Podcast

Afife Gibi Tiyatro Oyunları Nasıl Yönetilir? | Konuk: Serdar Biliş

Aslına Bakarsan

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Son yıllarda Türkiye tiyatro sahnesine olan ilgi tekrar canlılık kazanmaya başladı. Birçok yeni oyun ve farklı denemeler, seyircilerin ilgisini daha da çekiyor. Teknolojinin de sahneye entegre olmasıyla, deneysel prodüksiyonları izleyebiliyoruz. Aslına Bakarsan’ın bu bölümünde Alice Müzikali, Saatleri Ayarlama Enstitüsü ve Afife gibi oyunlarının yönetmeni Serdar Biliş ile tiyatronun geldiği noktaya odaklanıyoruz. Tiyatroya duyulan ilginin yeniden canlanmasının sebeplerini birlikte anlamaya çalışıyoruz.






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠podbeemedia.com⁠'u ziyaret et!

------ Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

5.833 kelime · ~29 dk okuma

Aslına bakarsanız bu bölümünde tiyatroda sürekli değişen de bir şey, organikte bir yapısı var. Bir oyun giderek gelişebiliyor, kötüye gidebiliyor, iyiye gidebiliyor diye tahmin ediyorum. Yani seyirciyle buluşmadığı anda o oyun olmuyor günün sonunda. O bir prova oluyor. Ona oyun yapan şey seyircinin varlığı. O yüzden seyircinin varlığıyla karşılaştığı anda seyircide bir nevi oyunu yönlendirmeye, gizli gizli aslında neredeyse yönetmeye alımladığı açılara göre devam ediyor. İnsanlık halinin bir temsili olarak tiyatro gerçekten diğer sanatlara göre bir adım öne çıkıyor bence. Ve çok anlık bir paylaşım olduğu için. Ne zaman bir oyun sahnelenmeye hazır diyorsun?

Hani bir provanın başlangıcı biraz kaostur, her şey biraz havada uçuşur. Ondan sonra biraz yavaş yavaş şekillendirmeye başlarsın, derinleştirmeye başlarsın ve giderek artık hani tekrar ettiğin akışların olduğu, artık tekrar edilebilir akışların olduğu bir şeyde yavaş yavaş... Peki seyircilerin reaksiyonu üzerine, oyunu çok değiştirdiniz oluyor mu daha sonradan müdahale edip? Yani şurası hiç olmuyor, çalışmıyor, burada böyle yapalım falan gibi.

Dramatik bir değişiklik olabilmesi için oyunun ciddi bir provaya girmesi gerekir herhalde o şeyden sonra. Ama seyirci öğreticidir. Doğru yani o kesinlikle seyircinin... Yani ben şeye hep inanıyorum yani bir şey sonuçta çalışmıyorsa çalışmıyordur. Fakat Saatleri Erlem Enstitüsü'nde şurada var. Çok büyük bir dijital ekran arkada yer alıyor ve daha önce çekimleri de yani yine Serkan Keskin'in can verdiği birçok karakter orada çekilmiş. Onlar arkadaki sahnede de yayınlanıyor. Bu anlamda biraz hibrit bir yapısı da var.

Transkriptin tamamını oku

Bir de şey çok heyecan vericiydi. Hafızada bir kayıt var, o arkadan akıyor ve sen şimdi canlı perform, icracı olarak onun içine girip çıkıyorsun ama zamanla da şaşıramazsın. Son yıllarda sahnelerin oyunlara baktığımız zaman prodüksiyon kalitesinin yükseldiğini görmeye başladık. Ya da belki de bizdeki tiyatro emekçilerinin daha yetiştiği bir dönemde miyiz? Hani arkada görmediğimiz bu işin kahramanlarını bilmiyorum.

Galiba artık daha fazla insanlar da bekliyor. Yani çünkü bu tarz hani şeyleri gösterilir takip eden insanlar uluslararası dünyada da bunu artık izliyor. Biraz da öyle bir şey var. Türkiye'de artık eskisi kadar daha açık yani insanlar daha fazla aslında bilgi görgü sahibi bir şekilde.

Herkese merhaba. Aslına bakarsan bu bölümündeki konuğum sevgili Serdar Biliş. Serdar Alice Müzikali, Saatleri Ayarlama İstitüsü ve Aşık Shakespeare gibi ses getiren birçok tiyatro oyununun yönetmenliğini yaptı. Aynı zamanda birçok oyunu da Türkçe'ye çevirdi. Şimdilerde ise hafife oyununun yönetmeni olarak kendisinin ismini duymuş olabilirsiniz. Serdar ile bir tiyatro oyunu yönetmeninin ne demek olduğunu ve Türkiye'de yükselen prodüksiyon kalitesi üzerine konuşacağız. Tiyatroya duyulan ilginin yeniden canlanmasının sebeplerini onunla anlamaya çalışacağız. Buyurun başlayalım.

Hoş geldin Serdar. Hoş bulduk, merhabalar. Merhaba. Yönetmen denince genelde insanların aklına sinema canlanıyor. Tiyatro yönetmeni o kadar canlanmıyor ki film yönetmeni daha çok canlanıyor. Doğal olarak daha yaygın şu anda, daha çok insan ulaştığı için vesaire. Şunu düşünüyorum, yani film yönetmeninin bir filme daha çok müdahale etme şansı var ya... ...işte son anına kadar kurgusuna giriyor, işte rengini ayarlıyor, oyuncusuna falan filan... ...son çıkan üründe onun müthiş bir çoğu durumda yani, hakimiyeti var.

Sizde ise oyun sizden çıkıyor, sahnede oynanmaya başlıyor ve müdahale edemiyorsunuz. Bu nasıl bir his? Kötü bir his. Aslında biraz trajik bir his belki de. Yani böyle bir mizahi ama bir acıklı tarafı da var. Çünkü tiyatro yönetmeni tiyatro olmaya başladığı andan itibaren yok olması gereken bir şahıs. Yani ben bunu hep biraz böyle hüzünlü buluyorum açıkçası. Oyun başladığı zaman tiyatro yönetmenin işi bitiyor. Ya salonda oturuyor, böyle tırnaklarını yiyor ya da yani hiç dayanamayanlar var direkt hani salonun dışına atıyor kendisini. Ama günün sonunda seyirci ve sahne buluştuğu zaman tiyatro yönetmenine bay bay. Yani onun artık bir fonksiyonu kalmamış oluyor. Bu anlamda tiyatro yönetmenin işi biraz aslında prova.

Yani bizim sürecimiz prova. Demin senin bahsettiğin gibi yani sinema yönetmeni biten ürünü direkt orada zaten kayıt altına alıyor. Ama bizim zaten biten ürün diye bir mefhumumuz pek olmamış oluyor. Zaten aslında ayıran şey de o galiba. Birinin kayıt ve birinin canlı oluyor olması. O yüzden o canlı olduğu zaman zaten hiçbir şey müdahale edemiyorsun.

...izleyen ve izlenilen arasında organik bir bağı o. Ama tabii oyunda, tiyatroda sürekli değişen de bir şey, organikte bir yapısı var. Bir oyun giderek gelişebiliyor, kötüye gidebiliyor, iyiye gidebiliyor diye tahmin ediyorum. Peki her gösteri izliyor musunuz bir yerden sonra? Bırakıyorsunuz herhalde izleyenleri.

Yani 600. kere oynandığın 600'ünü de izlemiyorsunuz. Hayır, hayır. Ama tabii şey, ben ara ara izlemeyi seviyorum açıkçası. Yani mesela şimdi Afife yeni başladı. O yüzden hemen hemen her temsiline şimdi gittim. Saatlere gitmeye çalışıyorum. Ama tabii ki her temsile gidilmiyor. Fakat dediğin gibi yani oyun günün sonunda evriliyor, değişiyor. Ve bu değişimlerde ona bir refakat etmek, bazen hatta tekrar provaya girmek, biraz bazen silkelemek, değiştirmek, çalkalamak, İyi oluyor. Belki de bu bizim çabamız olabilir yönetmenler olarak. Ben de varım gibi bir çaba olabilir. Çünkü bir noktadan sonra aslında o oyuncunun ve seyircinin oluyor. Peki bu oyunun bir demlenmesi, bir oturmasından bahsedilir. Gerçekten zamanla oyunlar oturuyor mu? Evet. Yani şöyle galiba bir oyun hiçbir zaman tam bitmiş olmuyor. Ta ki seyirciyle karşılaşana kadar oyunun kendisi. Çünkü yani tiyatronun temelinde Peterborough'un dediği gibi bir boş alan olacak. Yani bir alan olacak ve o alanda izlenmeyi kabul etmiş olan biri olacak ve onu izleyen biri olacak. Temel prensibi bu. Onun için biz prova yapıyoruz ama yani seyirciyle buluşmadığı anda o oyun olmuyor günün sonunda. O bir prova oluyor. Ona oyun yapan şey seyircinin varlığı. O yüzden seyircinin varlığıyla karşılaştığı anda seyircide bir nevi oyunu yönlendirmeye

...gizli gizli aslında neredeyse yönetmeye alımladığı açılara göre devam ediyor. O yüzden tabii ki oyun böyle bir süre, bir hafta, iki hafta ya da 8-10 temsil... ...bir böyle demini alması gerekiyor, dengesini bulması gerekiyor. Yani oturması dediğim şey galiba biraz o. Öyle bir şey. Bir oyuna hemen gitmeyelim mi o zaman? Premier heyecanı başka bir şey bilmiyorum. Mesela ben premierleri de severim ama premierler böyle bir aslında yüksek bir diyanizyak bir enerji getirir ama tabii ki oyunun hani böyle menevişlendiği yer değildir açıkçası. Yani o yüzden de mesela İngiltere'de

Biz oyunu açarız, onlara ön izleme denir. Böyle bir iki hafta, üç hafta, neredeyse bazen bir ön izleme olur. Ondan sonra gala gecesi, açılış gecesi dedikleri gece. Ondan sonra olur. Yani biraz test edilmiş olur oyun. Yani günün sonunda. Ben hatırlıyorum böyle bir çok gençken, 16 yaşında falandım. İngiltere'de bu Stratford-Upon-Avon'da bir meşhur Shakespeare'in şeyi var. Neydi? Tiyatrosu var. Swan mıydı adı? Swan.

Ben de işte o sırada oradaydım. Gideyim dedim. 16-17 yaşındayım. Fakat param yetmedi tabi. Dünya parasıydı o zamanlar. 90'ların ortası. Dediğin gibi bir provaya bulmuştum. Kostümlü prova gibi bir şey vardı. En yukarı locada sahnenin sadece 4'te 3'ünü biraz görebildiğim bir yerde o Tempest'i izlemiştim. Fırtınayı. Ne güzel. Çok da severim oyunu. Hiçbir şey anlardıysa anlamamıştım İngilizcesini. Hala kimse pek bir şey anlamıyor ama. Ama öğrencilerin ucuza gidebileceği tek imkan oydu. Shakespeare oyuncularını izleyebilecekleri tek imkan oydu. Onu hatırlıyorum. Oturmuş muydu oyun, oturmamış mıydı? Tabii o konuda bir fikrim yok. Prova izlemenin heyecanında başka bir şey olsa gerek. Mahrem bir yapısı da var ya o provanın.

Ne olur genel prova dahi olsa aslında, o provanın kapısını sana açılıyor olması da bence özel bir şey tabii. Tabii o binayı görüyorsunuz, işte oradaki ambiyansı görüyorsunuz. Onlar tabii insanı bir hale etkiliyor. Peki bir oyunu izlerken izleyici olarak, yönetmen işini çok iyi yapmış, nerede dememiz lazım ya da yönetmen buraları atlamış, nasıl anlamamız lazım? Biraz bunun okur yazarlığını da anlatmak için söylüyorum. Ben bir izleyiciyim, mesela tiyatro seyircisiyim. Nerede yönetmenin iyi ya da kötü yaptığını anlayabilirim?

Yani galiba ben o konuya biraz şöyle bakıyorum. İngiltere'de özellikle. İngiltere'nin ulusal tiyatrosunun bir yönetmenlik akademisi var. Oraya davet edilmiştim genç bir yönetmenken. Bize ilk söyledikleri şey, yönetmen olmasa da olur bir insan tiyatroda. İngiltere biliyorsun biraz daha aslında yazarı çok ön plana çıkartan, metin tiyatrosunu çok ön plana çıkartan bir tiyatro geleneği olduğundan.

Hani yönetmen olmasa da olur biz de iyi o zaman biz gidelim bari falan gibi yani hani kendimizi çok kötü hissetmiştik. Biz niye çağırdınız abi? Evet evet niye böyle bir akademi var o zaman abi falan. Değersiz hissetmiştim biraz da aslında ama sonra sonra biraz şeyi de anladım tabii yani hani o yok olma hissiyatı yönetmenin biraz nasıl söyleyeyim barışması gereken bir şey. ...çok kendisini, yani yönetmenin kendisini... ...göze sokma çabası aslında oyunun önüne geçebilen... ...rahatsız edici bir element olabiliyor. Bence iyi yönetmen, hep sonradan şeyi çok anladım. Yani, günün sonunda hikayeyin kilitlerini açabiliyorsan... ...yani bu oyuncunun meziyetiyle de, prodüksiyonun meziyetiyle de... ...sahneleme meziyetiyle de, her şeyle... ...ama aslında hikayeyi seyirciye...

Nasıl söyleyeyim? Yani onu böyle engelsiz bir şekilde ulaştırabilmek aslında bir meziyet. Ve orada sen hani çok iyi bir sahneleme dediğimiz şeyler bazen süs olabiliyor. Yani süslerden arınmış olan bence daha meziyetli, daha rafine gibi geliyor bana. Böyle ama galiba yönetmenin işte bununla barışık olması önemli bir şey gibi geliyor bana. Bir yönetmenin hikayenin önüne çıkmasından kastın ne? Ne olunca çıkmış olduğunu anlarız. Bir şey kuş kondurmaya çalışmasın mı mesela? Evet, biraz şöyle anlatır mesela Le Coq vardır Jacques Le Coq, bu fiziksel tiyatronun kurucularından biri diyebiliriz. Şöyle anlatır mesela, bir oyuncuyu sahnede görürsün, mesela işte ters takla atar. Eğer sen şey diyorsan, ''Abi adama bak ya nasıl ters takla attı.'' diyorsan aslında oyun yanlış yerdedir. Adama ''Ne kadar mutlu bu.'' diyorsan doğru yerdedir. Hani yönetmen de ''Vay işte bakar mısın yönetmene ne afilli bir hareket yapmış.'' diyorsa seyirci ya da oyundan çıkıp ''Abi çok güzel dekor, çok güzel müzik ya da çok güzel bir şeyler.'' falan deniyorsa aslında bir şey atlanmıştır. Yani çünkü bütün bunlar hikaye için yapılıyor. Asıl olan hikayedir. Ve hikaye seni derinleştirmediyse, dokunmadıysa, kalbinde yeni bir yer açmadıysa falan, o zaman belli ki bir şeyler yüzeyde kalmış demektir. Bütün bunlar form, günün sonunda bence içeriği derinleştirdiği zaman değerlidir. Böyle düşünüyorum.

O yüzden de galiba böyle biz elementlerden bahsediyorken buluyorsak kendimizi biraz, o derin katmanda bir şey belki o an işlemiyor demektir galiba. Yani oyunun unsurları, oyunun hikayesinin kendisinin önüne geçiyorsa o zaman bir şeyler işlemiyordur diyorsun. Ben öyle düşünüyorum. Ondan da keyif aldığımız şeyler oluyor. Yani gösteri sanatları çok geniş bir şey sonuçta. Eğlence için gittiysek, kostümler, danslar ne kadar güzel demek için de gideriz. Bu da çok güzel bir şey. Bu işin bir temaşa tarafı da var. Yani sonuçta ben sadece takla atmaya bakıp çok da hoşlanabilirim elbette. Evet, bu neziyetlerden, bu marifetten gerçekten keyif alırız. Bu da çok da güzel bir şey. Sadece sanıyorum yani dramanın gücü, aslında dramanın gücü yani insanı hani düşünsel ve duygusal olarak dönüştürebilmesindedir. Yani dramadan bahsediyorsak. Ve drama tabii çok yani onun şeyi skalası çok geniş bir skala. Yani senin dediğin gibi yani tema aşağı tarafı da var. Ama galiba asıl iyi yaptığı şey yani bizim normalde şahitlik edemediğimiz olayları gözümüzün önüne getirmesi ve bize o sahneleri şahitlik etmemize, o seyrin önüne geçip ona bakabilmemize ve hani durup bakabilmemize yani paniklemeden bakabilmemize Normalde hayatta çünkü başımıza bir şey geldiği zaman, önümüzde bir şey olduğu zaman insan panikliyor, kalp atışını artıyor, tam bakamıyorsun. Ama o kontrollü gerçeklikte, bir kutunun içindeki o gerçekliğe biz uzun süre sakin bir şekilde bakabiliyoruz. Sanatın birçok türünün de acı o, insanlık halini anlamak. Tabii burada çok daha birebir bir imkan sunuyor aslında. Çok daha birebir izliyorsunuz orada insanlık halini anlamak için. İnsanlık halinin bir temsili olarak tiyatro gerçekten diğer sanatlara göre bir adım öne çıkıyor bence. Çok anlık bir paylaşım olduğu için. Yani öyle bir hissim var. Peki ne zaman bir oyun sahnelenmeye hazır diyorsun? Hani ne oluyor da bir prova daha yapılmıyor da artık tamam derim. Yani oranın bir deadline olduğu için oluyor olabilir.

Hani premier tarihi falan gibi böyle. Eğer olmasaydı böyle bir şey, tabii bir deadline var. Çünkü bunun bir ekonomisi var, bir zamana yetiştirmeniz lazım. Salonuna kiralan tarih falan. Peki bu olmasaydı sonsuza kadar prova yapar mıydın? Yok. Sanıyorum ben kendimde böyle bir ressamın örtüyü tuvalden kaldırdığı an gibi, tamam dediğim bir an oluyor galiba. Hissediyorsun artık, tamam oldu. Hissediyorsun, tamam evet. Yani burada artık benim... Çünkü şöyle oluyor mesela bana. Genelde bir provadaysam sabahları böyle arı kovanı gibi hani kafa oluyor. Bir yürüyüş yapmam gerekiyor, onlar bir şey... Bugün böyle hani...

Orası hep vızıldamaya devam ediyor. Bir noktadan sonra biraz sessizleşiyor gerçekten. Okey, bunu artık paylaşmak, bunu artık bir seyirci görsün diye bir his, bir insiyaki bir şey sanıyorum. İçgüdüsel bir şey oluyor. Ama tabii ki herhalde şeyi öğrendik. Ben mesela 7 haftalık provalara alışığım. Yani onun içindeki seyri kendimce yönetmeyi biraz öğrendim. Bir provanın başlangıcı biraz kaostur. Her şey biraz havada uçuşur.

Ondan sonra biraz yavaş yavaş şekillendirmeye başlarsın, derinleştirmeye başlarsın ve giderek artık hani tekrar ettiğin akışların olduğu, artık tekrar edilebilir akışların olduğu bir şeyde yavaş yavaş tamam artık buna hani başka gözler de baksın dediğimiz bir noktaya geliyoruz aslında. O şey güzel bir tanımlama oldu yani kafanın içindeki bu arı kovanın bitmesi. Çünkü o demek ki o sorunları çözdüğünü hissettikçe ya da bildikçe o uğultu azalıyor. O uğultu azaldıktan sonra da dur bakalım başkalarının kafası uğuldasın gibi.

Evet kesinlikle sonradan böyle tabi oyuna tekrar gidip hani başka vızıltılar tabi illaki duyuyorsun ama hani çok sonra bir oyuna gittiysen de hani kendi mesela yönettiğin bir oyuna da o da artık hani seninle bir ilgisi varmış gibi de gelmiyor bazen. Çıkıyor artık sen belki. Peki seyircilerin reaksiyonu üzerine, oyunu çok değiştirdiğiniz oluyor mu daha sonradan müdahale edip? Yani şurası hiç olumlu çalışmıyor, burada böyle yapalım falan gibi. Oluyor. Dramatik değişiklikler oluyor mu peki? Yok, çok dramatik bir değişiklik olabilmesi için oyunun ciddi bir provaya girmesi gerekir herhalde o şeyden sonra. Ama seyirci öğreticidir. Doğru yani, o kesinlikle seyircinin... Yani ben şeye hep inanıyorum, yani bir şey sonuçta çalışmıyorsa çalışmıyordur.

Yani bunun en kolay örneği tabii komedide. Yani bir şeyi sen gülünsün diye yapıyorsan ve gülünmüyorsa çalışmıyor yani bu kadar basit. Onu test etmek daha kolay. Peki seyirciye hiç kızdığınız oluyor mu? Yok. Yani bunu anlamadılar gibi bir şey oluyor mu? Yok. Ben genelde iğneyi kendime batırma taraftarıyım açıkçası. Yani o şey hani seyirci bunu anlamadı yok. Yani yanlış seyirci de olabiliriz bazen hani belki.

O da doğru yani bazen çünkü yani global olarak tiyatro aslında ben böyle şey çok ritüel bir yerden geldiği için, çok lokal bir yerden geldiği için aslında eski Yunan dramasına da baktığımız zaman aslında birbirini çok tanıyan insanlar arasında yapılan bir şey bu biraz. Yani bir ailenin dertlerini dramatize ediyor gibi olmasının biraz büyüğünü düşünebiliriz. Artık böyle hani şehirlerde, kozmopoli yerlerde yani çok değişik insanların bir araya geldiği merkezlerde Bu paylaşım, bu ortaklık, bu ortak hafıza bu kadar her zaman yerleşmiyor. Özellikle uluslararası işte festivallerde falan baktığımız zaman. İster istemez o zaman daha soyutlanmış bir yerden alımlamaya başlıyoruz galiba dramayı ve tiyatroyu diye düşünüyorum ben. Kozmopolitleştikçe, uluslararasılaştıkça o zaman bu soyutlaşma devreye giriyor. Biraz öyle oluyor galiba. Çünkü tiyatro gerçekten hani baktığın zaman yani sahnedeki bahsedilen durumu, insanı hatta neredeyse hani bildikçe, tanıdıkça sendeki etkisi izleyen kişi olarak, onu duyan kişi olarak çok daha büyük oluyor tabii ki. Bir gerçek hikaye, ben mesela böyle çok belgesel dramaya da çok hani şeyim.

Bu tarz işler de çok üretiyorum. Özellikle Kadir Has Üniversitesi'ndeki öğrencilerimle dışarıda da yaptığım oldu. O hikayenin karşıdaki yani izleyen insanda yaptığı etki çok başka. Çünkü orada sorulan sorunun, dilemanın, çıkmazın karşıda uyandırdığı his ve onu o hikayenin içerisine katması sana bir yakın arkadaşın gelip de ya ben ne yapacağım ya Özgür yani ne yapacağım gerçekten bilemiyorum dediğin zaman nasıl kayıtsız kalamıyorsan hani... Aslında o kadar seni hani kayıtsız kalamayacak kadar yakalayıcı bir tarafı da oluyor. Ama hikayeler çok geniş kitlelere, çok geniş arka planlardaki insanları ortaklaştırdığın zaman işte temaşa tarafı biraz daha öne çıkıyor ister istemez. Peki bu soyutlama meselesinde biraz üzerinde durmak istiyorum. Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün oyunu ve romanı özelinde. Neye göre seçtin Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü? Ya bu romandan bir tiyatro oyunu olur diye. Çünkü benim de herhalde bundan olmaz diye düşüneceğim bir kitap.

Ama sonra okudun ki Ahmet Ambutamplar da başta bunu piyes olsun diye yazmışlar bir röportajında belirtiyorsun. Ama bir kere soyutlaması çok zor çünkü tamamen Türkiye'nin belli bir döneminde doğuyla batı arasında kalmışlığını anlatan aslında evet bu genel bir evrensel bir durum birçok coğrafya bakımından ama bir yandan da çok Türkiye'ye özel yanları da olan bir roman. yurt dışında yabancı dillere çevrildi ama çok sınırlı, edebiyata çok meraklı, dar bir entelektüel çevre dışında da çok yayılmadı Ahmet Ağabey Tam Tınar Yurt bildiğim kadarıyla. Neden o kitabı seçtin bir de sence nasıl bir soyutlamaya gittin o kitaptan? Çünkü kitabın plotu biraz daha karışık gerçi biraz havada da duran yanları da olmakla beraber. Senin yaptığın bambaşka bir kitabın plotunu tamam takip ediyorsun ama aslında o soyutlamayı da veriyorsun gibi geldi bana.

Evet, ya o saatler benim için çok özel bir proje oldu bu arada. Gerçekten böyle, hatta bu aralar çok düşünüyorum onu mesela yine. Çünkü biz o saatler böyle hep peşinden koştuğun bir saatler var ya, böyle hiç yetişemediğin, yani seni sürükleyen o zamanın içerisinde mecburen hani sürüklenip gittiğin bir şey. Saatler tam benim için aslında böyle pandemi dönemine de denk geldi ve zamanın dışına çıkarttı beni. O çok hoşuma gitti benim. O zaman şimdi ufak bir ara verelim. Ondan sonra zamanın içine ve dışına konuşmaya devam edelim.

Evet, Serdar Biliş ile Saatleri Ayarlama Enstitüsü oyunu hakkında konuşuyorduk. Oradan devam ediyoruz şimdi. Pandemi zamanında bunu oyunlaştırdın ve böyle zamanın dışında olma gibi bir his vardı diyorsun. Ve hani zamanla ilgili çok da düşündüğümüz bir dönemdi tabii doğal olarak. Herhalde o da biraz tetiklemiş oldu. Kesinlikle. Yani çünkü normal yapılması gerekenlerin yapılması gerekmediği bir zamandaydık ya. normal bildiğimiz saatler bir şekilde durmuştu aslında ve herkes biraz belki iç saatine doğru yöneldi ama işte kimileri yemek yaptı, kimileri ekmek yaptı, kimileri kitap okudu, kimileri bir şey yaptı falan ama herkes bir şekilde kendisiyle daha fazla baş başa kaldı. Bu benim için de normalde hani oyun yönetme pratiğimde ya da oyun hazırlama pratiğimde bana farklı bir zaman getirdi. Çünkü yapılacağını bile bilmiyorduk aslında pandemide olduğumuz için. Yani tekrar tiyatro yapılacak mı bile hatırlarsan tartışılıyordu. Bizim mesleğimiz bitti mi falan diye konuşuyorduk yani. Yani TÜİK raporları var mesela. Orada Türkiye'deki tiyatro salonu sayısına bakıyorsunuz. Şu anda 808 tane var. 2023'te en azından. Geçen gün bilmiyorum. İşte 800'ler bana da gidiyor ama şey zamanı 2020'lerde 400'e kadar düşmüş. Çok hızlı bir şekilde. Birçok insan iflas etmiş, kaybolmuş, yıkılmış. Yani çok zor bir dönem tiyatro için. Özellikle küçük salonlar için toparlaması çok zor oldu. Bu sadece Türkiye'de de değil. Bütün hükümet desteklerine rağmen... Ben İngiltere'yi biliyorum. Orada da birçok tiyatro darbe aldı. Yarı yarıya düşmüş Türkiye'de de.

hızlı toparlanmış gibi gözüküyor. Evet, bu gerçek. Yani tiyatroya olan ilgi var. O sevindirici bir şey. Tiyatro yapmak isteyen insan da çok bu arada. Yani onu üretmek isteyen insan da çok. Bu da çok sevindirici. O saatler zamanında ben yani bir şekilde o tampınarın dünyasına ferah girebilecek zaman buldum yani kendimde aslında. Bütün o sahibi... Neredeyse ezberledim kitabı. Yani cümle cümle biliyordum. Çünkü başka hiçbir işim yoktu yani. Hani kendime böyle bir bulmaca çözmek gibi... Vesayetler Ayarlama Meclisi benim için böyle bir şeydi yani. Su doku gibi falan gerçekten. İçine girdikçe çok keyif aldım. Bu da gerçekten bir hani şey mücevher gibi yani insana bir ödül, hediye gibi bir şey. Çünkü bazen hani çalıştığın materyal seni o kadar uzun süre götürmeyebilir. Bir noktadan sonra hani biraz onun böyle hani ömrü yetmeyebilir. Tam Pınar öyle olmuyor yani. Çok katmanlı metinler yazıyor ama adamda hakikaten yani. Beni içten, yani ben öyle düşündüm. Bir de benim kişisel olarak da biraz zor bir dönemimde. Annemi kaybetmiştim, böyle biraz depresif bir dönemimde. Hani bana böyle gerçekten iyileştirici, böyle sağlatıcı bir tarafı oldu saatlerin açıkçası. Gerçekten onun zaman mefhumu, zaman kavramıyla, yani o zaman kavramını nereden soyutladığımızı... Hani sormuştun ya, biraz aslında tabi ki o cumhuriyete geçişi, moderniteye geçişi anlatıyor. Bunu bir hiciv gibi de anlatıyor ama hicivden çok daha fazlasını anlatıyor. Üslup olarak tam pınar. O yüzden ben bu zaman kavramıyla en çok ilgilendim galiba. Yani zaman nedir? O da kendisi de biliyorsun. Zaten o dönemki felsefi tartışmaların içinde, takip ediyor hepsini. Ve hani zaman nedir? Yani objektif zaman nedir? Subjektif zaman nedir? Mesele... Meşhur şiir var ya, ne içindeyim zamanın diye. Zaten o konuda çok takık oldu kesin Ahmet Ağamcısı Antınar'ın. Gerçekten de o dönemin Fransız filozoflarını falan da çok yakından takip ediyor. Berkson'ları vesaireyle. Bayağı takmış o mesele. Çok ve bütün roman boyunca aslında zaman tema olarak hep zamanın sürekli örüyor ve çözüyor.

Ve şey, yani saatler aynı zamanda da tabii çok evrensel bir teması var kesinlikle. Ya ben şey biliyorum, benim Fransa'daki doktora tez hocam, Fransız adam okumuştu saatleri ayarlamayı stüdyosunda. Ben de söylemiştim, kendisi tesadüfen bulmuştu ve çok sevdiğini söylemişti, çok beğendiğini söylemişti. Belki de bir karşılığı var, belki yeterince yayılmadığı için. Çünkü bir de şey oluyor, Türkiye Edebiyatı yurt dışına çevrildiği zaman birkaç böyle büyük isim dışında genelde Dünya Edebiyatı bölümünde bulunuyorsunuz kitapçılarda. Bir köşede, alt katta bulunduğunuz için zaten keşfedilmeniz biraz güç. Tampınar gibi birçok yazarın da yurt dışında tanınması için sadece Dünya Edebiyatı'nın bir köşesinde, oradaki de Orta Doğu kısmında durmaması lazım. Kesinlikle. Öyle olduğu zaman şey gibi oluyor, bir iki kitap çok meraklı sadece bakıyor. Anca meraklısına gerçekten. Bu sebeple bir karşılıkta bulabilir yani. Buladabilir. Çünkü o Hayri karakteri aslında çok iyi bir... Ben ona ilk böyle yapmayı düşündüğüm zaman da şuradan çok zaten... Konuşması, onun anlatısı, anlatı dili çok böyle aslında hem nükleden... Hem neredeyse bir stand-up komedyen gibi aslında biraz Hayri başladığı zaman. Yani tam Pınar Hayri'nin ağzından bize neredeyse bir stand-up...

gösterisi yapıyor aslında bütün kitapta. Yani o dönemi anlatırken, o dönemdeki gözlemlerini... Tabii çok da derin bir stand-up gösterisine gidiyor ama çok komik. Yani çok komik. Ben bunun çok adlandığını düşünüyordum. Mesela Saatleri çok tabii eskiden... Hep sevdiğim bir romandı.

Ama mesela tekrar keşfettiğim zaman mizahı, komedisini çok daha fazla keşfettim. Herhalde hep böyle bir algı oluyor ya, tam pınar. Bazı şeyleri gereğinden fazla ciddileştiriyoruz ya, sanki komik olursa değerinden kaybedermiş gibi. Tabii Huzur falan daha ağır romanlar. Oradan iyi geçince de belki o ağırlıkla devam ediyoruz diye düşünmüş olabilir.

Fakat Saatleri Erlenme Enstitüsü'nün şurada var. Çok büyük bir dijital ekran arkada yer alıyor ve daha önce çekimleri de yani yine Serkan Keskin'in can verdiği birçok karakter orada çekilmiş. Onlar arkadaki sahnede de yayınlanıyor. Bu anlamda biraz hibrit bir yapısı da var. Çok. Yani hem videonun önemli bir rolü var sahnede, onun haricinde sahnedeki hareketlik ve sahnede kurmuş olduğun o raylı sistemler, sürekli dekorların değişmesi falan bunlar gerçekten çok birçok tekniğin aynı anda başarılı kullanıldığı bir yönü. Zaten

Bundan dolayı da çok övgü aldı. Hem Serkan Keskin'in oyunculuğu, hem seni sahneye koyma yöntemin ve multidisipliner yaklaşımın. Bu yaklaşımın geleceğini nasıl görüyorsun bundan sonrası için? Bu tarz böyle hani melezlenmelere çok açık biriyim ve zaten çok da kullanılmaya başlandı. Bence iyi kullanıldığı zaman da çok iyi sonuç veren bir şey oluyor. Bu roman özelinde de yani neredeyse çünkü bütün o karakterler Hayri'nin kafasında da oluyor olabilir gibi bir hissiyat veriyor hani roman. Bütün bunlar gerçek miydi sorusunu da sorduruyor. Hatta işte bahsetmiştim daha önceden de Tanpınar'ın eklemek istediği bir mektup vardı. Yani bütün bunlar akıl hastanesinde mi geçiyor sorusunu sorduruyor. sonra eklemiyor romanı. Fakat ben biraz bütün bu suretlerin gerçekten hani bir kişinin neredeyse bir kişilik bölünmesi gibi olabileceğini de düşündüğüm bir yerden böyle bir hani sinema ve tiyatroyu hibritleme şeyi heyecanlandırmıştı beni. Gerçekten de film gibi çektik biz o arka planda olanları. Bir de şey çok heyecan vericiydi. O arkada bir şey akıyor, bir film akıyor. Bir hani sen mesela hafıza gibi bir şey o. Hayatta işte hatırladığın şeyler var ve onlar kayıtta. Aslında çok hani içeri girip değiştiriyoruz tabii biz yani zihin bunu yapıyor ama

...hafızada bir kayıt var, o arkadan akıyor ve sen şimdi canlı perform, icracı olarak... ...onun içine girip çıkıyorsun ama... ...zamanla da şaşıramazsın. Çünkü o mesela, o bizi çok heyecanlandırmıştı ve zorlamıştı bu arada. Yani çekimler bir şeydi, kabustu. Çünkü o zamanlamayı tutturmak, Serkan sahnede oynarken de... ...çünkü bir arkada akan bir şey var. Yani onun içerisindeki zamana uyumak zorunda. Ve bazen uyuyor, bazen uyamıyor. Bu uyumsuzluk... Huzur ve huzursuzluk. Yani buna uyuduğun zaman sana verdiği huzur, uyamadığın zaman yarattığı huzursuzluk. Bunlar enteresandı gerçekten. Yani zaman hakkındaki bir oyunda zamanlaman bu kadar önemli olabilirdi yani. Kesinlikle, kesinlikle. O çekimleri anlatamam. Yani Serkan sanıyorum delirmek üzereydi. Yani son çekim günü, 12 gün falan çekim yaptık. Son çekim günü falan endişelendiğimi hatırlıyorum. Herhalde bunu yaktık yani. Bütün o çekimlerde boşa gitti. Peki bu oyuncu yönetiminde böyle bazen hakikaten fazla üzerine gidip yaktığın oyuncular oluyor mu? Yok olmadı. Yani çok olmadı galiba. Ama bu şeyi söylemeden geçemem. Serkan'ın orada yaptığı gerçekten insanüstü bir performans. Çekimlerde de, sahne üzerinde de. Ve çok başarılı altından kalkıyor. Çok etkileyici de gerçekten. Peki bir de Alice müzikali Türkiye'de en çok izlenen müzikallerden biri oldu son dönemde. Hatta müzikali yeniden canlandırdı bir dönem için diyebiliriz. Türkiye'nin müzikale yaklaşımı ne diyorsun? Yani eskiden daha çok müzikal yapılıyordu galiba Türkiye'de. Evet. Şimdi daha az yapılıyor. Çok da masraflı bir şey tabii. Yani bu arada son oyunun Afife'de de müzikal mi, müzikli bir oyun mu o da müzikal de denebilecek kadar da müzik kullanımı var yani Afife'de de değil mi?

Yani evet, yine müzikte oyun derdim herhalde. Müzikte oyun değil mi daha çok ama? Müziğin gelmesi gecikiyor biraz oyunda, hemen başında yok ama çok da iyi kullanılmış müzikte. O da aslında Afif Fede'de öyle olması da normal. Çünkü sonuçta o da bir sahne insanının hayatını anlatıyor. Fakat bu Alice daha müzikal müzikal. Evet. Sonuçta. Türkiye'de müzikalin geleceğine nasıl bakıyorsun? İlgin nasıl sence? İlgi var gibi geliyor bana. Çok da yapılıyor. Bir sürü de proje aslında şekilleniyor, hayata da geçiriliyor. İlginin ne olduğunu düşünüyorum ben buna. Şimdi tabii müzikal endüstrisi aslında tiyatro endüstrisinden yani işte en azından hani West End Broadway dediğimiz yerlerde ayrışmış bir endüstridir. O farklı, biraz daha değişik, başka bir endüstridir. Onun çalışanları aslında farklıdır. Yani müzikal oyuncusu başkadır. Yazarı da farklıdır. Yazarı da başkadır. Şimdi o yüzden bizde böyle bir endüstri yok aslında. Olması gerekir mi bilmiyorum. Bu tartışılır bir şey. Hacı işin hacmi büyüyünce ister istemez bir uzmanlaşma gelir herhalde bir yerden sonra ama henüz o hacimde değil. O hacimde değil tabii ki. Ama insanlar bunu bence yani Alice Müzik'e ne bir şeyi tecrübe etmiştik açıkçası. Yani o tam da dediğin gibi tabii ki eski böyle hani eski kumpanyalı hisseli harikalar kumpanyası dönemleri. Ondan sonra bir böyle tekrar bir iki büyük müzikal, hacimli müzikal denen de onlar sanıyorum ticari olarak çok başarılı olmadı. Bu tabii herkesi biraz ürküten bir şey ama Alice müzikaliyle aslında bunun ticari olarak da yani bunun bir ekonomisinin de dönebileceği, buna bir talep olduğu tekrar bir hatırlanmış, kanıtlanmış oldu sanıyorum. Örneklerde peşinden aslında geldi. Evet. Yani Alice Müzikali ile beraber ben şeyi seviyorum tabii yani o bir hani böyle tabii bütün aileye hitap eden bir hani Noel eğlencesi gibi diyebileceğimiz bir şey. Valla ona da ihtiyaç var bence. Böyle bir müzikal yapasınlar mı öyle arada bir kaşınıyor musun mesela bir müzikal yapsam gibi böyle bir...

Ben hep hikayeden yola çıkıyorum galiba. Londra'da hayatımda bir kere müzikale gitmiş bir insan değilim ben. Yani yok böyle hani gideyim işte ne bileyim yani Phantom of the Opera izleyeyim işte Cats müziklerini izleyeyim. Öyle biri değil. Ben öyle bir hobim yok. Müzikale de bayılmıyordun yani? Yok hiç. Yok hayır hayır.

Nereden düştün buraya diyorsun? Yaparken ne hissettin yani? Seviyorum, müziği çok seviyorum tabi. Hani müziği çok seviyorum. Ama hani normal hani bizim bildiğimiz anlamda ilk aklımıza gelen hani müzikallerden hani bir şey hissetmediğim için yani duygusallarak bir şey yaşamadığım için. Kestir, operadaki hayalettir falan bunlar bana pek hitap etmiyor diyorsun. Etmiyor.

Ama 3 kuruşluk operadır yani Brecht'in ona müzikal diyebileceksek hani biraz daha o tarafta benim zevkim diyebilirim. Şeyi de fark ediyorum yani son yıllarda sahnelerin oyunlara baktığımız zaman prodüksiyon kalitesinin yükseldiğini görmeye başladık. Yani imkanlar da genişlemiş belki teknolojik sebepleri vardır ya da belki de bizdeki tiyatro emekçilerinin daha yetiştiği bir dönemde miyiz? Hani arkada görmediğimiz bu işin kahramanlarını bilmiyorum. Onu sana sormak istiyorum. Bu işin ekonomisi mi düzeldi? Çalışanlar mı daha iyi biliyor? Teknoloji mi gelişti? Eskisine nazaran daha iyi sahneler izliyorum.

Buna yatırım yapan sahneler oldu galiba. İşte Zorlu bunlardan bir tanesi, Unique var. Bu teknolojiye, bu sahnelere yani biraz daha yatırım yapıldı sanıyorum. Bu tabii olumlu anlamda bir gelişme sağladı. Bir de galiba artık daha fazla insanlar da bekliyor. Yani çünkü bu tarz hani şeyleri gösterileri takip eden insanlar uluslararası dünyada da bunu artık izliyor. Biraz da öyle bir şey var. Türkiye'de artık eskisi kadar daha açık. Yani insanlar daha fazla aslında bilgi görgü sahibi bir şekilde.

Ve tabii gösteri sanatları o anlamda bence daha da olmalı tabii. Yani keşke, keşke, ben her zaman söylüyorum. Yani nereden bakarsak bakalım, bizim sonuçta çok da fazla bir sahnemiz yok bu anlamda. Mesela sen Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün Türkiye'de kaç sahnede oynayabiliyorsun? İki. Yani ben o saatleri küçültmeseydim, biz cep saati diye bir aslı küçük versiyonunu yaptık. Minik versiyonuyla geziyoruz diğer şehirleri. Maalesef gidemeyiz. Yani AKM'de oynayabiliriz e zor da oynayabiliriz. Yani bir iyileşme olmakla beraber kesinlikle yeterli olmadığı açık. Hiç yeterli olmadığını düşünüyorum ben. İstanbul gibi bir şehrin, İstanbul gibi bir üretim alanının, işte demin bahsettiğin kaç tane oyun var, kaç tane bu işin yaratıcısı var. Onların çoğu sahne bulamıyordur eminim. Yani bir sahneye girmek için kaç takla atıyorlardır, debeleniyor insan. Hepimiz biliyoruz bunları. Nitelikli sahne kaldı ki maalesef çok az.

Evet ama izleyici tiyatro seyirci sayısını, şimdi bakıyorum, geçen sene %15 artmış. Seyirci sayısının da arttığına dair istatistikler var. Çocuk tiyatroları çok artmış. Yani %20'ye yakın bu arada. Orada da bir patlama varmış. Yani bunlar TÜİN raporları. Enflasyonda ne kadar güveniyoruz bilmiyorum ama burada herhalde güvenebilirsiniz. Tiyatro arttı diyorlarsa artmıştır. Yani bir artış var. Bu da artıştı umarım, bu prodüksiyon kalitesine de bütün bu imkanlara da yansıtır ki biz de daha imkanlı oyunlar izleyebiliriz. Bu böyle bir şey sanıyorum. Yani bu günün sonunda bir prestijle getiren bir şey oluyor. Bu yatırımı yapan kurumlara bir prestijle getiriyor aslında. Ve bu tabii çok saygın bir şey. Yani kamusal hizmet. Yani biz bunu tabii ki devletten de bekliyoruz. Bizim devlet tiyatrolarımız, şehir tiyatrolarımız vesaire falan var. Aynı zamanda bu özel sektörün de kültür sanat alanına yatırım yapılmasının galiba öneminin, yani hatırlatılıyor, bunun tekrar tekrar konuşuluyor olması gerekiyor. Çünkü dediğin gibi bu işte sayılar şeyi gösteriyor. İnsanlar demek ki buna ihtiyaç duyuyor. Bir de dijital olmayan tek kültür faaliyeti tiyatro ve konser kaldı galiba. Yani insanların analog olarak deneyimleyebileceği, eski usul yanlarında biyolojik varlıklarla...

İçine girebilecekleri pek de bir şey kalmadı. Geri kalan her şeyin dijital alternatifi var şu anda. İleride beyne çip takmayla mı olur bu? Yoksa bu gözlüklerin, bu yeni münesil gözlüklerin gelişmesiyle, VR gözlüklerin gelişmesiyle mi olur bilmiyorum ama tiyatro oyunu da böyle çeşitli, ona göre kameralarla çekilip o gözlüklerde birebir sanki tiyatrodaymışçasına yapılır mı sence? Öyle bir yere varır mı? Kesinlikle yapılır. Yapılıyordur da zaten hani belli ölçüde yapılıyor zaten hologramlarla. Yani böyle yine işte kendini imörse ettiğin, imörsif hani deneyimler dedikleri

Bu tarz salonlar yapılıyor. Bu tarz salonlarda sen işte bazı hologram varlıklarla ya da işte karşılaşıyorsun. Bunlar yapılıyor zaten. AI de kullanılıyor, yapay zeka da kullanılmaya başlanmış bildiğim kadarıyla. Hologramlar da kullanılıyor. Sen de sanırım buna en açık olanlardan birisin Türkiye'de bu tip teknolojileri sahnede. Ben de evet, teknolojiye... Yani dediğim gibi... Yani teknoloji kullanmak amacıyla değil, hikaye anlatımına bir katkısı olabilecek bir teknoloji varsa. Ama evet, ilk nasıl elektrik geldiği zaman, ışık geldiği zaman, kapalı salonlar bir anda coştuysa, bundan işte Shakespeare çok heyecan duyup ona göre sahneler yazmaya başladığı zaman, mesela sen demin Tempest dedin, yani fırtınanın yazılmasında o mekanizmaları kullanabilmesinin, hani yukarıya bir şey asıp çekiyor olmasının mesela heyecanını görürsün Shakespeare'de.

Bu heyecan verici bir şeydir. Yani oyuncaklarla oynamayı severiz biz. Biz oyunu seviyoruz yani. Bir de yani tabii elektrik geldiğinde de hemen tiyatroda kullanıldı herhalde. Teknolojiyi kullanma konusunda da aslında şey diye algılanıyor ama tiyatro çok eskiden beri aynı, Antik Yunan'dan beri aynı yapılıyor ama teknolojiyi en hızlı şekilde adapte olan şeylerden biri. Kesinlikle, kesinlikle. Ve bunu da sahneyi terk etmeden yapmayı başarıyor. Yani dijitalleşmeden full bunu başaran da nadir yani. Evet, evet. Yani o konuda demin dediğin şey bence çok önemli. Bu toplanma hikayesi, yani bu bir arada olma, yani o seyirciyle bir şekilde yani sen başka insanlarla aynı anda aynı şeyi deneyimliyor olma hikayesi bence insanları cezbeden bir şey. Alternatifi yok yani. Yok.

Uzun yıllar İngiltere'de bulundun. Londra Middlesex Üniversitesi'nde yönetmenlik eğitimi aldın. Efsane bir Londra National Theater Stüdyo'da çalıştın işte bir dönem. Oralarda işte oyunlar yönettin. Hatta galiba bir dizi film bile yönetmişliğin var orada bir süre. Oranın meşhur bir soap operası hatta değil mi? Peki oradaki durumu biliyorsun. Türkiye'deki de tiyatro sahnesini biliyorsun. Oradakini de biliyorsun. Kıyasladığın zaman prodüksiyon sürecinde bizdeki temel eksikler ne? Ya da bizdeki bazı avantajlar varsa onlarda ne? Merak ediyorum.

Sanıyorum tabii orada endüstri hem bir gelenekten beslendiği için hem de çok iyi tabii desteklendiği için yani günün sonunda kalifiye insan çok daha fazla, çok daha fazla olanak var. Yani ben bir genç yönetmen olarak işte orada bir sürü bir sürü programa katılma şansı mesela bulmuştum. Bu bence en büyük fark. Yani ben Liverpool Playhouse'da işe girdim, çalışıyordum. Yani tiyatromuzda bir departman sürekli yeni oyunlar okuyordu mesela ve bir salon sadece yeni oyunlara atanmıştı. Yani oradan tabii ki sen şimdi biz niye bir sürü İngiliz yazarın oyunları çevrilip yapılıyor?

Çünkü buna ciddi bir emek var, yatırım var. Şeyi şart koşmuştu, yani bu salonu sen sadece yeni oyunlara açabilirsin diye bir sanat politikası var. Bazı salonlar sadece yeni oyunlara özgülenmiş yani. Evet, evet. Ve kocaman bir dramatürcü departmanım var. O departmanda herkes her gelen oyunu okuyup raporlamak. O geri bildirim yapmak, işte bu kadar oyun yazarı kursu vermek falan falan gibi geleceğe çok fazla dönük politikalar, sanat politikaları var. Biz biraz hani tabi yani bunlar olsa da yetersiz açıkçası. O yüzden orada daha köklü bir şeyin içerisinde olduğunu hissediyorsun. Tabii ama çok iyi bir gelinliği var. Evet. Shakespeare'lerden falan bahsediyoruz. Zaten yaklaşması bile zor tabii onların o gelinliğini ve şeyini. Ama bazen de gelenekte şey oluyor işte Özgür. Bazen de gelenekte insanı körleştiren, güdükleştiren... İtalya'da da bunu hissedersin ya bazen böyle. Çünkü o gelenek insanın böyle çok güçlü bir baba figürünün olduğunu düşün ve altında böyle ezilen bir şeyler. Nerede görüyorsun? Yeni formları denemek de mi? Yeni hikayeleri denemek de mi? Kesinlikle Shakespeare'i oynamak mesela diyelim. Yani o kadar onların kafasında tabular var ki, o tabuları bir oyuncunun, bir yönetmenin yıkması çok zor. O evden yetişmiş biri olarak.

Ama dışarıdan biri olmanın da şansı böyle bir şey. Bizim Shakespearean bir tanım olarak pitch neyimiz diyeceğim. Yani Shakespeare çok kullanır bunu yani. O böyle o kadar hani o geleneğin baskısı altında ezilmemiş olmak ya da o gelenekten bir şekilde kurtulmuş olmak. Negatif taraflarıyla beraber aslında bir özgürleştirici bir tarafı da var. Yani aslında tiyatrosunun rekabetçi avantajı kalıpları kırmasından olacak. Belki uluslararası başarıya ulaşacaksa. Evet. Yani çünkü o yerlerde işte bir şeyi, o kalıbın dışına çıkmak korku sebebi. Birçok yönetmen için, oyuncu için, belki yazar için. O yüzden yeni yazarlarda zaten çok daha fazla onlar şeyi kırabiliyorlar. Nasıl söyleyeyim? Kalıp kırabiliyorlar, yenilik açabiliyorlar. Çünkü yeni olanda her zaman daha bir coşku var, enerji var. Yani en iyi Shakespeare yorumları İngiltere'den çıkmıyor. Bunu artık İngilizler bir düşünsünler. Bir düşünsünler. Çok teşekkür ederim senden geldiğin için. Harika bir sohbet oldu. Çok sağ ol. Evet efendim, Aslına Bakarsan'ın bu haftaki bölümünde konuğum Seldar Bilişti. Kendisiyle Türkiye'de tiyatro sanatına artan ilgiyi ve büyüyen prodüksiyonları konuştuk. Bir tiyatro yönetmeni ne yapar anlamaya çalıştık. Biraz da yeni teknolojilerle tiyatronun nasıl bir dirsek teması olabileceği üzerine kafa yorduk. Gelecek bölümde görüşmek üzere. Şimdilik hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)