
6.633 kelime · ~33 dk okuma
Aslına bakarsanız bu bölümünde... Bu son dönemde çok duymaya başladığımız bir kavram, bu teknofeodalizm. Özellikle Varoufakis'in kitabından sonra. Kapitalizmin aslında çöktüğünü söylüyor. Evet. Kapitalizm bitti ve daha berbat bir şey geldi yerine, diyor. Bunun adı da teknofeodalizm, diyor. Teknofeodalizm kavramı Trump seçimi kazandıktan sonra Elon Musk'ın üstlendiği pozisyonun gözlerimize sokulmasıyla beraber de çok kullanılmaya başlandı.
Ama bunların ortak özelliği bir kere bu feodalizme yapılan vurgu ve gönderme bir tür metafor kullanımı şeklinde oluyor. 2008 ekonomik krizindeki merkez bankalarının delicesine para basmasının burada önemli bir tetikleyici olduğu söyleniyor. Marx'ın Fransa'da sınıf savaşımlarının başlangıç cümlesi, bundan sonra bankerlerin yönetimi başlıyor. Bu tabii doğal olarak gelir eşitsizliğine de müthiş yansıyor. Eskiden de çok zengin insanlar vardı ama bugünkü gibi bir büyük servet birikimi bir kişinin elinde olmuyor.
Aşırı yüksek eşitsizlikte en tepede yer alan çok dar oligarşik blok diyebiliriz bunlara. Bunların aynı zamanda o kadar büyük bir serveti oldu ki bütün politikacıları satın alabilecek, bütün bürokratlara rüşvet verebilecek kadar büyük bir şey. Herkese merhaba. Aslına bakarsan da bugünkü konuğum sevgili Haluk Levent. Kendisi ekonomi alanında yaptığı akademik çalışmalardan tanıdığımız biri. Bu konuda ulusal ve uluslararası birçok akademik dergide yayınlanmış araştırma makaleleri yazdı. Şu sıralar İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde ders veriyor. Haluk Hocamızla bugün son dönemde en çok konuşulan meselelerden biri olan teknofeodalizm konuşacağız. Yakın gelecekte bizi nasıl bir dünya düzeninin beklediğine dair fikir edinmeye çalışacağız. Buyurun başlayalım.
Haluk hocam, hoş geldiniz. Hoş bulduk, merhaba Özgür. Merhabalar. Bu son dönemde çok duymaya başladığımız bir kavram bu, teknofeodalizm. Özellikle Varufakis'in kitabından sonra eski Yunanistan Maliye Bakanı diye anılıyor. Başka bir unvan da yok galiba. Var aslında. Profesör aslında değil mi? Profesör ama bir de daha önemlisi yürokratların baş belası diye tanınıyor.
O bakanlık döneminde çok çektirdi onları. Çok yormuştu ama istediklerini yerine getiremedi maalesef. Ya da bilmiyorum hepsi ne olurdu? Doğru. Onu bir röportajında çok ayrıntılı olarak okumuştum. Aslında çok dramatik bir durumla karşı karşıya kalıyorlar. Yani bürodan çıkmak çıkmamak meselesi. Bir gece 6 kişi. Oturuyorlar, sabaha kadar konuşuyorlar çünkü çok maliyetli bir şey. Yani Euro'dan çıktığın zaman bütün iç borç konumundaki borçların hepsi dış borca dönüşecek. Ve Yunan ekonomisi esas itibariyle hizmet ağırlıklı bir ekonomi. O borcu ödeme kapasitesi falan da olmadığı için büyük bir acı çekilecek. Dolayısıyla Siriza hükümeti bunu işte hep bir retorik olarak kullanmış ama hazırlığı yapmamış. Yani hazırlığı yapmadığımızı o zaman fark ettik. Günlük olayların peşinde koşmaktan diyor kendisi. Sabah bir oylama yapılıyor, 4-2.
kalma kararı çıkıyor. Ondan sonra da zaten işte hükümetten ayrılıyor ve birçok kitapla Varoufakis biraz da bu iktisat ilmini, geniş halk itlerini yayacak şekilde daha işte popüler bilim diyebileceğimiz. Popüler bilim, evet. Tarzda kitaplar yazıyor. Bu kapitalizmin aslında çöktüğünü söylüyor. Evet. Kapitalizm bitti ve daha berbat bir şey geldi yerine diyor. Bunun adı da teknofeodalizm diyor. Şimdi bu kavram çok tartışılıyor ama tam olarak ne olduğunu da insanlar pek anlayabilmiş değil.
Ben de böyle el yordumuyla biraz anlamaya çalıştım. Biraz kafamda bir şeyler belirdi ama çok basitçe anlatabilirsek yani nasıl girdi bu hayatımıza bu kavram ve nedir teknofederalizm? Şimdi önce tabii bir meseleden daha altın çizmek lazım. Bu teknofederalizm kavramı Trump seçimi kazandıktan sonra Elon Musk'ın üstlendiği pozisyonun, daha doğrusu şaklabanlık dilindeki pozisyonun gözlerimize sokulmasıyla beraber de çok kullanılmaya başlandı. Yani ben artık sağolsun oldu. Hep böyle çok acayip
kavramlar. En son senin bana gönderdiğin o El Pais'te neydi? Tekno otoriteryan bilmem ne falan. Böyle değişik değişik sermaye nitelemeleri falan da yapılır hale geldi. Ama bunların ortak özelliği bir kere bu feodalizme yapılan vurgu ve gönderme bir tür metafor kullanımı şeklinde oluyor. O metafor olunca esas içeriğinin özünün ne olduğunu tam kavrayamıyoruz. Varoufakis'te iki tane temel unsur var.
kapitalizmi belirleyen ona göre. Daha doğrusu ortak özelliği işte o rant kazıma mekanizmasının oluşumu ve bunun çok ön plana çıkmasını sağlayan faaliyetler olması. Bir tanesi bulut sermaye kavramıyla karşılıyor bunu kitabında. Kitabın ismi de tabii kapitalizmi öldüren nedir? Teknofeodizm.
diye çeviriyor. O inşallah, umarım Türkçe'ye çevrilir. Yani çok da güzel yazılmış bir kitap. Böyle herkesin anlayabileceği dilde. Bulut sermayedir. Bulut sermayeden kastettiği işte bu dijitalleşen ekonominin içerisinde yer alan en önemli böyle hani kök kurumlardan bir tanesi. Bu bulut sermayenin oluşturduğu düzenin içerisine girmeden iktisadi faaliyet yapmak yani bir iş yapmak artık çok zorlaşıyor.
Onun içine girdiğin zaman da katmanlı bir hiyerarşik düzenin içerisinde girmiş oluyorsun diyor. O açıkça belirtmemekle beraber aslında iktisadi dominasyonun dışında veri hakimiyeti üzerinden gelen bir iktidar gücünün de oluştuğunu söylüyor burada. Şöyle basit bir örnek veriyor değil mi? Bir konuşmasına denk geldim. Şey diyor işte, siz bir sanayicisiniz, kapitalistiniz, bir ürün üretiyorsunuz. Ancak o ürününüzü artık bir platformda satmak zorundasınız. O platform da sizden ciddi bir yüzde alıyor. Aslında ona hizmet ediyorsunuz. Yani Amazon'da satıyorsanız, sizin lordunuz Amazon. Siz kapitalistken kapitalistsiniz ama siz aslında o lordun bir vassalısınız. Bizler de tüketici olarak serfiz diye çok basit bir şekilde anlatımı var. İktisad dominasyonu öyle ama... Aynı zamanda o iktidarın oluşumunu sağlayan bir veri var. Çünkü siz o platforma girdiğiniz andan itibaren... ...pek çok bilginiz de dijital olarak o platformu işleten bulut sermayenin emrine amade hale geliyor. Bedavaya marabalık yapıyoruz yani. Evet. Buradan bir gönderme yapmak lazım. Yani o Varovakis'in kitabında atıf var mıydı hatırlamıyorum ama... ...Şoşana Zubov'un gözetim kapitalizminde de aynı şeyi var.
Yani bir Coşenozubov'un gözetim kapitalizmindeki işleyiş, bu aplikasyon üzerinden bol örnekte verilen bir şey. İşte aplikasyonları bedavaya ediniyoruz, kullanıyoruz ama bunu bedava kullanabilmek için onun talep ettiği bütün izinleri vermek zorundayız. Bu izinler de bizim işte GPS hareketlerimizi takip etmekten, fotoğraflarımıza ulaşmak, telefon konuşmalarımızdan mesajlarımıza kadar her şeyi ulaşma iznini kapsıyor. Dolayısıyla burada olağanüstü büyük bir veri aktarıyoruz. Gerçekten de o küçük cycle, küçük döngüyü dikkate alacak olursak biz bu bilgileri veriyoruz, karşılığında bedava bir şey alıyoruz. Bunu talep ederken de diyorlar ki biz sizi takip edeceğiz, bu aplikasyonu kullanma alışkanlıklarınızı analiz edeceğiz ve size daha iyi bir versiyon vereceğiz. Hakikaten bu analizi yapıyorlar, daha iyi bir versiyonu da veriyorlar ama arkada daha büyük bir
döngü var. O döngüde de bu bizim bilgiler yani davranışlarımız, davranışlarımızın sayısallaştırılması, gözlenmesi ve onun analiz edilmesiyle birlikte başlayan ve üçüncü şirketlere işte önce bizim tabii profilingleri çıkartıyorlar bilmem ne falan filan hani satılabilir bir meta haline dönüşüyor bizim davranışlarımız. Ve ondan sonra da bunu üçüncü şirketlere satıp büyük paralar kazanıyorlar. Yani o küçük döngüye oranlarsak eğer olağanüstü yüksek miktarlarda bir para dönüyor. Şimdi dolayısıyla buna Şoşanozubov davranışsal artık diyor. Karşılığı ödenmemiş bir değer üretiyoruz aslında biz davranışlarımızda. Bu karşılığında da bir hizmet alıyoruz aslında bir yandan da.
O hizmeti almak için zaten verimizi veriyoruz, evet. Ama onun karşılığında aldığımız o hizmet... ...bizim verdiğimiz davranışlarımızdan oluşan verinin... ...içerdiği değerin çok çok altında kalıyor. O yüzden ona öyle diyor. Şimdi izin versem kapatayım parantezi. Dolayısıyla aslında bu platformda bir de böyle bir şey var. Çünkü şimdi şoşana zubah bir iktisatçı olmadığı için... ...onun farkında değil. Aslında kapitalizmle birlikte ayrışmış olan... ...ekonomik kontrol ile toplumsal kontrol mekanizmaları... Bu yolda o az sayıda oligarşik bir lohu oluşturan şirketin, yani verilere sahip olan şirketin elinde tekrar bütünleşmiş oluyor. Bu kapitalizm öncesi ekonomi biçimlerine özgü bir mesele aslında. Bunun altını çizelim, ileride geleceğiz. Dolayısıyla o bulut sermaye dediği bu ikinci ayak, o da bu rant kazıma işlemini kolaylaştıran 2008 kriziyle mücadele yöntemi. Rant kazımayı biraz açar mısınız hocam? Şöyle söyleyeyim, şimdi rant ana akım iktisadın aslında hiç hoşlaşmadığı bir şeydir. Çünkü bizim bildiğimiz kapitalizmde... Üretim olmadığı için değil mi? Evet. Bizim bildiğimiz kapitalizmde ihtiyaçlar vardır. Bu ihtiyaçların farkına varan girişimciler o ihtiyaçları karşılamak üzere bir üretim birimi dizayn ederler. Bu üretim birimi işte doğal kaynaklar, sermaye, emek ve bir de bunları bir araya getiren girişimciden oluşuyor. Dört tane üretim faktörü vardır. Ana akım iktisanın iddiası da göre dört tane girişimci bu süreçte faaliyet gösterdiği için... ...bunlar üretim faktörü olarak harcadıkları zamanın işte kattıkları değerin karşılığını alırlar. Nedir bu? İşte doğal kaynaklar, kira, mira, toprak falandır esasında. Onun karşılığında rant, ondan sonra şeyin yani kira anlamında rant, sermayenin karşılığında faiz, emeğin karşılığında ücret, girişimcinin payına da kar düşer. Şimdi bu düzeni bozan, bizim bugün geniş anlamıyla kullandığımız yani kiranın dışında kullandığımız rant, üretimde yer almadığı halde bölüşümden pay alanlar. Somut bir ifadeyle bizim herkesin alışık olduğu bir örnekten gidecek olursak, sizin bir eviniz var, evin önüne bir metro istasyonu geliyor, hop birdenbire durduk yere evin değeri artıyor. Şimdi normalde bu kıta Avrupa'sında bu değer artışı ince ince takip edilir, hesaplanır ve bunu %80'e kadar falan varan vergilerle kamuya geri kazanılır. Çünkü karşılıksız bir kazanç olarak görülür. İşte bu karşılıksız kazançlarla mücadele etme yetersiz kaldığı yerde bu rantlar insanların yani o faaliyeti gösteren ne bileyim bölüşümde pozisyon kapan insanların cebine girmeye başlar. Şimdi bugün içinde bulunduğumuz düzende bu tür rantlar normal bizim bildiğimiz kapitalizmdeki işleyişte yer alan karı onu bunu falan misli misli geçmiş durumda. O yüzden normal kapitalizmde göremeyeceğimiz ölçüde büyük eşitsizlikler, servet ve gelir eşitsizlikleri ve yoksulluk ortaya çıkıyor.
Bunu da 2008 ekonomik krizindeki merkez bankalarının delicesine para basmasının burada önemli bir tetikleyici olduğu söyleniyor. Doğru. İşte Vafakis'in ikinci ayağı da bundan ibaret. O şöyle diyor, yani doğru, haklı zaten. Ben de hatta 2007'de bir yazı yazdırmıştım, bu piyasalarda ne oluyor falan diye baktığımda, bu BNP'nin 3A reytingi almış bir... Bank olan ben. Fransız Bankası, Fransa'daki 3A yani en yüksek düzeyde güvenirlilik sertifikası almış olan yatırım fonunda birden fiyat likidite buharlaşması nedeniyle fiyat oluşamadığı için işlemleri durduruyoruz diye bir açılama yaptı.
Oğlum ne oluyor? İktizatçıyız ama bunları daha önce duymamıştım falan deyip merak edip konuya girdim. Sonunda piyasalar bugünlerde neden sinirliler falan diye bir yazı yazdım. Orada zaten rakamlar böyle halen aklımda. 2000'lerin başında 5 büyük merkez bankasının bilanço büyüklüğü yani emisyon hacmi 2,5-3 trilyon civarındaydı dolar olarak. 2007'ye falan gelindiğinde bu 7 trilyon dolara çıkmıştı. Ve işte bir sürü iktisatçı, bu gidiş gidiş değil, krize gireceğiz, yapmayalım falan filan gibi makaleler yazmaya başlamışlardı. 2008 krize oldu. 2011-12'ye geldiğimizde bu emisyon hacmi 17-18 trilyon dolara çıkmıştı. Yani bir 12 trilyon dolar civarında, aşağı yukarı 10-12 trilyon dolar civarında para enjekte etmişlerdi piyasaya. Bugün ne kadar? 35 trilyon dolar. Yani 25 yılda... 3-4'tan 35'e mi çıktık? 10 katına çıkmış. Şimdi bu tabii şöyle bir şoşana Zuboff'un bu gözetim sermayesini tanımlarken birkaç tane tanım yapıyor. 7-8 tane tanım yapıyor. Bir tanesinde kullandığı bir kavram var. İşte bilmem ne, bilmem ne yaptıktan sonra parazitik iktisadi faaliyet diye görüyor bunu. Şimdi bütün finans piyasasında böyle görebiliriz aslında. Ta en başından beri aslında bu böyle. Nereden biliyoruz bunu? Marx'ın Fransa'da sınıf savaşımlarının başlangıç cümlesi. Liberal banker Lafitte, ihtilalin göbeğindeki önemli merkezlerden bir tanesi belediye binasına girerken, Fouché'nin omzuna elini attıktan sonra bundan sonra bankerlerin yönetimi başlıyor.
dediğini yazarak başlıyor analizine. Şimdi o zamandan beri finans piyasaları büyük ölçüde bu parazitik faaliyetin merkezi durumuna gelmişlerdi. Nitekim 2008 krizi, Big Short'ta falan da görüldüğü gibi bu parazitik düşüncenin vücut bulmuş halidir. Niye? O yazıda da ben bunun altını çizmiştim, 2007'deki yazıda. Çünkü finans esas itibariyle fiyat değişimleri üzerinden yapılan bir bahis haline dönüşmüştü.
O yüzden bazı yazarlar bunu işte kazino kapitalizmi bilmem ne falan demeye başladı. Şimdi bir kez fiyat değişimleri üzerinden yapılan kontratlar haline dönüşünce yani iş amacım olağanüstü büyük bir hali. O zaman finansal piyasaların da işte bir balon oluşma ihtimali ya da bizim bildiğimiz anlamda balonun oluşma ihtimali neredeyse kalmıyor. Çünkü balon nedir? Balon, finansal varlıkların değerlerinin inanılmaz ölçüde yani akıl dışı boyutlarda yükselmesi. Değil mi? Bunu birisi fark ettiği zaman satışa geçer, o varlık fiyatları düşer. Bu düşüşten büyük ölçüde trene en son binenler iflas ederler bu düşüş nedeniyle. Ama bu aynı zamanda aşırı değerlenmiş sermayenin yani işte o kârın bir balon gibi yukarı çıkıp birikerek oluşturduğu bu büyük balon,
patlar, değersizleşir sermaye. Ama bu aynı zamanda yeni bir platformda, yeni baştan işe başlamak üzere bir fırsat alır. Yani kapitalizmin anarşik karakteri belli ölçüde buradan da kaynaklanıyordur zaten. Bugün niye yok artık? Bugün işlemler varlık fiyatlarına, finansal varlıkların alım satımından değil de finansal varlıkların fiyat hareketleri üzerinden kontrat yapılmasına dayandığı için artık bir aşırı değer
söz konusu olduğunda bu sadece servetin bir yerden başka bir yere transfer olmasına bağlı. Çünkü o varlık, dayanak varlık diye geçer. Dayanak varlığın değeri düşerken de kontratta bir taraf kazanıyor, bir taraf kaybediyor. Yükselirken de bir taraf kazanıyor, bir taraf kaybediyor. Dolayısıyla böyle bir parazitik düşünce hakim oluyor. Bu işte günümüzde artık, çünkü bunu da bir tür rant olarak görebiliriz, yani burada elde edilen kazanç
sermayenin karşılığı faiz gibi değerlendirilebilecek bir şey değil. Çünkü ana akıma göre finans sonuç itibariyle iş fikri olup da parası olmayan insanlarla, parası olup da iş fikri olmayan insanları bir araya getiren ve buradan da işte bir ihtiyacın giderilmesini sağlayacak, üretimin gerçekleşmesini kolaylaştıran bir sektör olarak. Olmuyor. Öyle çalışmıyor şimdi. Şu anda bu tabii doğal olarak gelir eşitsizliği nedir müthiş yansıyor. Çok. Eskiden de çok zengin insanlar vardı ama bugünkü gibi bir büyük servet birikimi bir kişinin elinde olmuyor. Olmuyor. Bu aynı zamanda da işte az önce altını çizmeye çalıştım. Aşırı yüksek eşitsizlikte
en tepede yer alan, çok dar oligarşik blok diyebiliriz bunlara. Bunların aynı zamanda o kadar büyük bir serveti oldu ki, bütün politikacıları satın alabilecek, bütün bürokratlara rüşvet verebilecek kadar büyük bir şey. Yani şeye baktım ben, geçen Birleşmiş Milletler'in senelik bütçesi 4,5 milyar dolar falan. Evet. Elon Musk'ın kaç parası var yani? 450.
100 sene Birleşmiş Milletler'in parasını ödeyebilecek kadar parası vardı. O parayı biliyorsun büyük ölçüde iki tane kaynaktan, Twitter'ı alırken 45 milyar dolara verdi. Nasıl verdi bunu? Tesla'ya ben Bitcoin olarak fiyat vereceğim dedi. Bitcoin fiyatı birdenbire iki katına mı ne çıktı. O arada tabii o Bitcoin'leri toplamıştı. Sonra herhalde o arada sattı, döndü. Bir, bir buçuk ay sonra, ya bu böyle olmuyor. Bitcoin fiyatı vermekten vazgeçtik dedi ve hort dedi. Onu hesaplamıştı o zaman uzmanlar. 40 milyar dolar falan yapıyordu. Bununla gitti, şeyi aldı. İki tweet ile 40 milyar dolar kazandı. Yani dolayısıyla bu artık normal kapitalist işleyiş içerisinde değerlendirilebilecek, analiz edilebilecek, konumlandırılabilecek bir şey değil, faaliyet değil. Tam da bu noktada şey söylemek istiyorum. Bazı iktisatçılar da işte Evgeni Morozov gibi bazı eleştirmenler ...teknofeodilizmin aslında daha saldırgan bir kapitalizm olduğu ve farklı isimlendirmelere ihtiyaç duyulmadığını söylüyorlar. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Ben tam öyle düşünmüyorum. Neden öyle düşünmediğimi anlatayım. Şimdi tabii Varoufakis'in bu görüşlerine katılmakla birlikte eksik bulunduğu... Bu durumun da altını çizmek isterim. Yani ben daha analitik bir çerçeveye oturtmak gerektiğini düşünüyorum. Belki de o Morozov'un eleştirilerinde bir yanıt olabilir. Onun için çok uğraşıyorum. Epey okuma yaptım. Hatta bayağı bir feodalizm okudum diyebilirim. Şimdi teknofeodalizmden bahsediyorsak bir kere bir konuda anlaşmamız lazım öncelikli olarak. Şimdi Marx'ta bir iyimserlik vardır. Bir de Marx'ın ardıllarının, Marx'ın düşüncelerini didaktik hale getiren bir yönü de var. Şimdi bu didaktizmin bize sunduğu bir şey var. Böyle bir üretim tarzı şeklinde meseleyi ele aldığımızda... ...işte ilkel komünel toplum, köleci toplum, feodal toplum, kapitalizm... ...bundan sonra elbette sosyalizm gibi bir liner bağ oluşturacağız. Şimdi bu gerçekçi değil. Böyle bir lineer ilişki yok, lineer bağı yok. İkincisi geri dönüşler mümkün. Şimdi burada Karatane'nin bir kavramından yani bir yaklaşımından etkilendiğimi de söylemek zorundayım. O da diyor ki bir Maksist sosyolog olarak, gerçi bazı Maksistler onun Maksizmini beğenmiyorlar ama bütününü değerlendirebilecek durumda değilim ben de. Ama bu kavramı benim çok işime yaradı. Diyor ki ya bu üretim tarzı tamam güzel vardır ama bu üretim
tarzına takılıp kalırsak bir sürü şeyi açıklayamıyoruz. Mesela Asya tipi üretim tarzı falan hani bir ara Atüt tartışmaları üzerinden dünya kadar hizip çıkmıştı, bir sürü farklı örgüt kurulmuştu falan filan. Bu tür şeyleri oturtamıyoruz diyor. Şimdi bunu aşmak için şöyle bir öneride bulunuyor. Diyor ki biz bırakalım bu üretim tarzı tamam onlar dursun ama mübadele tarzları üzerinden gidelim diyor.
Ve mübadele tarzları ne olabilir diye bakıyor. Diyor ki işte bu armağan mesela ilk mübadele tarzıdır. Bu ilkel komünal toplumlarda yani bu armağan varsa işte komünal bir toplum olduğu anlamına gelmez tabii. Çünkü armağan üzerinden de Ahmet'in çevirdiği bir kitaptı ya da yazdığı armağan dünyası diye iletişimden çıkan. Kitapta da çok iyi konuluyordu ortaya. Bir sürü etnografik çalışma da ortaya çıktı. Antropolojik çalışmalarda da. Bu armağan üzerinden de hiyerarşi konulabiliyor aslında. Bir tür sınıflı toplumun nüvesini ya da sınıflı toplumun bizatihi kendisini bu armağan mübadelesi içerisine de yerleştirmek mümkün. Kim daha büyük bir armağan verirse o hiyerarşide öne çıkıyor falan. İkinci şey mübadele tarzı yağma. Bu diyor, devletin zaten vücut bululmasına neden olan bir şeydir. Ve aynı zamanda da ekonominin büyümesiyle ancak ortaya çıkabilecek bir şey. Çünkü bir artık üreteceksiniz, artık bir yerde tepe olunacak ve onun üzerine yağmacılar gelip onu yağmalayacaklar falan filan. Yani bir avcı toplayıcı toplumu yağmalasanız nesini yağmalayacaksınız? Nesini yağmalayacaksınız? Evet, yerleşik düzene geçilmesi lazım. Dolayısıyla o artık aynı zamanda o yağmacıların bir kısmının
Ya biz sizi yağmacılara karşı koruyalım isterseniz deyip ilk bürokrasinin nüvelerini devletin oluşmasına doğru giden yolu açmış olabileceğini de söylüyor. Çünkü o ekonomideki artık onları üretimde fiilen rol almasa bile düzen oluşturarak bu üretimin gerçekleşmesine katkıda bulunan bürokratik kesimi oluşturuyor falan. Hocam şimdi kısa bir ara verelim derseniz. O aradan sonra kaldığımız yerden devam edelim. Olur peki.
Sevgili Haluk Levent'le beraber teknofeodilizm üzerine konuşmaya devam ediyoruz. Evet hocam, mübadele tarzından bahsediyorduk. Yani bu mübadele tarzı, yani klasik kapitalizm dışında da birçok mübadeleler, çeşitleri var. Armağan da bunlardan biri, yağma bunlardan biri diyorduk. Buradan yavaş yavaş herhalde feodalizmi ve teknofeodalizme bağlayacağız. Evet, meta. Üçüncü mübadele tarzı da metadır diyor. Bir de bir şeyin altın istiyor. Bu üç mübadele tarzı da her üretim tarzında varlardır. Nitekim biliyoruz işte kapitalizme eklemlenmiş köle emeği, kapitalizme eklemlenmiş işte serf bilmem ne falan bunların Fransa'da bile örnekleri görülüyordu göçmenler üzerinden özellikle. Zaten hocam şey olmuyor herhalde yani arkadaşlar evet şu anda feodalizmden çıktık bugün artık şeye geçiyoruz sanayi toplumu geçiyoruz denmiyor herhalde bu geçiş. Yok olmuyor. Dolayısıyla aslında bu sınıflı toplumu bir bütün olarak, metabolik bir bütün olarak görmek lazım. Bu metabolizma kavramı Marx, geç Marx'ta var. Meşaroş bunu çok deşerek bence önemli bir şey yapıyor. Ne yazık ki Türkçe'de incecik bir makalemsiz bir şey var, kitap olarak basılmış ama çevirisi de zor bir şey, metin. Fakat çok değerli bir açı. Dolayısıyla o metabolizma kavramını kullanarak toplumu açıklamak... Aynı zamanda bu tabi metodolojik olarak da kompleksity, yani karmaşıklık biliminin yöntemlerine de kapı açan bir şey olduğu için ayrıca önemli benim açımdan. Böyle bir metabolizma olarak görmek gerekiyor. Bu aksizme getirilen çok mekanik olduğu eleştirilerini taşıyacak bir yöntem değil mi bu? Tabii. Bir de son zamanlarda emin olmamakta böyle sesli düşünce olarak dile getireyim. Aslında bütün tayin edici, devrimci gelişmelere ya da hareketlere bak. Mesela Spartakist. Spartakist'in rüyası aslında eşitlişi bir topluma dönmek. Yani köleci toplumdan da eşitlişi toplum tahayyülü çıkıyor.
Fransız devrimine bakın değil mi? İşte en önemli sloganlardan bir tanesi kardeşlik, eşitlik falan filan. Ve ilk başında restorasyon başlayana kadar aslında böyle bir işte Sankilotların regemeninde... ...aslında yine bir eşitlikçi toplum tahayyülü esas. Yani hep aslında biz bu sınıflı toplumdan kaçış planları yapmışız. Ama bu kaçış planları... ele geçirilmiş ve işte Fransız kapitalizmi ya da neyse kapitalizm kurulmuş ya da bilmem ne falan gibi düşünebilir miyiz acaba diye soruyorum kendimi. Yani Varoufakis'in gene yeni sınıflardan da bahsediyor. İş gücün işte vassal kapitalistler, bulut proleterler diyor, bulut serfler diyor. Şimdi bu bugünkü modern sosyolojik sınıf analizleri ne kadar örtüşüyor? Yani mesela gig ekonomisinde çalışan birisi. Bu serf midir, proleterya mıdır? Nedir bu insan mesela? Ya da ikisi birden mi olabiliyoruz? Şöyle söyleyeyim, ücretli iş ilişkisi olmadığını söyleyebiliyoruz. Özellikle o Ken Loach'un Unutulmaz filmi, üzgünüz size ulaşamadık. Yani orada ücretli ilişki, yani şöyle söyleyeyim, peki biraz daraltayım aslında beni hep böyle süreye sığdırmaya çalışıyorsun haklı olarak. Benim problemim o çünkü çok dağılıyorum. Şimdi tamam peki o zaman konunun tam özüne gelelim. Şimdi bütün bunları düşündüğün zaman feodalizmin bir tanımını yapmamız lazım değil mi? Ha bu arada bir tek feodal dönüme geçişte onun o yüzden altını çizmek
söylemiştim. Böyle bir devrimci hayal yok eşitlikli toplum. Feodalizm, Roma'nın yıkılmasından sonra, Batı Feodalizm'den bahsediyorum. Roma'nın yıkılmasından sonra büyük bir bozulma, toplumsal bozulma başlıyor. O kadar degrade oluyor ki Batı Avrupa toplumu taş bina yapacak usta kalmıyor. Müthiş bir gerileme var. Ve Kuzey'den Vikingler, işte sağdan soldan Hunlar, bilmem ne falan filan sürekli bir Roma İmparatorluğu'nu, hani barbarlar diye geçen kabileler sürekli bir güvenlik problemi yaratıyorlar. Şimdi bu güvenlik problemine karşı insanlar gönüllü olarak lordların serfi oluyorlar hayatta kalmak için. Dolayısıyla böyle bir şey ilişkisi de var. Şimdi o yüzden de Födalizmin aslında üzerinde anlaşılmış tam bir tanımı yok. Böyle bir bulaşık hal var. Bugün de benzer bir gönüllülük görüyor muyuz? Var tabii. Var tabi. Özellikle sosyal medya bazında düşünecek olursak aslında hani gönüllü olarak ya da platform dışında var olamayınca hayatta kalmak için platformdan satış yapmak istiyorsan bulut sermayenin bir parçası haline, bir serfi haline dönüşmeyi istiyorsun. Biz de mesela bu podcastı bir sosyal medya mecralığında duyuramazsak kimseyi dinletemeyeceğiz mesela. Benzer bir durumdayız yani. Benzer bir durumdayız. Dolayısıyla birinci benzerlik buradan ortaya çıkıyor. İkincisi, bu Föderizm'i tanımına gelecek olursak, ben Princeton'da Profesör Strayer'ın, 65'te bastı, ikinci baskısı 79'da, bir küçücük bir kitabı var aslında. Yani uzun makalenin kitaplaştırılmış hali gibi düşünebiliriz. Bu temel belgelerin tıpkı çevirisini içeriyor.
3'te 2'sinde, 3'te 1'inde de bir analiz var. Orada bir küçük tanım yapıyor. Diyor ki, Födelizm özellikleri itibariyle 3 temel özellikten bahsediyor. Bir tanesi, fragmante olmuş bir iktidar merkezi. Böyle çok yerel iktidar odakları da var. Bilmem ne. İşte hani o şeyden gidecek olursak, en tepede, hiyerarşinin en tepesinde büyük bir lord alıyor. Onun altında ama belli özelliklere sahip vassallar, onun altında serfler falan. İki, kamusal iktidarın tümüyle özel ellere devredildiği. Şimdi bu son derece önemli ve benim asıl hareket noktam burasıydı ilk başta. Yani düşünmeye başlarken kuşkulandım. Ne demek bu? Aslında şimdi köleci toplumda özgür vatandaşlar için bir kamusal alan var.
Değil mi? Yani tiranlıkla cumhuriyet arasında gidip gelen, buna göre de genişleyen, daralan bir kamusal alan var. Yani işte Agora'da toplanıyorsun ve kamusal karar süreçleri bir tartışmanın sonucunda ortaya çıkıyor. Kapitalizm'de zaten özgür emek ortaya çıktığı için bu özgür emeğin sadece çalışma değil, aynı zamanda toplumsal hayatın düzenlenmesine de katılmasını sağlayan mekanizmaları olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla orada çok geniş bir kamusal alan var. Ama Feodalizm'de böyle bir kamusal alan yok. Yani kamusal alanın tamamen kapandığı bir düzen aslında, yönetim düzeni. Dolayısıyla bu kamusal iktidarın özel ele verilmesi, kamunun herhangi bir karar sürecine katılmaktan tamamen uzaklaştığı bir yönetim düzenini anlıyoruz. Üçüncü olarak da tüm bu işleyişi güvence altına almak üzere özel kontratlı silahlı gücün bulunduğu bir yönetim düzenidir diyor. Şimdi yönetim düzeni
altını çizmek istiyorum. Çünkü bu bütün üretim tarzlarında ortaya çıkabilecek bir anlayış olarak sınıflandırılıyor. Nitekim o kitabın da biraz antikomünist birisi olduğu için işte Sovyetler Birliği'ni falan da bu otoriter tavrını falan işte analiz ederek yeni feodal falan diye nitelendiriyor. Şimdi tabii bu işin bir yönü. Buna baktığım zaman aslında bu üç unsuru da bugün görüyoruz.
Çünkü kamusal alanın kapatıldığını, çünkü kamusal alanın, kapitalizmin en yüksek aşaması olarak ben şeyi görüyorum, Lenin emperyalizmi diyor da ona gönderme yaparak ben sosyal refah devletini görüyorum, kapitalizmin en yüksek aşaması olarak. Bu sosyal refah devleti en geniş kamusal alanın olduğu ve bir anlamıyla tabii olgun kapitalist ülkelerde, kolonyal bağların halen devam ettiği ortamda bir artık transferiyle finanse edilecek şekilde... 60'larda, 70'lerde zirvesini yaşanan artık bir ürün. Bundan sonra kurulan işte geride kimse kalmayacak sosyal transferlerle güçlendirilmiş. Bu tabii Dünya Sosyal Sistemi'nin kurulmasından sonra ortaya çıktığı için ona rakip olabilmek amacıyla da motive olmuş. Uluslararası sistemde de bunun ifadesini bulduğunu söylememiz gerekiyor. O da tırnak içinde söylüyorum, kolay anlaşılabilmesi için kullandığım bir kavram. İki tane kamusal mal var. Uluslararası düzende. Birisi barış içinde bir arada yaşama. İkincisi de ekosistemin korunması. Özellikle 70'li yıllardan sonra önemli bir şey. Ve bu iki kamusal malın korumak üzerine oluşmuş bir küresel sistem var. Bunun merkezinde de Bileşimler Derneği yer alıyor. Vardı diyebiliriz. Şimdi ona geleceğim. Şimdi bu düzen tasfiye oldu. Ne zaman açıkça görünür hale geldi bu düzenin tasfiye olduğu? Netanyahu Filistin'deki soykırım eylemlerine başladığı zaman İsrail daha henüz 7000 kişi ölmüşken Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri çıktı dedi ki şimdi artık ateşkes ilan edilmesi gerekiyor. Bu fazla oldu falan diye. O konuşmayı yaptıktan yarım saat sonra Biden çıktı. Şu anda ateşkes konuşacak zaman değil dedi. Ondan bir buçuk saat sonra falan da İsrail'in Birleşmiş Milletler temsilcisi çıktı. Sen görevden istifa et istersen dedi. Bu aslında Birleşmiş Milletler'in tasfiyesi ve Birleşmiş Milletler'in vücudunda cisimleşmiş uluslararası düzenin tasfiyesinin ilanı. Sonra da tüy diken bütün bu Gazze olayları olup bittikten sonra bir bakan, İsrailli bakan, güvenlik bakanı falan filan gibi birisi, İsrail'in güvenliği söz konusu olduğunda kadın, çoluk, çocuk, kitlesel ölümler gayet meşrudur dedi. Evet, bu Uluslararası Barış ve Güvenlik'te kurulmuş olan, 2. Dünya Sarası'ndan sonra kurulmuş olan hukuk sistemi şu anda yıkılıyor. Onu net bir şekilde görüyoruz. Peki, bunun yanında da aynı zamanda bir de Bretton Woods'la beraber bir ekonomik model de kurulmuştu. Peki orada ne durumdayız hocam? Orada yıkılıyor mu? Orada da tabii, yani kesinlikle yıkıldığından bahsedebiliriz. Şimdi orada bir kolonyal sistem, yani var olan bir kolonyal sistem artık neredeyse temel özellik haline dönüşmeye başladı. Bunun için izleyicilere şunu tavsiye edeyim. Web sayfasından dolayısıyla Oxfam diye bir İngiltere hayır kurumu ama bayağı yoksulluk ve eşitsizlikle ilgili çalışmalar da yapıyorlar. Davos'un hemen öncesinde, Ocak ayında yıllık rapor çıkartırlar. Bu seneki yıllık raporun ismi Takers Not Makers. Yani malı götürenlerin herhangi bir şey üretmekle alakaları, ilgileri yoktur diye başlıyor. İki nokta. Sonra bir kolonyal atıf var başlıkta. Ve çok çarpıcı bir rakam var aslında raporun içinde. Diyor ki, global güney olarak adlandırılan bölgeden, global kuzeyin yani gelişmiş ülkelerin en zengin yüzde birinin cebine saatte 30 milyon dolar giriyor. Bunu kolonyalizm olarak, sömürgecilik olarak şey yapıyor. Böyle ne o falan değil yani. Taker-Maker meselesinde mesela Elon Musk çıksa şey dese kardeşim ben de Tesla araba üretiyorum, füze üretiyorum, yapay zeka üretiyorum, ben de bir şey üretiyorum yani biz de boş adam değiliz dese ne diyeceğiz? O yalan. Yani Tesla falan üretiyorsunuz ama bakın şimdi teknolojiyle bilim arasında şimdi o çok güzel bir soru oldu. Çünkü bugün teknoföderalizmin teknosu,
Aslında bu rant kazımanın çaykasını gerçekleştiren araçlar. Neden böyle? Şimdi teknoloji ile bilim arasında bir asimetrik ilişki var. Bilimsel gelişme olmadan teknolojik gelişme olamaz. Sen de yakından biliyorsun. Bilim bir pure kamusal alan. Neden? Çünkü bizim için başarı kriteri yazdığımız, çizdiğimiz şeylerin ne kadar paylaşıldığı değil mi? Yani biz bir şey oturuyoruz, yazıyoruz, ortalığa salıyoruz dergi, kitap, neyse ne. O ne kadar çok atıf alırsa yani ne kadar çok paylaşılırsa, okunursa... ...biz o kadar yüksek bir performans göstermiş gibi kabul ediyoruz. Dolayısıyla biz aslında herkes bizim yaptığımızı öğrensin diye bu işi yapıyoruz. O yüzden de fiyatı yok yani kamusal alan. Şimdi burada üretilen bilgi...
Birden inovasyon adı altında teknolojik lordlara diyelim ya da işte neyse bu inovatörlere... ...copyright ile transfer oluyor. Ve bu copyright'ın karşılığında herhangi bir ödeme yapılıyor mu bilim ana? Yapılmıyor. Bilim insanları makaleleri okunsun diye bazı dergilere üzerine para vermek zorundalar. Artık ona başladı, evet. Yani orada da çok iyi bir şey var biliyorsun, bir korsan site var LibGen.
Onun bir dayanışma mektubu vardır ortasında, işte onu yapan Anna diye bir kadın. Dava açılınca şirketler tarafından, ya dedi, biz dedi oturup oturup düşünüyoruz, bir tane makale yazıyoruz. Sonra bu makaleyi bir dergiye gönderiyoruz. Bizim gibi birileri bu hakemler olarak okuyorlar, daha güzelleştiriyorlar. Bütün bu sistemi de bizim gibi başka birileri organize ediyor. Sonra birbirimizin yazdığı okuma için eşek yüküyle para veriyoruz. Sizce burada bir hata yok mu? O kadar haklı ki yani.
Bu takers'ın tipik örneği, not makers ama. Dolayısıyla esas bu büyük eşitsizlik sıçramasına yakıtı sağlayan teknolojik gelişme. Şimdi bir de şöyle bir problem de var tabii. Teknolojik gelişme, şimdi Daron Acemoğlu'nun çok güzel bir tespiti var. Nerede? Türkçe'ye de çevrildi, iktidar ve teknoloji diye. Orada...
İki tür teknolojik patika olduğundan bahsediyor. Bir tanesi üretkenlik artışı üzerine, emek veriminin artışı üzerine. Şimdi bu diyor, bu patikada gittiğiniz sürece bu emek verimliliği yükselir ve bu yükselmeden dolayı refah artışı olur. Bu refah artışından birileri çok fazla, birileri çok az ama herkes bir şey alır diyor. Ve bunun diyor emek verimliliğini artırdığı için ana akım iktisadının yaratıcı yıkım olarak adlandırdığı bir süreç gerçekleşir diyor. Şimdi ise bir tek yıkım var, yaratıcı bir şey yok galiba. Bir de diyor ikinci şeyi vardır, patika. Biz diyor şimdi o patikanın üzerindeyiz diyor. O da emeği ikame eden bir teknolojik gelişme yolunun ortaya çıkması. Şimdi öyle olunca çok büyük toplumsal yıkımlarla karşılaşırız diyor. Tekim karşılaşıyoruz. Yani yaratıcı olmayan yıkım. Bunda tabii şey de var. Şimdi iktisatçıların o yaratıcı yıkımın aslında yine bir lineerlikle matuf.
Yani bir lineer üretim düzeni var, üretim hattı var. Bunun bir bölümünde bir teknolojik iyileşme ortaya çıkıyor. O bölüm artık canlı emeğin dışarı itildiği bölüm oluyor. Ama oradan itilen yeni vasıflar kazandırılarak başka taraflara, başka sektörlere falan şey yapabiliyoruz. Fakat ya genel amaçlı bir teknoloji varsa karşımızda yapay zeka gibi ve bütün üretim zincirini ve bütün sektörleri aynı anda etkiliyorsa ne yapacağız? Yani eskiden araba icadı olduğu zaman nal çakan, nal bant belki işsiz kalıyordu ama birileri de şoför oluyordu. Böylelikle o iş bir dengeye gidiyordu. Şimdi tabii o bambaşka bir yere doğru ilerliyor. Peki günümüzde, şimdi kapitalizmde sömürüyü işte üretilen artı değer üzerinden ölçebiliyoruz. Peki teknofederalizmde sömürüyü nasıl ölçeceğiz? Yani verim adenciliği oranları mı, dikkat ekonomisinin dinamikleri mi, bulut rantı payı mı? Yani nasıl çözeceğiz? Çok net de gözükemiyor. Yanlış anlaşılması biraz zor bir sömürü. İşte o semptomlardan gidebiliriz ama. Mesela o rapor diyor ki dünyanın kaç tane yoksulluğu vardır sence? 8 milyar nüfus olduğuna göre. Yoksulluğun tanımı belli işte yani. Bütün temel ihtiyaçlarını karşılayamayan insan sayısı. 2 milyar, 3 milyar. 3.8 milyar. Yarı yarıya. Yarı yarıya. Şimdi bu başlı başına bir gösterge. Yani dünyanın yarısı aç acına yaşıyor yani aslında. Açlık sınırı başkadır yani, derin yoksulluklar. Ama yoksul, yani temel maddi ve sosyal ihtiyaçlarını karşılayamayan insan sayısı. Şimdi bunun hızla yükseldiğini söylüyor. Sonra işte eşitsizlikteki o büyük sıçrama, servet eşitsizliği ve gelir eşitsizliğindeki büyük artışlar. Zaten o artışların içinde de bir tehlikesi var. Yani bu demokrasiyi de tamamen erozyona uğratıyor.
Şu anda görüyoruz işte Trump'ın ve Elon Musk'ın iş birliğinden bunun dışı teknofaşizme gideceğini söyleyenler var. İşte ki bunun da örneklerini görmeye başladık sanki. Şimdi kamusal alanın kapatılmasından kastettiğim tam da bu işte zaten. Kamusal alanın iki tane unsuru vardı. Birisi sivil toplum değil mi? Sivil toplum faaliyeti. Sivil toplum faaliyeti ilk defa sermayenin sivil toplum alanına girmesi... ...buna Amerika'da üçüncü sektör falan dediler, her yere yayıldı. Ne oluyor? İşte o sermaye kime aitse sivil toplumun sınırı orada başlıyor. Yani onu eleştiremeyeceği için. Bu şekilde faaliyet göstermeyi kabul etmeyen sivil topluma karşı açık... ...ve brütal bir şiddet uygulanmaya başladı değil mi? İşte Amazon'daki hak savunucularının infazı... ...Toros'lardaki hak savunucularının öldürülmesi... ...çeşitli gösterilerdeki şiddetler aslında bunu gösteriyor. Dolayısıyla sivil toplumu bir kenara itiyor. Şimdi siyasi partilere geldiğin zaman siyasi parti düzeni... ...bütün dünyada olduğu gibi, Türkiye'de de çok net görüyoruz bunu. Bir hizmet gören aslında değil mi? Yani siyasetçiler var. Onlar bir hizmet görüyorlar. Oy verenler hizmet alıyorlar. Siyasi partilerde bu iki grubu bir araya getiren bir AVM haline dönüşmüş durumdalar. Şimdi dolayısıyla böyle bir ortamda falancanın bilmem hangi uç görüşlerin sahibi partiden tam
karşı görüşlere sahip partiye geçmesi de biz eski siyasi kurumlar değeri üzerinden düşündüğümüz için çok böyle şaşırıyoruz falan ama aslında siyasete böyle bakarsan hiç şaşıracak bir şey yok. Yani orada daha hizmet vereceğini düşündüğün için oraya geçiyor. Burada dolayısıyla siyaset sivil toplumun ya daha doğrusu toplumsal katılımın zirvesi olduğuna göre bu zirvede bu hale geldiğine göre Zaten artık bizim kamusal karar süreçlerine herhangi bir katılım mekanizması elimizde kalmamış durum. Peki bu durumda yani nasıl bir direniş olacak buna karşı? Yani işte feodal düzende ne oldu? Köylü isyanları oluyordu vesaire. Ya da işte kapitalist sistemde bir takım sosyalist stratejiler vardı. Hani işledi işlemedi ama yani üç aşağı beş yukarı insanların bir fikri vardı. Neyle, nasıl mücadele edecekleri konusunda. Başarılı olmak, başarısız olmak o başka bir mesele. Peki şimdi ne yapacağız? Yani eski sosyalist stratejiler burada işlemiyor galiba. Yok.
...dürenişin bir tane şeyi vardır, yani inat. O elimizde tutmamız gereken bir şey. Ama bizim de teknolojiyi kullanmamız gerekiyor, direnmek için yani. Şimdi ona geleceğim. Şimdi bir kere şöyle bir durum var. Ne zaman? Bir ay kadar önce görmüştüm. Bu Atomic Scientists'ler diye bir şey var. Einstein'la Rutherford'un atom bombası atıldıktan sonra ne yaptık biz ya falan deyip... ...bunun tekrarlanmasını engellemek üzere kurdukları bir dernek. Bu da böyle her yıl rapor yayınlıyor falan. İşte yok olmanın eşiğindeyiz de ama bana işte şunlara dikkat edelim de yok olmayalım falan diye. Şimdi gerçekten tam bir varlık yokluk meselesi haline gelmiş durumda bu. Sınıflı toplumdan çıkmak veya sınıflı toplumdan... Yani şunu söyleyebilirim birinci olarak. Sosyal demokrasiye yer yok burada.
Ya öyle gideceğiz, ya bolluk toplumuna gideceğiz. Çünkü teknolojik olarak aslında büyük meselelerin büyük bir kısmı da oradan çıkıyor. Bolluk toplumun maddi, teknik temeli oluşmuş durumda. Teknik olarak biz aslında Star Trek gibi bir ortamı yaşayabiliriz. Evet Star Trek gibi bir ortamı yaşayabiliriz. Teknoloji var bunda. Evet, bir eksik vardı. O da eli kulağında bu şey, soğuk enerji mesele. Soğuk füzyon 2022'nin sonunda Amerika'daki tokamaktan, soğuk füzyon reaktöründen bir haber geldi. Biz giren 1 birim enerjiye karşılık 1.3 birim enerji elde ettik dedi. Bu teorik olarak bunun çalışacağını yani Star Trek'teki o uzay gemilerinin... Masrafsız enerjiyle geliyor yani. Devri daim makinesi çünkü o biri tekrar kullan, 0.30'da ihtiyacı karşılamak için başka yerlerde kullan anlamına geliyor. Bu aynı zamanda Star Trek'teki uzay gemilerinin motorundur. Yani o prensip aslında burada çalışıyor. Şimdi dolayısıyla bunu aşma imkanımız da olduğuna göre gerçekten bir bolluk toplumunun altyapısını yani çalışmanın zorunlu olmaktan
çıktığı hatta çok çok az yani zorunlu çalışmanın diyelim haftada 2-3 saatle herkesin çalışmasıyla halledilebileceği bir ortam. Ama siyasi olarak baktığımız zaman da bu bolluk toplumundan yine öyle bir metaforla şey yapacak olan en soluk ışıklı yıldız kadar uzaktayız. Şimdi bir kere bu problemi aşmamız gerekiyor. Bu problemi aşmazsak yani bolluk toplumunu kuramazsak ...yıkılacağız. Şimdi siyasi olarak da böyle son derece uzak bir noktadayız. Atomik sayintistler şu raporlarında dört tane yakın yok oluş tehlikesine atıfta bulunuyorlar. Bir tanesi nükleer savaş, işte Ukrayna bilmem ne falan filan, İran operasyonu gibi nedenlerle giderek artan bir tehdit halinde. Bir tanesi yeni biyolojik virüslerin, virüsler, salgınlar bilmem ne falan işte Amerika'daki Ucube Sağlık Bakanı'nın aşılamayı USA'da ortadan kaldırması sonucunda tekrar hortlayabileceği. Hatta feodaliteye de yakışmazmış böyle bir veba yani. Tam klasik gibi.
Üçüncü olarak iklim yıkımı. Dördüncü de yapay zeka. Şimdi o tabii Geoffrey Hinton'ı yani aslında... Yapay zekanın dedesi. Evet, dedesi. Bu 2024 Nobel ödüllerini ben şöyle okuyorum. Bir alt metin olduğunu inanıyorum. Yani Nobel Komitesi bunun farkındadır, belki değildir bilmiyorum ama... Dört tane Nobel verildi. İki tanesi tıp ve kimya. Yapay zeka olmasaydı başarılamayacak işleri yapanlara verdiler. İşte proteinin bilmem nesini keşfettiler falan filan dedi. Diğer ikisi, birisi fizik ödülü Geoffrey Hinton. Geoffrey Hinton fizikçi değil. Ben onun böyle popüler dilde bir gerekçesini yazıyorlar ya 8-10 sayfa onu okudum. Anladığım kadarıyla ya bunu böyle hani fizikte de kullanılan yöntemleri kullanmış çok güzel yapmış. ...gibilerden bir gerekçeyle vermişler. Bana inandırıcı gelmedi. İkincisi de Darun Hacemoğlu. Darun Hacemoğlu da özellikle o Restrepo ile yaptığı ortak çalışmalardı. Sonra işte o teknoloji ve iktidarda yaptığı çalışma, yaptığı kurumsallığın... ...önemine dair yaptığı çalışmalara ödül verildiği söyleniyor ama... Nobel ödüllerinde bir de öyle ödülde ismi zikredilmeyen çalışmalarda önem taşır. Orada da bu işte az önce bahsettiğim teknolojik gelişme patikasının dışında olmamızdan dolayı büyük bir tehdit altında olduğumuz için verildiğini düşünüyorum. Zaten Daron Acemoğlu'da bir röportajında Geoffrey Hinton'ın yapay zeka çalışmalarını hemen durdurun manifestosunu imzaladığını
imzalarken orada yer alan görüşlerin tamamına katılmasa da hemen durdurulması gerektiği konusunda regulasyonları yaptıktan sonra bu işi halledelim düşüncesine katıldığı için imzaladığını söyledi. Orada aslında bence bütün problem, bu regulasyon falan diye ayağa kalkıyor insanlar ama bütün problem teknolojik ...gelişme hızı, toplumsal gelişme hızı ve kurumsal gelişme hızı arasındaki devasa farktan kaynaklanıyor. Yani teknoloji çok hızlı, toplumsal gelişme hızı buna yakalayamıyor. Kurumsal iyice geriden geldiği için burada denetimsiz bir gelişme ortaya çıkıyor. Bu da yıkıcı sonuçlara neden olabilir. İşte Geoffrey Hinton biz diyor daha henüz yapay zekanın nasıl öğrendiğini bilmiyoruz. Çünkü biz kendimizin nasıl öğrendiğini bilmiyoruz. Dolayısıyla buradan ne çıkacağı... O kara kutu etkisindedir hadis-i. Ama hocam bu regulasyon meselesinde şimdi bu işlerin hani Amerika Birleşik Devletleri teknolojide Çin'le beraber lider gidiyor. Ama Amerika Birleşik Devletleri büyük ihtimalle bırakalım regulasyonun deregülasyonu bile gidebilir şu anki yönetimiyle. Şu anda onu istiyor zaten. Tamamen deregülasyon temelinde konuşuyor. Yani bir tek Avrupa Birliği o zaman regulasyon getirecek. Onda da doğru düzgün bir teknoloji şirketi kalmadı. Kalmadı. Bir Spotify vardı o da Amerika'yı taşıdı yani. Çünkü regulasyonun
Sevmez sermaye, dolayısıyla o tarafa gidiliyor. Dolayısıyla asıl büyük problem buradan kaynaklanıyor, yıkıcı. Teknolojiden gelen yıkıcılık buradan kaynaklanıyor ama orada eksik kalan bazı şeyler de var. İşte ayna bakteri diye bir şey var mesela. Bütün bilim dünyası Aralık ayında birden ayağa kalktı.
Derhal bu çalışmaları durdurun, derhal durdurun. Ne oluyor falan diye baktım. Ne demek bu diye. Gerçekten ekosistemi tümüyle bir anda ortadan kaldırabilecek şeyden bahsediyorlar. Birileri bunu çalışıyormuş. Bakteri. Ayna bakteri. Yani şöyle diyelim, şimdi bazı moleküller simetrik değiller. Yani şöyle diyelim, bir molekül al işte CH bilmem ne onun bir dizlimi var ya. Onu aynaya koyduğun zaman bunun bir de aynadaki görüntüsü şeklinde bir dizilim de olabilir aynı elementlerde. Ama doğada bu ikisi birden bulunmuyor. Bunlardan bir tanesi bulunuyor. Genellikle de sol el, sağ el diye gösteriyorlar. Sol el bulunuyor. İşte ne bileyim protein sol el dizili mi? Başka bir şey sağ el dizili mi falan gibi. Birileri ilaç sektöründe bu sentetik olarak ayna görüntüsünü moleküllerin üretiyorlarmış. Bu vücut tarafından tanınmadığı için. Vücudun buna karşı tepki göstermesi söz konusu olmadığından dolayı... ...daha düşük dozlarda etkin maddenin daha uzun süre vücutta kalması sağlanıyor ve dolayısıyla... ...büyük tasarruf ve maliyet düşüşleri büyük kazançlar falan. Zarar mı bu? Şimdi molekül düzeyinde kaldığı sürece zararı yok. Ama bu bakterinin ya da ayna bakteri şeklinde üretilmesi halinde bakteri çoğalma yeteneğine sahip. Ekosistemde o sentetik bakteriyi tanıyabilecek herhangi bir tür olmadığı için istilacı tür gibi bütün ekosistemi süratle kaplayabilecek ve yok edebilecek. Yani insanlık için bu baya gerizekalıca bir final olacak yani. Şimdi bu şöyle söyleyeyim, 2019 Nobel Kimya Ödülü'nün almış adamın
Yapmayın, hemen durdurun yazısını okuyunca ben buna baktım. Yale'de, Stanford'da bir rapor var. Bilmem ne falan. Şey çok acayip değil mi? Bu da olabilir. Bir yandan kanser dolusundan kalkabiliriz bu teknolojik gelişmelerle. İnsan ömrü 120 seneye böyle 60 yaşındaki gibi sağlıklı da gidebilir. Ya da bir kısım 150'ye gidebilir. Geri kalanı hiçbir tıbbi destek vesaire alamadıkları, hizmet alamayacakları için de ölebilirler. Aslında bu insanın önünde bir tercih falan. Ama bu tercihi kim yapacak? Yani eğer demokratik müesseselerde ortadan kalkmaya devam ederse bu şekilde, bu tercihi yapabilme imkanımız da olmayacak. İşte şu anki güç pozisyonuna baktığımız zaman bu tercihi yapma durumunda olanlar, zaten bu yıkımı arzu edenler. Değil mi? George Monbiot'un 18 Şubat tarihli Guardian'da yazdığı yazıda, fantazi dünyasında yaşadıklarını çok ciddi olarak Ayn Rand'ın yazmış olduğu, silkilen Atlas, yaşam kaynağı falan gibi romanlardaki elitlerin
bir süreliğine tamamen izole yerlerde yaşayarak bütün dünyanın yok olmasını bekledikleri de falan. Onu tasvir eden romanlardan falan. Hatta aynı anıttan da ileri gitmeye başladılar. Yeni yeni kavramlar ortaya çıktı. İşte karanlık aydınlanma. Dark and Light mı diye. El Pais'teki, senin gönderdiğin El Pais'teki yazı. Bayağı iyi bir makaleydi o da. O da mesela başında Curtis Yavin diye daha önce hiç bilmediğimiz yazılımcı bir adam. Şu anda Amerikan Başkan Yardımcısı. Bayağı etkiliyormuş mesela görüşleriyle. Ve bunlar demokrasiyle özgürlük bir arada devam etmez diye düşünüyorlar.
Ve şirketlerin yönetiminde bazı şehir devletler aslında bir nevi feodaliteden bahsediyorlar. Şu anda da Amerikan yönetiminde sesleri işitilen, duyulan, kulak verilen insanlar var. Karar sürecinin başında bu insanlar. Dolayısıyla şimdi bir yanda böyle bir yıkım, bir yanda böyle bir şey. George Mumbio yazısında aslında nasıl direnebiliriz sorusunun cevabında...
...bir gazete yazısı sınırları içerisinde kalar. Yani fazla ayrıntıya girmeden ve vermeye çalışıyor. Onun dediği, valla şimdi diyoruz kamusal alan kapandı. Kamusal alan kapandıysa o zaman seçimlere girelim de... ...işte şöyle yapalım, böyle yapalım da falan varabileceğimiz bir nokta yok gibi duruyor. Yani ne bileyim hani bazen böyle zihnimizi yalayıp geçen şey düşüncesi var ya... ...ulan bu muhalefeti seçsek biz acaba ne değişecek? Meşru bir soru.
işleyişi görünce falan. Dolayısıyla bu kamusal alanı mikroölçekte, onun kelimeleri değil, tamamen benim yorumum, mikroölçekte kendi hayatımızda ilmek ilmek örerek yeniden yaratmaktan bahsediyor. Buna vaktimiz var mı bilmiyorum. Hocam o zaman İngilizler der ya, ''Don't this cheerful note'' derler. Bu neşeli tespitle yayını burada kapatalım ama herkese de düşünmesi için güzel malzeme oldu bu gerçekten. Çok teşekkür ederim hocam geldiğiniz, bizi kırmadınız. Evet efendim, Aslına Bakarsan'ın bu bölümünde Prof. Dr. Haluk Levent'le teknofederalizm meselesi üzerine konuştuk. Buradan yola çıktık. Dünyanın gelen gidişatını ve gelecekte nasıl bir düzenle ya da nasıl düzenlerle karşılaşabileceğimizi öndörmeye çalıştık. Gelecek hafta görüşmek üzere. Şimdilik hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.