Podcast

154 - Lanetli Ekmek Olayı

Karanlık Dosyalar

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

1951 yazında Fransa’nın küçük bir kasabasında, bir sabah insanlar halüsinasyonlar görmeye, bilinçlerini kaybetmeye başladı. Yedikleri sadece bir ekmekti. Peki bu sessiz kasabada ne olmuştu?

Sunan: Sezgi Aksu
Hazırlayan: Hazal Beril Çam
Ses Tasarımı ve Kurgu: Tolgacan Bozca
Yapımcı: Podbee Media

Canlandırmalar:
Roch Brian: Umut Güloğlu
Dr. Gabbai: Tolgacan Bozca
Komiser Sigaud: Metin Bozkurt
Camille: Hazal Beril Çam
Koca: Aykut Ceylan
Deliren Kadın: Şevval Kadın
Kendini Yakan Adam: Zafer Poker



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.017 kelime · ~10 dk okuma

Hava çok güzel. Bugün içim açıldı. Hava mı yoksa ekmek mi? İkisi de. Bak bak dinle şimdi.

Duyuyorsun değil mi? Çıtır çıtır. Bak bu fırıncı bazen saçmalıyor ama bu sabah çok güzel yapmış. Beğendiysen bir dilim daha vereyim mi? Olur ver. Bir

dakika. Bir dakika bir ses var. Geliyorlar! Geliyorlar! Beni almaya geliyorlar! Ejderhalar geliyor gökyüzündeler bak! Bak süzülüyorlar! Kırmızı! Kırmızı beni almaya geliyor! Çekil! Buradayım! Buradayım! Hey! Buradayım! Geliyorum!

Transkriptin tamamını oku

Ölmüş mü? Ölmüş mü? Çok kötü gerçekten bakamıyorum. Çıkarım onu içimden. Çıkarım onu içimden, yakacağım kendimi. Yakacağım, çıkarırım lütfen. Çıkardım

seni içimden. Çıkardım. Çıkardım seni içimden. Ben Sezgi Aksu, burası Karanlık Dosyalar. 1951 yılında Fransa'nın güneyinde yer alan küçücük bir köyde 300 kişilik bir topluluk bir sabah ansızın aklını yitirmeye başladı. Kimi ejderhalar gördü, kimi tavandan sarkan yılanlara karşı sandalye fırlattı. 50 kişinin akıl hastanesine kaldırılmasıyla sonuçlanan bu olaydan geriye ise sadece bir somun ekmek kaldı.

Ne dersiniz? En tuhaf kitlesel histeri vakalarından biri olarak tarihe geçen bu lanetli ekmek olayını dinlemeye hazırsanız başlayalım mı? 16 Ağustos 1951 sabahı Fransa'nın güneyinde Gar bölgesinde yer alan Ponsan Esprit kasabası sıradan bir yaz gününe uyanmıştı. Yaklaşık 300 kişinin yaşadığı bu küçük yerleşim Rhone Nehri kıyısına kurulmuştu. Ve taş sokakları, kiremik çatılı evleriyle dışarıdan bakıldığında alışık, sessiz bir Fransız köyünden farksızdı. O sabah da her şey her zamanki gibiydi.

Fırınlardan yükselen ekmek kokusu açık camlardan içeri sızıyor, evlerinin önünde oturan yaşlılar kahvelerini yudumluyor, çocukların ayak sesleri dar sokaklara karışıyordu. Güneş henüz tam yükselmemişti ama hava sıcaktı, rüzgar yoktu. Her şey olması gerektiği gibiydi. Sonra bir çığlık sesi duyuldu.

Ardından başka biri daha. Bir anda kasabayı panik dalgası sardı. İnsanlar camlarını açıp bağırmaya başladı. Bazıları sokaklara fırlayıp nereye gittiğini bilmeden koşuyordu. Kimi gördüğü şeyleri anlatmaya çalıştı. Kimi gözlerini boşluğa dikip sessizce mırıldandı. Kasabanın bir ucunda bir adam avaz avaz bağırıyor... ...diğer ucunda bir çocuk titreyerek yere kapanmış yatıyordu. Kimse olan biteni çözemiyordu. Ama herkes gözlerinin önünde tanıdıkları her şeyin... ...parçalanıp yerini tarif edilemeyen bir korkuya bıraktığını hissediyordu.

Ve o korkuyla baş edemeyenler, kısa süre içinde kendilerini aynı kapının önünde buldular. Kasabanın tek doktoru Andre Gabay'in muayenehanesinde. İnsanlar akın akın Doktor Gabayi'ye koşuyorlardı. Kimi baş dönmesinden, kimi mide bulantısından, kimi uykusunda ejderhalar gördüğünden şikayetçiydi. Hepsinin anlatısı farklıydı ama gözlerinde aynı şey vardı. Tarif edemedikleri bir dehşet. Saat ilerledikçe Doktor Gabayi'nin kliniği boşalmadı. Her gelen yeni yüz bir öncekinden daha bitkindi.

Gabai, hastaların şikayetlerini tek tek not alıyordu. Semptomlar alışılmadık değildi. Ama bir araya geldiklerinde tanıdık hiçbir şeye benzemiyorlardı. Her hastaya ayrı bir sayfa ayırmıştı. Ama sayfalar bir noktada birbirini tekrar etmeye başladı. Kusma, titreme, baş dönmesi, halüsinasyon görme, bulanık gözler, düzensiz nabızlar... Hepsi bir yerden kırılıyordu ama nereden bilmiyordu. Ta ki sabahın ilerleyen saatlerinde bir kadın muayene odasına girene kadar.

Kapı yarı açık kalmıştı. Kadın içeri girdiğinde gömleği tersilikliydi. Yüzü ter içinde ama üşüyor gibiydi. Sürekli bir şeyleri parmaklarıyla sayıyor... ...sonra saymayı unutup başa dönüyordu. Kapının önünde kendi ayakkabılarına doğru bakmaya başladı. Evet,

buyurun. Sizi alabilirim. Benim mi bu? Buyurun.

Bu sayıklamalar ne zaman başladı? Dün ama dün gibi ama dünden daha eski gibi. Bizim mutfakta sabahları çok güzel güneş oluyor. Ben uyandım. Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, yedi gibi uyandım. Normal kahve yaptım kendime. Annem kahve sevmez. Bir insan nasıl kahve sevmez ki? Sonra?

Ekmek. Ekmek. Mis gibi ekmek kokuyordu. Rowan suyunundan aldık. Kızarmış. Ama ben kızartmadım. Kendiliğinden kızarmış. Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz, sekiz, dokuz. Dokuz dilim ekmek vardı. Anneniz kızartmış olabilir.

Ekmeğin üzerinde tereyağı sürdüm, yedim. Bir dilim daha yiyecektim. Bir, iki, üç. Ama sonra dört, beş, ben... Ben geldim! Ben geldim, inebilir miyim? Hey! İnecek var! Şoför bey! Şoför bey! İnecek var! Ekmeği yediniz. Sonra? Sonra... Sonra evin duvarlarından bir kapı açıldı. Bir, iki, bir... Bir adam bana doğru gelmeye başladı.

Ben de elime bıçağı aldığım gibi üstüne koşmaya başladım. Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz. Tam sekiz kere bıçakladım onu. Ama ölmedi. Neden? Geri gitti. Duvarın arkasına... Geri gitti. Hey! Neredesin? Geri... Buradaysan çık ortaya! Hey!

Gabai'nin defteri açıktı. Sayfaya alışık olduğu kelimeler dökülüyordu. Ama tanıdık oldukları kadar yetersizdiler. Halüsinasyon. Disorientasyon. Zamanın bozulması. Mekanın kaybı. Kelimeler orada duruyordu. Ama tanı koyamıyordu. Çünkü asıl kelimeyi hala yazmamıştı. Ekmek. 17 Ağustos sabahı Ponsan Espri'de çanlar her zamanki saatinde çaldı. Ama kasabanın içindeki kargaşa dinmemişti. Bir önceki gün patlayan hisleri gece boyunca azalmamış, aksine sokak sokak sürüklenen bir telaşla sabaha taşınmıştı. Pencereler aralanıyor, insanlar sokağa çıkıyor, bağrışmalar, ağlamalar ve kesik kesik emir cümleleri dar sokaklarda yankılanıyordu. Bazıları hasta yakınlarını taşımaya çalışıyor, bazıları ellerinde bir şeyler fırlatıyor, bazılarıysa meydanda amaçsızca dolanıyordu. Gözlerdeki korku dinmemiş, bedenlerdeki titreş geçmemişti. Herkes birbirine bir şeyler soruyor ama kimse doğru dürüst bir cevap veremiyordu.

O sabah erken saatlerde kasaba yönetimi artık kendi imkanlarıyla başa çıkamayacaklarını anlamış ve bölge sağlık yetkililerine resmi bir yardım çağrısında bulunmuştu. Belediye binasının büyük ahşap kapısından yapılan çağrı sonrası, önce beyaz gömlekli sağlık müfettişleri, ardından koyu renk ceketinin cebine kıvrılmış not defterini sıkıştırmış, komiser George Sigo kasabaya ulaştı. Sigo, kısa boylu, sinek kaydı tıraşlı, ayakkabılarının ucuna yapışmış tozdan habersiz, alışkanlıkla sert adımlar atan bir adamdı. Başını kaldırmadan ilerlemeye devam ediyordu.

Sağlık yetkilileri ve polisler kasabanın dört bir yanına dağılmıştı. Evlerin kapıları çalındı. Perdelerden korkulu yüzler göründü. İnsanlar yaşadıklarını anlatmaya çalışsa da çoğu zaman kelimeleri toparlayamıyorlardı. Herkese aynı üç soru soruldu. Ne yediniz? Nereden aldınız? Ne zaman başladı?

Gabai hastalarla konuşup belirtileri not alırken, Sigo'da cebinden çıkardığı eski bir kurşun kalemle kısa, kesik cümleler yazıyordu. İkisi farklı yerlerden başlayıp aynı yere varan birer iş sürücü gibiydiler. Öğle saatlerinde kliniğin önündeki taş basamakta yan yana oturduklarında birkaç dakikalığına konuşmadan durdular. Sigo defterine bir satır daha ekledi. Sonra başını kaldırmadan sordu.

Fark ettiniz değil mi? Ekmek. Hepsi aynı ekmeğiymiş. Evet. Ve hepsi Rohbiryan'ın fırından. İkisi de aynı sonuca varmıştı. Bunun üzerine öğleden sonra alınan resmi kararla birlikte Rohbiryan'ın fırını mühürlendi. Un çuvalları kasabanın kenarındaki boş binaya taşınmış, örnekler toplanmaya başlanmıştı.

Meydanda toplanan kalabalık ise gitgide daha sabırsız, daha öfkeli bir hal almaya başlamıştı. Fırının duvarlarına taş fırlatanlar bile oluyordu. Gün batmaya yaklaşırken, belediye binasında alınan ikinci kararla birlikte, Roh Biryan resmi olarak sorguya çağrıldı. Burada kısa bir ara verelim, ardından davamıza kaldığımız yerden devam edeceğiz.

Sizi buraya neden çağırdığımızı biliyor musunuz Ruhbriyan? Fırın, ekmekler. Ya bir şey oldu ama. 16 Ağustos sabahı çıkan ekmekleri kim hazırladı? Ben. Ya her zamanki gibi işte. Akşamda ununu, suyunu, mayasını koydum. Yoğurdum hamuru. Sonra sabah erkenden kalktım. Fırını yaktım. Başka da bir şey yoktu. Unu nereden aldınız? Bayşovenin değirmeninden. Hep oradan alırım.

Peki, unu kullanırken bir tuhaflık fark ettiniz mi? Yo, o normaldi. Rengi, kokusu, dokusu... Yani hepsi her zamanki gibiydi işte. O sabah fırında sizden başka biri var mıydı? Yani dışarıdan bir katkı maddesi ya da yabancı bir şey, ne bileyim... Bir ziyaretçi, bir teslimat... Kimse geldi mi fırına? Yo, sabahları ben yalnız çalışırım. Kimse uyanmadan da işim bitmiş olur.

Bay Brian, o sabah kasabada herkes sizin ekmeğinizden yemiş ve durumu ortada. Peki bunu nasıl açıklayacaksınız? Bilmiyorum, yemin ederim benim bir suçum yok. Ben her zamanki gibi yaptım her şeyi.

Ruh Brian'ın sorgusunun ardından kasabada kimsenin beklemeye tahammülü kalmamıştı. Un çuvalları, ekmek numuneleri ve su örnekleri Ponsan Esprit'in kenarında aceleyle hazırlanan geçici laboratuvara taşındı. Eldeki imkanlar sınırlıydı. Ne tam teşekküllü bir analiz cihazı vardı ne de sonuçları hızlıca değerlendirecek yeterli uzman. Buna rağmen doktorlar ve sağlık müfettişleri zaman kaybetmeden çalışmaya başladı.

Dr. Andre Gabay sabah saatlerinde hazırladığı raporun ilk sayfasına büyük harflerle şunları yazdı. Olası toksin kaynaklı akut zehirlenme. Mikroskop altında incelenen ilk numunelerde bazı ipuçları vardı. Ekmek kırıntılarında ve un parçacıklarında gözle görülür bir renk değişimi yoktu. Ancak bazı liflerde alışılmadık derecede koyu lekelenmeler fark ediliyordu.

Ayrıca ekmeklerin bazı bölgelerinde çıplak gözle seçilemeyecek kadar ince lif yapılarına zarar veren bir parazitlenme olabileceğine dair belirtiler vardı. Bu durum Dr. Gabay'nin aklına tek bir ihtimali getirdi. Ergot mantarı. Tıbbi adıyla Claviceps purpurea. Ve onun ürettiği ölümcül toksin. Ergot Alkaloidleri. Ergot zehirlenmesi Orta Çağ'dan beri Avrupa'nın en korkulan felaketlerinden biriydi. Halk arasında Kutsal Ateş veya St. Anthony's Fire olarak anılan bu hastalık, insanlarda ağır halüsinasyonlar, kasılmalar, damar tıkanıklıkları ve nihayetinde delirmeyle sonuçlanıyordu. Kasabadaki tablo bu tanımla ürkütücü bir şekilde örtüşüyordu.

Gabai'nin gözlemleri gelen her yeni vakayla doğrulanıyordu. İnsanlar sadece fiziksel acı çekmiyor, aynı zamanda gerçeklikle tüm bağlarını yitiriyordu. Bazıları olmayan yaratıklarla konuşuyor, bazıları kendini kaybedip vücutlarına zarar veriyordu. Sağlık yetkilileri kısa sürede kasabadaki hastanelerin kapasitesinin yetmeyeceğini anladı ve acilen karar aldı. En ağır vakalar bölgedeki akıl hastanelerine sevk edilecekti.

O gün akşam saatlerinde kasabadan 50 kişi, askeri ambulanslar ve polis araçları eşliğinde farklı merkezlere götürüldü. Hepsi ya şiddetli psikotik krizler ya da bilinç kaybı nedeniyle tedavi altına alınmıştı. Bazıları sabaha kadar hayatta kalamadı. Toplam 7 kişi vücutlarının yaşadığı travmaya ve kalplerinin durmasına bağlı olarak hayatını kaybetmişti. Fonsan Esprit'in dar sokakları o günün sonunda sessiz bir mezarlık kadar ağırdı. Ve hala kimse bütün bunların bir sabah kahvaltısıyla nasıl başlayabildiğini tam olarak anlamış değildi. Bu iş açık artık değil mi doktor? Un bozulmuş.

Rohprian dikkat etseydi bu kadar insan hastanelik olmazdı. Evet, unun kirlenmiş olması mümkün. Ama yine de... Bu kadar yoğun halüsinasyonun sadece basit bir mantar bulaşmasından kaynaklandığından emin değilim. Ne demek istiyorsunuz? Ergot mantarı toksik, evet. Ama işlenmemiş halde bu kadar güçlü, bu kadar yaygın bir etki yaratması beklenmez. Ayrıca fırının yüksek ısısı, mantarın toksinlerini büyük ölçüde etkisiz hale getirecektir.

En azından öyle olması beklenir. Diyorsunuz ki bu başka bir şey mi? Bilmiyorum. Belki sadece ergot değildi. Belki ekmeğin içine başka bir şey karıştı. Yani daha saf, daha güçlü bir madde. Ne gibi? LSD gibi. Bu, saf ergot alkolü elinden sentezlenen bir madde. Henüz çok yeni. Resmi kayıtlarda bile adı doğru düzgün geçmiyor. Ama etkileri buna benziyor.

Ruh hamura el estiği mi karıştırdı yani? Sanmıyorum. Böyle bir maddeye ulaşmış olamaz. Başka bir şey var.

Ponsan Espri'de yaşanan o korkunç sabahların üzerinden iki yıl geçmişti. Kasaba yaralarını sarmaya çalışmış, kayıplar sessizce toprağa verilmiş, deliliğin izleri evlerin taş duvarlarına sinmişti. Ama ne olanlar unutulmuştu, ne de ardında bıraktığı sorular. Ve bu sorular iki yıl sonra yaşanan bir intihar vakasıyla yeniden, çok daha derin bir şekilde su yüzüne çıktı.

Soğuk savaşın karanlık atmosferinde Amerika Birleşik Devletleri'nde zihin kontrolü üzerine gizli projeler yürütüldüğü artık bilinen bir sır gibiydi. CIA LSD maddesini kullanarak insan zihnini ele geçirmenin mümkün olup olmadığını araştırıyordu. MK Ultra adı verilen ve detayları yıllar sonra ortaya çıkan bu projede gönüllü ya da gönülsüz kobaylar üzerinde deneyler yapılıyor. Farklı dozlarda LSD verilerek bilinç, hafıza ve davranışlar üzerinde nasıl etkiler yaratıldığı gözlemleniyordu. Kasabadaki olaylar da bazı araştırmacıların gözünde bu deneylerin bir parçasıydı.

Teoriye göre CIA kasabanın fırıncısına ulaşmış, belli miktarlarda LSD'yi ekmeklere karıştırarak, küçük bir topluluğun üzerinde toplu halüsinasyon ve zihin çözülmesi deneylemek istemişti. Sadece birkaç dozda verilen maddenin bile nasıl bir toplu histeri yarattığını görmek, LSD'nin zihin kontrolünde bir silah olarak kullanılıp kullanılamayacağını anlamak için eşsiz bir fırsat olabilirdi. İddialar, Frank Olson adlı bir CIA bilim adamının şüpheli ölümüyle daha da güç kazandı. Olson, MK-ULTRA kapsamında yürütülen deneylerin detaylarına vakıf olan kişilerden biriydi. 1953 yılında kaldığı otelin 13. katından düşerek hayatını kaybetti.

Resmi kayıtlara intihar olarak geçen bu ölüm, ilerleyen yıllarda açılan dosyalarda bilincini kaybetmiş ve projeyle ilgili bilgileri ifşa etme niyetinde olan bir bilim adamının susturulması olarak anılmaya başladı. Olson'un ölümüyle bağlantılı belgelerde bir ilaç firmasıyla CIA arasındaki görüşmelere dair notlara rastlandı. İşte bu belgelerde Ponsan Esprit'de yaşananların yalnızca ergot mantarı zehirlenmesinden değil, doğrudan LSD maruziyetinden kaynaklanabileceği ihtimali dillendirilmeye başlandı. Bu teoriyi güçlendiren bir başka detay da, Avrupa'da o dönemde LSD'yi üreten tek ilaç firmasının, kasabaya yalnızca 100 km uzaklıktaki bir üretim tesisinin bulunmasıydı. Ve biliniyordu ki, bu firma MK Ultra projesi kapsamında CIA ile doğrudan iş birliği içindeydi. Belgelere ve tanıklıklara rağmen hiçbir zaman tam anlamıyla kanıtlanamayan bu teori, hala birçokları için en güçlü açıklamalardan biri olarak kalmaya devam ediyor.

Kasabanın küçük meydanında patlayan çığlıklar, evlerin pencerelerinden atlayan insanlar, gökyüzünde yaratıklar gördüğünü söyleyen köylüler… Bütün bu görüntüler, basit bir ergot zehirlenmesinden çok daha fazlasını ima ediyor olabilir miydi? Ponsan Esprit'e toplam 300 köylü günlerce gerçeklikten kopmuş şekilde yaşadı. 50 köylü uzun yıllar boyunca akıl hastanelerinde tedavi altına alındı ve 7 köylü bedenlerinin kaldıramadığı bu korkunç deneyimin sonunda hayatını kaybetti. Bugün bile lanetli ekmek olayı tüm detaylarıyla açıklığa kavuşturulabilmiş değil. Ama kasabanın taş sokaklarında dolaşan o görünmeyen korku hala cevapsız kalan bir sorunun yankısı gibi varlığını sürdürüyor.

Evet, bu haftanın karanlık dosyasının da sonuna geldik. Bir sonraki karanlık dosyada görüşmek üzere. Kendinize iyi bakın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)