
6.305 kelime · ~32 dk okuma
Aslına bakarsanız bu bölümünde... Yani hayatta kalmamız için vücudumuz bize bir şeyler yapıyor, biz de bunun sonucunda şiirler mi yazıyoruz? Aynen öyle aslında. Aşk kimisini o yüzden sanatçı yapıyor, kimisini suçlu yapıyor, kimisini meczup yapıyor. Toplumsal koşullardan ötürü de aşık oluyor olabilir miyiz bazen sadece? Bir insanı görüp de ona aşık olup vücudumuzdaki hormonal dengelerin değişmesi haricinde koşullanıyor muyuzdur toplum tarafından bazı insanlara ya da bazı tip insanlara aşık olmak için?
Herkes çifte olmak zorundaymış, yalnızlık aslında kötü ve acınası bir şeymiş gibi toplumda addediliyorsa sen de kendini zorluyorsun aşık olmak için ve bu sadece hormonal değil, bazen dışarıdan içeriye, bazen içeriden dışarıya oluyor dolayısıyla. X kuşağının daha geleneksel romantik ilişki algısına sahip olduğunu söylüyorlar. Y kuşağının daha bireysel ve kariyerle bunu dengeleyen bir durumda olduğu. Z kuşağının ise ilişkilere çok daha özgürlükçü yaklaşan geleneksel norm ve beklentilere pek bağlı kalmayan bir aşk tanımı olduğu söyleniyor.
İnternetin içine doğmadığı, internetle birlikte aslında evrildiği için dolayısıyla hani kafalar biraz karışık bence Y kuşağında ama Z kuşağı tamamen aşırı seçeneğin olduğu bir dünyanın içerisine doğdu ve bir insana çok fazla seçenek verdiğin zaman o insan seçemiyor ve mutsuz oluyor. Birbirimizle alakamız kalmayıp evde herkes kendi robotuyla yaşayacağı bir dünyayı bilir miyiz acaba ne dersin? Belki ona bile gerek kalmayacak sadece bilincimizi yani insan bilinci olmadan beden nedir ki? İnsan değildir. E şimdi bu bilinci alıp bir makineye aktardığın zaman aşkı da orada yaşarsın, senin hafızan da orada yani aslında seninle organ print etmene hiçbir şey gerek kalmayacak ki.
Herkese merhaba. Aslına bakarsanız bu bölümünde konuğum Özgür Uysal. Özgür'ü daha çok İnce İşler isimli YouTube kanalından tanıyoruz. Fakat kendisi sosyal politika ve toplumsal cinsiyet alanında akademik eğitim tutmuş bir sosyolog. Aynı zamanda bir yazar, birçok kitabı var ve hikaye anlatıcısı. Hazır ölümüz 14 Şubat Sevgililer Günü, Özgür ile aşk üzerine konuşalım istedik. Bu duyguyu nasıl hissettiğimizin nörolojisini, sosyolojisini ve psikolojisini değerlendirelim dedik. Buyurun başlayalım.
Hoş geldin Özgür. Hoş bulduk. Nasılsın? İki Özgür'ün arasında dilek tutacak mı dinleyicilerimiz diye heyecanla bekliyor muyuz? Programımızın editörünün de adı Özgür. Şu anda üç Özgür arasında kalmış durumdayız. Hemen ilk olarak şunu sormak istiyorum o zaman sana Özgür. İnsan neden aşık oluyor abi? İnsan neden aşık oluyor? Çünkü en temele inersek aslında aşkın temeli hormonlar. Hormonların bir kokteyliyle birlikte insan kendini aşık hissediyor. Yani aşık olmak değil de aşık hissetmek daha doğru bir terim.
Ve o heyecan, kalp atışının hızlanması, kanın içeride daha hızlı dönmesi, göz bebeklerinin büyünmesi, avuç içlerinin terlemesi filan. Adrenalin, dopamin, serotonin filan içeride böyle bir dans ediyorlar aslında. Ve işin enteresan tarafı serotonin de düşüyor mesela. Kendini daha çok beğendirme güdüsü oluyor o zaman.
Aslında şeydir, serotonin aşkın ilk aşamasında düşer. Birinden hoşlanmaya başladığımızda serotonin vücudumuzda düşer. Çünkü serotonin yükseldiğinde kendimizi beğendirme güdümüzü kaybederiz. Zaten memnunum hayatımda. Aynen öyle. Serotoninini vücut düşürüyor ki biz karşı tarafa kendimizi beğendirelim. Yani tavus kuşu o kanatlarını açması için serotoninini düşürmesi gerek. Serotonini karşımdakinden almaya başlıyorum. Aynen. O bizi beğendikçe oradan yavaş yavaş alıp ondan sonra serotonini yükseltiyoruz. Serotonin yükselince zaten dopamin düşmeye başlıyor. O zaman da işte daha mutlu yani uzun erimli ve mutlu bir ilişkiye doğru gidiyoruz. Aslında iş bir hormon kokteyli ama en temelinde de tabii niye bu kokteyl var yani bizim vücudumuzda? Soyumuzu devam ettirmek için. Niye birine aşık oluyoruz? Çünkü onunla aslında çiftleşip soyumuzu devam ettirmek istiyoruz. En temeli bu. Yani evrim bizden bunu istiyor zaten. O yüzden de bize böyle bir tuzak kurmuş diyebilir miyiz? Tuzak yani bu işi zevkli hale getirmiş. Yani kaçınılmaz olan bir şeyden zevk almamızı sağlamış diyebiliriz. Ya ben çok vakti zamanında bir şey okumuştum. Araştırdım, araştırdım. Bulamadım yani. Fransa'da bir tarih dergisinde okumuştum zamanında. Şeydi galiba Babil'de geçiyor bir sağlık kitabı. Babil döneminde. Orada böyle hastalıkları kategorize etmişler. O zamanki ellerinde ne geliyorsa. İşte orada da bir cinsel hastalıkları da biraz tespit edebilmişler. Hani mikrop falan bilmiyorlar ama hani ne neden kaynaklı. Biraz bir üç aşağı beş yukarı fikirleri var. Aşkı da cinsel hastalıklar arasına koymuşlar.
Ve şöyle bir şey diyordu yani, her kim ki bir buğday tarlasına yalnız başına gider, elini kalbine koyar ve ah kalbim ah kalbim derse aşk hastasıdır. Yani tedavi edilmesi gereken bir şey olarak tıp kitabını koymuşlar. Ben de onu sormak istiyorum. Yani bu işin hani korteksle de alakası var. İşte aşk sırasında beynin prefrontal korteks bölgesindeki aktivitelerin azaldığını da gözlemlemişler. Yani bu da beynimizin bilinçli bir şekilde düşündüğü ve karar verdiği bölge. Yani bizim bütün serotoninimizle dopaminimizle oynuyor, bilinçli karar vermemizi de engelleyen bir hadise. Bu bir anlamda da o açıdan tırnak içerisinde bir hastalık olarak bakılabilir mi? Eski Babililerin söylediği gibi. Valla ben önce bu kitabı yazmış olan abiye ne yaşadın be abi deyip, hani onu aslında Babil'de iyi bir içki sofrasına oturtmak isterdim. O kendinden yazmış gibi, çok spesifik çünkü yani. Tabi tabi. Bu hayat arasında gittiğinde eli kalbe koyduğunda. Kesin yaşanmışlık var orada yani. O resmi gördüm ben. Yani onu yaşadıktan sonra yazdığı kesin. Ama buna bir hastalık diyebilir miyiz? Yani aslında diyebiliriz çünkü hastalıkla benzer semptomlar da çıkartıyor. Mesela hafızayı kaybettiriyor, bizi tehlikelere karşı açık hale getiriyor. Mesela amigdalayı mesela kapatıyor aşık olduğumuz zaman. Yani aslında biz kaç ya da savaş o bölge. Yani tehditleri algılamamızı sağlayan ve ortamdan kaçmamızı sağlayan bir şey. Yani aşık olduğumuzda düşün hayatta kalma olasılığımız düşmeye başlıyor. Öyle komik bir şey var. Ya soyumuzu sürdürmek için başımıza bu geliyor ama bir şekilde
Soyu sürdürmeyi bırak, kendi soyumuz, kendimiz oradan kalkabiliriz. Bir risk alıyoruz çünkü. Aynen öyle. Tüm bunları atlatabilirsek soyumuzu devam ettirebiliyoruz gibi bir durum aslında. Hak etmemiz lazım demek. Aynen öyle, galiba öyle. Yani hastalık mı? Yani hastalık olabilir tabii ama dertli bir şey olduğu kesin. Çünkü her aşk sonuçta karşılık bulmuyor. Ama mesela bunu Socrates çok güzel açıklıyor. Hani bizim platonik aşk dediğimiz, karşılıksız aşk dediğimiz şey aslında
Platon'un Sokrates'in söylemlerinden yola çıkarak aşk merdiveni diye bir yazımı var. O yazımda söylediği bir şey yani. Platonik aşk dediğimiz bildiğiniz sakallı makallı bir Yunan filozofundan geliyor yani Platon'dan. Platon'dan direkt ve o Platon aslında bunu Sokrates ile Diatome diye bir kadın filozof daha var. Onların kendi aralarındaki bu
diyaloglarından çıkarım yaparak bir aşk merdiveni oluşturmuş ve önce fiziksel aşk ondan sonra işte iki kişinin birbiriyle kavuştuğundaki aşk bir de en sona koyduğu yani bizim platonik aşk dediğimiz şey ilahi olana asla ulaşamayacağı hakikate olan aşk. Aslında bizim platonik aşk dediğimiz şey hani bizim işte ilkokul öğretmenini olan karşılıksız aşkımızdan ziyade bir ilahi bir şeye asla ulaşamayacağımız bir şeye olan aşk ki Sokrates zaten bunu şöyle söylüyor. İki insanın aşkından çocuk doğar, bir insanın ilahi bir şeye aşkından erdem doğar diyor. Baya derin konuşmuş o zaman. Peki şehveti burada nereye koyuyoruz? Yani şehvetle aşkın da birbirine karıştığı olmuyor mu? O da bir takım fiziki tepkiler, o da bir takım formülel reaksiyonlara yol açıyor bünyede ve insanın da bunu birbirine karıştırması çok olası değil mi? Kesinlikle. Hele ki içinde yaşadığımız şu dönem tamamen hazla mutluluğun birbiriyle karıştırıldığı bir dönem. Yani biz aslında hazlı mutluluk gibi görüyoruz ve hazların peşinden koştuğumuzda mutlu olacağımızı düşündüğümüz bir dünyada reklamlardayız aslında. Halbuki hazla mutluluk bambaşka şeylerdir.
maddeseldir, haz bir şeyleri satın almakla ilgilidir. Haz bir şeylere sahip olduğumuzda artan dopamindir aslında. Haz sadece ödül mekanizmasıyla çalışır ve haz hiçbir zaman doyurulamaz. Her seferinde daha fazlasını ister vücudumuz. Çünkü dopamin aynı bir uyuşturucu ki zaten uyuşturucular da dopamini tetikler. Bu haz dediğimiz, şehvet dediğimiz şey de doyurulamaz bir şeydir aslında. Serap gibi aslında değil mi? Yani ulaştıkça kayboluyor ve yenisi gözün önünde beliriyor. Ona varıyorsun kayboluyor öbürünün peşine gidiyorsun. Aynen öyle. Bir madde bağımlılığı gibi aslında haz bağımlılığı. Ama mutluluk öyle değildir. Yani haz bireyseldir, mutluluk sosyaldir. Mutluluk serotoninle ilgilidir. Mutluluk uzun erimli bir şeydir, manevidir, maddi değildir. Bir şeylere sahip olarak değil. Ancak bir şeylerin peşinde koşarak olabilir. O yüzden pursuit of happiness. Yani mutluluğu takip etmektir mutluluğun kendisi zaten.
Ama biz şimdi şehvetle hazlı yani işte seksle, cinsellikle onun sonuncunu da elde ettiğimiz orgazmla mutluluğu birbirine karıştırıyoruz ve böyle olduğu zaman da işte bir havucun peşinde aslında koşup sürekli daha fazlasına sahip olmaya çalışıyoruz. İşte sosyal medyada ne bileyim arkadaşlık uygulamalarında hani gidip hani daha fazla yani bir skor peşinde bir nicelik peşinde koştuğumuz sürece o şehvetin peşinde koştuğumuz sürece Hep onun kölesi olarak sahip olduğumuz şeyler bir gün bize sahip olmaya başlıyor. Şu anda içinde yaşadığımız dönemde bence ben çok karıştığını, homojen hale geldiğini düşünüyorum. Ya ona zaten birazdan geleceğim o meseleye. Yani bu sosyal medyanın, dijitalleşmenin, işte bu yeni dönemde ilişkilerin ve aşkın tanımlarına birazdan geleceğiz ama başka şeyler sormak istiyorum şu anda sana. O da mesela aşkın hani karşılık bulamadığı bir evre var ya. İlla siz birbirine aşık oldunuz diye o da size aşık olacak diye bir şey söz konusu değil. Bu evrede orada ne oluyor? Şimdi gene bir takım kimyasal reaksiyonlarımız oldu, karşılık bulamadık. O zaman ne yapıyoruz? Bir yaz tutma süreci mi oluyor, bir tepki mi oluyor? Bu nasıl yönetilmesi gereken bir süreçtir ya da?
Yani aslında burada birazcık o bizi yönetiyor, birazcık biz onu yönetiyoruz gibi bir durum var. Yani işte biz dediğim gibi ilk aşık olup hoşlandığımızda serotonin vücudumuz da düşüyor, uykularımız kaçıyor. Vücudumuz norepinefrin diye bir adrenalin salgılamaya başlıyor ve o adrenalinle birlikte biz hani uykusuz kalmaya başlıyoruz geceleri. Aklımızı ondan alamıyoruz. İşte avuçlarımız terliyor, iştahımız kesiliyor. Yani aslında vücudumuz hayatta kalmaya çalışıyor. Yani adrenalin pompalıyor ve sanki doğada böyle son meyveye erişecekmiş gibi o adrenalini salgıladıkça bizi aslında hayatta bırakmaya çalışıyor. O da bizi tabii işte gece uykularım kaçtı, aklımı ondan alamadım, iştahtan kesildim, aşk hastalarına tutulmuş, ince hastalığa tutulmuş, aşık oldu, eridi gitti çocuk falan dedikleri aslında adrenalin. Hayatta kalmamız için vücudumuz bize bir şeyler yapıyor. Biz de bunun sonucunda şiirler mi yazıyoruz? Aynen öyle aslında. Çünkü onunla baş etme. Yani insan bir şeylerle bir şekilde baş ediyor değil mi? Kimisi bir problemiyle işte ne bileyim kırıp geçerek baş eder, kimisi yok sayarak baş eder, kimisi de ona metiyeler düzüp onunla barışarak baş eder. Yani aşk kimisini o yüzden sanatçı yapıyor, kimisini suçlu yapıyor, işte kimisini meczup yapıyor. Yani herkesin üzerinde etkisi farklı çünkü herkesin
Aşk dediğimiz problemle, burada şimdi problem olarak bahsedeceğim. O problemle, karşılıksız aşk problemiyle başa çıkmamız farklı. Dolayısıyla da burada nasıl bir yöntemi izlemek gerekiyor? Yani bence bu bir süreç. Hani zaman her şeyin ilacı o zaman eczaneler neden var diye insanlar hep sorarlar ama yani gerçekten zaman her şeyi bir şekilde normalleştiriyor ve daha kolay başa çıkmamızı sağlıyor. Ayrıca da bizim karşılıksız olan aşklarımızın hepsi bizi ileride biz haline getiriyor bir yandan da.
Yani karşılıksız aşk yaşamamış, hiç aşık olmamış, hayatında hiç reddedilmemiş bir insan bence hiç yaşamamış bir insandır. Ne bileyim, Socrates, Platon deyince ben de bir gaza geldim ya. Zaten sen mitolojiden de çok bahsediyorsun ve mitoloji hakkında yapmış olduğun bazı şeyler de var, işte workshoplar, atölyeler vesaire. Mitolojide aşkın ele alınışı nasıl? Özellikle sen Yunan mitolojisi üzerine eğiliyorsun. Orada da bir hayli böyle tutku, itiraz, aşk bol bol vardır. Mitoloji nasıl ele almış bu aşk olgusunu?
Yani mitoloji aslında tam merkezine yerleştirilmiş diyebiliriz. Yani burada her mitoloji bu arada. Yani işte İslam mitolojisi de, Mısır mitolojisi de, Babil mitolojisi de, Sümer'de, İskandinav. İskandinav belki o kadar olmasa da yine onda da mutlaka. Onlar daha böyle kavga, dövüş. Abi onlar böyle bir yerde bir yukarıda salonda sürekli dövüşmüyorlar mı? Cennet fikirleri bu. Sürekli yiyip içip, dövüşüp, ölüp, dirilip tekrar yiyip içip değil mi? Yani onların cennet fikri o. Tabii en çok Antik Yunan'da bu var ve Roma'da dolayısıyla. Çünkü zaten bizim de bu kadar biliyor olmamızın dünyada da bu kadar yangınlaşmış olmasının sebebi insani unsurlar eklemişler tanrılara. Mayalıların ne bileyim Mısırlıların filan aksine daha ilahi daha büyük şeyler eklemişler ve daha katmanlandırmışlar ve hepsinde bir aşk var bir entrika var bir konu var yani o ona aşık öbürü ona aşık hani hep bir konu var ama işin en güzel tarafı tabii
Benim orayla ilgili en sevdiğim örneklerden bir tanesi Kronos diye bir Titan var. Kronos zamanında aynı zamanda hani bizim kronometre dediğimiz şey Kronos'tan geliyor. Zamanın Titan'ı aslında. Tanrıların üstü aslında. Tanrılardan bir önceki nesil ve Kronos'un bir sabanı vardır. Bu hani bizim bugün Azrael dediğimiz ya da işte o Grim Reaper hani ölüm getiren ölüm meleğinin elinden hep çizilir ya o bir saban böyle. Orak işte, aynen pardon. O orağı ilk aslında Kronos'un elinde görürüz biz. O Kronos'un aslında aletidir. Ve o orakla kucağında oturttuğu Küpid'in, yani Eros'un kanatlarını keser bir Pierre Milliard diye bir adamın tablosunda. Çok güzel bir tablodur.
Ve aslında çok güzel anlatır orada ressam. Bu cupid ya da Eros denilen de o genelde batı sanatında gördüğümüz küçük elinde ok olan kanatlı bebek değil mi? Aynen bravo. Onun işte o kanatlarını keser elindeki uğrakla ve aslında tabloda şeyi anlatır. Zaman eninde sonunda aşkı kanatlarını keser anlatır mesela. Yani o kadar çok göndermesi vardır ki mitolojinin bizim bugün yaşadığımız aşka çünkü aşkın yaşanması değişmedi aslında. Yani 4000 yıl önce de insan aynı şekilde. Bak işte Babil'de bile adam yani kendini tarlalara atıp elini kalbine koyup ah yandım diye bağırıyormuş. Bugün de sen işte gidip de iki tek atıp ondan sonra biz çok iyiydik be niye bana bakmadı diye hani meyhanede de dert yanabiliyorsun. Sadece şeyler ortamlar değişti biraz galiba. Yani aynı primatsın aynı dopaminin var, muhtemelen aynı mekanizmalar var. Bravo, aynen öyle. Peki bunun, hadi bu bireysel fiziki etkileri, bir de bunun toplumsal etkileri de var elbette, değil mi? Yani toplumsal koşullardan ötürü de aşık oluyor olabilir miyiz bazen? Sadece bir insanı görüp de ona aşık olup vücudumuzdaki hormonal dengelerinin değişmesi haricinde koşullanıyor muyuzdur toplum tarafından bazı insanlara ya da bazı tip insanlara aşık olmak için?
Kesinlikle öyle. Bunu sadece evrimsel ve biyolojik bir şey olarak açıklamak... Konuşma öyle geçti ama bu öyle bir şey değil. Aşk aslında biyolojik bir şey, psikolojik bir şey. Aynı zamanda sosyo-kültürel bir konu. Yani her toplumun aşka olan şeyi de farklı. Her dönemin bile aşka olan...
Romantizm döneminde aşk bambaşka anlatılırken pozitivist bir dönemde aşkı bambaşka anlatabilirsin. Dolayısıyla çok öznel bir şey olduğu için aşk her yaşayan insana göre farklılık gösterdiğinden dolayı toplum da tabii ki bunun üzerinde etkili. Niye? Çünkü bir toplum sana aşık olmalısın, aşık olmadıysan sen yaşamamışsın oğlum falan diyorsa, bir toplum sana böyle bir baskı kuruyorsa ya da... Sen demin dedin. Az önce dedim, aynen. Ya da mesela bir düğüne gittiğinde sıra ne zaman sana geliyor diye sana aile büyükleri baskı yapıyorsa ve bu sanki zorunlulukmuş, herkes çifte olmak zorundaymış, yalnızlık aslında kötü ve acınası bir şeymiş gibi toplumda adleniliyorsa sen de kendini zorluyorsun aşık olmak için.
Ve bu hani sadece hormonal değil, bazen dışarıdan içeriye, bazen içeriden dışarıya oluyor dolayısıyla. Evet öyle bir etkileşim olduğu açık. Şunda da görüyoruz yani kuşaklar arası da çok değişiyor. Yapılan bazı sosyolojik araştırmalar var. Ben bu kuşaklaştırma konusunda çok kafam net değil ama artık biraz oturdu gibi, 3 aşağı 5 yukarı bir şey anlatıyor.
X kuşağının daha geleneksel romantik ilişki algısına sahip olduğunu söylüyorlar. Y kuşağının daha bireysel ve kariyerle bunu dengeleyen bir durumda olduğu. Z kuşağının ise ilişkilere çok daha özgürlükçü yaklaşan geleneksel norm ve beklentilere pek bağlı kalmayan bir aşk tanımı olduğu söyleniyor. Hakikaten de ben X kuşağının Genç bir üyesiyim denebilir. Bizim zamanımızda diyeceğim yani biz gelişirken işte aşkla ilgili ilk fikirlerimize edildiğimiz ergenlik zamanında ve ilk gençliğimizde mesela bir romantik komedi bombardımanı altındaydık. Bugün neredeyse ortadan kalkmış olan bir jandar bu. Sinemada vesairede ve aşkın hep yüceltildiği, hep ulaşılması gereken bir şey olduğu ve en sonunda bütün engelleri aşıp işte aşkımıza kavuştuğumuz ondan sonra da çok mutlu olacağımız bir tablo bize çizildi. Ve bir anlamda bu bize model oldu bizim bütün bu kuşağada. Bütün ilişkilerimiz, şarkılarımız da öyle bilmem ne de öyle biraz fazla geleneksel ve fazla böyle... Bugünkü değil mi? Fazla mıç mıç da bir durumumuz var yani bu şekilde. Sen nasıl yaklaşıyorsun? Sen yeğe kuşağının orta yaşlı bir üyesisin. Aramızda da böyle bir işte var bir fark. 10 yıla yakında bir fark var diyebiliyorum. Sen nasıl yaklaşıyorsun bu kuşaklar arası duruma?
Yani ben kuşakların aslında ilişkiye bakışına tamamen şey gibi bakıyorum. İnternet öncesi dönem, internet sonrası dönem. Şimdi internet öncesi dönemde insanların bu kadar çapı geniş değildi. Ne oluyordu? Sen işte bir mahallen vardı, işte baş göz ediliyordun ya da bir okulun vardı, gittiğin bir iş yerin vardı. Hani o kadar da aslında senin orada aşık olabileceğin alan da o kadardı. Yani ben gittim işte bugün uçağa bindim, gittim. Venezuela'da birine aşık oldum gibi bir şey çok seyrekti. Tinder'ı 20 kilometreye ayarlayamıyordun yani. Aynen öyle. Dolayısıyla insanların ne hayatlar yaşadığını, dışarıda ne olduğunu, menümüzde neler olduğunu falan böyle bir şeyi hiçbir zaman bilmiyordun. Dolayısıyla da internet öncesi kuşakta kafasının bir köşesinde ben neleri kaçırıyorum acaba yoktu.
Fomosuz bir kuşaktı. Dolayısıyla da işte ilişkiler daha özveri gerektiriyordu. Çünkü ben bundan ayrılırım. Ondan sonra ayaklarımın üzerinde dururum. Gerekirse işte başka birini bulurum gibi alternatifsel şeyler yoktu. Yani bir karar felci yoktu aslında. Yani elimi sallasam ellisi lafı aslında vardı ama pek uygulanmıyordu. Bugün hani sağ çeksem ellisi, sola çeksem bilmem nesi gibi bir mantık Bravo, aynen öyle. Ve yani o yüzden de kol kırılıyordu, yen içinde kalıyordu. İşte oğlum çözersiniz aranızda kızım. İşte olur öyle şeyler, kocandır falan gibi konular vardı. Tabii ki. Kadının ekonomik özgürlüğü de tabii daha zorlaşıyor. Bravo, aynen. Bu da beraberinde tabii bazı istismarları, bazı mutsuz ve ona rağmen devam eden evlilikleri ve ilişkileri de getirebiliyordu. ama sonuçta bir özveri yapılıyordu ve o özveri de insanları bir şekilde bir arada 70 yaşına, 80 yaşına hatta mezara kadar götürebiliyordu. Bir yastıkta kocamak diye bir laf vardı ve gerçekten de o dönem bir tane yastık oluyordu yataklarda. İki ayrı yastık da değil, bir tane kocaman uzun yastık vardı hani bizim büyük babalarımızın, ninelerimizin döneminde. O da önce ayrıldı, sonra giderek galiba yataklarda ayrıldı. Aynen öyle. Artık hiç de zaten tamamen Bir de işte şeyler var yeni ekonomik konuyla bir gri boşanmış deniyor mesela hani evliliğini mecburen ekonomik koşullardan dolayı devam ettiren ama yatakları ayırmış ve çoktan aslında içinde boşanmış ama resmi olarak boşanmamış çiftleri gri boşanmışlar. Cinsel ve duygusal olarak artık bir bağlantı kalmadığı halde bir işletmemeli. Aynen, aynen. Bir kurumsal bir müessese yürütülüyor. Ama tabii Z kuşağında, yani Y kuşağı çok ara bir kuşak. Orada romantikler de var, şeyler de var. Yani orada her tipi buluyorsun. Çünkü internetin içine doğmadığı, internetle birlikte aslında evrildiği için. Dolayısıyla hani kafalar biraz karışık bence Y kuşağında. Ama Z kuşağı tamamen bir
aşırı seçeneğin olduğu bir dünyanın içerisine doğdu ve yani hep sosyolojik olarak da zaten bir sürü araştırma var bu konuyla ilgili. Bir insana çok fazla seçenek verdiğin zaman o insan seçemiyor ve mutsuz oluyor. Özgür tam burada bir ufak bir ara verelim. Ondan sonra bu seçenek meselesinden konuşmaya devam edelim.
Evet, Özgür Uysal'la kaldığımız yerden devam ediyoruz. Sosyolojik olarak aşkın dönüşümünü, kuşaklar arası farkı konuşuyorduk ve geçmişe nazaran yeni kuşağın eninde daha çok tercih olması ve bunun aşk ilişkilerini nasıl etiklediğin üzerinde konuşmaya şimdi devam edeceğiz. Evet, bu tercihler çok fazla. Özellikle sosyal medyanın gelmesiyle beraber, bu çöpçatan uygulamalarıyla birlikte vesaire insanlar hem başka dünyaları, başka insanları görmeye başladılar ve hani birçok insanla da temas da kurabiliyorlar vesaire. Bunun birçok avantajı da var bu arada. Mesela long distance relationship. Bir sürü düre biliyorsun. Buna yarıyor. Ya da aslında kendi mahallende, kendi iş yerinde ya da okulunda kafana uygunun ya da aşık olabileceğin kimseyi bulamadın ama tam sana uygun birini belki başka bir yerde bulabiliyorsun. Bunlar avantajları tabii. Ama dezavantaj da sanırım bu olmadı, yenisi. Bu olmadı, yenisi derken falan ömür de geçebilir.
Aynen öyle. Yani sanki şöyle bir şey yaratıyor. Sen hani orada sağa sola çekiyorsun ya, işte beğenmiyorsun, sola atıyorsun, beğeniyorsun, sağa atıyorsun. Ya da Instagram'da işte ne yapıyorsun, orada bir takipleşiyorsun, iki yorum yapıyorsun, belki işte sana bir emoji atıyor falan zannediyorsun ki yani hani olur galiba ya. Halbuki sen kendi kendine bir dünyada yaşıyorsun. Yani aslında insanlar da öyle bir şey oldu. Çok seçeneği varmış gibi hissediyor ama aslında giderek soğuklaşan ve samimiyetsizleşen bir ilişki sarmalının içine giriyor. O yüzden de yani insanların genel olarak şu andaki en büyük şikayetlerinden bir tanesi yok ghosting yaptı, tam konuşuyorduk çekti gitti. Gitti çünkü hani sen de zaten gitmiştin bir başkasında. O da gitti çünkü niye başka seçenekleri de var kafasında. Falan yani böyle bir sosyal medya paradoksu deniyor buna. Yani herkes birbiriyle çok iletişim halindeymiş gibi ama aslında kimsenin birbiriyle doğru düzgün bir iletişimi yok şu anda. Bir de şu da etkilemiyor mudur? Sonuçta bu pheromonlar var, bilmem neler var. Yani insanlar aynı fiziki mekanda birbirleriyle flört etmelerinin
fiziki değişimleriyle işte bir ekran üzerinden uzun mesafe aracılığında yaptıklarında da bir fark vardır herhalde, değil mi? Muhakkak, tabii. Zaten bu sosyal medya dediğimiz ya da işte bu Akaş uygulamaların hepsi aslında tamamen bizim beynimizde. Bunun için çalışan insanlar var. Bizim beynimizde dopamini harekete geçirmek için koca bir ordu çalışıyor. Geçsin o harekete de biz daha fazla o ekranda vakit geçirelim diye. Dolayısıyla başında söylediğim şeye geliyoruz. Aslında biz şu anda ilişkileri haz üzerine kuruyoruz.
Kendimizle olan ilişkimizi de haz üzerine kuruyoruz, karşımızdakiyle olan ilişkimizi de haz üzerine kuruyoruz. Yani her şey çok bedensel. Bu aslında bak mitoloji dedin hemen oradan da bir toparlamış olayım. Eros'un da böyle bir değişimi var kendi antik Yunan mitolojisinin içerisinde. Aslında Eros'un ilk bahsedildiği Hesiod'un Eros'u premodiyal yani tanrılar öncesi dönemden kalma ilk üç titandan bir tanesi yani Gaia toprak ana, kaos her şeyin kaosu yani her şeyin çıktığı tanrı ve Eros.
Eros'ta aslında yaratmanın tutkusu burada. Hiç öyle bebek gibi işte kanatları olan, elinde bir tane ok verilmiş falan böyle bir tanrı değil. Aslında çok ilahi bir tanrı ilk çıktığında Yunan mitolojisinde. Sonra Roma mitolojisiyle birlikte Küpide dönüşüyor. İşte bedensel olan Haz aslında işte giderek bebek oluyor, giderek küçülüyor. İşte Aphrodite'in çocuğu haline geliyor. Yani aşkın çocuğu haline geliyor kendisi. Ve böyle işte kanat takıyor ve işte milleti birbirine aşık eden bir anda böyle küçük bir çıplak
bebeğe dönüşüyor yani. Bu dönüşüm neye bağlanıyor peki? Bu kadar hani acayip güçlü işte üç kurucu titandan biriyken nasıl el kadar bebeğe dönüşüyor? İşte o da filozof olan antik Yunan'daki bahsedilen Eros yani ilahi olan Eros'tan bir anda tamamen hazzın peşine düşmüş Roma İmparatorluğunun oluşturduğu Küpi'de dönüşüyor.
Yani bizim bugün aslında işte o X kuşağından Z kuşağına geçen aşkın tanımı da birazcık ta bundan 3 bin yıl önceki bu dönüşüme benziyor gibi. Bunlar hep yaşandı zaten. Aynen öyle aynı şeyleri farklı atmosferlerde yaşıyoruz. Yine tarihine bakınca Sevgililer Günü'nün temelleri yine Roma'nın Pagan adetlerine kadar, Pagan bayramlarına kadar gidiyor. Onun da öncesine gittiğin zaman işte daha Romus Romulus'tan evvel Mora Yarımadası'ndan gitmiş birilerinin Roma yakınlığındaki bir tepede kurduğu küçük bir koloni var. Onların antik Yunan'dan getirdiği bir festivalden türediği söyleniyor. Sanırım sonradan işte Orta Çağ'da falan biraz bu romantik aşk meselesi...
ortaya çıkınca tekrar o Aziz Valentin'e bağlanıyor. Çünkü ilk şenlik sanırım böyle kışın bitmesini kutlama ve biraz da bereket ve flörtle alakalı bir şey. Adını unuttum. Februarya mıydı neydi? Bir ismim olması lazım. Akabinde işte Aziz Valentin milleti böyle işte evlendiriyormuş. Evlenenler de askere gitmiyormuş. Roma İmparatoru da kızmış ama Hristiyanları sevmiyor zaten. Ulan askere de adam lazım. Başımıza iş çıkartma diye. Adamı öldürmüş diye bir iddia var.
O da sonra orta çağda işte o ilk pagan adeti bu Aziz Valentin bilmem ne karışmış ve 14 Şubat işte bugün gidiyoruz hep beraber hediye mediye almak zorunda kalıyoruz kapitalizmde. Asla kalbe benzemeyen kalp şekilleriyle süslenmiş. Yani şimdi bu süreçte şeyi gösteriyor yani çok temelde derinde de hani bugün artık iyice plastikleşmiş bir 14 Şubattan tabii bahsediyoruz. Çok bence ciddiye alındığı bir hali yok hani kutlamasın etmesin yani şey evlenmiş durumda yani. Ne bileyim, Noel'le Coca-Cola arasındaki bağlantı gibi bir şeye dönmüş durumda ama. Bir temelleri de var, yani çok eskiden beri gelen. O dönüşümde, özellikle bu romantik aşk döneminin böyle orta çağda çıkması falan, o konular hakkında bir bilgin var mı yani? Neden oldu bunlar? Aslında çok güzel anlattın, çok hızlı. Bence insanların dönüp dönüp tekrar o söylediklerini dinlemeleri lazım.
sevgililer gününün çıkışını çok hızlı ve çok güzel bir şekilde aslında evrimini anlattın ve buradaki en temel olan şey insanlar önce aslında ilişkileri doğayla ve paganik, şamanik adetler gereği aslında her şeyi doğanın döngüsü ve doğaya bu göstermek istedikleri saygı ve orayla ilk sevgi oraya ve dolayısıyla da hep bütün konulmuş olan tarihler, bütün bizim bugün hala adetini devam ettirdiğimiz işte Nevruz gibi, işte yılbaşı gibi falan bir sürü şey aslında paganik konular. Dolayısıyla da hep doğanın döngüleriyle eşgüdümlü. Yani işte ekinokslarla, en uzun günlerle, mevsim geçişleriyle ilgili. Çünkü niye? E tarım yani insanlar yemek yiyecekler, kışın karın yerden kalkması lazım filan gibi durumlar var. İşte oradan iş daha bireysel. Yani aslında kolektif bir toplumdan giderek bireysel bir topluma doğru geçişin bugün biz son yansıması Yani giderek bir şeylerin kolektif kutlanmasındansa sadece iki kişinin arasında bir kişinin tüketimine ve hediye almasına dayalı ve işte para harcamasına dayalı bir sisteme dönüşüyor. Düğünlerde öyle değilmiş. Düğünün aslında olayı nedir? Kutsallar çifti ve köyce yardım ederler. Yani yuva kurusunlar. E yuvar kurusu niye duyuruyor o zaman? Bakın bu artık benim karım ya da bu benim kocam, başkasının değil bana ait. Biz bir aile kuruyoruz, işte yardım ederseniz de alırız bir altınınızı gibi bir durum var. Ama şimdi sen gidiyorsun düğüne, paralar veriliyor, altınlar veriliyor, işte gümüşler takılıyor, bilezikler takılıyor falan. Nereye gidiyor onlar? Düğünün masraflarına. Sen organizatöre bağış yapmış oldun aslında. Komik bir gösteriş, yine bireysel bir tüketim toplumu alışkanlığına dönmüş. Eski bir adet, çok eskiden biri aslında. Eski işlevini kaybetmiş ritüellerin bir şekilde devam etmesi ama insanlığın bir eski adeti zaten galiba. Aynen öyle ama onların da insanlığın bugünkü kıvamına göre şekillenmesi. Yani bugün insan bireysel ve tüketime dayalı bir homo ekonomicus olarak hayatına devam ettiği için, işte zamanında kolektif olan romantik şeyler de bugün ekonomicus olmuşlar. Peki bu yani daha önce daha toplumsal, komünel bir hayat yaşarken tabii aşk da doğal olarak daha toplumsal bir alan ve daha çok hani böyle dışarıdan da bakılan, mahremiyet daha az bir alan. Sonra iki kişiye inmeye başlıyor modern toplumla beraber.
Acaba diyorum tek kişiye düşer mi bu robotların gelmesiyle beraber? Yani insansı robotlar ve işte ne bileyim bugün bile büyük dil modelleri karşısında şaşırıyoruz falan. Bunu da geliştiğini düşünelim. Hani H.E.R. filmindeki falan filan. Teke teke düşer miyiz yani? Bir insan bir robota aşık oluyor. Artık hani üremek için de laboratuvarda falan artık alınırız spermler misaller yapılır. İnsanlık bulur onun şeyini. Birbirimizle alakamız kalmayıp evde herkes kendi robotuyla yaşayacağı bir dünyaya gidiyorlar. Bilir miyiz acaba ne dersin? Bu yaşadılar. Daha da fantastiği, belki bebeğe de ihtiyaç duymayacak. Belki bir yapay zeka ile bir avatar bebek üretip tomogotçi gibi, eskiden tomogotçiler vardı ya, sanalda belki onu büyütecek. Bilemeyiz yani. Ama öyle olursa homosapiens olarak biz devreden çıkarız, bir takım tomogotçiler ve robotlar kariyerlerine devam ederler. Ama zaten şimdi yavaş yavaş iş daha simbiyotik bir yere geçmiyor mu? Yani bizim aslında bedenimizin sınırlılığı, zamansal sınırlılığı bizim önümüzdeki en büyük engel değil mi? İntergalaktik olmanın karşısındaki en büyük engel nedir? Bizim bedenimizin zamansal sınırlılığı. Transhümanizm tabii yani robotları icat edeceğiz ama belki beyne çip takacağız, organlarımızı 3D printer'dan basacağız. Belki oraya doğru.
Peki ona bile gerek kalmayacak sadece bilincimizi yani insan bilinci olmadan beden nedir ki? İnsan değildir. Aslında beden bedendir. İnsanı insan yapan şey bizim bugün oturup bunları konuşabiliyor olmamızın benim adımın özgür senin adının özgür olmasının yegane tek bir sebebi var o da bilinç.
E şimdi bu bilinci alıp bir makineye aktardığın zaman aşkı da orada yaşarsın. Senin hafızan da orada. Yani aslında seninle organ print etmene hiçbir şey gerek kalmayacak ki. O zaman yani şey diyorsun işte bilincin cloud'a yüklenmesi meselesi. O da söyleniyor ama cloud'a yüklenen aslında bilinç midir? O tam seni şey yapar mı? Hani bir gün orada gelebilirsek falan. Ama belki de cloud'a yüklenmiş bilinçlerin kendi aralarında ilahi aşkı yaşayıp intergalaktik gezindiği bir geleceğe doğru da ilerleyebilirsin.
Aynen öyle işte bugün parçalanmış ve bireysel olmuş olan toplum belki orada bir cloud'un içerisinde yine OVN'ın söylediği gibi mutlu bir birlikteliği yani işçiler bir sabah uyanacaklar ve kolektif bir bilince ulaşacaklar diyor ya biz de belki bir sabah uyanacağız ve cloud'ik bir bilince ulaşacağız. Hızlı ilerledik. Çok hızlı gittik. Galaksiler arasındaki bu güzel oldu. O zaman aklımda başka bir konu vardı. Onu sana danışmak istiyorum. Şimdi bu çöpçatan uygulamalarında ben düşünüyorum çöpçatan uygulaması yapıyor olsam hani sahibi benim ve bundan para kazanacağım yani gerisi de çok umurumda değil. Ben insanların oradan eşleşip böyle uzun yıllar mutlu mesut gitmeleri benim müşteri kaybetmem demek değil mi?
Yani ben insanları böyle elimden geldiğince az eşleştirmeye, orada oyalamaya falan çalışmaz mıyım? Ya da ne bileyim böyle çok mutlu olacakları insanlarla eşleştirirsem geri dönmez ki o müşteri bana. Ama sen hiç esnaflık yapmıyorsun. Sen müşteriyi menüne diyeceksin ki o sana yeni müşteri getirecek. Ama öyle bir ayarı var. Tabii sen insanı mutlu edemezsen bir tanesinde kalırsın. Ama sen bir kişiyi mutlu edersen sana beş tane müşteri getirir. Bir tane mutlu karşısında beş tane ileride mutsuz edebileceğim insan getiriyor. Aynen öyle. Esnaflık öyle olur. Öbür türlüsü o var. Biz bunu hiç çözememişiz. Şimdi bir de bu cinsellik meselesi var. Bütün dünya bununla çalkalanıyor. İşte bir uçtan öbür uca gidiyoruz. İşte bir woke'luk meselesi var. Karşısında bir reaksiyon çıkıyor. Trumpçılar geliyor. Öyle şey olmaz, böyle şey olmaz falan filan. Şimdi bir yandan da bakınca benim doğduğum 70'li yıllar işte 80'lere falan baktığım zaman da bir özgürlük hareketi gibi. Birtakım cinsel kimlik ve yönelimlerin de elde ettiği birçok haklar, işte görünürlük vesaire var.
Eskiden ama mesela heteroseksüel, eşcinsel, biseksüel falan gibi bazı tanımlar vardı. Kafamız 3 aşağı 5 yukarı rahattı. Şimdi ise günümüzde panseksüel, poliseksüel, aseksüel, işte adını koyamayacağım birçok yani hatırlayamadım. İnterseksüel, queer falan. Ben bunların neye denk geliyor artık hani onu biraz kaçırdım. Yani sen bu yeni yönelimlerin, yeni kimliklerin, nasıl ortaya çıktı sence ve nereye gidiyor bu? Yani o kadar çok böyle parçalanmaya, bölünmeye ve kendi içinde mikronlara ayrılmaya başladı ki hani bir noktadan sonra ben insanların özgün olma ve özel olma çabasından kaynaklandığını yani böyle bir cinsel kimliğin
İnsanlar tarafından bak ben daha da küçük marjinal bir gruba dahilim demek için oluşturulduğunu düşünmeye başlıyorum. Çünkü evet tabii ki cinsel kimlikler var, tabii ki cinsel yönelim diye bir şey var. Bu yine biyolojik bir konu, psikolojik bir konu, yine sosyokültürel bir konu. Bunlar yok diyemeyiz. Her zaman varlardı, bundan sonra da var olacaklar. Bu yani aksi kabul edilemez.
Ama bu kadar mikronlara ayrılması bizim bugünkü neslimizin, sen çok özelsin, sen hepsinden farklısın, farklı olmak zorundasın, özel olmak zorundasın diye yetiştirilmesinin de bir sonucu olduğunu düşünüyorum. Bütün taraflar mutluysa, bir şey diyemeyiz herhalde. Bir de evlilik meselesinden bahsetmek istiyorum. Şimdi aşkla evlilik arasında da işte bir ilişki vardır ister istemez. Burada bir takım küresel eğilimlere bakıyorum. Tabii batı toplumlarına daha çok gözükmekle beraber küresel bir eğilim olduğu da açık. İnsanlar giderek daha az evleniyor ve giderek daha çok boşanıyor. Şimdi yüzdeleri de veririm ama bir tane örnek vereyim. 1900'den 2022'ye kadar Amerika'da evlilik oranı yüzde 54 azalmış. Türkiye'de benzer bir durum var. Hani yüzde 50'ler olmasa bile ama mesela Meksika'da da azalıyor.
Norveç'te, sadece Norveç'te azalmıyor yani. Birçok ülkede azalmaya başladı. Bu birçoksa ev var işte. Kadının ekonomik bağımsızlığı, ekonomik yapının değişmesi falan filan, sosyal medya şu bu falan. Sen evliliğin geleceğini nasıl görüyorsun bu aşk ve ilişkiler bakımından? Yani çocuğun da
Evliliğinde şu andaki seyirde bakarsak yani eğer böyle çok marjinal bir değişim, dönüşüm, dünyada bir yok olma tehlikesi, insan soyunun mecburen devam etmesi için insanların sürekli üremeye çalışması gibi böyle bir dramatik durum olmazsa azalarak çok marjinal bir kesimin tercih ettiği bir şey haline geleceğini düşünüyorum. Çok geleneksel bir kesimin tercih ettiği bir şey haline geleceğini düşünüyorum. Çünkü yani evlilik kurumu artık giderek işlevini kaybediyor. Niye? Çünkü hukuk artık sadece evlilik kurumunu değil, işte Kuzey Avrupa hukuklarında falan gördüğümüz üzere aynı evde yaşayanları
Evlenmeden çocuk sahibi olanları da yine aynı şekilde koruduğundan dolayı çünkü evliliğin aslında en önemli fonksiyonu iki tarafı da hukuki olarak birbirine bağlaması ve onları güvence altına alması. Yani birbirini terk ettiği zaman onun ortada kalmaması. Özellikle de kadının hani sonuçta bir hamilelik maliyeti var, işte bir çocuk doğum maliyeti O var. sıralarda işte işinden uzak kalacak, ekonomik olarak özgürlüğü kısıtlanacak. Ondan sonra da erkek çekip giderse kadın mağdur olmasın, çocuklar mağdur olmasın diye aslında... Çocuk da ortada kalmasın diyelim. Aynen öyle. Yani işlevi buydu ama artık bu işlevini de kaybediyor. Niye? Çünkü sen evli olman şart değil, çocuğu kabul ettiğinde iştirak nafakası diye bir nafaka ödüyorsun. Evli olmasan daha iyi aslında bazı Avrupa ülkelerinde aynı evde yaşamak da bir evlilik gibi güvence altına alınıyor. Orada da yine bir... Var yani. Dolayısıyla da evlilik kurumu artık işlevini kaybetmeye başladı. İnsanlar böyle bir şeyin altına girmek istemiyorlar. Böyle bir gösteriş de yapmak istemiyorlar. Herkese duyurmak gereğini de kaybetti. Dünyayı gezeriz. Sade evlendik. Nikah cüzdanıyla fotoğraf çektirmeler falan. Şimdi böyle modalar başladı.
Dolayısıyla da hani giderek azalacak boşanmalarla birlikte tabii insanların evliliğe bakış açısı da değişecek. Çünkü pandemide özellikle bunu çok iyi gördük. İnsanlar çalışıyorlardı eskiden ve aynı evde durmadıkları için birbirlerine daha çok katlanabiliyorlardı. Görüşmeyince evlilik daha kolay tabii. Aynen öyle şimdi insanlar pandemide gördüler ki yani kimse birbirine katlanamıyor. Biz zaten bir videoya bir buçuk dakika katlanamadığımız bir çağda yaşıyoruz. Yani bir insana bir ömür katlanmak yani çok çaba ve büyük bir tolerans istiyor. Ama yani eşini de 1.5'te oynatamıyorsun ya evde. Doğru. Mute alamıyorsun, ne bileyim arkada oynarken başka bir şeyle uğraşamıyorsun bir sürü konu var. Dolayısıyla da yani sabrımız ve toleransımız azaldı. Azalmasıyla birlikte de işte ekonomik özgürlük falan filan derken artık hani inceldiği yerden kopsuna geldi konu bence. şeyi de sormak istiyorum. Yani yine bizim zamanımızda diyorum ama gerçekten kıyaslamak için söylüyorum. O şey gibi ihtiyar gibi tınlamak istemem. Ama bizde filmler ve kitaplarda aşk mükemmel gibi sunulurdu ve böyle bir ideal aşk algısı ya da ideal sevgili algısı vardı. Şimdi daha parçalanmış bir medya ve kültür ortamındayız. Yani bizim zamanımızdaki gibi daha uniform, tek böyle bir aşk algısı ya da bir aşık algısı, sevgili algısı yok, ideali yok. Böyle bir arketip kalmadı ya da eskiden var gibiydi bu. Bunun sonuçları ne oluyor? Neye aşık, kime aşık oluyor insanlar? Nasıl bir tip aşık oluyorlar? Yani sosyolojik olarak söylüyorum, neye etkilemiştir sence bu? Yani bu işte aslında artık şeyleri, bizim kafamızda bir şeyleri idealize etmeden tamam, yani işte buna karar felci, yani decision paralysis, tamamen hani neye aşık olduğumuzu bilmiyoruz.
Neye aşk olacağımızı bilmiyoruz. Aşk bizim için artık romantik bir olgudan daha böyle sosyal bir olguya, daha hassal, maddesel, cinsel bir olguya doğru gidiyor. Hani ne kadar çoksa o kadar iyidir, ne kadar büyükse o kadar iyidir. Yeni olan her zaman iyidir. İşte eskisini at, yenisini al falan gibi. Hiperkapitalist bir şey bu zaten. Aslında şeyle birlikte, toplumun dönüşümüyle birlikte aşk da aynı şekilde dönüşüyor. Bu kötü mü, iyi mi? Bu çok uzun bir tartışma konusu. Zaten bu tip büyük sosyolojik dönüşümlerin kötü tarafı da vardır, iyi tarafı vardır. Bu bir durumdur. Bu durum nedir? Bunu incelemek lazım. Bravo, aynen. Tam olarak öyle bakmak gerekiyor. Peki sonunda şunu sorayım. Seni de daha fazla yormayayım. Yeni baba oldun ikinci defa. İşin gücün vardır. Ben çok muhafazakar. Hem evliliği devam eden, hem iki çocuk yapmış. Toplumun çok küçük bir kesimi olarak kalmaya devam ediyorum. Böyle konuştuğuna bakmayın. Özgür Üysal gerçekten toplumuza örnek olacak. 10 senedir evli, iki çocuklu, bir babadır ve bir kocadır. Bunun da altını çizelim ve bununla tezat bir sorumu soracağım. Özellikle genç kuşaklarda romantik ilişkiden bağımsız bir mutluluk fikri de yaygınlaşıyor. Sence aşk gerçekten biyolojik olarak kaçınılmaz mı? Yoksa modern toplumda böyle insanlar tek tabancada takılıp mutlu olabilirler mi? Tabii ki ve hatta bence bir insan kendiyle birlikte mutlu değilse
bir ilişkinin içerisinde mutlu olması mümkün değildir. Hatta diğerini de mutsuz eder. Aynen öyle. Yani onun enerjisini emer, ondan mutlu olmaya çalışır, onun mutluluğunu da sömürür. Yani insan evet vererek mutlu olur. Hani var ya sosyal medyada dönüyor çok da dalga konusu yapılıyor ama gerçekten vererek mutlu olur. Doğrudur ama insanın verebilmesi için önce başkalarının bardağını doldurmadan önce kendi bardağını doldurmuş olması gerekir. Ve bizde şöyle bir algı var, yani ancak biriyle birlikte olabilirsin vardı, bir elmanın iki yarısı vardı, hani yarım bir elma gibi tasvir ediliyordu her şey ama aslında bence yalnızlığıyla barışmış iki doğru insan, yani iki tam elma bir tabağın içerisinde iyi bir şekilde duruyorlarsa o da çok iyi bir tablodur, naturmordtur sonuçta. ve ben hani bugün insanların üzerinden bu işte çift olman gerekli, yalnızlık, mutsuzluk getirir, kötüdür algısının yavaş yavaş kırılmaya başlamasından da memnunum açıkçası. Ha insan tabii bununla mutlu olur, olamaz, kendiyle barışır, barışamaz o ayrı bir konudur ama İngilizce'de mesela çok iyi karşılığıdır yani alone, all one yani her şeyin tek bir şeyin içinde olduğu kökenin birleştirilmesiyle gelir. Bizde de yalınus yani çıplak akıldır. Yani insan ancak kendi kendine kaldığında ve onunla barıştığında doğruya, gerçek usta. Yalnızlık kökeni etimolojik bir yalın usta mı geliyor? Aynen öyle ve ancak o şekilde insan gerçek usta yani kendi aklına ve kendinin ne olduğuna yeterince yalnız kaldığında ulaşabilir. İnsanlar yalnızlıklarından kaçmak için ilişkiye girdiklerinden dolayı aslında hep hatalı işler, hatalı ilişkiler kuruyorlar. Kendiyle barışık olmayan, kendiyle mutlu olmayan hiç kimse bir ilişkin içerisinde mutlu olmaz.
Buradan ama yine olumlu bir şey çıkartalım. Bu 14 Şubat'ı yalnız geçirecek olan dinleyicilerimiz de buradan, yani bir natural mortal içinde olduklarını düşünsünler ve kendilerini kötü hissetmesinler. Ya ben zaten şeyi çok anlamsız da buluyorum. Yani bu aslında karikatürize de ediliyor biraz. Yani yalnız insan sevgililer gününde o kadar da depresyona girmez. Şimdi şey gibi oluyor, sevgililer gününde sanki bütün sevgililer çok mutluymuş da yalnızlar mutsuzmuş gibi. Evde ağlıyormuş hepsi değil mi? Halbuki sevgililer gününde bence sevgili olanlar daha mutsuz olabilirler çünkü hem fiyatlar daha pahalı hem de hediye alma zorunluluğu var. Yani daha çok stres yükü var. Yani yalnız bir insanın kafası rahatlı olacak ki 14 Şubat herhangi bir gün onun için. O yüzden hani bence burada yalnızlara değil de
Daha henüz hediye alamamış ama hediye beklentisi olan sevgililere de biraz üzülmek olabilir. Çok teşekkürler Özgür. Ben teşekkür ederim. Yarın 14 Şubat yalnız olanlar da kendilerini kötü hissetmesin. Bir kere ekonomik olarak büyük bir avantaj sahibisiniz efendim. Paranız cebinde diyebiliriz. Evet bu şekilde bitiriyoruz. Yalnızların parası cebinde kaldı diyerek bu aşk meselesini bitirelim. Aslına bakarsanız bu bölümünde Özgür Uysal ile Aşk Üzerine konuştuk. Bu duygunun neurologisini, sosyolojisini, psikolojisini, antiğini, modernliğini, mitolojisini falan elimizden ne geliyorsa mercek altına almaya çalıştık. Galaksilere kadar da uzandık. Gelecek hafta görüşmek üzere. Şimdilik sevgiyle kalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.