
5.539 kelime · ~28 dk okuma
Aslına bakarsan bu bölümünde... 2020'nin gündeminde köylü-kentli ayrım olduğunu düşünmüyorum. Başka ayrımlar var ama hani dur ben köylü-kentli ayrımını işleyeyim ya da dur ben sosyolojik olarak şu konuyu kafama takıyorum, onun üzerinden hikayeler yazayım demedim doğrusunu isterseniz. Genel olarak bir tahammülsüzlük olduğunu da görüyoruz bazı zamanlarda işte sosyal medyada insana bir bildiğin istiyor vesaire falan. Sen peki Türkiye'de espriye şakkaya tahammül seviyesinin düştüğünü mü görüyorsun?
tahammül seviyesi düştüğüne ben denk gelmedim. Aksine yani bu şaka nasıl yapılmış? Vallahi iyi cesaret dediğim bazı hikayeler falan görüyorum ve böyle düşündüğüm kadar da tepki gelmemiş oluyor sanki. İnsanlar önemsemiyor sanki artık yani. Hala çekingen bir toplum muyuz yoksa bu sosyal medyayla vesaire böyle bir daha girişken, daha böyle her şeyi paylaşan bir toplumuma mı döndük?
Yani insan bir işi 20 sene çok iyi yapıp ondan sonra hobilerine yönerse, onu hobileri profesyonelleştirirse sanki daha iyi olacak. Ama önce insanlar bir mesleği iyi yapıyor olduğunu görmesi lazım kendine ki hikaye de biriktirsin yani. Böyle şey vardır ya, biz adliyede neler görüyoruz bir bilsen diye böyle bir tabir vardır avukatlar arasında falan. Adliye, toplumun yansımasıdır adliyeler. Toplumda zaten herkes bir şeyleri biliyordur. Adliye de onun karşılığıdır yani.
Herkese merhaba. Aslına bakarsan da bu haftaki konuğum sevgili Ali Congur. Ali'yi yaptığı stand-up gösterilerinden tanıyoruz. Fakat kendisi aynı zamanda bir avukat. Son dönemlerde Şehir Eliti isimli gösterisiyle isminden epey söz ettirmişti. Şimdilerde ise Aşk Acısı isimli yeni gösterisiyle Türkiye'deki farklı şehirlerde ve yurt dışında sahne alıyor. Biz de bugün Ali ile Türkiye'de yükselen stand-up'ı konuşacağız. Kim neye gülüyor birlikte anlamaya çalışacağız. Buyurun başlayalım.
Hoş geldin Ali. Hoş bulduk. Ali, senin ilk spesiyalin şehir eliti epey bir ses getirdi. Yani YouTube'da çok kısa bir sürede böyle 6 milyon gibi bir dinlenme, izlenmeye ulaştı. Hani 3-5 ay içerisinde hem de. Buradayla aslında bir anlamda parlamış oldun. Yani Türkiye'de insanlar senin farkına vardı ama bunun evvelinde uzunca bir süredir stand-up yapıyordun. Burada şey ortaya çıktı değil mi? Daha çok şehirli-köylü ayrımı, işte kent-kırsal ayrımı üzerine yapmış olduğun espriler çok ön plana çıktı ilk etapta şehir elitinde. Sen bu ayrım Türkiye'de başat bir ayrım ya, bu ayrımı ne kadar önemli görüyorsun? Gerçekten Türkiye'nin sosyolojik yapısında bu ayrım böyle çok sert bir ayrım mı hala? Yoksa bir melezleşme başladı mı Türkiye'nin hızlı şehirleşmesiyle beraber?
Köylü şehirle ayrımların günümüzde çok gündemde olduğunu düşünmüyorum doğrusu. Fakat bu daha çok böyle işte hep okuduğumuz, siz de bilirsiniz o dokümanlardan, hep 60'lı yıllardan sonra olan bir süreç olduğunu konuşuruz. Sanki 80'lerden sonra artık bitti bu tartışma gibi. Çünkü artık 80'lerde olabildiği kadar göç şehirlere olduğu için artık şehirdeki meseleler konuşulmaya başladı. Uyum konuşuldu. 90'larda belki biraz konuşulabilir ama 2020'nin gündeminde köylü kentle ayrım olduğunu düşünmüyorum.
Başka ayrımlar var ama ben tabii kendi mizamı şekillendirirken, kendi yaşadıklarım şeyi seyirciye aktarmada daha başarılı olacağımı ve hikayelerimin ve içerisindeki şakalarımın karşıdaki beni izleyen insana daha güzel ulaşacağını, kahkaha olarak da bana dönüşünün daha iyi olacağını düşündüğüm için kendi yaşadıklarım üzerinden yola çıktım ve hani dur ben köylü kentte ayrımını işleyeyim ya da dur ben sosyolojik olarak şu konuyu kafama takıyorum, onun üzerinden hikayeler yazayım demedim. doğrusunu isterseniz. Ben Taşra'da dünyaya geldim. İlk ve orta öğrenimimi orada tamamladım ve İstanbul'a üniversite için geldim. İstanbul Üniversitesi'ni kazandım ve oradan mezun oldum. O ilk süreçleri anlattım şehir elitinde. Bunları ele aldım aslına bakarsanız. Bu hikayeleri anlatınca, anlatınca dönüp dolaşıp baktığımızda, elimizdeki metne baktığımızda, sahnedeki sete baktığımızda şehir eliti anlamında, Adının biraz daha böyle şekillenmesi gerekti. İçerik olarak da köy-kent ayrımı sanki öne çıkmış gibi oldu. Oysa benim böyle bir kaygım yoktu. Ben sahnede derdimi anlatmaya çalıştım. Bir şey diyeyim mi? Yani 90'lı yıllarda üniversiteyi okumaya, 90'ların sonuna doğru, ortası sonu gibi. O zaman tabii bu ayrımı daha sen bir şekilde hissetmişsin ki o esprilere, o şeye yansımış. Ama bir yandan da bu seyircide de bir karşılık buldu.
Yani ben de dahil olmak üzere. O tezat karşılık bulmuş oldu. Ama o tezatta bir yandan da şeyi de görüyoruz. Yani şehirli solcuların işte bir köylü yüceltmesi fakat köylüyü tanımıyor olması meselesi mesela. Bu benim çok dikkatimi çekmişti senin şehir iletinde. Mesela bunun hala olduğunu görüyor musun? Benzer bir durumu. Yani tamam bu ayrım giderek azaldı. Şehirleşmeyle beraber bu şeyler ortadan kalktı vesaire falan ama böyle tanımadığı bir toplum kesimine sahip çıkma ve onun üzerinden siyaset yapma gibi bir durum sence hala geçerli mi?
Önce de şunu söyleyeyim. Sizin o söylediğiniz hani karşılık bulduk. Ben hani bunu anlattım ama evet böyle bir şey vardı. Ben de bunları yaşadım diyen bir insan, şehirde yaşayan insan kitlesinin varlığı ortaya çıktı bariz bir şekilde. Evet ben de bunu yaşadım. Bana hep mesajlar da geliyor ve yorumlarda da bunu görüyorum. Aynısını ben de yaşadım. Ben de yaşadım 90'lı yıllardaki o üniversite süreci kapsamında.
İnsanlar zaten kendini bulduğu hikayeye gülüyorlar ya da sahip çıkıyorlar. Belki de benim şehir iletenin biraz bu şekilde başarıya ulaşmasının temelinde bu olabilir niceliksel olarak. Evet ben de bunu yaşadım, ben de buna benzer bir durum yaşamıştım. Hikayelerde genelde bu oluyor. Kendimizden buluyoruz diyorlar hikayeleri. Sorduğunuz soruya gelince, günümüzde böyle bir şey var mı? Günümüzde o eski solcu abiler, ablalar var mı? Emin değilim. Üniversitede pek de gidemiyorum. Bizim zamanımızda vardı ama yani 90'lı yılların, yani biz 12 Eylül sürecini bilmiyoruz. 80'li yıllar, o 12 Eylül'ün etkilerinin geçiştirilme süreci gençlik anlamında, onlar ne yaptı onu da çok bilmiyorum ama 90'lı yıllarda böyle yine bir sor rüzgar vardı üniversitelerde doğrusu. Ve onlar evet, sorun sahip çıktı. Köylüler, işçiler sınıfsal olarak o kavramları kullanıyorlardı, sahip çıkıyorlardı. İşte kadınlar günü kutlaması ya da bir şey olacağı zaman İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nin koridorlarında şey asılırdı, afişler.
İşte bakın bizim kadınlarımız, işte köyde çalışan işçi kadınlar, bir de onların kadınları diye sarı saçlı teyzeler, işte böyle konken partilerinde falan böyle şey yapıyordu. Oysa şimdi olsa çok komik olur. Kimse böyle bir afişe asmaz çünkü o muhtemelen şimdi kendine sorucu diyenin yakınları ya da ailesi de böyledir, böyle bir kadındır belki mesela. O anlamda keskin ayrım yok yani artık. Üniversitelerde sanki daha çok sosyal medya üzerinden mi bir şekillenme var bilmiyorum. Gündemi de ne var üniversite öğrencilerinin şu anda ama eminim ki köylülük, kentlilik ve soruculuk olmadığını biliyorum. Peki ya bu memlekette şu anda ciddi bir kutuplaşma var Ali. Yani bu genel olarak bir tahammülsüzlük olduğunu da görüyoruz bazı zamanlarda işte sosyal medyada insana bir linç diyor vesaire falan. Sen peki Türkiye'de espriye şakkaya tahammül seviyesinin düştüğünü mü görüyorsun yoksa orada bir sorun görmüyor musun? Çünkü çok fazla yerde sahne alıyorsun. Türkiye'de gitmediğin şehir kalmadı neredeyse.
dışında da çıkıyorsun sahneye. Nedir senin izlerinin? Yani ben kendim hikayelerimi anlatırken böyle coğrafya gözetmedim yani. Ben Sivas'ta da Kadıköy'de de aynı hikayeyi anlatıyorum ve aynı tepkiyi alıyorum diyebilirim. Tahammül seviyesi düştüğüne ben denk gelmedim. Aksine yani bu şaka nasıl yapılmış, vallahi iyi cesaret dediğim bazı hikayeler falan görüyorum ve öyle düşündüğüm kadar da tepki gelmemiş oluyor sanki.
İnsanlar önemsemiyor sanki artık. Yani kendini rahatsız eden hikayeye, şakaya da eğer ki ilgilendirmiyorsa çok onunla uğraşmıyor gibi. Sanki mesela eskiden olsa böyle uğraşılırdı gibi hissediyorum. Ama mizah amaçlı stand-up, eline mikrofon almış, seyircilere bir şeyler anlatıyorsa tamam beğenmiyor, çok yorumlar olumlu değil ama ekstra bir uğraşıldığından çok emin değilim. Uğraşılmasınlar zaten elbette yani. Beğenmiyorsan ikiye iyi mizah. Geç yani. Ekstrem onunla uğraşmaya ne gerek var? Kendini buldun, şakaya zaman ayırman, gülmen daha mantıklı. Birey olarak ben böyle düşünüyorum. O anlamda tahammül seviyesiyle ilgili olumsuz anlamda bir durumla karşılaştığımı söyleyemem. Evet. Yani ülkede hem ifade özgürlüğüyle ilgili çok ciddi sorunlar var elbette. Ama öte yandan da mizah... Kim diyor bunu? Öte yandan da mizahta da ciddi bir patlamada var. Buradaki özgürlük İsveç'te yok hocam. Sen ne konuşuyorsun ya? Buradaki özgürlük İsveç'te yok. Doğru.
Ayrı karşılık iloni yapınca tuhaf bir durum oluyor. Peki gerçekten şehirden şehire seyirci kitlesi fark ediyor mu? Yoksa yaklaşık aynı bir şey mi alıyorsun? Yok canım şimdi yani artık sosyal medya çağı yani. Bir homojenleşme var aslında kitlede o zaman. Valla şöyle bir şey söyleyeyim mi? Az önce hocam Sivas dedim ya gerçekten mesela benim hep yaptığım ve komik olduğunu düşündüğüm ama seyirciden çok fazla kahkaha gelmediğini gördüğüm durumlar oluyor ve ben bırakmadım mesela. Bazen böyle inat yapıyorum. Normalde bir komedyen ne yapar? Kahkaha aldığı yerleri devam ettirir. Kahkaha gelmiyorsa orayı siler.
Ben mesela bana çok komik gelen ama kahkaha reaksiyonu almamasına rağmen bazı hikayeler devam ettirdim. Biraz bir yere geldi ama mesela o hikayenin yani şu anda hangisini hani hikayeye girmeyeyim hangisini söylemeyeyim ama bir yaptım hani hiç beklemediğiniz belki öyle bakış açısı olarak ön yargısı olarak bakarsın. Sivas'ta en büyük reaksiyonu aldı mesela ve ben onu da söyledim seyircime. Dedim değerli seyirciler ben bunu hep yapıyorum bence de çok komik. Siz Sivas'ta bunun hakkını verdiniz, ben mutluyum şu anda. Artık bu şakayı yapmasam da olur dedim yani. O yüzden. Çünkü bizim Anadolu coğrafyası zaten bir bütün olarak mizah kültürü çok gelişmiş insanlar. Kangal'da bir kıraathaneye gitseniz inanılmaz şakalar döner kıraathanede. İnsanlar böyle... İronik bizim insanımız yani. Ne bileyim Bektaşi kültürü var, işte Karagöz Hacivat var, Nasrettin Hoca'nın torunlarıyız. Ben bizim insanımızın mizah kültürünün diğer uluslara göre daha yüksek olduğunu düşünüyorum. Yani Anadolu'nun bir kendine özgü ve kuvveti mizah damarı tabii var. Yani ta Nasreddin Hocalar'dan oradan buradan gelen. Öte yandan stand-up da yabancı bir form. Yani daha çok batıdan gelmiş bir form. Ama meddahlık da mesela buradan çıkmış bir form. Sen bu yaptığında ne kadar batılı formdan besleniyorsun, ne kadar meddahlıktan besleniyorsun, ne kadar stand-up'ın tekniklerinden besleniyorsun?
Evet, önemli bir soru aslında. Yani mizahçıya sorulacak çok önemli bir soru. Cevabı da zor tabii. Siz de akademisyensiniz hocam. Kendim için de öğrenci birisi. Yok be, ben de bildiğimden sormuyorum da. Nasıl bunları birbirine... Bence hepsinden faydalanıyorsundur gibi geliyor. Ama bunu nasıl bir araya getiriyorsun?
Aslında hikaye anlatıyorum, ben daha çok bir hikayem var benim. Mesela ben sizden de başa öyle çıkmıyorum. Amerika'da bir komediyi genelde böyle bazen izliyorum, dijital ortamlarda. Son zamanlarda kargo şirketlerini kafama takmışlar, onların dahi falan diye. Hani bir kargo hikayesi yazmış, kafaya kargocular takmışsan takmışsındır yani. Bana ne? Ya kargocular da seni kafaya bir takarsa görürsün yani. Adam asgari ücrette 12 saat çalışıyor yani. Onunla ilgili hikaye yazarken ona da bence gülmesi lazım. O ayrı bir konu. Belki onunla ilgili de konuşuruz ama hikaye anlatma anlamında meddah kültürüne yakın hissediyorum kendimi. Stand-up batının böyle bir şeyi her seferinde yeniden anlatıyormuş gibi anlatmak ve aynı şeyi anlatmak, ilk defa anlatıyormuş gibi anlatmak ve aynı enerjiyle anlatman gerektiğini de onu da stand-up batıdan aldığım bir kısmı diye düşünebiliriz.
Hikeye'yi tamam anlattın, bitti ama batılı anlamda işte o tırnak içinde punchline diyorlar hani Hikeye'nin finali, şakanın finalini. Oradan aldığımı söyleyebilirim. Yani Hikeye çok güzel anlattın ama sonu niye öyle düşük bitti? Sonu yüksek bitmeli ve artık da KK patlamışsa uzatmanın da anlamı yok gibi teknik bilgileri batıdan aldığımı söyleyebilirim. Doğu'yla Batı'yı bir şekilde bir araya getiriyorsun zaten. Hani bu topraklarda da olması gereken şey de bu galiba. Biz getirmiyoruz. Zaten coğrafyamız bunu getirmiş. Yani bizim ülkemiz biliyorsunuz bir köprü gibi böyle Asya'dan Avrupa'ya gerçekten... Kendiliğinden oluyor zaten biraz da bu. Yani şunu Doğu'dan alayım, dur şunu da Batı'dan alayım bir araya getireyim diye teklik bir çalışma olmuyor. Kendiliğinden bir şey çıkıyor herhalde. Çıkan da bu oluyor.
Evet. Biraz da. Harmanlamış oluyoruz. Peki aynı hikayeleri, esprileri ardı ardına sürekli yapmak canlı da olsa reaksiyon da alınsa Minoka'dan sonra yormaya başlamıyor mu? Hani bu tiyatroculara da sorulabilir tabii. Hani aynı oyunu sürekli oynuyorsunuz, sıkılmıyor musunuz gibi. Ama mizah da belki daha farklıdır. Yani bir yorulma aşaması var mı? Ben bıktım ya bu esprileri yapmaktan diye bir şey oluyor mu mesela? Bu set artık bitsin yani mesela. Hani ben bıktım bunu yapmaktan gibi bir durumla karşılaşıyor musun hiç?
Valla hocam bana sorsanız ben beş kere bir şaka yapmışsam bıkarım zaten altıncı şakada. Yani yapmam. Ve ben ilk stand-up işine girdiğimde hep başka şeyler anlatıyordum. Yani bir sene, iki sene. Beni bilenler, izleyenler bilir. Sen hep değişik şeyler anlatıyorsun. Diğerleri hep aynı şeyi anlatıyor demişler. Her gösterdiğim değişiyor. Evet, aynen öyle.
Zaten komiğim diye aklıma gelen o anki hikayeleri anlatıyordum. Fakat şöyle bir handikap oldu. Ali Cano çok komik, mutlaka gidin diyor. Başkası geliyor ya, ben o zaman o ilk çok komik denen şeyleri anlatmayıp başka bir şeyler anlatıyorum. Ya gittik de o kadar da sanki komik değil mi gibi bir durumla karşılaşmaya başladım. Ondan sonra derledim ve en iyi hikayeleri gelen herkese anlatmaya başlayınca stand-up bir yere evrildiğini gördüm yani mizahımın geri dönüşlerinin daha iyi olduğunu gördüm. Bunu böyle yapmak lazımmış. Demek ki aynı şeyi aynı şekilde sürekli anlatmak gerekiyormuş. Stand-up'ın batıdan aldığımız en önemli kuralı bu diyebilirim kendi adıma. Her gösteri bir diğerinin karbon kopyası gibi olmuyor. Yani organik de biraz ya bir şey. Hani bir espri çalışıyorsa onun üzerine belki gidiyorsundur, olmayanı atıyorsundur, yeni espriler ekleniyordur, yeni hikayeler ekleniyordur. Yani bir gösterin ilk izleyenle son izleyen tamamen aynı gösteriyi de izlemiyordur herhalde. Elbette, evriliyor hikayeleri. Çok farklıymış. Şunu eklemesin, bunu eklemesin diye gelen seyircilerim oluyor bir sene sonra gelmişse. Farklıydı. O zaman şöyle demiştim falan diyorlar. Ama artık bunu çok fazla değiştirmemeye çalışıyorum. Aşk acısıysa aşk acısı yani. İnsanlar nerede gülmüşse ona daha çok gülmeleri gerekiyor.
Elbette söz konusu olabiliyor ama her gösteriyi bir bütün olarak düşünüyorum. Bu gösteri nasıl geçti mesela? Benim ikinci senedeki 143. gösterim olabilir o. 143. gösteri iyi geçmişse, bıkmışlığın izleri önemli olmuyor. İyi bir gösteri atlattım, geride bıraktım diye düşünüyorsunuz ve mutlu ayrılıyorsunuz. Peki biz şu anda ikinci setini yapıyorsun, üçüncüye geçiyorsun değil mi şu anda?
Yani aşk acısı şu anda devam ediyor. Şu anda iki desin, ikinci sesindesin. Evet, üçüncü gösteri ismi Adliye Çayı. Onu da böyle nasıl diyeyim, kendimi yokluyorum, seyirciyi yokluyorum, yapıyorum böyle ama daha küçük salonlarda. Yüz elli, yüz elli kişilik salonlarda. Yani büyük kültür salonlarında yapmıyorum en iyisi Adliye Çayı'nı. Başladın ama yapmaya.
Evet, yani yokluyoruz birbirimizi seyirciyle. Adliye çayı demlenmeye başladı. Ama daha demlendiğini söyleyemem. Peki nasıl vedalaşıyorsun mesela bir setle? Paraya bakıyorum abi. Paraya bakıyorsun, doğru. Baktım tamam, buradan diyorum yeter kazandım diyorum. Artık zaten vedalaşıyorum.
Özlemiyor musun mesela? Yok, özlemiyorum. Yani yeni hikaye eğer tutmuşsa ekstra bir özlem durumu olmuyor. İki sene diyorlar zaten bu işe. Yani bir hikaye en fazla iki sene. En az en çok iki sene. Bir set anlatılabilir yeterli. Ama bazı komedyenler görüyorum beş, altı senedir aynı şeyler anlatıyorlar. Onların da o tarzı demek ki. Mesela benim artık isim koyuyorum ben gösterilerime. Şehir Eliti bitti. İşte geldim ben gösterine Aşk Acısı.
Şu şaka ne kadar komikti onu anlatmadım. Niye anlatayım? Zaten izlenmiş yani. Bilet alıp bana gelmişsen aynı hikayeyi anlatmak çok doğru değil. Tabi bazen şu var. Mesela bir dakikalık kısmını yayınlamışız. Beş dakikalık kısmı arka planda duruyor. Onu tabii ki anlatıyorum o hikayeyi. Çünkü beş dakikadan mahrum etmemek lazım seyirciyi. Ama işte aşk acısı da yayınlanırsa bir yerlerde. O zaman artık adliye çayına geçeceğiz. Genelde öyle oluyor değil mi? Sistem. Yani canlı olarak gösterilerinizi yapıyorsunuz. Street stand-up'ta bu geçerli galiba. Ondan sonra bir yerde yayınlanıyor bu. İşte platform da YouTube olabilir, bir dijital platform olabilir vesaire. Burada yayınlandıktan sonra zaten herkesin erişimine açıldıktan sonra... ...siz artık onu canlı gösteri olarak yapmamaya başlıyorsunuz. Yeni bir set başlıyor. Evet. Şöyle bir şey var mı? Hani bir setin oturması değerinde bir şey vardır. Tiyatro oyununda da bu vardır ya. Hani ilk üç beş gösterine gitmesin mi mesela insanlar? Daha oturtmamış mı oluyorsun? Hani ne zaman oturuyor? 20.sinde gidince mi oturuyor mesela? Böyle bir kural var mı? İlk beş gösteride ne yapacağız? Taş mı yiyeceğiz? Yani ilk beş gösteride oturması için yine bir seyirci lazım. Prova yapıyor musun peki öncesinde? Yok yok. Ben yani hocam 30-40 kişi olunca komik oluyorum. Ben 2-3 kişiye kendimi ayna karşısında nasıl komik olayım yani? Marifet iltifata tabidir. Sözü biraz burada uyuyor da. Bir yandan da şey var yani. Kervan yolda dizilir. Durumu da gerçi geçerli. Hani ben yola çıkıyorum ama işte... Seyirci bir şey veriyor. Ben seyirciye bir şey veriyorum. Bazen set öyle oturuyor yani. Hani ilk beş gösteriye gelmeyin diye bir şey yok. Gelin ama görmek istiyorsanız, o ilk haliyle ikinci seneki halini görmek için değer yani onu görmeye. Ya ben şöyleydim, şu an şöyle olmuş. Ya da gelinmesin. Şimdi millet de gelmiyorsa, adam bir gösteriye gelmişse benim ikinci gösteriye de gel diye milletin de parasını almaya gerek yok yani. Şeyde izler. Zaten beşinci gösteriye gelmişse onu bir yerde yayınlayacağız inşallah hayırlısıyla. İkinci senede belki ekran başında izlerse zaten görür nereye evrildiğini. Şimdi ufak bir ara verelim. Aradan sonra Ali Cong'un hangi gösteride gitmemeniz gerektiği konusunu konuşmaya devam edeceğiz.
Evet, Ali Congu'nu da konuşmaya devam ediyoruz. Şu ada deminki tabii o işin esprisiydi. Sizin alanınıza girdim. Benim hoşuma gidiyor. Özellikle ilk gösterileri izlemek. Yani böyle az kişinin olduğu yerlerde oluyor genelde. Komedi clublarda oluyor o ilk temsiller. Benim o ilkini izlemek, daha sonra vakit geçtikten sonra oturduğu halini izlemek, onları kıyaslamak falan çok hoşuma gidiyor bu arada. Peki bu ilk başladığın zaman, yani ilk başladığında bir sürü insan birlikte çıkıyorsunuz değil mi? Toplu gösteri oluyor. Evet, altılı diyoruz. Genelde altı komedyen on beş dakika çıkıyor.
Orada mesela doğru düzgün para da kazanılmıyor. İlk başlandığı zaman bunlara. Sen ne zaman ya ben bundan hayatımı geçindirebilirim galiba hissi geldi sana? Hiç öyle bir his gelmedi bana. Yani hiç öyle bir his gelmedi. Ali Congun'a o his şu zaman gel diyen gelsin karşıma çıksın konuşalım. Beni yüzleştir yani bana isim ver. Hiç öyle bir his gelmedi. Ben ne zaman emekliyim garantiye aldım orada rahat ettim. Dedim tamam şakalar stand-up iyi giderse gider, gitmezse gider emekli maaşım var garantiye aldım öyle kendime. Yani EYT'ye borçluyuz senin. Evet. Bir de tabii ben avukatken biraz da biriktirmiştim. Yani ufaktan dünyalığımı yapmıştım. Yani 3-5 kuruş. Beni iki sene kötü gitseydi götürürdü. Kötü gitseydi tekrar avukatlığa ya da başka bir işe dönerdim yani. Çalışırdım yani Allah'ın izniyle. Ama hikayeler mizahta tutunca... Emekli maaşı da olunca rahat bir his geliyor. Yani gerçekten mesela soruyorlar bazen. 20 yaşında çocuk geliyor hocam bana, 20 yaşında. Abi diyor ben de çok komiğim, hikayelerim var ne yapayım? Abi kurban olayım bir iş yap ya. Yani herkese de ben diyemem. Ben 40 yaşında başladım diye herkes hikayeye, mizaha, bu işe, sanat sepet işine 40 yaşında başlasın diyemem ama bence SGK önemli hocam ya. Yani insan bir işi 20 sene çok iyi yapıp ondan sonra hobilerine yönerse, onu hobileri profesyonelleştirirse sanki daha iyi olacak. Tabii bu 20 sene boyunca hiç hobi yapma. Sırf taş işindeysen taş döşe
Diyemem, elbette hobisine zaman ayırsın ama önce insanlar bir mesleği iyi yapıyor olduğunu görmesi lazım kendine ki hikaye de biriktirsin yani. Kırk yaştan sonra o hikayeleri ortaya koymak daha iyi. Şimdi 20 yaştan başladın, hikaye anlatmaya başladın. E babam kurban olayım 25 yaşına geldin, hikayeyi bitirdin. Çünkü sen 20'den 25 yaşına kadar geriye dönüp baktığımız 5 yılda sen komedyen miza işindeydin. E onu nasıl bir hikaye oluşturabilirsin? Öyle bir handikap var. O yüzden ben yani 40 yaşında bu işe girdiğim için pişman değilim yani.
Peki bu girdiğin zaman ilk bu işe stand-upçılarının yaşı senden daha gençti. Elbette. Bu nasıl farklar gördün? Bir uyum sorununu oldu mu? Beraber de çalıştığın zamanlar oldu. Vallahi öyle oldu elbette. Mesela kuliste bekliyoruz. Onların yaptığı şakalar, bazı böyle İngilizce kelimeler kullanıyorlar kendi aralarında falan. Ben öyle hiçbir şey anlamıyordum. Gülüyorlar falan, göndermeler yapıyorlar. Demek ki böyle dedim yani. Hatta bir ara böyle kulis, mesela ayrı bir kulis varsa orada tek başıma durdum. Çünkü onlar o kadar eğleniyor ki kendi aralarında. Ben böyle sanki dışlanmış birisi gibi seyirciye çıkacağım, seyirciden de sanki aynı dışlanmış ikisi, moral bozukluğuyla çıkmış olacağım. Bazen ayrı kuliste duruyordum kendi başıma. Böyle emekli hacı dedeler gibi. Yani gençler eğlensin orada falan gibi. Ama şimdi öyle bir şey yok. Şimdi onlar da yaşlandı artık bu arada. Hani beni çok büyük gören Ali abi, Ali abi diyenler, onlar da 35'ine geldiler. Artık onlar da uçlar yani. Türkiye'de EYT sistemi devam ederse bir 10 seneye onlar da emekli olur. Umarım.
İyi bir şey emeklilik. Emeklilik iyi. Sonra çalışmak da önemli tabii. Tabii bu EET de tabii şey de demeyelim şaka bir yana. Biraz hak tabii biraz. Lütuf değil aslına bakarsanız. Yani ben hukukçu olarak sen bu ilk sigorta girişi yapıldığında şu tarihte emekli olacaksın diyorsun bir insana. Sonra adam çalışmaya başlıyor. Sen diyorsun ki hayır ben kanun değiştim. Sen 20 sene sonra emekli olacaksın. Bu bir yanlış kanun. E tamam diyelim bunu yaptın. Anayasa Mahkemesi de iptal etmedi. İkimiz de hukukçuyuz. Anayasa Mahkemesi'ne götürdüler. Yok dedi, devletin emeklilik sistemi çökecek. Bu normal bir şey dediler. E tamam yani emekliliği biz geç olmayı kabul etmiştik. Sonra ne oldu da tekrar erken de çektiniz? Aslında iki tane yanlış oluyor. İlk başta bunu Anayasa Mahkemesi'nin iptal etmesi lazımdı. Etmedi. Tekrar düzenleme yapıldı. Bu sefer genç emeklilik falan. Bilmiyorum ya bazı kararlar, kanunlar bazen demek ki yanlış olabiliyor. Olabiliyor. Yani kanunlar bazen yanlış olabiliyor. Emeklilik sistemi de çökme tehlikesi de var. Evet ama bunları
E tamam çökme tehlikesi vardı ve bunu sen düzenledin. Sonra niye bu EET'yi getirdin? Ben onu anlamıyorum. İşte öyle oluyor işte o işler ya. Yani böyle bir siyasi sebeplerle oluyor. O kargaşa bizde her şey böyle. Böyle garip bir durum var. Bir şey için söylüyorum. Sonra geldi ya bu. Aa EET'liymiş diye bu sefer başkaları suçluyor. Yahu kardeşim Allah Allah. Kanunun getirdiği bir düzenleme herkes kanunlarla yönetilir. Hukuk devleti kanunla yönetilir. E kanuna da uyuyorsan diye bir insan kanundan dolayı bir emekli olmuşsa nasıl suçlanabilir ki sen bu yaşta nasıl emekli olursun falan diye. Ne yapayım yani ben?
Peki, geçtiğimiz haftalarda Serkan Altun yine konuğumdu. O da EYT'li mi bilmiyorum ama yaşı uygun onun da EYT'li olmaya. Onunla konuşurken konuyu bizim çekingen bir toplum olduğumuz görüşüne getirdim. Serkan da ya öyleydik eskiden ama artık öyle değiliz meğer içeride fırtınalar kopuyormuş, bitti o iş dedi. Sen nasıl görüyorsun? Hala çekingen bir toplum muyuz yoksa bu sosyal medyayla vesaire böyle bir daha girişken, daha böyle her şeyi paylaşan bir topluma mı döndük?
Ben toplum adına konuşamam ama kendi adıma çekingen olduğumu... Abi kim toplum adına konuşabilir ki? Bütün toplum adına konuş demiyorum zaten. Gözleminle diye soruyorum. O da yok bende. Ben o kadar sosyolog değilim ki gözleyemem. Bir ara çekiniktik, ulan şimdi ne kadar şımardık. Nereden bileyim ben?
Ben sabah kalkıp gidip ekmeğini alıp akşam gelen adamım yani. Avukatlıkta da böyle bir kurumda çalıştım. Ama şu var yani sorduğun soruya cevabım var hocam. Kendi adıma cevap verirsen mesela hakikaten çekinik bir milletiz bence. Ben kendi adıma çekinik olduğumu çevremde de gördüğüm bir durum söz konusu ama bazen kendime şunu görüyorum. Tam çekinikliğim bittiği yerde de acaba hadsiz mi oluyorum bazen? Onu da fark ediyorum yani. Hoyrat mı davranıyorum? Yani bunun arasını tutturan mama konusunda kendimle ilgili sorunlarım var. Herkes kendini böyle değerlendirirse bence daha iyi yol alırız. Yani çekiniklik iyi değil ama özgüven patlaması iyi mi yani? Onu da bil, sakin ol yani. Aşırı çekinik, pısırıklık olur. Aşırı özgüven de hadsizlik olur yani. İkisinin ortasında bir yeri bul Ali Congun. Diyorsun kendine mi? Öyle diyorum yani. Kendime böyle diyorum. Millet de kendine ne derse bilemem. Ben hadsizlikten ve kibirden Allah'a sığınırım yani. Peki sahneye çıkıp yüzlerce, binlerce insanı gösteri yapan bir insan için çok çekingen diyemeyiz değil mi?
Ağabey o bir iş artık 500 kişiye çekinik ben nasıl olayım? Yani 600 kişiye, 700 kişiye, 1000 kişiye. Ay ben çok çekineyim, çok utanırım desem, o da biz niye çağırdın oğlum buraya falan der. Maç izlerdik yani, buraya niye geldik falan der. Sosyal hayatında mı daha çekingensin? İki ilişkilerimde çekineyimdir. Mesela sizinle böyle rahat konuşuyor olmamın sebebi sizinle bir senedir dostluğumuz var. Yani biraz daha rahatım, umarım hadsizlik yapmıyorumdur konuşurken. Yok, hemşehrisiz ya. Evet, eyvallah. Yani sevdiğim için sizi. Bir senedir o dostluğumuza dayanarak böyle biraz rahat konuşuyorum ama ilk böyle konuşuyor olsaydık muhtemelen biraz daha tutuk davranırdım. İkili ilişkilerde çekineyimdir hocam ya. Halen de evli olmamam buna kanıt olabilir.
Zaten aşk acısında... Değil mi? Anlatıyorum aslında. Peki aşk acısından sonra böyle ilişkiler konusunda vesaire sana böyle fikir danışanlar ya da bu konuyu sana açanlar oldu mu? Yani böyle genel olarak hani Ali Congun da bu aşk meseleleri üzerine kafa yoruyormuş deyip hani arkadaşlarından olabilir, başka yerlerden olabilir. Aşk ve ilişki konusunda bir uzmanlık mertebesine doğru gitmeye başladın mı?
Estağfurullah. Biri sorarsa konuşurum. Çünkü çok azıcık çektiğimi biliyorum o işleri. Hele hele platonik aşk konusunda baya bir deneyimlerim var. Ama kimse sormadı ama şu oluyor. Mesela ben de şöyle yaşamıştım. Sen de kendin buldun hocam. İyi ki gelmişim, izlemişim. Çok iyi hissettim. İşte program sonunda, gösterinin sonundaki o sözlerin de beni ekstra etkiledi. Aşk Hatsan'ı izleyecekler, göreceklerdir. İzleyenler bilir. Sonunda bir tirat atıyorum, böyle birkaç cümlelik. O konuda hani geldim, kendimi iyi hissettim diyenler oluyor. Peki bu adliye çayında, hukukçu avukatlık geçmişin üzerinden bir takım hikayeler mi anlatıyorsun? Nedir teması? Şimdi adliye çayı, genelde evet öyle diyebiliriz. Biraz da gözlemlerimi, kendim bizzat yaşamadığım şeyleri... ...adliyede sağda solda duyduğum ya da haber kaynaklarından edindiğim bilgilerle... ...adliyede bu olay evet olmuştur, muhtemelen de şöyle olmuştur diye kendim şeyimi ekledim. Bakış açımı ve karakterleri kendime ekledim. Öyle hikayeler çevresinde dönecek. Nasıl çevrilecek bakacağız.
Peki yani böyle şey vardır ya, biz adliyede neler görüyoruz bir bilsen diye böyle bir tabir vardır avukatlar arasında falan. Bilmeyenler öyle söylerler. Hakikaten öyle midir yani? Adliyede çok acayip şeyler mi görülür? Toplumun yansımasıdır adliyeler. Toplumda zaten herkes bir şeyleri biliyordur. Adliyede de onun karşılığıdır. Yani adliyede ekstra toplumda görmediğim şey, adliyede gördüm dediğin şey... ...muhtemelen jandarma, asiz, inzibat falan yansıyor. Onu belki sokakta görmezsin ama adliyede o var. Ama olgu olarak adliyede ekstra bir şey var mı ben çok emin değilim. Peki avukatlık yaparken yani bu ilk stand-up'ın da Türkiye'de yaygınlaşmadığı dönemde hiç aklından geçiyor muydu? Yani tiyatro yapayım, stand-up yapayım ya da işte mizahla uğraşayım diye böyle ne bileyim 25 yaşında, 30 yaşında hiç aklıma geliyormuydu?
Valla hocam Cem Yılmaz abiyi izliyorduk biliyorsun. 90 liranın sonundaydı. Ben o lemandaki yerine gidemedim ama BKM'deki bütün gösterilerini izledim. Orada izlediğimde vay be ne kadar komik tatlı şakalar yapıyor ama ben de acaba yazar mıyım? Yazarım sanki aslında ha. Mesela onun şu bağlantısını ben de çok iyi yazarım. Bu hikayeyi, bu şakayı ben de yaparım. Kafasına girdiğimi itiraf etmeliyim. Ama sonra stand-up işine girdiğimde, o Cem Yılmaz gibi olmak çok zor. Yani ilk başlardan bahsediyorum. Videolarını falan izliyordum. Nasıl yapılmış bu? Ne kadar hızlı. Yani anlatıyor, anlatıyor, kalkıyor, anlatıyor. Ben o seviyede değilim. Fakat fark ettim ki, anlatan aynı şeyi anlatan hata işte. O belli bir zaman sonra o seviyeye geliyormuş. Onu da gördüm. Yani Cem Yılmaz bende hep ilham yaratmıştır bende. İleride nasıl olur? Ama tabii ben stand-upçı olacağım, nasıl olacak? Nasıl bu işe gireceğim? Hiç öngöremiyordum. İstanbul Barosu'nda işte derslere girdim. Meslek içi eğitim seminerleri. Orada 40-50...
Meslektaşıma, avukata eğitim sevimleri verirken komik oldum zaten. Kalabalıklar önünde konuşma yeteneğimi de kazandım. Artık çekinmemeye başladım. Oradan sonra da işte hayal oluşmaya başlamıştı aslında o dönemde. Hani stand-upçu olunabilir belki diye düşünüyordum. Bir insan İstanbul barosunda ders verirken komik olduğunu fark eder mi ya? Yani en ideal yer değil, değil mi? Hani komik olduğunu anlamak için. Asla değil. Hatta şey orada mesela, yani hukuk fakültesini bitirip avukatlık ruhsatı alıp artık adliye koridorlarında avukat olarak çüppesinin rüzgarıyla koşturacak durumu hayal ediyor insanlar. Bir anda geliyor yine bir ders var. Yine üç ay da olsa, kısa da olsa. Ya kardeşim biz artık hukuktan geliyoruz, fakülteden geliyoruz, dersten bıktık. Bize artık uygulama gösterin. Bizi bir salın da biz adliyeye gidelim, avukatlık yapalım kafasından. Ve dersler çok sıkıcı geçiyordu onların nazarında. Genelde biraz Angarya gibi görünür, öyle değerlendirilir o dersler, yeni mevzular. Başta böyle bir suratla, ne anlatsın, hadi anlat falan gibi, böyle bir bakış açısına da yansıyor. Ama benim yorumlar itibariyle söylüyorum, kendim, sanki kendimizi anlatıyormuşuz, övüyormuşuz gibi olmasın. Senin derslerini unutmadık, bir de şu hocanın derslerini unutmadık tarzında şeyler olduğu için, o sıkıcılığın dışına çıkmayı başarmışım diye düşünüyorum, mutluyum avukatlar nazarında da yani. Evet, ideal bir ortam değil ama onu bile yani, her ortamda mizah demek ki çıkarılabiliyor yani. Peki üniversite yıllarında kantinde falan nasıldı bu durum? Bizim üniversite İstanbul Hukuk Fakültesi'nin kantini yer altındaydı. Çok gergindi böyle. O sorucu abiler, ablalar orada şaka yapamazsın yani. Bugün hangi eylemi yapalım? Yarın yemekhane boykotu var. Yok şurada sağcılar şöyle geldi. Burada bunu şöyle yapalım. Nereye? Şaka yapacak mı? Mümkün mü? Poğaçayı, çayı alıp kaçıyorduk yani.
Oraya karışmayalım diye. Ama yurtta komiktim hocam. Öğrenci yurdunda kaldım ben. Orada işte on kişi, yirmi kişi bir araya gelince şakalar, espriler yapılıyordu. Bir de İstanbul Hukuk'un şöyle bir yanı var. Amfiler bin kişilik. Abi orada ben nasıl şaka yapayım? Şakayı yapınca en fazla üçüncü kişinin duyar, dördüncü kişi duymaz. Üçüncü kişi de gülene kadar hoca bir şey söylüyor orada falan. Yani elli kişilik herkesin beni duyabileceği yerde ben komiğim. Öyle bin kişilik amfide ben nasıl komiklik yapayım? Yapamadım hiç. Ama İstanbul'un amfileri de meşhur hakikaten. Yani evet orada
Hoca bile sesini zor duruyor mikrofonla. Yani adam medeni hukuk diyor, borçlar kanunu, ilkeler işte... ...Franchising Söyleştirme Meclisi falan diyor. Ya da taksirin ilkelerini anlatıyor hoca. Yani dersin mikrofonla anlatılması bile zaten başlı başına doğru söylüyor. Çöksal Bayraktar hocayı bilirsiniz. Bilirim, benim de hocam oldu. Oldu değil mi? Mesela onun sesi... Hanfide çok iyi gürler daha. Ben mesela onu hiç unutmuyorum hocayı. Yani kastı, taksiri... Çok da bağırmıyordu ama... Sesini bize bulaştırıyordu. Üstü bu da Yumuşaklı Köksal Hoca'nın ama çok iyi ders anlatırdı. O da kalıcı anlatırdı hakikaten. Peki, sen şimdi siyasi içerikli şakalar da yapıyorsun. Yine bu kutuplaşmış ülkede. Kim diyor ya? Yani siyasetten de bahseden şakalar diyelim. E böyle de yani siyasi şaka yapıyorsun. Seni ne güzel övüyor, sen bize diyorsun ki... Siyasi şaka deyince kötü mü oluyor? Siyasetle ilgili şaka... Hayır, siyasi şaka yapıyorsun demek, siyasi şaka yapıyorsun demek yani. İptal mı oluyor yani?
Ama siyasi şaka yapmıyorum aslında da. Daha doğrusu şöyle Sayın Hocam, siyasi şaka yapıyorsun demek sanki bir kesimin şakasını yapıyorsun. Yok işte doğru, onu netleştireyim o zaman. Siyasi ortamada dokunan, siyasetle ilgili şakalar yapıyorsun. Bu ülkenin de işte gergin bir ortamı var genelde.
Ne yapayım abi? Ben mi girdim peki? Yok yok. Allah Allah. Bir denge tutturmuş da haldesin bir yandan da. Yani sana bakıp da böyle yani o anlamda evet şu siyasetin şakasını yapıyor demek çok zor. O dengeyi nasıl tutturuyorsun? Yani içinden mi geliyor yoksa... Vallahi herkese çok teşekkür ederim. Çok güzel soru oldu.
dengeyi tuturmak için bir çabam yok ama canımı sıkan ya da canımı sıkan demeyeyim de yanlış bulduğum şeye vuruyorum mesela hangisi kim olursa olsun yani o an hikayenin kendi içi tutarlılığında kime tırnak içinde vurulması gerekiyorsa ona vuruyorum yani bu şöyle olur bu böyle olur diye düşünmüyorum daha doğrusu böyle tatlı benim o Ali Cong'un personasına uyduğunu gördüğüm hikaye ve şakalar yapıyorum siyasi de olsa değiniyorum Ama bir taraf kendini ötekileştirilmiş hissetmemeli. Ona özen gösteriyorum. Yani Ali Cong'un personasına yön veriyorum aslında. Diyorum ki tamam bunu yapıyoruz ama karşı taraf burada kendini dışlanmış hissederse o olmaz. O kadar değil. O yüzden iktidara da muhalefete de yer geldiği zaman o eleştiri oklarımı yöneltiyorum mizah anlamında. Bunu da böyle yapmak da lazım yani. Şimdi öbür türlü sahnede bile kendim ben değilsem ben ne zaman kendim olacağım? Peki yurt dışındaki gösterilerdeki seyirci kitlesiyle Türkiye'deki kitle arasında bir farklılık görüyor musun?
Yurt dışına daha çok mu acaba üzerimize düşüyorlar? Daha çok mu gülüyorlar? Daha çok mu sevecenler? Şeyi de özlemiş oluyorlar. Hasret var, evet. Hasret de var. O hasretten kaynaklı, coşkulu bir ortam olduğunu görüyorum. Orada da bazı komedi klublarda, komedi kulüplerinde yapıyorsunuz bu gösteriliş. Yabancı mizahçılarla temasınız oluyor mu? Onlarla hiçbir ilişkiniz var mı oraya giden? Ağabey benim İngilizce, düzlüyse İngilizcesi. Good, good, okay, nice, bye, nice to meet you. O kadar. Kimseyle de denk gelemedim ben. Tercüman vesilesiyle belki söylüyorlardır canım. Hani şöyle bir fikir alışverişi olabilir belki. Ben ama yurt dışına gidince komedyeni görmüyorum ki. Ben bizim Türklerle işte muhatabım orada. Aynı zamanda yazarsın da. Estağfurullah canım senin yanında biz. Yazıcı denebilirim. Ben de bir tane roman yazdım. Yani yazıcı oluyor ya yazarsın. Yapacağım yazı kitaplarında var. Peki bir şeyler yazmayı düşünüyor musun? Yani yazıyorum da. Yazdığım bir şeyler var ama ne, ne olur, nereye evrilir, nasıl olur onu bilemiyorum. Yani bir gün bir Ali Congun kitabıyla karşılaşma ihtimalimiz var mı? Zaten bir tane var Kenar Mahallesi diye. Yeni kitap var. Evet yeni de çabalıyorum ama ne zaman çıkar onu bilemem. Peki gösterilerini hazırladığın zaman bu gösterilerin bütün hikayeleri böyle senaryo gibi ya da tredman gibi yazıyor musun? Yok yok. Notlar mı alıyorsun? Yok hiçbir şey almıyorum. Ben mesela sahnede kafamda... Diyorum ki şu çok komik, bak şu olay çok komik diyorum. Anlatayım diyorum. Sonra seyirciye anlatıyorum. Seyirci de kaka atmışsa o yazılmış oluyor bende. Oturmuş oluyor. Kafanda kalıyor yani bütün söz? Evet, oluyor. Bilmiyorum. Bazen unutuklarım da vardır mutlaka. Çünkü uzunca da bir şey yani yaptığınız. Hepsi aklında mı tutuyorsun? Anlat anlat oturuyor hocam ya. Ezberlemiş bir şiir gibi. Yani Şehir Eliti de öyle anlat anlat oturmuştu. Aşk Açısı da öyle anlat anlat oturdu. Oturup da yazmadım ama Adliye Çay'ını yazmak istiyorum aslına bakarsanız. Nasıl olacak görmek istiyorum.
merak ettim. Ben daha şaka yazmaya başlamadım yani. İki tane üçüncü gösterim olacak. Adliye çayı da tam yazılmadı. Yani üç set gösteri special olabilecek kapasitede ama hiç yazı yok. Belki dördüncü gösteriyi sıfırdan yazarım. Ama Adliye çayını da biraz yazıma olanaklarından, hikayeye nasıl yön verdiğini de görmek istiyorum yani. Peki Allah uzun ömür versin. Kaç set yapmayı düşünüyorsun böyle? Hayatımın sonuna kadar bunu yaparım diyor musun? Hikayelerimiz olduğu sürece anlatacak birilerini ararız diye düşünüyorum. Valla çok güzel bir cümleyle de bu yayını kapatalım o zaman. Eyvallah. Gayet güzel söyledin.
Evet efendim, aslında Bakarsan'ın bu bölümünde konuğum Sevgili Ali Congundu. Kendisiyle mizah geçiş sürecini, hem de Türkiye'de kim neye gülüyor meselesini, genel olarak mizah meselesini konuşmaya çalıştık. Şimdilik hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.