Podcast

Depremden İki Yıl Sonra Hatay’da Son Durum Ne? | Konuk: Tuğçe Tezer

Aslına Bakarsan

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

6 Şubat Depremi üzerinden tam olarak iki yıl geçti. Bu süreçte en çok konuştuğumuz konulardan biriyse, deprem bölgesinin nasıl onarılacağıydı. Aslına Bakarsan’ın bu bölümünde, o soruyu birlikte soruyoruz. Süreç içerisinde Hatay’ı çok sık ziyaret eden ve çalışmalar yürüten şehir plancısı Tuğçe Tezer ile bölgede olup biteni anlamaya çalışıyoruz. Hatay’daki ruh hali, bölgedeki ihtiyaç ve bu şehrin nasıl iyileşebileceği üzerine konuşuyoruz.



Bölümde konuştuğumuz konulara dair daha detaylı bilgilere aşağıdaki link’ler aracılığıyla erişebilirsiniz.



Adalet Peşinde Aileleri: https://www.instagram.com/adaletpesindeaileleri?igsh=ajd2cWN1dzUybmU%3D

Yürünebilir Tarih: https://www.instagram.com/yurunebilir_tarih?igsh=b2RxcWs5eGw3MWgx

Antakya Atlası: https://www.instagram.com/antakya_atlasi?igsh=MXU2YmxndnR1YW9kZQ%3D%3D

Günaydın Antakya: https://www.instagram.com/gunaydinantakya/






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠podbeemedia.com⁠'u ziyaret et!

------ Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

5.787 kelime · ~29 dk okuma

Başlamadan önce ufak bir hatırlatma yapmak isterim. Bu bölümde konuştuğumuz konulara dair daha detaylı bilgiye açıklamalardaki linkler aracılığıyla ulaşabilirsiniz. Bu ilk yılın sonunda genel olarak temel ihtiyaçlar ve eğitim meselesindeki sorunların ön plana çıktığı görülüyordu. Peki ikinci yılda nasıl bir tabloyla karşı karşıyayız?

Öncelikle geçici barınma alanlarının ve geçici dönem koşullarının nitelikli bir şekilde oluşturulması. Fakat iki yıl geçmişken maalesef söylemeliyim ki bu koşullar hala oluşmuş değil. Bir taraftan ciddi bir güvenlik zafiyeti var ve bütün bunların ötesinde temiz içme suyunun hala bazen ulaşılamaz bir şey olduğunu görüyoruz. Bir taraftan da şöyle bir şey var, mesela sağlık tesisleri. Hala konteynerlerde hizmet veriyor büyük ölçüde.

Bir şey tamamen yıkıldı dediğimizde hemen inşa etmeliyiz de daha kolay söyleniyor bence. Ama onun yerine aslında kentin ne olduğunu biraz daha fark etmeye çalışırsak aslında kenti sadece orada yıkılan ya da hasar gören yapılardan ibaret değil. Özellikle Antakya dediğimizde müthiş bir kültürden bahsediyoruz. Bu tip doğal afetlerden sonra müthiş bir reaksiyon, akabinde ama müthiş bir dayanışma aynı zamanda sivil toplumun, insanların, bireylerin yani o da göz yaşartıcı derecede bir toplumsal dayanışma da görüyoruz Türkiye'de o tip durumlarda. Ve sonunu unutuyoruz. Biraz araştırdım. Açıköy'den 99 depremlerinden sonra kaç defa imara affı çıkmış? 7 defa.

Transkriptin tamamını oku

6 Şubat depremlerinden sonra geçici müteahhitlik belgesi diye bir şey çıktı. Bilin bakalım, Haziran 2024 itibariyle kaç müteahhitimiz var? 646 bin kişi. 200 bin kişi daha eklendi. Benim aklıma böyle bir soru geliyor aslında. Bir gazetede bunu okumuştum. Depremden sonra müteahhit sayısı neden artar diye. Biz doğrudan Hatay'da yaşamayanlar, Antakya'da yaşamayanlar, bu süreçte ne yapmamız gerekir sence?

Eğer Antakya'nın depremden sonra iyileşmesi için bir şey yapmak isterseniz, öncelikle gidip onu görebilirsiniz. Çünkü duyduğunuz gördüğünüz gibi değil. Herkese merhaba. Aslına Bakarsan'ın bu bölümünde konuğumuz sevgili Tuğçe Tezer. Tuğçe Tezer bir şehir plancısı. Bu alanda birçok projede ve akademik çalışmada yer aldı. Aynı zamanda kent planlama, kent tarihi ve kentsel morfoloji üzerine çalışan biri. 6 Şubat depremi üzerine Antakya'da başlattığı Yürünebilir Tarih Projesi'yle de kendisini tanıyoruz.

Biz de bugün ikinci yılını andığımız 6 Şubat depreminden sonraki süreci kendisiyle konuşacağız. Hatay'ın son durumunu ve bir şehrin nasıl kültürel mirasını koruyarak yeniden inşa edebileceğini anlamaya çalışacağız. Buyurun başlayalım. Tuğçe Hanım, hoş geldiniz. Hoş bulduk. Sondan başlamak istiyorum. Biliyorum ki geçtiğimiz günlerde Türkiye Tabipler Birliği'nin ikinci yıl raporu çalıştığı için Antakya'daydınız. Orada neler olup bittiğini, nasıl bir çalıştay süreci geçirdiğinizi bize anlatabilir misiniz?

Çok teşekkürler davet için ve Antakya'yı konu ettiğiniz için öncelikle. Antakya'ya belli sıklıklarda gidiyorum. İki aydır gidememiştim. Onun için Tabipler Birliği'nin daveti çok iyi oldu benim için. Bu ikinci yıl raporunu hazırlamak üzere oraya gitmek çok iyi oldu. Çünkü çok uzman bir ekiple bir aradaydık. Halk sağlıkçıları, psikologlar, alanda çalışanlar, şehir plancıları, mimarlar, inşaat mühendisleri bir aradaydık. Sizin de zaten inanıyorsam doktora çalışmanız hataydı, Antakya'nın üzerine. Evet. 2013 yılında başlamıştım Antakya'yla ilgili çalışmaya. 2019'da doktora tezim bitti. Antakya tabii çok kendine bağlayan bir yer olduğu için sonra da devam ettim. Ben bazı projeler yaptım. En sonunda doktora sonrası araştırma projemi Portekiz'de Antakya üzerine yapıyordum. Orada sevdiğim bir kanser morfoloji hocasıyla. Dönüş tarihim de 6 Şubat'tı bu arada. Böyle garip bir tesadüfle.

O günden sonra da aslında benim depremle ilgili bir şeyim yok, bir uzmanlığım yok öncesinde. Ama deprem Antakya'da olunca, yani Antakya'da bu kadar etkili olunca, ben de bu daha önceki çalışmaların bir işe yarama ihtimalini gördüm doğrusu. Peki, kenti morfolojisi ne demek? Biraz açar mısınız bize? Aslında tıpta kullanılan morfolojiden çok farklı değil. Biraz biçim bilimi diye açıklayabiliriz. Kent biçimiyle ilgilenen bir alan. Ve şehir planlamayla, şehir tarihiyle çok yakın temasta çalışılan bir alan. Farklı ölçeklerde şehirlerin birleşenlerini inceliyor. Birbiriyle ilişkilerini, oradaki aktör ilişki ağlarını inceliyor. Bu da gerçekten çok iyi bir inceleme, analiz yöntemi sunuyor bize. Böyle.

Peki bunun yani kent morfolojisi çalıştığınız için de depremden sonra tabii kentin morfolojisi de bir hali değişmiş oluyor. Ondan dolayı da oradan sizin alanı ilgilendirmeye başlıyor herhalde deprem öyle herhalde içine girdiniz konunun. Yani şöyle oldu aslında, benim bu doktor çalışmam yerleşme tarihi üzerineydi Antakya'nın... ...ve 19. yüzyıldan günümüze kadar nasıl bir değişim süreci geçirdiğini anlamaya çalışmıştım. Bunda da üç ölçekte yaklaşmıştım. Hatay ölçeği ve biraz daha üst ölçeğiyle, işte Halep-İskender'ın ilişkisiyle. Sonra Antakya kent formu, yayılma lekesi üzerinden ve sonra da kent dokusu üzerinden çalışmıştım.

Tabii orada sosyal doku, kültürel doku vs. de konu olmuştu. Depremle beraber konu biraz böyle farklı yerlere gitti benim açımdan. Çünkü kişileri olarak tanıdığım çok fazla insanı da kaybettim maalesef depremde pek çoğumuz gibi. Arkadaşlarımın pek çoğu ailesini büyük ölçüde kaybettim. Böyle olunca aslında biraz böyle başsağlığıyla başlayan bir ilişkim oldu deprem sonrası Antakya ile. Sonra da bir anda kendimi günde 6-7 toplantıya katılırken buldum ve işte günün 7-8 saat telefonla konuşup 7-8 saat toplantı ya da seminerde buldum kendimi ve 2 yıldır bu tempo pek azalmadı doğrusu. Aslında sadece morfoloji olmaktan çıktığı çalışma alanım... ...bir gün kültür mirasıyla ilgili bir toplantıdayken... ...ertesi gün tarımla ilgili bir toplantı, sonra halk sağlığı gibi böyle... ...biraz hani kent zaten bütün bunlardan oluşan bir şey olduğu için... ...hepsine değen bir uğraş alanına dönüştü benim için depremden sonra Antakya. Peki bunu nasıl bir kurumsal çerçeve içinde yürütüyorsunuz? Hiçbir kurumsal çerçeve içinde yürütmüyorum aslında. Yani sizin toplum kuruluşlarıyla beraber mi çalışıyorsunuz? Aslında herkesle çünkü işte depremden hemen sonra Antakya'da mutlaka haberiniz olmuştur. Çok fazla platform kuruldu. Bir kısmı Antakyalı olan ya da orada yaşayan, geri kalanı da İstanbul'dan ve diğer şehirlerden hatta ülkelerden katılımcılarla artan çok sayıda platform var. Ben hatırladığım kadarıyla 10'a yakın platformun WhatsApp grubundayım ve sanıyorum 50 kadar WhatsApp grubum var şu anda sadece Antakya ve deprem sonrasıyla ilgili. Çok fazla dernek vardı Antakya'da. Onlar çok aktif çalışmaya başladı. Bir taraftan depremden sonra kurulan çok fazla kooperatif ve dernek oldu. Özellikle yurt dışındaki kaynakların Antakya'nın depremden sonra iyileşmesi için, özellikle böyle spesifik alanlar, kırılgan gruplar, gençler, çocuklar için harcanabilmesi için kurulan bazı dernekler oldu. Bir taraftan da kamu kurumları tabii. Hatay Büyükşehir Belediyesi ile farklı dönemlerde çağırdıkları toplantılarda, İBB ve Hatay Büyükşehir Belediyesi'nin beraber kurduğu Hatay Planlama Merkezi'nin toplantılarında ya da Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın kültürel miras alanına dair toplantılarında bulundum çokça. Orada bir kurul vardı, onun içindeydim ben de. Bir taraftan da üniversitede biz depremden hemen sonra 7-8 gönüllü hocayla beraber ve rektörümüzün yönlendirmesiyle bir afet koordinasyon ekibi kurduk. Çünkü deprem bölgesinde çok öğrencimiz vardı. Ve işte öğrencilerin tek tek durumunun takip edilmesi, ihtiyaçlarının olabildiğince karşılanması gibi pek çok çalışma yaptık aslında ve bunu 6-7 ay kadar sürdürdük. Dolayısıyla tek bir yerden ilişkilendiğimi söyleyemeyeceğim. Böyle hani biraz çoklu bir şey oldu.

Peki, bu depremin ilk yılında da Paul B. ekibindeki arkadaşlarımızla farklı programlar üzerinden Hatay'daki vaziyeti, alanda faaliyet gösteren insanlara ulaşarak ilk elden öğrenmeye çalışmıştık. Bu ilk yılın sonunda genel olarak temel ihtiyaçlar ve eğitim meselesindeki sorunların ön plana çıktığı görülüyordu. Peki, ikinci yılda nasıl bir tabloyla karşı karşıyayız? Bir düzelme var mı? Ya da başka alanlarda başka ihtiyaçlar mı ortaya çıkıyor mu? Yani nasıl görüyorsunuz tabloyu? Çok iyi görmüyorum. Son söyleyeceğimi ilk söyleyeyim aslında. Biraz genel bir çerçeve çizmeye çalışayım. Aslında depremden sonra yapılması gereken şeyler genel olarak belli. Yani dünyada ilk defa burada deprem olmadı ve son defa da burada değil şüphesiz. Ve yapılması gereken şeyler depremden sonra öncelikle geçici barınma alanlarının ve geçici dönem koşullarının nitelikli bir şekilde oluşturulması.

Fakat iki yıl geçmişken maalesef söylemeliyim ki bu koşullar hala oluşmuş değil. Neydi bunlar? İlk birkaç hafta için çadır, ondan sonra ilk 3-4 ay için konteyner ve sonra prefabrik diyebileceğimiz ya da iyileştirilmiş, yalıtımı sağlanmış konteyner diyebileceğimiz geçici barınma alanlarının bütün sağlık eğitim, erişim hizmetleriyle, sosyal tesisleriyle beraber sağlanması. Fakat şu anda biz ne durumdayız? Hala derme çatma kendi oluşturduğu geçici barınma alanlarında yaşayanlar var. Az hasarlı konutunda her şeyi göze alarak yaşayanlar var. Artçı depremler hala sürerken. Çadırda, konteynırda kalan çok sayıda insan var. Bir taraftan da sürekli 636 sayılı yasa kapsamında rezerv alanı ilan edilmiştir gibi sürekli mülkiyet endişesini tetikleyen bazı durumlar var. Bu sırada eğitim tesislerinin çok büyük bir kısmı maalesef yıkılmıştı Antakya'da. Antakya'da yapısal olarak yaklaşık olarak %80'e yakın bir yıkım ve hasar var, kentin içinden bahsediyorum. Ve %80'nin yıkılması herhangi bir şehrin zaten çok büyük bir felaket. Ve burada işte bütün erişim yolları aslında erişilemez durumda, erişimi hiç kolaylaştırmayan durumda. Kırılgan gruplar, engelliler ve ampute nüfusunun çok arttığını biliyoruz Antakya'da ve koşullarını iyileştiren herhangi bir durum yok maalesef. Aynı zamanda konteyner alanına geçmiş olanlar aslında tırnak içinde şanslı olanlar. Fakat konteyner alanında olduğunuzu düşünün. Elektrik mutlaka haftada birkaç defa kesiliyor. Bazen kesildiğinde bir hafta gelmiyor.

Elektriğe neler bağlı? Isınma, sıcak su, ocak, aydınlanma tamamı. Ve yani kış koşullarını düşünelim. Geçen hafta sonu ben oradaydım. İşte en iyi ihtimalle 3-4 dereceleri düşünelim. Akşam zaten eksilere iniyor. Bir taraftan ciddi bir güvenlik zafiyeti var. Ve bütün bunların ötesinde temiz içme suyunun hala bazen ulaşılamaz bir şey olduğunu görüyoruz.

Güvenlik zafiyetinden neyi kastediyorsunuz? Şimdi depremden hemen sonra şehirde okumuşsunuzdur, mutlaka takip etmişsinizdir. Çok fazla yabancı, yani o şehirden olmayan insanla karşılaşıldı aslında. Ve böyle bir taraftan çok kişisel bir örnek vereceğim. Çok yakın arkadaşlarımdan birinin evine dört defa hırsız girdi. Enkası halindeki evine.

Kendisi güvenlik gerekçeleriyle alınmıyordu evine o sırada. Ama hırsızlar bir şekilde girebildi ve evinde hani kişisel ana diyebileceğimiz şeyleri bile tamamen yanmaladı. Şu anda kentin merkezindeki güvenlik zafiyeti nasıl? Hala çok fazla yabancı, oralı olmayan nüfus var. Yabancıdan kastım tabii ki Türkiye'den olmayan insanları kastetmiyorum. Oralı olmayan, orada yaşamayan insanları kastediyorum. Başka şehirlerden suç işlemek saygıyla gelen insanlar olduğunu söylüyorsunuz.

Öyle olduğu söyleniyor ve çok karanlık mesela kentin merkezi. Geçtiğimiz günlerde ben her seferinde böyle fotoğraflamaya çalışıyorum. Onları sosyal medyada paylaşmaya çalışıyorum. Çünkü gerçekten uzakta olduğumuzda rahatlıkla başka bir gündeme geçebiliyoruz. Ülkenin de bizi ittiği pek çok gündem oluyor. Veya da gündelik hayatımız bizi başka yerlere çekebiliyor ama... Orada hiçbir şeyin yoluna girmediğini her defasında tekrar şahit oluyorum. Mesela yürümek istediğiniz bir sokak o kadar karanlık ki orada hiç kimse olmasa da ki hiç kimsenin olmayışı da zaten çok tekinsiz bir his veriyor ama kimsenin olmadığı durumda bile çok güvensiz hissediyorsunuz. Bir taraftan da şöyle bir şey var. Mesela sağlık tesisleri hala konteynerlerde hizmet veriyor büyük ölçüde. Sağlık personeli yaşam koşulları pek iyileşmediği için pek oraya tayin istemiyor ya da eğitim kurumları için aynı şey geçerli. İşte eğitim ikiye bölünüyor mesela sabahtan 12'ye kadar. Normalde 6-7 saatte alacağı eğitimi çocuklar 4 saatte almaya çalışıyor. Ve bütün bunların ötesinde depremden hemen sonra bir enkaz kaldırma çalışmaları başlamıştı hatırlarsanız. Biz bunları hep mileyha kuş cennetine moloz dökülmesiyle dinlemek zorunda kalmıştık ve gördük.

Samandağ sahili, az önce bahsettiğimiz Samandağ sahili mesela moloz dökülen bir alandı. Ya da bizim şehir planlama eğitiminde neredeyse kutsal atfederek böyle bir... Sakın buralara dokunmayın arkadaşlar çünkü kentler ve doğa buradan nefes alır dediğimiz vadilerin neredeyse tamamı düzlendi moloz dökülerek. Ve bunun ötesinde artık asbest ve silikaya bağlı halk sağlığı sorunları... Onu soracaktım. Yani oradaki binastor da bir hayli eski bir binastor. Asbestin yaygın kullanıldığı dönemlerdir ve bunun yarattığı bazı sağlık sorunları vardır herhalde. Pek çok arkadaşımız akciğerlerinden tedavi gördü. İlerleyen yıllarda Lösev'in açıklamasına göre bununla ilgili epey bir kanser vakası, özellikle de doğduğu andan itibaren hasta olması beklenen çocuklar söz konusu olacak. Peki bu yıkımın daha tedbirli yapılması mümkün müydü yoksa %80'e yıkılmış bir kentte çaremiz yok muydu? Yani başka türlü çözemeye miydik? Tabii ki mümkündü. Az önce en başta sorduğunuzda şeyden bahsetmiştim ya, aslında dünyada ilk defa burada deprem olmadı ve enkaz kaldırma ve moloz taşıma, moloz döküm sürecinin bir standardı var. Burada işte sulama yapılması mesela mutlaka, etrafının çevrilmesi, enkazın düzgün bir şekilde aşağı indirilmesi, etrafını sarılarak bir hafriyat kamyonuna dozunda doldurulması ve bunun için açılmış yollardan yavaş bir şekilde taşınması, üstünün tamamen sıfır hava boşluğu bırakacak şekilde brandayla kapatılması ve önceden planlanarak belirlenmiş moloz döküm sahalarına dökülmesi gibi bir süreç tarifleniyor.

Biz ne gördük? Bu tariflenen süreç bizde herhangi bir yönetmelikte ya da kanunda var mı? Tabii Atık yönetmeliğinde. Evet bununla ilgili çok güzel çalışmalar da var bu arada. Türkiye'de her şeyde olduğu gibi kağıt üzerinde eminim çok güzel düzenlemelerimiz vardır. Onlar oluyor da bunu kim uygulayacak, kim denetleyecek? O konuda bir yetki karmaşası mı var yoksa bir vurdum duymazlıkla mı karşı karşıya? Aslında biraz az önce bahsettiğiniz bu %80'i, %85'i yıkılmış olan kent meselesi... ...burada biraz tırnak içinde bahanesini oluşturdu maalesef bu sürecin. Çünkü özel hafriyat firmalarına devredildi büyük ölçüde bu süreç. Ve denetimi yerel merkezi yönetimlerce yapıldı. Yereldeki merkezi yönetim temsilcileri tarafından yapıldı. Ve bazı şikayetler oldu. Ve şikayet edildiğinde hafriyat firmaları o kadar hoyrat bir şekilde... ...hemen cezayı ödeyip devam etti mesela. Buna dair o kadar çok uyum aldık ki. Yani tamamen hoyrat bir süreç ama bir yılın sonunda biz bu durumdayken ikinci yılın sonunda nasıl bir duruma geldik biliyor musunuz? Biz bir yıl geçtiğinde dedik ki tamam artık enkaz kaldırma süreçleri büyük ölçüde tamamlandı ve insanlar artık temiz bir nefes alabilecek diye düşünürdük aslında normalde. Fakat o sırada tabii çok fazla konut yıkılmış durumda. Yaklaşık 140 bin konutun yeniden yapılması söz konusu sadece Hatay'da. 140 bin konutun TOKİ ile ihalesi yapıldığını öğrendik. Çevre Şehirci İklim Değişikliği Bakanlığı açıkladı ve hemen ertesinde öğrendik ki aslında 60 kadar taş ocağa ruhsatı verilmiş Hatay'da. Taş ocağı ruhsatlarıyla beraber beton santrali ruhsatları ve mobilize beton santralleri. Yani bunun da gerekçesi büyük ihtimalle... Yine aynı şey. Yeniden inşa olacağı şeyin sizi... Evet. Bu kavrama karşı çıkıyorsunuz. Yeniden inşa tabirinde. Evet, pek sevmiyorum onu. Yani neyi öneriyorsunuz? Onarım. İyileştirme. Sebebini açıklamak isterim. Lütfen. Aslında yeniden inşa dediğimiz şeyde tümden bir yıkımı ve yok oluşu kabul ediyoruz ve bu şey tamamen yıkıldı bitti ve yeniden inşa etmeliyiz gibi bir şey söylüyoruz. Ben şimdi 6 Şubat'tan beri sanıyorum içinde Antakya'ya geçen her şeyi okudum ve bütün bu şeylerde, hoyrat yaklaşımlarda yeniden inşanın bir temsiliyet taşıdığını düşünüyorum.

Bir şey tamamen yıkıldı dediğimizde hemen inşa etmeliyiz de daha kolay söyleniyor bence. Ama onun yerine aslında kentin ne olduğunu biraz daha fark etmeye çalışırsak. Aslında kenti sadece orada yıkılan ya da hasar gören yapılardan ibaret değil. Özellikle Antakya dediğimizde müthiş bir kültürden bahsediyoruz. Hala yaşayan bir kültürel çeşitlilikte. Ona gelmek istiyordum ben. Bu Antakya'nın dünyanın en eski şehirlerinden biri aslında. Biraz gururla söyleyeyim. Büyük İskender'e kadar dayanan bir tarihi var. M.Ö. 300'lerde Seleukos'larla Antakya dediğimiz yerin tarihi başlıyor. Roma İmparatorluğu zamanında da her zaman çok önemli bir metropol. En büyük şehirlerinden biri. O dönemin 3. büyük kenti. Aynı zamanda dini olarak da çok önemli bir merkez.

vesaire yani Antakya'nın eski şehri o zaman hani göz bebeğimiz gibi korumamız gereken bir yer. Bu deprem sonrası ve deprem sonrası onarım sürecinde bu tarihi kentin, tarihi binalarına herhalde Kültür Bakanlığının bakıyor, kim bakıyor, bu hani koruma, tescil vesaire bu süreçler nasıl olursa ilgilenilemedi ve o tarihi dokuyu kayıp mı ettik? Kaybettik diyemem ama biraz daha iyi korunabilirdi. Bunun adını koymamız lazım gerçekten. Depremden hemen sonra yani 6 Şubat depremleri biliyorsunuz Kahramanmaraş merkezliydi. Ve hemen 14 gün sonra bu sefer 20 Şubat'ta Samandağ ve Hatay Defne merkezli iki deprem oldu. 5.4 büyüklüğündeydi hatırladığım kadarıyla. Ve aslında 6 Şubat'ta hasar görmeyen pek çok kültürel miras unsuru Antakya'da bu depremde çok ağır hasar gördü. Mesela valilik binası, meclis binası bunların arasındaydı. Şimdi bu yapılar aslında az önce en başta bahsettiğimiz bu yürünebilir tarih turu için ben bu yapıları çok detaylı araştırmıştım.

Çok katmanlık dediğimiz şeyin Antakya'daki görünen yüzü aslında bu anıt eserler. Örneğin işte valilik binası dediğimiz şey aslında önceki dönemde işte Suriye döneminde başka bir işlev yükleniyor. Fransa döneminde başka Bağımsız Hatay Devleti döneminde meclis toplantısı yapılıyor vesaire. Sinemada olmamış mı doğrusu bir yere? Meclis binası evet. Orası sinemada olmuş. Hatta sinema olarak inşa edilmişti önce. Gerçekten çok özel yapılar bunlar. Benim uzmanlığım koruma değil aslında. Ama biraz böyle öğrenmeye mecbur olduğum bir şey var. Bir yelpaze var ve bu da onlardan biri oldu doğrusu. Tarihle de ilgilenince. Aslında şöyle teknikler mümkünmüş. Askıya alınması bu yapıların ve olası diğer depremlerde ya da olası diğer iklim koşullarında vesaire zarar görmemesi. ilk zararı gördükten sonra. Ama işte burada 11'li etkileyen ve bunların pek çoğu da artık güneydoğu coğrafyasından bahsettiğimiz için müthiş bir tarihi kültürel yapı stoğu olan, tamam en büyük hacimdeki yapı stoğu Antakya'daydı, yakıma uğrayan kültürel miras nitelikli alan açısından ama pek çok anda mesela Adıyaman'da işte Kahramanmaraş'ta vesaire de böyle şeyler gerçekleşti. Dolayısıyla orada çok öncelik olamadı.

Depremden hemen sonra bir Afet Bölgesi kazı başkanlığı kuruldu. Sonra da ona destek vermesi için bir istişare kurulu gibi bir danışma kurulu kuruldu. İşte koruma açısından ve kültürel mirasın devamlı açısından öneriler vermek üzere farklı üniversitelerden ve pratik alandan, uygulama alanında çalışan uzmanlar bir araya getirildi. Bizim okuldan da, Mimarisi'nden, Güzel Sanatlar Üniversitesi'nden de ben orada temsilci olarak yer aldım. Ve özellikle bir 6-7 ay boyunca sanıyorum ayda 1-2 toplantıya gittik. Önce Ankara'da başladı bu toplantılar, sonra Antakya'da yapılmaya başlandı. Ve o toplantılarda biz özellikle kurul olarak şunu önerdik. Biliyorsunuz Antakya'nın konut dokusu da böyle sivil dokusu da çok çok güzeldi ve sıkışık bir avluluk konut dokusu vardı. Aslında o sokak dokusu çok özeldi Antakya'nın. Ve onun bütünsel olarak korunması çok önemlidir, nüfusuyla beraber ve o sıkışık dokusuyla beraber. Bu söylediğiniz epey önemli bir mesele Tuğçe Hanım. Ben de şehrin dokusunu koruma konusunda biraz daha derinleşelim istiyorum sizinle ama öncesinde kısa bir ara vermemiz lazım. Aradan sonra Antakya'nın şehir ve kültürel yapısını nasıl korunacağına dair konuşmaya devam edeceğiz.

Evet, Tuğçe Tezer'le depremin ikinci yıl dönümünde 6 Şubat depremini ve onun sonrasındaki Antakya'nın durumunu konuşmaya devam ediyoruz. Şehrin o avlulu evlerinden oluşan eski şehir dokusunun korunmasından bahsediyorduk en son. Evet, aslında az önce bahsettiğim bu kurulun esas önerileri enkaz kaldırma çalışmalarının tarihi bölgede çok yavaş ve özenli ilerlemesi ve özellikle eğer mümkünse kendi parseli içinde, kendi avlusu içinde bütün o taş malzemenin vesaire nitelikli malzemenin muhafaza edilmesi şeklindeydi. Hatta iki katlı bazı yapılar vardı. Onlar için de özellikle bir kata indirilsin. Yani eğer ikinci katın mutlaka yıkılması gerekiyorsa, risk oluşturuyorsa, o yıkılsın ama malzemesi içinde depolansın. Ve birinci katı da, giriş katı da yerinde muhafaza edilsin ki sonradan düzgün şekilde tamamlansın gibi öneriler olmuştu. Fakat süreç pek öyle olmadı. Daha hızlı bir enkaz kaldırma sürecini maalesef izledik. Dolayısıyla bu dokuyu kaybettik diyemem kesinlikle. Az önce bahsettiğim sebeplerle. Fakat geçtiğimiz sene derken 2023 Kasım ayında ben biraz böyle avcumun içi gibi bilmekle övünürdüm Antakya'yı senelerdir. Ama 2023'ün Kasım ayında aradığım bir sokağı bulamadım.

Ve şu sıkışık doku içinde bir sokaktı. Yani gerçekten çok böyle kent hafızası, kent belleğine... ...büyük negatif izler bırakması muhtemel bir enkaz kaldırma süreci oldu gerçekten. Bu eski şehir için iyice üzücü oluyor tabii. Çelinci'nin geri yakalanı için de tabii ki bu üzücü bir durum ama... ...umarım bundan sonra en azından kalanların korunması için... ...gereken tedbirleri, anları diyeceğim ama... ...burada bu tedbirlerin alınması meselesinde bizde... ...bir karmaşama mı var? Yani uygulamada bir sorunlar olduğu açık. Şey tabii anlaşılabilir bir durum. Gerçekten büyük bir felaket. Hakikaten çok büyük bir yıkım var. Parmağımı sallamak ya da kimseye bir suçlamak için de söylemiyorum. Bu iş ama oldurmak gerekiyor belli ki. Bunun en optimum yolu nedir? Bizim idare teşkilatlanmamızla mı, denetimimizle mi, koordinasyonumuzla ilgili sorunlarımız mı var? Var belli de bunların nasıl bir çözümü olabilir? Siz sadece ne görüyorsunuz?

Ya ben biraz şöyle görüyorum aslında. Şimdi depremden önce Antakya'da neler yapıldı da Antakya depreme bu kadar hazırlıksız yakalandı diye bir okuma yapmıştım ben aslında. Yani aslında bütün okumalar bunu beslemiş oldu. Ve özellikle kurumlar arasında çok büyük bir koordinasyon eksikliği olduğunu fark etmiştim.

Örneğin 2018 yılında başlayacağı belirtilen ama bir türlü başlayamayan bir kentsel dönüşüm süreci var Antakya'da. Ve depremden sonra biz duyduk ki merkezi yönetim yerel yönetimi suçluyor, yerel yönetim merkezi yönetimi suçluyor bu kentsel dönüşüm süreci başlayamadığı için. Ya da bütünsel bir planlama yaklaşımı yok. Bütün Türkiye için geçerli bir belde belediyeleri dönemi vardır bilirsiniz. Mesela Antakya'da işte neredeyse 6 Şubat depremleriyle özdeşleşen bir Rönesans Residence vakası vardır.

O mesela Belde Belediyeleri döneminin bir ürünü. Bir zeytinliğin, yani bir sulak zeminin, doğal alanın 2.8 emsalle, yani zorlu rezidansın emsaliyle... ...yapılaşmaya açılmasıdır mesela o. Ama baktığınızda da o binayı yapan da işte mühendisliği sanıyorum. Hatta böyle odabaşkan, mimar, odabaşkan. O dönemin mimarlar odası şube başkanı. Ehil bir insandır diye bakıyorsunuz sonuçta ama o süreç demek ki yani... ...Belde Belediyesi'nin izin verdiği için mi oluyor o dönem?

O dönemde Belde Belediyesi ama Belde Belediyesi de yalnız değil. Sistem ona müsait ve ondan sonra da hemen Hatay Büyükşehir Belediyesi 2014 yılında kurulduğunda yaptığı çevre düzeni planında da ona aykırı bir şey yapılmıyor. Ama az önce sorduğumuz soru mesela bu sistemle ilgili bir mesele. Aslında biz planlama yapıyoruz. Planlamada işte diyoruz ki burada böyle bir şehir var. Bunun şöyle büyüme yönleri var. Böyle bir nüfus var. Böyle bir nüfus olabilir. Öngörüler geliştiriyoruz. Sonra diyoruz ki bu nüfusun konut ihtiyacı şudur.

Ulaşım yolları, eğitim sağlık tesisleri, donatıları şunlardır diye bir plan yapıyoruz. Bizim işimiz orada bitiyor. Sonra sonraki ölçekteki planlar yapılıyor ve uygulama aşaması geliyor. Uygulama aşaması geldiğinde plancılar o aşamada yok ve uygulama aşaması tamamlandığında bu sefer denetleme meselesi var. Ama biz aslında bunların bütünleşik halini kurmalıyız. Yani bu bütünleşik sistem olmadığı için biz sürekli sürekli bu süreci yaşıyoruz gibi görünüyor. Evet, eğer bu türleşik sistem kurulmazsa hem depremden sonra yani dünyada da her yerde deprem oluyor. İşte en çok konuşulan şey ama Türkiye'ye kadar hazırlıksız ve depremde binaları bu kadar hazırlıksız bir ülkede bulmak hakikaten zor herhalde. Ve aynı meseleyi işte bu geçenlerde maalesef Kartalkaya'daki yangında da gördük. Orada da kim kimi denetliyor belli değil. Yani yaptırımlar belli değil. Böyle her şey muğlak, her şey havada ve uygulama böyle bir

karışık duruyor. Yani bunu çözemezsek biz eğer ülke olarak başımıza sürekli doğal afetler gelecek. Sürekli de bu doğal afetler sonucunda yaz tutacağız. Şeyi soracağım bir de yani dünyadaki büyük doğal felaketlere biraz baktım. Toplumları nasıl etkilemişler diye. Meşhur bir Portekiz depremi vardır 1700'lü yıllarda. Tokyo depremi vardı 1900'lülerin başında.

Orada mesela çok farklı şeyler olabildiğini gördüm toplumlarda. Yani Portekiz depreminden sonra mesela bir genel itibariyle bir inanç krizi olmuş. Çünkü pazar günü olmuş kiliseler yıkılmış. Portekiz toplumunun sekülerleşmesinde önemli bir tetikleyici rol oynadığı söylenir. Tokyo depreminden sonra ise bir milliyetçileşme, içeri kapanma ve sertleşme. Hep batıya ökündüğümüz için bunlar oldu deyip hani daha sonradan belki o kamikazelere giden

süreci de tetikliyor. Yani bunlar aslında toplumsal psikolojide çok önemli etkileri olan hadiseler. 6 Şubat depremi de öyle az buz bir travma değil bu ülke bakımından. Fakat Türkiye'deki toplumda da hep getirilen bir eleştiri vardır. Hafızasızlıkla suçlanır.

ve bu konuda da çok haksız da bir eleştiri değil gibidir. Benim gördüğüm şu oluyor yani bu tip doğal afetlerden sonra müthiş bir reaksiyon yaklaşık 1-2 ay süren işte televizyonlarda işte hiç reklamlarının oynamadığı hep yas tutulan ama bir yerden sonra artık insanı rahatsız edecek derecede deprem mağdurlarına ifşa edecek kadar şey işte arkada böyle müzikler bilmem neler falan böyle tırnak içerisinde arabesk bir sunum. Akabinde ama müthiş bir dayanışma aynı zamanda. Sivil toplumun, insanların, bireylerin. Yani o da göz yaşartıcı derecede bir toplumsal dayanışma da görüyoruz. Türkiye'de o tipi onlarda. Ve sonra unutuyoruz. Yani bir iki çalıştay oluyor. Şimdi siz devam ediyorsunuz mesela bu çalıştaylara, toplantılara vesaire. Mesela İstanbul depremi içinde hemen bu 6 Şubat'tan sonra çalıştaylar toplandı. Herkes yer geldi, bilmem neler konuşuldu falan. O olacak bu olacak derken herkes hasarlı olduğunu muhtemelen bildiği evlerin de çaresizlik içerisinde oturmaya devam ediyor.

Şu da var tabii, biraz da gecikmişiz gibi de gözüküyor ya İstanbul örneğinde. Yani o denetimler baştan olsaydı bunlar başımıza gelmeyecekti büyük ihtimalle. Toplumsal bir şurursuzluk da varmış anladığım kadarıyla. Yani çoğu insan evini alırken bakmamış bu bina sağlam mıdır değil midir diye. Çünkü işte oradaki denetim mekanizmalarına güveniyorsunuz. Hiçbiri tam doğru düzgün değilmiş. Ve bu hani parti falan da ayırmıyor yani Türkiye'nin genel bir, özellikle bir değişiklik görüyor musunuz? İnsanlarda. Tabii ki görüyorum. Şimdi bir hafızasızlık meselesiyle ilgili birkaç şey söylemek istiyorum, izniniz olursa. Ondan sonra da bu toplumun belki bu iki yıllık süreç içindeki değişen psikolojisiyle ilgili ne gözlemlediğimi biraz anlatmak istiyorum.

Şimdi aslında 99 depremlerinden sonra çok ciddi bir farkındalık tırnak içinde oldu ve olmasını ve etki etmesini bekledik biliyorsunuz. Ben de buraya gelmeden önce biraz araştırdım. Acaba benim 99 depremlerinden sonra kaç defa imar affı çıkmış? 7 defa. Ve bunların sonuncusu 2018 yılında işte tırnak içinde imar barışı, devlet vatandaşla barışıyor gibi böyle hani öyle bir kampanya maalesef reklam kampanyalarıyla çıktı. Hatay'da 56 bin başvuru olmuş sadece bu ima rafına. İma rafı nedir? Ruhsatlı olmayan yani herhangi bir sebeple işte mühendislik hizmeti almadığı, mimarlık hizmeti almadığı için ruhsatı olmayan yapıların belli bir bedel karşılığında ruhsatlı hale gelmiştir.

Şimdi böyle bir yerde bir taraftan... ...kendisel dönüşüm az önce söylediğim şekilde gerçekleşmedi. Ondan sonra şehir planlama genelde bir kağıt üstünde kaldı. Yapı denetimi özelleşti ve biraz böyle... ...çok da hani ideal şekilde işlemeyen bir sürece dönüştü. Bir taraftan uygulama ihmaller seslesi şeklinde gerçekleşti. Çok yakın zamana kadar insanlar kendileri denetim şirketlerini seçmemiş zaten. Çok yakın zamana kadar evet. Ya bu da yani biraz danışıklı dönüşe çok açık bir alan değil midir yani? Tamamen katılıyorum. Sonra şöyle bir şey oldu. Deprem oldu 6 Şubat depremleri. Bu sefer de ben şeyi merak ettim. Madem müteahhitlik bu kadar suistimali açık bir mesele, acaba bizim müteahhit sayımız nedir vesaire. Şimdi 6 Şubat depremlerinden önce Türkiye'deki müteahhit sayısı 450 bin kişiymiş. Türkiye'de 450 bin kişi müteahhitlik yapabiliyor 6 Şubattan önce. Buna şeyde bakıyoruz. Bütün Avrupa Birliği'nde kaç kişi diye bakıyoruz. 25 ila 30 bin kişi bütün Avrupa Birliği'nde toplam.

Yani bizim o zaman çok çarpık bir şey olmamız... Yani 450 bin müteahhite ihtiyaç duyacak bir sistemimizin olmamasında fayda yok mu? Yani bu tuhaf değil mi? Cevabını ikimiz de biliyoruz bence ama daha garip bir şey söyleyeceğim. 6 Şubat depremlerinden sonra geçici müteahhitlik belgesi diye bir şey çıktı. Bilin bakalım, Haziran 2024 itibariyle kaç müteahhitimiz var?

646 bin kişi. 200 bin kişi daha eklendi. Bizim bütün bu konuştuğumuz şeyler, aslında şehir planlamadan başlayıp... ...uygulama, denetim vesaire dediğimiz her şey aslında sadece buradan boşa düşüyor. Bir temel müteahhitlik eğitimi verilemez mi? Statik bilgisinden tutun, efendime söyleyeyim. Belediye mevzuatının bazı temellerini falan öğretebileceğiniz... ...yani çok zor da bir şey olmasa gerek, her şey sınav yapılabiliyor bu ülkede.

Bir de benim aklıma böyle bir soru geliyor aslında. Bir gazete de bunu okumuştum. Depremden sonra müteahhit sayısı neden artar diye. O kadar güzel bir soru ki bence bu. Yani şu anda gerçekten mesela şimdi böyle bir durumda bakalım Hatay'daki insanlar nasıllar ve ne yaşıyorlar. Depremden hemen sonra aslında

Tabii 6 Şubat ve 20 Şubat depremlerini söylüyorum deprem dediğimde. Benim ilk gidişim 24 Şubat'taydı Antakya depremden sonra. Tabii ki çok büyük bir yıkım, her açıdan kayıp ve etrafında böyle herkesin bir şekilde geçici dönemde yaşam koşullarını oluşturmaya çalıştığı bir acele vardı, bir telaş vardı. Bir taraftan da biraz daha umut vardı. Umut şeye dairdi. Yani zaten çok kötü bir şey yaşandı ve böyle gitmesi mümkün değil. Buradan sonra artık dersler çıkarılacak. Çünkü afet oldu ve bu çok büyük ölçekte oldu. Yani göz ardı edilebilecek ölçekte bir afet değildi çünkü. Ve işte düzgün geçici barınma koşulları oluşturulduktan sonra kalıcı kentin koşulları düzgün bir şekilde peyderpey oluşturulacak. Mülkiyet endişesi vesaire olmayacak ve güzel bir planlamayla, bütünsel adaptif şehircilikle herkes yerine yerleşecek. Herkes işine gücüne bakabilecek ve aslında deprem hafızası toplam kentsel hafızanın bir parçasını oluşturacak ama kendi hafıza mekanlarını da orada görebilecekler gibi bir şey vardı aklımızda. Birinci yılın sonuna geldiğimizde büyük ölçüde enkaz kaldırma çalışmaları işte ilerlemiş olduğu için çok büyük boşluklardan ibaret kentsel alanlar oluştu. Kalıcı konutların inşaatı 2023 Mart ayında başlamıştı örneğin Antakya için Gülderen'de. İşte parça parça böyle kentin çeperlerinde kalıcı konut öbekleri oluştu.

Ama şehirle bağlantısı pek olmayan eski köyler aslında onlar ya da önceki dönemin köyleri. Fakat böyle o inşaatlar orada sürerken insanlar bu derme çatma koşullarda yaşamaya devam ettiler. Az önce bahsettiğim bütün altyapı sorunları, işte konteynerda yangın mı dersiniz, her yağmurda sel basması mı dersiniz, o koşullar devam etti. Çok fazla göç oldu. 150 bin kişi kadar insan göç etti Antakya'dan, bildiğimiz kadarıyla Hatay'dan. Adana'ya, Mersin'e, işte Arsuz'a gittiler, İzmir'e, Antalya'ya gittiler, Ankara'ya gittiler. Bunun da bir sebebi vardı tabii. Kent yaşanabilecek, gündelik hayatın sürebileceği koşullara sahip değildi. Bir sene daha geçti. Şimdi artık çok ciddi bir yorgunluk var. Çünkü bu az önce bahsettiğim üçüncü, dördüncü haftanın koşulları ikinci yıl geldiğinde hala büyük ölçüde devam ediyor. Üstelik işte mücbir sebep dediğimiz bir şey var işte afet bölgesinde, siz daha iyi biliyorsunuzdur, işte bazı şeylerden, bazı borçlardan vesaire muaf olunması ya da erteleme. Şimdi onlar yavaş yavaş bitmeye başladı. İşte AFAD kiraları artık belli bir zamandan sonra ödemeyeceğini açıkladı.

elektrik ücretleri ödenmediği için TEDAŞ elektriği kesmeye başladı gibi çoklu sorunlar gün geçtikçe daha da artıyor. Şimdi böyle olunca ben özellikle bu son gidişimde birkaç gün önce gerçekten çok umutsuz ve yorgun gördüm çoğu arkadaşımı. Çünkü bir taraftan da böyle sürekli bir muhatap alınmama durumuyla savaşıyor arkadaşlar aslında. Yani aslında bir muhatap bulamıyorlar doğrudan sorularını sorabilecekleri. Yani bize ne olacak aslında? Bize ne olacak? Geleceğimiz, kentimiz ne olacak? Çok doğal ve haklı sorular bence. En temel işte anayasanın verdiği barınma hakkımız ne olacak? Fakat o soruyu sorabilecekleri bir muhatap bulamadıkları gibi bir gün mesela uyanıyorlar.

...derme çatma kalmış ya da işte enkas haline gelmiş, evinin kapısında kalmışsa eğer orada... ...kapısında işte yapınız altı an maddesince hazineye devredilmiştir. İşte 15 gün içinde boşaltılması. Bu rezervadan mı? O meseleyi biraz açılar mısınız? Çünkü zannederim orada yani mülkiyet hakkıyla da ilişkili çok ciddi bir sorun var ama bir yandan da...

Onarma diyelim, yeniden inşa vesaire. Bunun için bazen gerek edebilir böyle durumlar. İdarenin hareket edebilmesi için. Yani belli bir kanulaştırma yapabilmesi, devletin tabii ki bu durumlarda mümkün olmalıdır diye insanın aklına geliyor. Fakat bu nasıl uygulanıyor sahada? Onu bilmiyorum, onu sormak istiyorum. Aslında yine tek tip bir uygulama yok. Öncelikle bu işte geçici el koymalar oldu. İşte hem konteyner alanı oluşturmak için en başta hem de kalıcı konutların inşa edilmesi için. Sonra TOKİ konutları için bazı rezerv alanlar oluşturulmaya başlandı. Sonra da en son geldiğimiz aşamada işte 636 sayılı yasa kapsamında 6A maddesi uyarınca parsel ya da yapı adası bazında biraz böyle işte birkaç tane harita düzenleyen arkadaş var böyle sürekli güncellemeye çalışıyorlar. Çünkü tek bir yerden ulaşmak da mümkün değil o verilere. Ve neye göre belirlendiğini tam bilemediğimiz rezerv alan ilanları görüyoruz. Aslında rezerv alan ve riskli alan 636 sayılı yasa kapsamında senelerdir yasalarda olan tanımlar. Her ikisi de afet öncesine dair tanımlar bu arada. Riskli alan, herhangi bir nedenle bir afet riskinin gerçekleşmesi öngörülen alan.

Rezerv alanda bu riskli alanda gerçekleşebilecek olası riskin gerçekleşmesi halinde oradaki insanları taşıyabilmek için önceden hazırlanması gereken alan. Fakat biz burada her ikisini de deprem gerçekleştikten sonra görüyoruz. Önce riskli alan ilanı oluyor. 307.6 hektarlık bu az önce çok konuştuğumuz kültürel miras tarihi merkez alanında.

Hemen ardından birkaç ay sonra hatırladığım kadarıyla 2023 Kasım ayında da bu sefer Köprübaşı dediğimiz işte bu Asi Nehri'nin batısındaki prestij alanı 207.6 hektarlık bir alan orada rezerv alanı ilan ediliyor. Sonra rezerv alanda sürekli bir değişiklik oluyor sınırlarında. Ve biz bu alandaki uygulamaları genel olarak işte bu 6A maddesi çerçevesinde görüyoruz. Onunla ilgili işte rezerve hayır diye kampanyalar, işte mahalle toplantıları ve yine bir sürü WhatsApp grupları vs. oluşuyor. Ve çok fazla işte barınma hakkı diye bir topluluk var mesela özellikle o konuda bir araya gelen. Onların temeli itirazı da aslında şöyle. Diyorlar ki Hatay Akademik Meslek Odaları Birliği'de işte mimarlı odasında bir bileşeni oldu. Hatay Akademik Meslek Odaları Birliği de bu şekilde bir çağrı yapıyor. Biz aslında borçlanma değil bedelsiz konut istiyoruz diyorlar ve bunu da özellikle en yoksul grup için istiyorlar. Şimdi neden böyle bir talep oluşuyor? Çünkü aslında rezervalanın uygulanma biçiminde daha önceki uygulamalarda şöyle bir şey görüyoruz. Oradaki sizin sahibi olduğunuz mülkün deprem sırasındaki toplam bedeli, inşaat bedeli hesap ediliyor devlet tarafından. Sonra onun yerine devlet tarafından yapılacak konutun toplam güncel inşaat bedelinden çıkarılıyor ve aradaki farkı siz devlete borçlanıyorsunuz.

Şimdi burada aslında farklı farklı görüşler var. Görüşlerin bir kısmı diyor ki işte tabii ki belli bir bedel çıkması doğal. Sonuçta yeni bir inşaat yapılıyor ve depreme dayanıklı vs. Kimisi de diyor ki ama bu zaten bizim evimizdi. Kendi evimizi almak için yine neden borçlanıyoruz? Şimdi bunların her biri tabii ki bir uzlaşı zeminine ihtiyaç duyuyor değil mi? Oturup böyle beraber konuşmak, hak sahipliği konuşmaları yapmak vs. Ama henüz bu muhataplık düzeyinin kurulabildiğini biz görmedik. Yani bu kamusal olarak tartışılması ve siyasetten de bir çözüm bulması gereken bir mesele. Kesinlikle. Ve halkın mutlaka dahil olması gereken bir mesele. Peki ben şunu sormak istiyorum. Yani biz doğrudan Hatay'da yaşamayanlar, Antakya'da yaşamayanlar, bu süreçte ne yapmamız gerekir sence? Bu süreçte nasıl bir dayanışma gösterebiliriz? Ne yaparsak iyi olur. Yani sadece unutmamak adına da değil. Yani bu söylediğiniz meseleler eğer çözülmezse zaten her şeyi bırakalım. Tamamen bencil bir yerden bakalım. Diğer şehirlerde oturanların da başına gelecek bu.

O yüzden yani Hatay'da olan şeyler daha sonra İstanbul'da olacak olan şeyler hakkında da çok belirleyici olacak. Ya da işte başka şehirlerde çünkü Türkiye'nin deprem riski olmayan şehri zaten çok az. Bir tane vardı Konya diyorlardı orada bina çöktü kendi kendine depreme bile ihtiyaç duymadan. Yine enkaz altında kalmayı başardık yani bu denetimsizlik orada da gösteriyor yani. İnanılmaz bir şeydi o. E yani neyse bu genel itibariyle oraya bakmamız gerekiyor ki daha sonraki felaketleri de şimdiden engelleyebilelim. Ne önerirsin insanlara?

Ya ben 2023 yılının eylül ayında bir yazı yazmıştım. Onun sonunda böyle küçük bir cümle yazdım ve onu artık her yazımın sonuna ekliyorum ve her konuşmamın sonunda söylüyorum. Eğer Antakya'nın depremden sonra iyileşmesi için bir şey yapmak isterseniz öncelikle gidip onu görebilirsiniz. Çünkü duyduğunuz gördüğünüz gibi değil. Yani bunu tüm kalbimle inanarak söylüyorum. Gerçekten ne duyuyorsak eksik duyuyoruz, ne görüyorsak emin olun eksik görüyoruz. Orada yaşayan bir arkadaşımızın gönderdiği video bile oradaki durumu yeterince anlatmıyor. Sonra bu hayatta ne yapmayı biliyorsanız, neye imkanınız varsa, destek olabilecek kimi tanıyorsanız ve ne yapmak istiyorsanız emin olun orada hepsine ihtiyaç var. Ben Antakya'yla ya da deprem bölgesinin tamamıyla biraz böyle özellikle Kırıkan, Samandağ hata için konuştuğumuzda Antakya'yla Harbiye'yi, Defne'yi biz bir bütün kabul ediyoruz zaten. Ve Adıyaman'da yine yıkım oranının çok yüksek olduğu ya da Antep'te Nur Dağı'nda özellikle çok büyük yıkım oldu. Gerçekten hayat eski koşullarına dönemedi ve eski koşullarına dönmesinin de yeterli olmadığı bir yerdeyiz. Çünkü eski koşulları zaten bu yıkıma neden oldu bir tarafta. Ama çok büyük bir desteğe ihtiyaç var ve gerçekten hangi bölgeyle yakınlık duyuyorsanız, hangi bölgede birini tanıyorsanız lütfen gidin görün ve bir kendinize bakın ben gerçekten ne yapmak istiyorum diye. Çünkü şeye de çok dikkat etmek gerekiyor bence. Deprem bölgesine verilen sözün mutlaka tutulması gerekiyor. Çünkü çok fazla böyle tırnak içinde popüler olduğu ilk dönemde çok fazla söz verildi ve bunların tutulamaması oradaki insanlar açısından gerçekten çok can yakıcı oldu.

veremeyeceğimiz sözleri tutmayalım ve gidip görelim kendimize bakalım ne yapabiliriz diye ve bunu mümkünse iyileşene kadar sürdürelim. Evet, bir de yani millet olarak da ta Büyük İskender'den emanet bir şehri de kaybetme utancını taşımayalım. Yani bu izah edilebilir bir durum değil. Binlerce yıllık bir şehri kaybetmek. Gerçekten bu utançı taşıyamayız millet olarak. Orayı gerçekten bir an evvel ayağa kalkması ve toparlanması ülkenin geri kalanı için de çok elzem. Çok teşekkür ederim konuk olduğun bize oradaki tabloyu verdiğin için.

Evet efendim, Aslına Bakarsan'ın bu bölümünde sevgili Tuğçe Tezer'le birlikteydik. İkinci yılını geride bıraktığımız 6 Şubat deprimini hatırlatmaya çalıştık. Depremden en çok hasar alan Hatay'ın dününü bugününü ve yarını konuşmaya orada olan biteni anlamaya çalıştık. Umarım oradaki yurttaşlarımızın derdini aktarabilmiş, elimizden geldiğince seslerini duyurabilme fırsatı bulabilmişizdir. Hatay'ı unutmamanız temennisiyle şimdilik hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)