Podcast

Sistemin Gönüllü Kölesi Miyiz?

Bakıcaz

1 yıl önce
İzle
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Monokültür nedir? Devlet memuru değilsek de, sistem memuru muyuz? Serdar Ali Çelikler ve Korhan Yılmaz bu bölümde aynılaşmanın bize ne yaptığına, nasıl yönetildiğimize ve Twitch yayınlarına bakıyor.






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠podbeemedia.com⁠'u ziyaret et!

----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.958 kelime · ~15 dk okuma

Efendim Pod B Media'nın sunduğu podcastte Bakıcaz'a hoş geldiniz. Bugünkü programımızın konusu monokültür. Monokültür nedir? Ben de Korhan Yılmaz'dan birazcık öğrendim. Ben Serdar Alçelikler ve partnerim Korhan Yılmaz'la beraber Bakıcaz podcastta beraberiz. Bizi dinleyen herkese selamlar, sevgiler.

Monokültür neydi Kıras? Güzel bir konu, onu konuşalım istedim. Çok sözcüksel tanımını yapamam ama çok basit bir şekilde tek tipleşme diyebiliriz buna. Yani aslında sanki çok farklı şeyleri yapıyormuşuz gibi gözüküp bir kahve zincirinden milyonlarca kişinin aynı kahveyi seviyor ve içiyor olması, dışarıdaki bindiğimiz araba modellerinin hepsinin birbirine benzemesi, kullandığımız telefonların aynı olması, telefonlara gelen içeriklerin aynı olması yani böyle bir kitle yönetim durumu gibi yemekler, bu her şey. Tek dünya devleti gibi. Güzel komplo teorisi. Senin adına belirlenen bir şey var. Tohum da öyle. İşte efendime söyleyeyim teknoloji de öyle. Bu aslında. Peki ne diyorsun yani? Bence biraz doğruluk payı var. Güzel. Biraz anlatsana mesela. Bir iki örnek var. Er ist wieder da diye bir film vardı. Alman filmi. Hitler bir zaman kırılması sonucu günümüz Almanyası'na geliyor. Çok güzelmiş. Çok güzel film bu arada. Mockumentary tarzında komedi belgesel tarzında herkese tavsiye ederim. Orada bir sahne var. Bu adamın Hitler olduğuna zaten inanmıyorlar ama reklamlarda falan da kullanmak istiyorlar. Ve bunu bir hepimizin de çok iyi bildiği... -"Ben yiğitlerim." deyip nereye gidiyor? Çok güzelmiş. İnanılmaz komik film ya bu arada. Yani işte Türk bir gazete büfeye denk geliyor falan. Onun Türk olduğunu öğrenince farklı bir reaksiyon veriyor. Hani bir kahve bildiği, herkesin bildiği bir kahve zinciri var mesela. Onu görünce reklamda kullanmak istiyorlar. Ama bu da sinirleniyor tabii ki. O böyle kendi üslubu ve oyuncu da çok iyi bu arada. Hareketleri de birebir yıklar. Ben diyor ki, sizinle ben muhatap olmam. Bana diyor şeyi getirin, patronunuzu getirin. Bu şubenin patronu kim? Yok diyor, burası multi bilmem ne bir şirket. Yani patron yok. Nasıl yani diyor, ben bu içeceği beğenmezsem kiminle muhatap olacağım yani? Ya işte şirkete yazarsınız diyor. Bu örneği verebilmek için uzatmış olabilir ama bir muhataplık yok. Mesela adamın söylediği doğru filmde. Gittin, bir dükkan sahibiyle eskiden muhatap alırken... Patronu çağırın falan. Artık patronun yok. Paran nereye gidiyor? Sen bu hizmeti kimden alıyorsun? Bu hizmet sonucu kime şikayette bulunacaksın? Mail var, mail atıyorsun işte. Aynen yani Allah'a havale ediyormuş gibi bir şey oluyor günün sonunda. Bana çok mantıklı geliyor yani. Ben bu multi birleşmiş bir şirkette savaşacak halim yok birey olarak. Bu aynı hizmeti her yerde aynı şekilde verdiği için İtalya'daki insanla da Japonya'daki kişiyle de burayı kullanırsam aynı hizmeti alıyorum. Buna biraz monokültür diyorlar. Çok güzel konuymuş. Yani biraz açıklayabildim mi bilmiyorum da filmi de izle bu arada. Filmin adı neydi ya? Er ist wieder da. Türkçesini hatırlayamadım. Estviderda. Çok güzelmiş. Filmi özellikle merak ettim şimdi. Süper. İnanılmaz. Ben kahkahalar içinde izledim. Ya kahkaha dağıtmadım. Ya kahkaha atmıyorum ben bu arada ya. Gülüyorum ama. En son ne zaman kahkaha attık acaba? Kahkahalarla güldün falan. Yok değil mi öyle bir şey? Tebessüm var da hakikaten kahkaha yok. Hakikaten güzel konuymuş bu. Yani uluslararası şirketlerin bütün dünya üzerinde bir ortaklık yaratma durumu var. Telefonları ve aplikasyonları da aynı şekilde. Tabii. Bütün bilgilerimizin oralarda olması. Hakikaten düşünüyorum da hani mesela iPhone'cu musun, Samsung'cu musun var mesela. Öyle bir şey bile var ama herkes üç aşağı beş yakarı aynı. Herkes WhatsApp kullanıyor. WhatsApp mesela bir monokültür. Özür dilerim, unutmadan söyleyeyim bunu. Mesela monokültür. Steve Jobs'la ilgili geçen birisi bir podcast'ta bir şey anlatıyor. Adam milyon dolarlık şirketin sahibi. Apple Store'da yer alabilmek için işte üç buçuk milyon dolara mı ne anlaşmışlar. Sonrasında onu görünce ya ben senin yanındaki bir adam bilmiyordum diyor.

Steve Jobs, o varsa altı buçuk milyon dolar. Madem yer almak istiyorsun. Adamlar nasıl olur? İşine gelirse. Yoksa... Adamı sevmediğinden mi diyor? Aynen. Yoksa iPhone kullanıcılarını unut dedi bana diyor. Ve bu çok doğru yani. Adam eğer iPhone kullanıcılarına seni bloke ederse markanı birçok yere götürmemiş oluyorsun. Çok doğru. Bak ama bu konuyu hiç böyle düşünmemiştim. Yani dünyada belli şirketler, belli... Sadece teknoloji de değil yani. Dediğin gibi bir sürü mesela kahve zincirleri, gıda şirketleri, otomobil şirketleri. Bunu aslında Yuval Noah Harari şey diye anlatmıştı Homo Deus kitabında. Beni en çok etkileyen kitaplardan biri olarak ve moralimi bozan kitaplardan biri. Diyor ki, şimdi diyor, kitaptaki örnekten veriyorum. Hani reklam olsun diye değil, kitaptaki örnek de böyle. Mesela diyor Armand Peugeot, Peugeot'u kurduğu zaman... Bir tane aslan buldu, ayağa kalkmış bir aslan figürü. Onu koydu diyor logoya. Sonra bu diyor, marka bugün bile, işte aradan yüz sene geçmiş, yüz sene sonra sana diyor ki, kardeşim ben bir araba yaparım, bu araba şöyle güvenlidir, böyle iyidir, böyle... Sen de o markanın sana hitap ettiği, yani senin kafandaki anlamların üzerinden bir anlamı var. Markalaşmada insan yapımı bir dindir aslında diyor. Sen diyor ona inanırsın artık. Ya tamam işte bu da Peugeot kardeşim. Tam olarak o kitaptaki örnek olarak, onları soruyorum işte. Bu da Peugeot, bu alınır yani alınır bir araba işte. Alırım. Aslan'ı gördüm mü... Parayı veririm. Parayı veririm. Yani bunun yapan ustanın, o günkü fabrikasında çalışan ustanın o gün iyi olup olmadığına, o gün işte moralinin bozuk olup olmadığına, eşiyle kavga edip etmediğine, o gün iyi bir gününde olup olmadığına bakmam. Ben bu Aslan markasını gördüm mü kardeşim? Buna ben parayı veririm. Çünkü ben bunu biliyorum. Bana yüz senedir bunu oturtmuşsun diyor. Şimdi düşündüğüm de senin monokültür örneğinde hakikaten gidip dünyanın her yerinde aynı kahveden içebiliyoruz. Ya da aynı fast food ürününden tüketebiliyoruz. Ya da aynı telefonları, aynı uygulamaları kullanabiliyoruz. O da bize bir monokültür oluşturuyor. Tabii. Oradan yapılan paylaşımların olsun vesaire olsun. Her şeyi. Hatta benzer hashtagler dahi kullanabiliyoruz. Yüzde yüz. İlginçmiş bu konu.

Transkriptin tamamını oku

Bu konu ilginçmiş. Sevdim bunu, o yüzden bunu konuşalım dedim. Bir de tabii mikrokültürler de var ya mesela. Sadece Türkiye'ye özgü, sadece bilmem nereye özgüler filan. Onun da hatta mikro, daha da mikroalçekleri var ama, monokültürün eninde sonunda hitap ettiği şey veya amaçlandığı şey, sıkça konuşulmaya başlandığını duyduğum tek dünya devletine doğru gidiş mi? Şimdi biz komplo teorisi olarak düşünelim, böyle mi konuşalım? Yoksa ne diye... Yok hayır, ben şey diye düşündüm. Yoksa şirketler yönetiyor artık dünyayı diyorlar ya. Aslında bütün hikaye datayı elde tutabilmek. Yani sen sürekli orada tüketim alışkanlıklarını geliştirdiğin için çok büyük bir data vermiş oluyorsun karşı tarafa. Böylece istedikleri gibi manipüle edebiliyorlar. Daha önceki bir bölümde ilaçlarla ilgili konuştuğumuz şey gibi bu aslında. Yani sen sürekli oradasın. Neyi tüketirsin? Neyi yaparsın? Eğer bir olumsuz bir şey yapmak isterlerse de bunun üzerinden yapabilirler. Çünkü artık sen oraya tabisin. Yani bir de şeyi olarak pompalıyorlar ya bunu hani bireyselsin sen, özgürsün, farklısın. Halbuki günün sonunda... Özgün olmayan bir şeyin içerisine giriyorsun yani. Kılık kıyafetin olsun. Aynılaşıyorsun. Yani şu çağ için şey diyorlar ya daha bireysel, dijital vesaire çağ diye. Bir aynılaşmaya da sebep oluyor. Bu kontrolün daha kolay olmasını sağlıyor. Kitle kontrolün daha kolay olmasını sağlıyor gibi geliyor bana. Mesela? Yani eskiden... Herkes hani şort ve tişörtü giyerken, şort tişörtten örnek verdim sen giyindiğin için. Herkes benzer giyinirken diyeyim. Nasıl bir kontrol ve karizmasının içerisindeyiz? Yani giyim şeyi için söyleyemem buna fakat telefon için söyleyebilirim. Yani o bilgilerin bu artık bir yarış haline gelmiş durumda. Yani Çin mi sana bunu satacak, Amerika mı? O tek tüpleşmenin sonunda sen neyi tercih edersen bütün bilgilerini oraya aktarmış olacaksın. Ama bu beni sadece şey olarak da yani, bu yaratıcılığı da öldürüyor gibi geliyor bana mesela. Çok doğru. İnsanların düşünme biçimini, yaratıcılığı da öldürüyor gibi geliyor. Mesela eski arabalara baktım, ben araba konusuna biraz taktım bu konuda. Mesela eskiden Tucker, Mustang vesaire gibi. Eski tasarımlar olağanüstü tabii. Tabii. Şimdi dışarıdaki yirmi arabanın yirmisi de birbirine benziyor. O logoyu görmesem hangisi hangisi... Çünkü endüstriyel olarak daha uygun o. Öbüründe tasarımda ekstra bir maliyet var yani. Çoğu bitti bir kısmı el yapım falan, onların tasarımı, onların o şıklığı falan hiçbir yerde yok hala. Şimdi adam diyor ki direksiyon simidi böyledir kardeşim. Çünkü bir tane el üretiyor, o her yere satıyor. Üstüne logoyu sen takıyorsun falan. Bu hoşuna gidiyor mu peki senin yoksa? Bunu böyle düşünmemiştim, yani sen bu konuda benim kafamı açtın. Monokültür konusunu düşüneceğim ve bunun üzerine biraz okuyacağım. Filmi sana ben göndereyim. Ya film muazzammış ya, çok beğendim. Bir de benzer bir filmde ben arayayım. İsmini hatırlamıyorum ama şöyleydi, kazanıyor Almanya Savaşı. Evet, şey, The Burning the High Castle. Evet. Ama Almanya savaşı kazanıyor ve Naz yönetimi devam ediyor. Ama Amerika sonra işte içeriden bazıları şeyleri sızdırıyor. Toplama kamplarının hala hayatta, toplama kampları hala var. Onların içinde yaşananları sızdırıyorlar falan. Öyle bir filmdi. Berlin'in daha iyi kesilecesi. Evet, çok çok güzel. Enteresan filmmiş. Aradan sonra konuşalım.

Bir paket program yapıyorsun YouTube'da. Artık ben onu Salı günü izlerim, Cuma günü izlerim, fark etmez. Streaming yani, canlı... O mu toplama, canlı yayın mı toplama işi? Ama böyle söyleyince de yani sen zaten... Ama evet, streaming, Twitch, Kik, Yuno, Muno bir sürü şeyle başladı. Bunun aslında en büyük örneği şey Steak, Steak.com bir kumar sitesi. Kik platformunu açtı. İşte bu Steak.com kumar işi, sağda solda problemi olunca Kik... diye bir uzantı. Belki bu verdiğim bilgilerin bazılarında yanlışlar olabilir ama genel olarak doğrusu bu. Bu sonuca varırsınız. Aslında bu streaming yayınları da şimdi sen bu monokültürü benim kafamda açtın ya o da benzer bir şey aslında. Tabii yani. Netflix falan da öyle yani. Şimdi ben bu konu hakkında şöyle düşünüyorum abi. Yayıncılık ilk bundan 10 sene önce konuşulduğunda, 15 sene önce ilk çıktığı zamanlar diyelim. Daha bu Twitch olmamışken bunun ismi. Başka bir şeydi. Justin TV miydi? Öyle bir şeydi. Bilmiyorum. Amerika'da bir üniversitede iki oda arkadaşı şey olarak kendi arkadaşlarıyla da yaptıkları sohbeti. Biz çok geyik, güzel geyik yapıyoruz. Kampüste başkaları da izlesin diye kendilerince Justin TV diye bir şey kuruyorlar. Sonra sonra bu milyon dolarlık bir yatırıma dönüşüyor ve buna eskiden işlemiyorlardı. Ya ben oyun oynamayı seviyorum. Bir yandan da yayın açıyorum falan da millet için. Oyun oynarken yayın açılırdı Twitch'te. Evet, ben bunu biliyorum. Yani sen oyun oynarken birilerine de sohbet ederdin. Tabii. Yani şimdi yayıncılık bir vergi verilen... İş oldu canım. İş oldu. İşte şirket kurmak zorundasın vesaire. Burada başka bir şey söylemek istiyorum ben. Bunun ben insan gelişimine, üretimine büyük bir darbe vurduğunu düşünüyorum. İnsan gelişimine. Evet, yani jenerasyonların yetişmesinde. Yani bu çünkü yayıncılık sanki herkesin... Mesela ortaya Bitcoin çıkıyor. Herkes öyle bir konuşuyor ki, bu Bitcoin'den 80 milyon kişi girse 80 milyon kişi de kazanacakmış gibi. Halbuki böyle bir şey yok. Yani bir şey iyi gidiyorsa muhakkak bir şey de kötü gidecek. Yayıncılık da bana biraz öyle geliyor. Yani artık bir nasıl bu şeylerin biz çırak bulamıyoruz artık demesinin sebeplerinden birisi bile yayıncılık.

Olabilir çünkü kitleler hep küçük ve ekran başında konuşan bir insanı... ...çok para kazanıyor olması insanları çok cezbediyor. Halbuki... Birazcık ağzı laf yapan da başka işler yerine... ...yayıncı olayım belki dedi. Ama o tutar var, tutmayan var, çok tutmayan var. Onu demek istiyorum. Mesela izlediğim bazı yayını ben çok tüketiyorum bu arada bu içeriği. Yani yatmadan önce vesaire canlı yayın çok izlerim. Bazılarının ağzında şu an görüyorsunuz işte diye oturduğum yerden para kazanıyorum. Halbuki Kik şöyle bir şey demiş adamlara yani on saat...

Yayın yap ama kesintisiz. Bu on saat yayını düzenli olarak yap ve gelirin şu olacak. Düşünüyorum, günün sonunda bahsettikleri gelir. Küçük yayıncılardan bahsediyorum. Ayda elli altmış bin lira. Anan baban memur ol dese gidip olmazsın. On saat seni kick, Avustralya'ya bilmem ne merkezli bir şirket kendisi için... Orada bağlıyor. Bağlıyor yani seni maaşla çalıştırıyor adam. Aslında öyle. Bunun bir avantajı yok. Ben de spor yorumlarım ama Serdar Ali Çelikler değilsem kazancım belli bir noktada kalır. Yani eğer o olamadıysam, kariyerim o olamadıysa. Aslında diyorsun zaten biz de sistemin memuruyuz yani. Tabii onların hepsi birer memuru. Devlet memuru diyecek de sistem memuruyuz. Aynen. Yani sekiz on... On saat yayın yapılmaz abi. Tabii aralarında bir yüz kişi var çok iyi kazanan diyelim. Geri kalan yığınlarda... Kamu hayal ile ve bu eser miktarda şeyi de düşürüyor, üretim, girişkenlik, yaratıcılık işte şu bu vesaire. Başka bir iş yapayım mı falan engelliyor, doğru söylüyorsun. Geçeyim, ben bilgisayar başına konuşayım istiyor insanlar. Hatta geçen Kick'de birisi canlı yayında öldü mesela. Jean Parmenov diye bir Fransız yayıncı. Yayın esnasında mı öldü? Çok izlenmiştir. Uyurken, uyurken. Uyuduklarında yayına veriyorlar. Çünkü Sabaton diye bir şey var. Bu Sabaton işte 10 günlük canlı yayın. İşte Haluk Levent nasıl çıkıyordu? 30 saat sahnede kalacağım. Bunlar da BBG evi gibi ama sürekli de bir kontent üretmek zorundalar. Bunlar da birbiriyle çok ağır şaka yapan falan insanlar. Herif en son travma sonucu uyku felci, uyku sırasında felç geçirip ölüyor. Ne yapıyorlar? Öldürmüşler mi yani? Yoksa ölümüne sebep olacak bir şey mi yapmışlar? Onun ölümüne sebep olmuş. Ne olmuş mesela? On gün boyunca ne yapmışlar adama? Jackass diye bir program vardı biliyor musun Jackass? Yok. Sağdan soldan atlarlar, birbirlerine plastik mermi sıkarlar falan. Ekstrem işler yaparlardı. Bu yayında da biraz bunun... Çocuğu dövmüşler, mövmüşler falan. Hayır, hakaret ediyorlar, strese sokuyorlar. Kafasını aşağıya boya döküyorlar falan. Bu da özgür bir yayıncılık oluyor öyle mi? Devlet memurlu olmuyor. Masabaşı iş yapmam abi. Masabaşı iş yapmam deyip dayak yiyorsun on gün boyunca. On gün boyunca. Sonra da bir gün şeyde ölüyorsun. Aynen. İşin ilk yana teklifleşmeyi konuş. Bununla bunun ne alakası var diyebilirler de bir alakası olmasına gerek yok. Ben de onu belirteyim yani. Monokötürle bir ilgisi yok. Bu güzel konuymuş ama. Ölen biri, canlı yayında ölen biri enteresan. Özür dilerim. Bir de Rampage Jackson diye bir UFC dövüşçüsünün oğlu kendisine gösteri güreşine gidiyor, Amerikan güreşine. Göster öncesi tartıştığı güreşçiye sahnede atlayıp öldüresiye yumrukluyor. Şu anda kick'in... Şov durağı ya. Yok yok. Gerçek olduğu için kick işte wrist training. Kısıtlamalara gidecek bununla ilgili. Yani adamı öldürüyordu ya şeyde. Anlamadım şimdi. Bunlar ikisi de dövüşçü değil mi zaten? UFC'ci değil mi? Adam izlemeye gitmiş.

Rampus Jackson'ın oğlu. Rampus Jackson kim? UFC dövüşçüsü. Bir UFC dövüşçüsü, bir başka UFC dövüşçüsü ile mi karşılaşıyor? Hayır, çok alakasız oldu. Anlat abi düzgün. Bir adam var meşhur. Meşhur bir dövüşçü var. Aynen, onun bir oğlu var. Oğlu var. Oğlu bir Amerikan güreşi müsabakası izlemeye gidiyor. Başka, babasıyla ilgisi olmayan bir başlangıç. Yok yok, babasıyla alakası yok. Babası başka yerde. Şimdi bu, bir dakika. Bir vatandaş var, vatandaşın babası Amerikan dövüşçüsü.

UFC. UFC Amerikan farklı mı? İkisi farklı mı? Farklı. Tamam. Bir profesör. Tamam. Şöyle düşünelim. Bir basketbolculuğun oğlu bir futbol maçı izlemeye gidiyor. Sonra orada... Bir futbolcuyla kavga ediyor. Sahaya doluyor bir futbolcu düştüğünde. Futbolcu düştüğü zaman... onu yumruklamaya başlıyor. Yerdeki futbolcuyu dövüyor. Peki, şimdi UFC dövüşçüsünün oğlu, meşhur, çok meşhur UFC dövüşçüsünün oğlu, bir başka dövüşün... Böyle bir Kur'an hissesi gibi oldu. Bir dakika, bir başka ne hissesi? Kıssadan hisseler olur ya. Bir dakika, karıştırma. Şimdi bir UFC dövüşçüsünün meşhur oğlu, meşhur bir UFC dövüşçüsünün oğlu, bir başka dövüşe gidiyor. Bir başka dövüşü izlemeye gidiyor. Gösteri dövüşü izlemeye gidiyor, Amerikan dövüşü. O gösteri dövüşünde neden sahneye dalıp birini dövüyor? Göster öncesinde adamla bir tartışma yaşamışlar. Peki sahneye atlayıp herifi döverken ayırmıyorlar mı?

Ayıramıyorlar bir yerde. Şovdur o. Hayır, ayırıyorlar. En sonda ayırıyorlar. En son, hani ilk şov zannediyorlar. Ama yani görüntüyü ben sana... Burada var mı acaba? Görüntüyü göster. Gerçi şiddet gösteriyor. Görüntüyü göstersen ne olur abi? Yani bu enteresan. Ama diyorsun ki kickte hem bu adam öldü, hem bu oldu. Bu oldu. Son bir aydır böyle şeyler oluyor. Çavuşoğlu sınırlarını çok genişlettiler. Ne olacak yani? Yakında şey olacak. Yakında işte ben dört gün sonra intihar edeceğim. Bu canlı yayını izleyin falanlar olacak herhalde. Kesin olacak yani. Teşvik gibi de olmasın böyle şey? Öyle şeyler olacak yani. Değil mi? Şey vardı, tıkladıkça öldürüyordun birini. Öyle bir film vardı. Dedektif arıyordu falan. Birini kaçırıyor bir tanesi. Bir kızı kaçırıyor galiba. Ve internete bağlıyor ve bir takım şırıngayla zehir enjekte ediyorsan tıkladıkça zehir miktarı artıyor.

İşte bir milyon tıka gelince öleceksin falan. Dedektif de onu... Oyuncunun adı neydi ya? Eski Susan Saran'ın Tayfa bir şeydi de. Şimdi adını hatırlamadım. Güzel bir filmdi o. Judy Foster mı? Bir milyon tıka gelmeden şeyi yakalamaya çalışıyor. Katili ve düzeneğin nerede kurulduğunu falan. Buluyor tabii. Sonuçta mutlu son da. Orada şu önemli, adam böyle bir yayın açıyor. Bildiğin kameranın önünde oturuyorsun. Bir tane kadın var, kız var, genç kız var. Kolunda bir şırınga var diye hatırlıyorum. Ya da başka bir ölüm, bir çeşit ölüm düzeneği var. Ve bunu görüp tıklıyorsun abi. Yani işte dediğini çevrilebilir ileride, doğru söylüyorsun. Yani bu şeyi anlatmaya çalışıyor yani. Bu insanların vahşiliğini anlatmaya çalışan bir şey. Farklı IP'den tıklayacaksın. Bir milyon olduğu zaman işte bu ölecek falan. Böyle saçma sapan bir şey değil.

Yani konu olarak güzeldi ama film patlamadığına ve tutmadığına göre, çok insan bilmediğine göre etkilememiş insanlar ama güzeldi. Tekkleşmenin de işte o monokültürün içerisinden sıyrılmaya çalışmak gibi de geliyor bana biraz. İzleme alışkanlıkları çünkü insanlar çok değişti. Doğru. Ayerel yani canlı, spontan gelişen herhangi bir şeyi izleme oranı çok çok daha arttı. Yükseldi tabii. Yani o tekkleşmeden belki böyle sıyrılmaya çalışıyor insanlar. Yani birini uyurken falan izliyorlar ya. Sadece onun anlık ve gerçek olması daha önemli. Yeterli olur değil mi? Evet yeterli olur. Adam uyuyor işte abi falan. Yani ben de bir ara şey hissederdim mesela mobese kameralarından işte... İnsanların geçişini falan. Google Earth'ın hastası falan varmış hakikaten. Şehre bakayım, sokağa bakayım falan. Onu bana öğret bir ara, ben yapamıyorum bir türlü. Olur olur. Bir de şey var, şehir radyosunu yayınlayan internet sitesi var o da çok tatlı. İstediğin şehrin radyosunu çalıyorsan... Evet, dinliyorsun. Melbourne'de ya, Avustralya'daki radyoda o anda ne çalıyorsa sen de dinliyorsun. Evet, onu da görüyorum. Al sana teklifleşme, monokültürleşme yani. Dünyanın herhangi bir yerinden, İstanbul'dan Melbourne'deki bir radyo istasyonunu dinleyebiliyorsun. Efendim siz de nerede olursanız olun, Melbourne'de, İstanbul'da, Fransa'da... Haydarabad. Haydarabad olabilir, İslamabad olabilir.

Oraları da örnek versinler istiyorum arada. Tabii tabii. Nerede olursanız olun bizi dinlemek isterseniz hem podcast dinlenebilecek bütün platformlardayız hem de izlemek de isterseniz podbimedia.com'dayız efendim. Biz dinlediğiniz için çok teşekkür ediyoruz. Korancım bu monokültür konusu güzelmiş. Evet. Bunu araştıracağım birazcık. Keşke ben de araştırsaydım. Seninki yine iyi ya. Sen benden iyi. Ben hiç bilmiyordum. İyi bir şeymiş yani. Görüşmek üzere. Hoşça kalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)