
2.391 kelime · ~12 dk okuma
Yalnız amirim ne iyi akıl ettiniz bu birlikte kahvaltı işini ya. Tam da böyle yaz geldi falan. Ee, yapmak lazım arada. Hatta keşke sahilde olsaydık tabii ama... Abartma istersen. Amirim bölüyorum ama... Evet? Tampa körfezinde üç kadının cansız bedeni bulunmuş. Evet, hadi bakalım herkes iş başına. Ben
Sezgi Aksu. Burası karanlık dosyalar. Bugün size heyecanla çıktıkları hayatlarının ilk tatilinden bir daha geri dönemeyen Rogers ailesi kadınlarının hikayesini anlatacağım. Ne dersiniz? Gerçeğin karanlık tarafıyla yüzleşmeye ve onları hayattan koparan caniyi birlikte aramaya hazırsanız başlayalım mı?
4 Haziran 1989'da Tempa Körfezi sularında birbirine yakın mesafede bulunan üç kadının cansız bedeni tüm polis ekiplerine harekete geçirdi. İlk bakışta birinin orta yaşlarda, diğer ikisinin ise çok genç olduğu anlaşılan bu kadınların ağızları, elleri ve ayakları bantlanmış, bedenlerinin alt tarafı çıplak bırakılmıştı. Ayrıca her birinin boynuna ucunda 30 kiloluk dev beton bloklar olan sarı bir ip bağlanmıştı. Bu da katilin kurbanlarının kurtulma imkanlarını tamamen ortadan kaldırmak istediğini ve cansız bedenlerin suyun derinliklerinde yok olmasını umduğunu gösteriyordu. Bahşice işlenen bu üç cinayet karşısında tüm bölge halkının kanı donmuştu. Hızlıca kurulan özel polis timi olayı çözmek üzere harekete geçti.
Kadınların kimliğini tespit etmeye çalışan polisler bedenlerin üzerinde herhangi bir belge bulamadığı için öncelikle son günlerde yapılan kayıp ihbarlarını taramakla işe başladı. Fakat hiçbir ihbar bu kadınlarla eşleşmiyordu. Yapılan otopsi sonucunda bedenlerin yaklaşık 3 gündür suda oldukları tespit edildi. Ölüm nedenleri akciğerlere su dolmasıydı.
Bu, kadınların okyanusa atıldıkları sırada hayatta oldukları ve suda boğularak öldükleri anlamına geliyordu. Fakat inceleme sırasında katile dair hiçbir iz bulunamadı. Zira su, katilin kimliğine dair bedenlerin üzerinde bulunabilecek saç, parmak izi, sıvı gibi olası tüm kanıtları yok etmişti. Cinsel saldırıya dair herhangi bir veri olmasa da bedenlerin alt tarafının çıplak olması bunun varlığına dair güçlü bir çıkarımdı.
Fakat polisin elinde bundan fazlası yoktu. Bedenlerin bulunmasının üzerinden dört gün geçmesine rağmen henüz kurbanların kimliği dahi tespit edilememişti. Adeta köşeye sıkışan polisin imdadına bir ihbar yetişti. Alo, merhaba. Merhaba, buyurun. Ben geçen gün şu körfezde bulunan üç kadınla ilgili bir ihbarda bulunacaktım. Tabii, sizi dinliyorum.
Teyzenin motelde çalışıyorum da ben temizlik görevlisiyim. Burada bir oda var. Bir anneyle iki kız gelmişti geçen hafta. Ama son üç gündür ortada gözükmüyorlar. Yani odalarını temizlemek için giriyorum ben her gün bakıyorum ama yataklar hiç bozulmamış, havlular kullanılmamış falan. Yani belki onlar... Hiçbir şeye dokunmayın hemen geliyoruz.
Odadan aldıkları parmak izleriyle bedenlerden aldıklarını karşılaştıran polisler temizlik görevlisinin haklı olduğunu anladı. Eşleşme gerçekleşmişti. Bulunan bedenler bu odaya bir hafta önce giriş yapan 36 yaşındaki John Rogers'la kızları 17 yaşındaki Michelle ve 15 yaşındaki Christy'ye aitti. Peki bu Rogers'lar kimdi?
Rogers ailesi, anne Joan, baba Hal ve kızları Michelle ile Christy'den oluşan dört kişilik küçük ve kendi halinde bir aileydi. Ohio'da bir çiftlik işleten bu ailenin hayatı çalışma şartları açısından oldukça zorlu geçiyordu. Zira çiftlikte her gün sulanması ve gübrelenmesi gereken pek çok alan, sağılması ve beslenmesi gereken onlarca hayvan vardı. Tamamen beden gücünü dayanan bu yorucu çiftlik mesaisinde hafta sonu tatili bile yoktu.
Üstelik Joe'nun tek işi bu da değildi. Kadın aynı zamanda bir kozmetik firmasının dağıtım merkezinde işçi olarak çalışıyor, ailesine ek gelir sağlamak için adeta gecesini gündüzüne katıyordu. Fakat Rogers ailesi her şeye rağmen mutluydu. Joe ve Hal yıllar geçmesine rağmen birbirlerini ilk günkü gibi seviyorlardı.
Kızlar ise ergenlik çağında olmalarına rağmen anne ve babasıyla çatışmıyor, okuldaki ve çiftlikteki sorumluluklarını aksatmadan yerine getiriyorlardı. Fakat maalesef bu mutluluk, polis merkezinden gelen beklenmedik bir haberle derinden sarsıldı. Helen kardeşi ve aynı zamanda çiftliğin ortağı da olan John Rogers, 14 yaşından beri yeğenin Michelle'e cinsel istismarda bulunmuş, üstelik tüm bunları kayıt altına alarak saklamıştı. Bu gerçek, polis tarafından tesadüfen anlaşıldı. John, eski sevgilisine cinsel saldırıda bulunurken bu anları kaydetmiş, şikayet üzerine adamın bilgisayarını inceleyen polis bu kayıtları da o sırada ele geçirmişti.
Haberi polisten alan Joe ve Hal tam anlamıyla yıkıldı. Kızları senelerdir burunlarının dibinde amcasından eziyet görmüş, onlarsa hiçbir şey fark edememişti. Büyük bir üzüntü ve suçluluk içinde olan Joe ve Hal ne yapacaklarını bilemezken, Michelle onlardan bu konuyu kapatmalarını istedi. Yaşadığı her şeyi unutmak istiyor, bu mevzuda tek kelime edilmesini dahi yasaklıyordu.
Hatta hukuki süreçlerle uğraşmak istemediği için John'dan şikayetçi dahi olmamıştı. Kızlarının kararına saygı duyan aile, onun biraz olsun modunu yükseltmek, havasını değiştirmek için bir şeyler yapmak istiyordu. Ve akıllarına tatil fikri geldi. Hal çiftliği bırakamayacağı için onlarla gelemeyecekti. Fakat Rogers ailesinin kadınları büyük bir heyecan içinde hayatlarının ilk tatili için hazırlanmaya başladı.
Florida'ya gidip doya doya gezip eğlenmeyi, evlerine yaşadıkları bu kötü günlerin kirini pasını silerek dönmeyi planlamışlardı. Fakat yaşananları unutmak için çıktıkları bu tatil hayatlarının sonu olacaktı. Polisler Rogers'ların vahşice öldürülmesinin ardında amca John Rogers'ın olabileceğini düşünmeye başlamıştı. Kurbanların bağlanması ve cinsel saldırı şüphesi de göz önüne alındığında, intikam almak isteyen John, kadınların ölüm emrini vermiş olabilirdi. Kendisi hapiste olsa da dışarıda bunu yapabilecek birilerine ulaşmış olması çok da şaşırtıcı olmazdı. Bakın tamam, geçmişte kötü şeyler yapmış olabilirim. Ama ben katil değilim. Hem ne yapabilirim ki? Hapisteyim zaten. Dışarıdan da kimseyle iletişimim yok. Burada bile kimseyi tanımıyorum ki.
Kimseyle muhabbetim yok. Tatilde olduklarını da bilmiyordum ayrıca. Hapishane yönetiminin söylediğine göre John Rogers haklıydı. Adam son günlerde kimseyle görüşmemişti. Ve kendisinin de söylediği gibi tek başına takılan, yalnız biriydi. Dolayısıyla birinin yardımıyla bu işi planlamış olması da pek mümkün görünmüyordu. Bunun ardından polisler gözlerini baba Hal Rogers'a çevirdi.
Hal Rogers, tatile yolladığı karısı ve çocuklarından 1 Haziran'dan beri haber alamamasına rağmen kayıp bildiriminde bulunmak için 5 gün beklemiş, ancak 6 Haziran'da polise gitmişti. Ayrıca kadınlar cinayete kurban gittikten sonra Hal bankadan 7 bin dolar para çekmiş, adamın bu parayla ailesini ortadan kaldırmak için birine ödeme yapmış olabileceğini düşünen polis şüpheye düşmüştü. Zaten Hel, ailesinin vahşice öldürülmesi haberini, acılı bir eş ve babadan beklenmeyecek bir metanetle karşılamış, hatta cenaze töreninde neredeyse hiç ağlamamıştı. Kötü şeyler düşünmek istemedim. Eğleniyorlardır, rahatsız etmeyeyim dedim. Ondan aramadım. Ben, bunların olacağını nereden bilebilirdim ki? Cenazede bu kadar ağlamıyordun ama. Ne oldu? Üzülüp üzülmediğimi gözyaşıma göre mi değerlendireceksiniz yani?
7000 doları neden çektin peki? Birine ödeme mi yapacaktın yoksa? Ailemi bulmak için Tampa'ya gelmeye karar vermiştim. Masraflar için çektim. Sonra da haberi aldım zaten. Harcamadım yani. İsterseniz gösteririm. Hal gerçekten de 7000 dolara dokunmamıştı. Ayrıca ailesinin yokluğunda akşam yemeklerini dışarıda yediği için Ohio'dan hiç ayrılmadığını da tanıklarla ispatladı.
Polis katili yanlış yerde aradığını düşünmeye başlamıştı. Belki de Rogers'ları katleden cani onların hiç tanımadığı biriydi. Polis eldeki delilleri değerlendirecekti. Rogers ailesinin arabası giriş yaptıkları Days Inn Motel'den yaklaşık bir buçuk kilometre uzaklıktaki tekne iskelesinde bulunmuştu. Arabanın içinde hiçbir gariplik yoktu. Kan ya da boğuşma izi, kapılarda herhangi bir zorlama emaresi görünmüyordu.
Arka koltukta oyun kartları ve bulmaca kitabı vardı. Sürücü mahallinde ise Days Inn Motel'in işaretlendiği bir harita vardı. Haritanın üzerinde iki farklı el yazısıyla yazılmış iki farklı not göze çarpıyordu. Notlardan birinde mavi-beyaz yazıyordu. Ve bu not, anne Joe tarafından alınmıştı. Diğeri ise Days Inn Motel'e ait yol tarifini içeriyordu.
Fakat bu el yazısı arabadaki kadınlardan hiçbirine ait değildi. Peki tüm bunlar ne anlama geliyordu? Şimdi kısa bir ara verelim. Ardından dosyamıza kaldığımız yerden devam edeceğiz.
Harita üzerindeki iki farklı el yazısıyla yazılmış otel tarifi ve mavi-beyaz notlarının anlamını çözmeye çalışan polisler bir yandan da diğer delilleri değerlendiriyordu. Otele 1 Haziran günü giriş yapan Rogers ailesi bazı misafirlerin söylediğine göre akşam yemeğini otelde yemişti. Fakat o andan sonra onları bir daha gören olmamıştı. Belli ki yemekten sonra dışarı çıkan kadınlar bir daha otele geri dönememişti.
Güney Kaliforniya Üniversitesi'nden polise gelen bir bilgi, araştırmanın yönünü belirlemekte etkili oldu. Rogers, kadınlarının suya atıldığı andan sonraki akıntılar, kadınların köprü ya da plajdan değil, bir tekneden suya atıldıklarını gösteriyordu. Arabalarının tekne iskelesinde bulunduğu da göz önüne alındığında, bu tutarlı bir tahmindi. Bu noktada, Joe Rogers'ın harita üzerine aldığı mavi-beyaz notu da anlaşılmış oldu.
Kadın, mavi-beyaz derken, muhtemelen mavi-beyaz renkli bir tekneden bahsetmek istemişti. Topladıkları tüm delilleri göz önüne aldıklarında polisler, 1 Haziran günü neler yaşandığını büyük ölçüde çözmeyi başardı. O gün Tempa'ya giriş yapan Rogers kadınları, daha önceden yer ayırttıkları Days Inn moteli bulamamış, bir yerde durarak haritayı incelemek zorunda kalmışlardı. O sırada Ohio plakalı, içinde muhtemelen turist olan üç kadının bulunduğu bu aracın bir adres aradığını fark eden bir adam, onlara yaklaşarak yardıma ihtiyaçları olup olmadığını sordu. Adam o kadar iyi niyetli ve o kadar sıcakkanlı görünüyordu ki, Joe kendisinden yardım istemekte bir his görmedi. Buraya kızlarıyla tatile geldiklerini, Daisy'nin moteli aradıklarını ama bir türlü bulamadıklarını söyledi.
Adam bu durumu anlayışla karşılayıp kadını rahatlattı. Kısa bir sohbetin ardından Daisy'ne nasıl gideceklerini açıklayan adam, karıştırmamaları için yol tarifini bir de haritanın üzerine yazarak verdi. Joe adama minnettardı. Adam alçak gönüllülükle teşekküre gerek olmadığını söyledikten sonra artık arkadaş olduklarını ve arkadaşlar arasında böyle şeylerin lafı olmayacağını belirtti.
Tam ayrılacakları sırada adam isterlerse Tempa'daki ilk günlerinde onlara etrafı tanıtabileceğini söyleyerek Joe ve kızları gün batımını izlemek için teknesine davet etti. Joe bu teklif karşısında ilk anda bocalasa da kızların ne kadar istediklerini görünce hayır diyememişti. Üstelik adam onlara son derece kibar davranmıştı ve oldukça düzgün birine benziyordu. Akşam yemeğinden sonra görüşmek üzere sözleştiler.
Adam iskeleye geldiklerinde onu göreceklerine teknesinin mavi-beyaz renkli olduğunu söylemişti. Joe unutmamak için bu detayı haritanın üzerine not etti. Artık polisin yapması gereken şey belliydi. Mavi-beyaz renkli o teknenin sahibini bir an önce bulmaları gerekiyordu. Yapılan araştırmalar sonucu polis elindeki verilere tam olarak uyan birini buldu.
James Wilcock isimli bu adam mavi-beyaz renkli bir tekne sahibiydi. Bu tekneyle turistleri gezdiriyor, onları gün batımı gezilerine çıkarıyordu. Etrafta James'in yasa dışı işler yaptığına dair söylentiler de dolaşıyordu. Üstelik James Wilcock'ın daha önce ağır saldırı suçu nedeniyle hapis yattığı da anlaşılmıştı.
Hemen tekneyi arayan polisler, burada kadınların boynuna bağlanana benzer sarı ipler ve yine onları suya atarken kullanılanlara benzer taş bloklar buldu. Elinde bu kadar kanıt olan polis, aradığı adamı bulduğundan emin, suçunu itiraf etmesini bekliyordu. Amirim, yemin ederim ben bir şey yapmadım ya. O ipler, o ağırlıklar ne arıyordu lan teknede? Ya onlar bütün teknelerde bulunur amirim. Ya bir nevi bizim ekipmanımız yani.
Bir rezilen akşamı neredeydin sen? Ya... Teknedeydim amirim. Bak sen şu işe ya! Ne işin vardı akşam vakti teknede? Amirim söyleyeceğim de... Aramızda kalabilir mi acaba? Adamı geçiyorsun lan sen benimle! Amirim... Teknede bir bayan arkadaşla birlikteydim. Ona da sorabilirsiniz isterseniz ama işimin haberi yok. Diye anlarsın işte erkeğin halinden be. Gerçekten de James Wilcock o akşam teknesinde sevgilisiyle olduğunu kanıtlamıştı.
Ayrıca kendi isteğiyle girdiği yalan testinden söylediklerinin doğru olduğu, cinayetlerle hiçbir ilgisi olmadığı sonucu çıkmıştı. Elindeki en güçlü şüpheliyi de yitiren polisin artık sabrı tükenmek üzereydi. Yeni bir şeyler bulmaları, ipin ucunu bir şekilde yakalamaları gerekiyordu. Son zamanlarda Tempa civarında yaşanan olayları, polis merkezine yapılan şikayetleri gözden geçirerek benzer örüntüleri tespit etmeye ve şüpheli bir olay olup olmadığını araştırmaya başlayan polis, iki hafta önce yapılan ilginç bir şikayetle karşılaştı.
Kanadalı bir turist olan 24 yaşındaki Judy Blair, mavi-beyaz tekneye sahip bir adamın kendisi ve arkadaşını gün batımını izlemek için teknesine davet ettiğini, adamın ikisinin birlikte gelmesine yönelik tüm ısrarlarına rağmen arkadaşının gelmediğini ve kendisinin tek başına gittiğini söylüyordu. Her şey güzel başlamasına rağmen gecenin ilerleyen saatlerinde adam Judy'ye onunla birlikte olmak istediğini söylemiş, kadın bunu kabul etmediğinde ise üzerine gelerek cinsel saldırıda bulunmuştu. Fakat adam Judy'yi defalarca kez ölümle tehdit etmesine rağmen muhtemelen arkadaşı dönüşünü beklediği için öldürmemiş, ancak gecenin sonunda kadını tekneden atarak kıyıya yüzerek çıkmasını söylemişti. Canhıraş şekilde yüzen kadın hemen polise gitse de üzerinde adamın DNA'sına gösterir kanıt bulunamamış zira her bir delil suyun içinde silinip gitmişti. Polise göre muhtemelen bu adam Joe, Michelle ve Christine'in de katiliydi. Kim olduğu henüz net bir şekilde belli olmasa da artık polisin elinde Judy'nin çizdirdiği robot resmi vardı. Her yere asılan bu resimdeki adamı tanıyanların polise ihbarda bulunması isteniyordu.
Fakat soruşturma yine tıkandı. Geçen günlere rağmen adamın kim olduğuna dair hiçbir iz bulunamamıştı. Polis son çare olarak elinde kalan son delili kamuoyu ile paylaşmaya karar verdi. Adamın Joe Rogers'ın haritasının üzerine yazdığı otel tarifini içerir not, büyütülerek çevredeki tüm billboardlara asıldı. Ve, bu talimatları kim yazdı, Rogers ailesini kimin öldürdüğünü biliyor olabilirsiniz.
25 bin dolar ödül ibaresi eklendi. Tüm umutların tükendiği noktada bir kadının dikkati nihayet tüm düğümü çözecekti. Joe N. Steffi, polisi arayarak bu el yazısının sahibini tanıdığını söyledi. Bu yazı alüminyum müteahhidi Oba Chandler'a aitti. Kadının daha önce bu müteahhitle yaptığı sözleşmeyi inceleyen polisler, yazının bu adama ait olduğunu tespit etmeyi başardı.
Yapılan incelemeye göre adamın taşınmadan önceki evi iskeleye 1,5 km kadar uzaktaydı. İşin daha da ilginç yanı, Oba Chandler mavi-beyaz renklerdeki teknesini Rogers cinayetlerinin ortaya çıkmasından hemen sonra satmış, kısa bir süre sonra da Tampa'dan taşınmıştı. Üstelik hem Judy isimli Kanadalı turiste cinsel saldırıda bulunulan gece, hem de Rodgers'ların öldürüldüğü 1 Haziran 1989 gecesi, Oba Chandler'ın telefon sinyalinin tekneden geldiği tespit edildi. Geçmişinde hırsızlık, dolandırıcılık, sahte kimlik kullanma, insan kaçırma, cinsel istismar gibi suçlar bulunan Oba Chandler belli ki polisin aradığı kişiydi. Üstelik Oba Chandler'ın fiziki özellikleri Judy'nin tarifine ve çizdirdiği robot resmede birebir uyuyordu. Bunun üzerine harekete geçen ekipler 24 Eylül 1992 günü Oba Chandler'ı kız kıvrak yakaladı.
Chandler'ın yakalanması üzerine teşhis için çağrılan Judy de, kendisine cinsel saldırıda bulunan adamın Oba Chandler olduğunu doğruladı. Oba Chandler, tüm kayıtlara rağmen Joe, Michelle ve Christy Rogers'ın öldürülmesiyle hiçbir ilgisi olmadığını söylüyor, kendisine yöneltilen hiçbir suçlamayı kabul etmiyordu. Polislerin bu adamı Rogers cinayetleriyle ilişkilendirmek için daha güçlü ve kesin bir delile ihtiyacı vardı. Bunun için adamdan alınan parmak ve avuç izi otel tarifinin yazıldığı haritadakilerle karşılaştırıldı. İzler birebir eşleşmişti. Hiç şüphe yok ki Rogers kadınlarını vahşice öldüren cani Oba Chandler'ın ta kendisiydi. Oba Chandler yargılama sırasında da her şeyi reddetmeye devam etti. Fakat duruşmaların birinde Chandler'ın 13 çocuğundan biri olan Crystal Sue Mayes, babası aleyhine ifade verdi.
Kadının söylediğine göre 1989'un sonlarına doğru aniden evine gelen Chandler, kocasına ve kendisine Tampa'da bir kadına tecavüz ettiğini ve diğer üç kadını da öldürdüğünü itiraf etmiş, polis peşinde olduğu için de kaçtığını söylemişti. Nihayet 24 Eylül 1994 tarihinde yargılama sona erdi. Oba Chandler, John, Michelle ve Christy Rogers'ı öldürmekten suçlu bulunarak oy birliğiyle ölüm cezasına çarptırıldı. 65 yaşına geldiğinde yani 2011 yılında 17 yıl idam ücresinde kalmasının ardından zehirli iğneyle idam edildi. Joe, Michelle ve Christy... Onların suçları neydi?
Kadın olmaları mı, turist olmaları mı, yoksa ruh hastası bir cani ile karşılaşmaları mı? Hayatlarında ilk kez ailecek tatile çıkan, üstelik tek amaçları yaşadıkları kötü günleri geride bırakıp biraz eğlenmek olan bu ailenin başına gelenler gerçekten içimi acıttı. Tek tesellimse katilin yakalanıp cezalandırılması ve onlardan sonra başka birine daha zarar verememesi oldu. Dünyanın güzel olduğu kadar iğrenç bir yer de olabileceğini, insanların içlerinde iyi niyetli ve yardımsever olanları kadar kötü niyetli manyaklarının da bulunabileceğini unutmayın.
Bu haftanın karanlık dosyasının sonuna geldik. Bir sonraki karanlık dosyada görüşmek üzere. Hoşçakalın. Bu dizinin betimlemesi TRT tarafından Sesli Betimleme Derneğine yaptırılmıştır.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.