormuş gibi geliyor. Ve yolundaki çeşitliliğe pek rastlayamıyorum. Şimdi Beşiktaş'a veya nereye kaçacak insanları eğlenmek için? Yani İstanbul'da eğlence için hazır elimizde bulunan Beyoğlu var kaldığı kadarıyla, Beşiktaş var, Kadıköy var. Paranız varsa belki Boğazhattın'da birkaç yer var. Boğazhattın'da birkaç yer falan. Ama bunun dışında zaten eğlencenin gideceği ve eğlenmek isteyen insanın yolunu düşüreceği yer sayısı belli. Kulüpçülük, barcılık, restorancılık, bu işlerin yapılma şekli falan da çok dramatik şekilde değiştiği için...

Bilmiyorum. Ama yine de işte dediğimiz gibi Beyoğlu yeni bir şekilde tekrar kendini tazeleyerek geri gelecektir. Ondan pek hakikaten şüphem yok. Yani böyle bir direnenler oldu. Plakçı arkadaşlarımızdan falan kalanlar oldu. Hoşuma gidiyor işte. Mesela Canbaz açılmış. Bilirsin Canbaz'ı. Geçen, onun ama altı. Sadece alt biliyorsun, alt giriş solda bir bar vardı. Geçen güreğe uğradım. Sokakta da bir şey, ışıklar dönüyor falan ne oluyor dedim. Abi cambaza açıyorlar. Böyle diyeyim ki, ben acayip bir trip yaşadım ve yirmi yıl falan mı geçti? Cambaz ne ya falan diye. Ama tekrar ve aynı kişiye açıyor bizim. Şey nedir Rıza mı?

İzmir hatırlamıyorum ama çok çok giderdik, hoşta bir yerde. Yani tekrar canlanması gerçekten kültür hayatına da bir katkısı olabilir. Çünkü orada insanlar tanışıyor, orada yeni müzikleri yapmak için bir araya geliyorlardı falan. Tamam bugün internet var, kendini başka yerlerden de bulabiliyor insanlar birbirlerine. Ama oradaki o tesadüfi karşılaşmalar çok önemli ya. bu işlerde kültür sanat meselesinde de birisiyle tesadüfen karşılaşman ve onun o sırada bir şeyin çıkması artık her şey çok proje bazlı oldu ya günümüz dünyasında hani ben birisine gidiyorum beraber proje yapabiliriz para pul konuşuyoruz her şeyi projelendiriyoruz falan işte o organik tarafı biraz ortadan kalkmaya başladı gibi hissediyorum o mekanların olması bir üçüncü mekanın olması insanların orada organik olarak karşılaşmalarının tesadüfen karşılaşmalarının getirdiği bir şey vardı canlılık vardı onun geri gelmesi hakikaten iyi olur. Ya ben gençken İstanbul genelinde pek bir yer yoktu. Yani konser çok nadir rastlanan bir şeydi. Bir restoran, bar bunların sayısı hakikaten belirliydi. Ya bu arada böyle söyleyince de hani bir ara çok renkli bir dönemin vardı da bu bir arada ben bile hatırlıyorum yani Galatasaray Lisesi'nden sonra İstiklal Caddesi öksüz bırakılmış gibiydi tünele kadar. Tabii. Kapkaranlıkta hiçbir şey yoktu mesela. Oraları da sonra işte Babilon açıldıktan sonra filan o taraflar hareketlerde. Tabii Asmalı'yı orası çok hareketlendi. O da bitiş başlı başına bir hikaye zaten. Çok teşekkür ederim Kanat, geldiğin için. Ben teşekkür ederim. İnşallah güzel olmuştur. Dinleyenler keyif alır inşallah. Evet efendim, Azısına Bakarsın'ın bu bölümünde sevgili Kanat Atkaya ile birlikteydik. Beyoğlu'nun ne anlamı ifade ettiğini ve geçirdiği dönüşümü konuştuk. Müdavimciliği, Beyoğlu'nun geçmişini anlamaya çalıştık. Biraz da nostalji yaptık tabii. Gelecek hafta görüşmek üzere. Şimdilik hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)