
2.280 kelime · ~11 dk okuma
Karen, duydun mu? Neyi? Duvarın içinden geldiği bir ses. Sanki biri, biri tırnaklarıyla kazıyor gibi.
Saçmalama Tina. Babam eski evlerin bazen ses çıkaracağını söylemedi mi? Borulardır. Borular nefes almaz Karen, sen saçmalama.
Ben Sezgi Aksu, burası Karanlık Dosyalar. Dış dünyadaki tüm kötülüklerden kaçıp sığındığınız o güvenli kale, eviniz, kapınızı kilitlediğinizde, perdelerinizi çektiğinizde tehlikenin dışarıda kaldığını sanırsınız değil mi? Peki tehlike ya dışarıda değilse, ya kilitlediğiniz kapılar sizi korumak yerine içerideki şeyle baş başa bırakmak için kilitlendiyse, Bugün sizlerle bir ailenin yaz sürecini kabusa çeviren bazı paranormal olayların ve altında yatan kan dondurucu gerçeğin izini süreceğiz. Ne dersiniz?
Duvarların arkasından gelen fısıltıya kulak vermeye hazır mısınız? Massachusetts eyaletine bağlı Pepperell'da yaşayan Bowen ailesi için 1986 yılı kabus gibi geçti. Evin annesi uzun ve acılı bir kanser mücadelesinin ardından hayatını kaybetmiş, gerisinde yorgun ve kederli bir babayla ergenlik çağındaki iki kız bırakmıştı. Baba Frank Bowen'in çocuk yaşta annesiz kalan 16 yaşındaki Tina ve 13 yaşındaki Karen'a artık hem anne hem de baba olması gerekiyordu.
Kasabanın biraz dışında, ağaçların arasında iki katlı ahşap bir evde yaşayan Bowen ailesinin tüm neşesi bu ölümden sonra kaybolmuş, evin duvarlarına derin bir sessizlik sinmişti. Fakat bu sessizlik çok da uzun sürmeyecekti. Başlarda her şey çok basitti. Frank işten yorgun argın dönüyor, kızlarına yemek hazırlamaya çalışıyor ve erkenden uykuya dalıyordu.
Fakat kızlar için hayat o kadar da basit değildi. Onlar evde bir gariplik olduğunu seziyordu. Her şey küçük eşyaların yer değiştirmesiyle başladı. Kızlar, kumandayı yine nereye koydunuz?
En son sehpanın üzerindeydi. Yok işte orada. Bütün gün evdesiniz ya. Şu eşyaları aldığınız yere koysanız olmaz mı?
Tina'ya söyle, dün de benim tarağım kayboldu, banyoya koymuştum. Sabah uyandığımda nedense mutfak tezgahındaydı. Ne yapayım ben senin tarağını be? Babamın saçı bile yok, kim alacak senden? Ben mi aldım senin tarağını? Sen aldın tabii.
Sürekli eşyalarımı alıp duruyorsun. Benim kırmızı kazam nerede? Benim gözlüğüm nerede? Yazın almamış gözlüğüm nerede?
Benim de babam bana hediye vermiş, tamam mı? Ve sen bu gözlüğü hala bana vermiyorsun. Kızlar, kavga etmeyin artık. Kafanız dalgın.
Anlıyorum. Zor zamanlar geçiriyoruz. Sadece biraz daha dikkatli olalım. Frank bu olayları kızlarının yaşadığı travmaya bağlıyordu.
Annesini kaybeden çocukların dikkatsizliği, dağınıklığı olarak görüyordu. Ancak olaylar sadece kaybolan eşyalarla sınırlı kalmadı. Zaman ilerledikçe evdeki sesler de değişmeye başlamıştı. Geceleri alt kattan tıkırtılar geliyor, bazen televizyon kendi kendine açılıyor, bazen de kapılar ve pencereler kendi kendine açılıyordu.
Frank rasyonel bir adamdı ve her şeye bir cevabı vardı. Rüzgardır. Tesisat eski. Elektrik kaçağıdır.
Ama Tina ve Karen, onlar babaları kadar rasyonel değildi. Bir akşam kızlar odalarındayken tuhaf bir şey oldu. Televizyon kanalı aniden değişti. Kızlar kanalı geri çevirdi.
Bu, basit bir elektrik kazasıyla açıklanabilirdi. Ama ya yarım içilmiş süt bardağının onlar odadan çıkıp beş dakika sonra geri döndüklerinde tamamen boşalmış olması ya da halının üzerindeki eşyaların sanki geometrik bir düzenle üst üste dizilmesi... Kızların aklına tek bir ihtimal geliyordu. Anneleri.
Anneleri onları terk etmemişti. Ruhu hala bu evdeydi ve onlarla iletişim kurmaya çalışıyordu. Bu düşünce onları hem korkutuyor hem de garip bir şekilde teselli ediyordu. Bu fikir onları o kadar etkisi altına aldı ki tekrar anneleriyle konuşabilmek için her şeyi yapabilirlerdi.
Kızlar bir gece babaları uyuduktan sonra anneleriyle iletişime geçmeye karar verdiler. Anne... Eğer buradaysan ve bizi duyuyorsan lütfen bize bir işaret ver. Belki de yanlış yapıyoruzdur Tina.
Şşşt! Odaklan Karen! Anne! Eğer bu evdeysen lütfen bir ses çıkar.
Bir kere vur. Tina? Sen miydin? Ben, ben yapmadım.
Yemin ederim ben hiçbir şey yapmadım. Anne! Anne sen misin? Eğer sensin iki kere vur.
O gece kızlar annelerinin ruhuyla konuştuklarına emin oldular. Ancak bilmedikleri korkunç bir gerçek vardı. O vuruş sesleri öteki taraftan gelmiyordu. Sesler odanın duvarlarının hemen arkasından, onların sadece birkaç santim ötesindeki o karanlık boşluktan geliyordu.
Ve cevap veren şey kesinlikle anneleri değildi. Bu iletişim denemesinden sonra evdeki gariplikler artmaya başladı. Artık sadece sesler veya kaybolan eşyalar yoktu. Ev, onlara artık fiziksel olarak saldırıyordu.
Bir gün Frank, kızlarının tüm iddialarına rağmen göz ardı ettiği, ciddiye almadığı gerçekle yüzleşti. Durmadan bozulan eşyaları tamir etmek için Bodrum'a indi. Tadilat için gerekli ekipmanları ararken duvarda garip bir renk farklılığı fark etti. Işığı açtığındaysa dehşete kapıldı.
Duvarda kanı andıran bir sıvıyla geri döndüm. Sizi görüyorum yazıyordu. Frank şok olmuştu fakat korkudan çok öfke hissediyordu. Kızlarının annelerinin ölümünü kabullenemeyip dikkat çekmek için bu tür oyunlar oynadığından şüpheleniyordu.
Bu ne şimdi? Ha? Bu ne demek oluyor Tina? Baba yemin ederim biz yazmadık.
Annemizin ruhuymuş, hayaletlermiş. Yetti be! Ben yazımla uğraşıyorum, bütün gün çalışıyorum. Bir de sizin bu saçmalıklarınızla mı uğraşacağım?
Baba gerçekten var görmüyor musun? Bodrum'da biri var. Bodrum'da kimse yok! Ketçapla duvara yazı yazan iki şımarık çocuk var sadece.
Frank'in bu inkarı kızları daha da büyük bir yalnızlığa itmişti. Artık babalarına hiçbir şey anlatamıyorlardı. Geceleri aynı yatakta birbirlerine sarılarak uyuyorlar, en ufak bir çıtırtıda dehşet içinde uyanıyorlardı. Ve o şey ailenin bu zayıflığını sanki hissediyor, adeta bu kopukluktan besleniyordu.
Aralık 1986'ya gelindiğinde ise olaylar kötü bir ruhun musallat olmasından çıkmış, fiziksel boyut da kazanmıştı. Frank bir akşam eve geldiğinde mobilyaların yerini değişmiş buldu. Sandalyeler üst üste dizilmiş, tuhaf bir totem gibi salonun ortasına yığılmıştı. Televizyon son ses açıktı ama ekranda sadece karıncalanma vardı.
Kızlarına bağırmak için yukarı çıkacakken durdu. Kızlar evde değil, okuldaydılar. Frank bile artık bazı şeyleri açıklayamıyordu. İlk defa o an ensesinde soğuk bir nefes hissetti.
Evde yalnız değildi. Ama Frank inatçı bir adamdı. Eline bir beyzbol sopası aldı ve evi aramaya başladı. Dolaplara baktı, yatak altlarına baktı.
Bodrum'a indi. Kimse yoktu. Ya da o öyle sanıyordu. Olaylar kızların evde yalnız olduğu bir akşam zirve yaptı.
Frank dışarıdaydı. Tina ve Karen oturma odasında televizyon izliyorlardı. Hava çoktan kararmıştı. Dışarıda kar yağıyordu.
Tina mutfağa su almaya gittiğinde gözü pencereden dışarıya takıldı. Bahçede karın üzerinde bir karartı gördü. Dikkatlice bakmasına rağmen bahçede kimseyi göremedi. Odaya geri döndüğünde Karen'ın yüzü bembeyazdı.
Babam mı geldi? Hayır, daha gelmedi. Niye sordun? Şey, az önce... Erdivenlerin başında biri vardı.
Ne? Bize bakıyordu. Emin misin? Evet.
Kareli gömlek giymişti babam sandım ama yüzü... Yüzüne bir boya vardı. Babamın kareli bir gömleği yok. Kızlar çığlık atarak evden dışarı fırladılar.
Karların içine bata çıka en yakın komşularına koştular. Komşular hemen Frank'i aradı. Frank eve geldiğinde yanında bu sefer polisi de getirmişti. Ama içinden bir ses bunun hala kızların hayal gücü olduğuna inanıyordu.
Eve giren polisler standart bir arama yaptılar. Kapılar zorlanmamış, pencereler kilitliydi. Evde kızlar haricinde kimse yoktu. Polis memuru Frank'e kızların muhtemelen bir gölge gördüğünü ve evde kimse olmadığını söyledi.
Frank kızlarına dönüp kızacakken Tina bir çığlık daha attı. Parmağıyla üst katı işaret ediyordu. Herkes bakışlarını yukarı çevirdi. Evin ikinci katındaki pencerede, perdenin arkasında bir yüz görünüyordu.
Solgun, makyajlı, ölü gibi bakan bir yüz. Ve o yüz onlara gülümsüyordu. Frank ve polisler hızla tekrar eve daldılar. Merdivenleri ikişer üçer çıktılar.
Odaya girdiklerinde pencere kapalıydı. Oda boştu. Sanki o yüzün sahibi buhar olup uçmuştu. Ama bu sefer polis memurlarından biri yerde bir şey fark etti.
Bir dolabın kapağı hafifçe aralıktı ve oradan dışarıya doğru sarkan bir kumaş parçası vardı. Memur silahını çekip dolaba doğru yaklaştı. Kapağı aniden açtı. Dolap boştu.
Sadece eski kıyafetler vardı. Ancak memur dolabın zemininde bir gariplik fark etti. Kitapların altındaki ahşap zemin olması gerekenden daha temizdi ve kenarlarında sürtünme izleri vardı. Kıyafetleri kenara itti ve zemindeki tahtayı zorladı.
Tahta yerinden oynadı. Bu bir gizli bölmeydi. Ve o bölmeden evin temellerine, duvarların arasına doğru giden dar bir tünel açılıyordu. Tünelin içinden sıcak, nemli ve iğrenç kokan bir hava yüzlerine vurdu.
Delikten aşağıya baktıklarında karanlığın içinden onlara bakan bir çift parlayan göz gördüler. Frank Bowen o an hayatının şokunu yaşadı. Kızları bunca zamandır haklı mıydı? Bunca zamandır onlara boşuna mı sinirlenmişti?
Gözlerinin önünde olan şeyleri fark etmekte nasıl bu kadar gecikmişti? Şimdi kısa bir ara verelim. Döndüğümüzde karanlığın içinden bakan o şeyin ne olduğunu ve Bowen ailesine yaşattığı gerçek boyutlarını konuşacağız. Delikten aşağı bakan polis memuru ve Frank, o an karanlığın içinde sadece bir çift göz görmediler.
O gözlerin sahibi, bir hayvan gibi hırlayarak geriye doğru çekildi. Polis memuru tereddüt etmedi. Polis! Olduğun yerde kal!
Ellerini görebileceğim bir yere koy! Burası benim evim! Çıkın buradan! Kimsin sen?
Tanrı aşkına, kimsin sen? Destek ekip istiyorum! Şüpheli duvarın içinde! Tekrar ediyorum, duvarın içinde!
Ekiplerin duvarı balyozlarla kırması ve o şeye ulaşması dakikalar sürdü. Bowen ailesinin aylardır hayalet sandığı, Tina ve Karen'ın ölen annelerinin ruhu zannettiği o varlık, polislerin kollarında, kelepçelenmiş halde salonun ortasına getirildi. Bu bir hayalet değildi. Sadece 17 yaşında, uzun boylu, sıska bir çocuktu.
Adı Daniel Laplante'ydi. Ama onu görenlerin kanını donduran şey sadece orada olması değildi. Daniel'in görünüşüydü. Yüzü tıpkı eski kabile savaşçıları gibi boyanmıştı.
Üzerindeyse tuhaf, bol gelen kıyafetler vardı. Frank dikkatli baktığında midesinin bulandığını hissetti. Çünkü Daniel'in üzerindeki o kıyafetler... Frank'in ölen karısına aitti.
Daniel sanki bir tiyatro sahnesindeymiş gibi evin ölen annesinin kıyafetlerini giymiş, yüzünü boyamış ve elinde polisler almadan önce bir baltayla o duvarların içinde yaşamıştı. Peki kimdi bu Daniel Laplante ve daha da önemlisi ne kadar süredir oradaydı? Polisler Daniel'ın saklandığı o gizli bölmeyi yani duvarın arkasındaki o dar tüneli incelediklerinde olayın vehameti tam olarak ortaya çıktı. Burası sadece geçici bir saklanma yeri değildi.
Burası tam teşekküllü bir yaşam alanıydı. Yerde uyku tulumu, boş yemek paketleri, su şişeleri ve Bowen ailesine ait kişisel eşyalar vardı. Daniel aylardır oradaydı. Gündüzleri Frank işe kızlar okula gittiğinde saklandığı delikten çıkıyor.
Evin içinde sanki evin sahibi gibi dolaşıyordu. Buzdolabından yemek yiyor, televizyon izliyor, banyolarını kullanıyordu. Ve akşamları aile eve döndüğünde o duvarların arkasına süzülüyor. Duvarları açtığı ufak deliklerden banyoyu, kızların yatak odasını seyrediyordu.
Tina ve Karen'ın Medium seansı yaptığı gece, o tok tok sesleri de ruhlar aleminden yahut ölmüş annelerinden değil, sadece birkaç santim ötede, elinde bir bardak sütle onları kıkırdayarak izleyen Daniel'dan geliyordu. Daniel çıkarıldığı mahkemece tutuklandı. Bowen ailesi derin bir nefes aldı. Evlerini sattılar.
O lanetli anılarla dolu yerden taşınıp, yeni bir hayata başladılar. Fakat Daniel LaPlanta'nın hikayesi burada başlamamıştı. 1970 yılında Massachusetts'ta dünyaya gelen Daniel, çocukluk dediğimiz o masum dönemi neredeyse hiç yaşamamıştı. Babası, disiplini şiddetle karıştıran, otoriter ve acımasız bir adamdı.
Daniel ve kardeşleri evde sürekli diken üstündeydi. Fiziksel şiddet neredeyse sabah kahvaltısı kadar sıradan bir rutindi. Ancak Daniel'ın ruhunu parçalayan asıl şey babasının yumrukları değildi. Çocukluk döneminde aileye yakın yetişkin bir erkek tarafından defalarca cinsel istismara uğradığı yıllar sonra psikiyatrik raporlarda ortaya çıkacaktı.
Bedeni ve ruhu üzerindeki kontrolü daha küçücük bir çocukken elinden alınan Daniel'ın röntgenciliği de, haneye tecavüz takıntısı da tam olarak buradan geliyordu. Kendi hayatında hiçbir kontrolü olmayan, Sürekli bir kurban rolünde olan Daniel, başkalarının evine gizlice girerek, onları habersizce izleyerek tanrısal bir güç elde etmeye çalışıyordu. Onları izleyen, ne zaman korkacaklarına, ne zaman uyuyacaklarına karar veren görünmez güç olmak, ona kendi hayatında kazanamadığı kontrol gücünü bir nevi geri veriyordu. Daha okul çağlarında bile tuhaflığı fark edilen Daniel'ın sosyal becerileri ya da empati yeteneği sıfırdı.
Okul arkadaşlarının evlerine gizlice girip eşyalarını çalıyor, sonra da onları saklıyordu. Tıpkı Bowen ailesinin evinde yaptığı gibi. Amacı hırsızlık değil, o insanların vahremiyetine sahip olmaktı. Annesinin evi terk etmesi, babasının şiddetinin artması ve okulda dışlanmasıyla birlikte Daniel, tamamen kendi karanlık dünyasına çekildi.
O duvarların arkasındaki karanlık boşluk adeta Daniel'ın zihninin bir yansıması gibiydi. Orası güvenliydi, orası kontrol altındaydı. Orası kimsenin ona zarar veremeyeceği tek yerdi. Toplumun dışladığı, sistemin göremediği bu çocuk tedavi edilmek yerine görmezden gelindikçe içindeki o boşluğu doldurmak için daha fazla kan, daha fazla korku ve daha fazla acı isteyecekti.
Ve ne yazık ki Daniel LaPlante'nin hikayesi, Bowen ailesine yaşattıklarıyla bitmeyecekti. Daniel reşit olmadığı ve suçlamalar o an için haneye tecavüz ve hırsızlık kapsamında kaldığı için ıslah evine gönderildi. 1987'nin sonlarına doğru da serbest bırakıldı. Böylesine sapkın bir zihniyete sahip, bir ailenin yaşam alanını korku evine çeviren birinin serbest kalması daha büyük felaketlerin habercisiydi.
Daniel, Bowen ailesinden sonra öfkesini başka bir yere yöneltti. 1 Aralık 1987, Bowen olayından tam bir yıl sonra. Bu sefer hedefinde yine Massachusetts'ta yaşayan Gustafson ailesi vardı. 33 yaşındaki Priscilla Gustafson hamileydi.
Evde iki küçük çocuğuyla, 7 yaşındaki Abigail ve 5 yaşındaki William'la birlikteydi. Kocası iş yerindeydi. Evde huzurlu bir akşamüstü yaşanıyordu. Ta ki Daniel gelene kadar.
Daniel Laplante bu sefer eve bir hayalet olarak değil, elinde bir silahla camı kırıp kapıyı açarak girmişti. Daniel hamile olan Priscilla'yı yatak odasında vurdu. Ardından çocuklara yöneldi. Küçük Abigail ve William'ı banyoda boğarak öldürdü.
Bir duvar faresi olarak çıktığı yolda Daniel artık bir katildi. Hem de en acımasızı. Kocası eve geldiğinde karşılaştığı manzara cehennemin ta kendisiydi. Ve Daniel, o hala evdeydi.
Tıpkı Bowen'ların evinde olduğu gibi yine saklanmamıştı. Yine o evcilik oyununu oynuyordu. Ama bu sefer polisler daha hızlıydı. Daniel kaçmaya çalıştı.
Ormanlık alana doğru koştu. Günlerce süren bir kovalamaca başladı. Massachusetts polisi bu canavarı yakalamak için tüm imkanlarını seferber etti. Kasaba halkı korkudan kapılarını kilitliyor, kimse sokağa çıkamıyordu.
Herkes biliyordu ki o duvarların içindeki çocuk şimdi elinde silahla ormanda dolaşıyordu. Sonunda çalıntı bir minibüsün içinde, üzerinde yine kurbanlarına ait kıyafetlerle yakalandı. Bu sefer hayaletçilik oynamıyordu. Yüzünde o boyalar yoktu.
Sadece yaptığı şeyden zerre kadar pişmanlık duymayan, donuk bakışlı bir sosyopat vardı. Neden Daniel? Neden o kadın? Neden o çocuklar?
Sana soruyorum! O çocuklar sana ne yaptı? Sadece evlerini beğendim. Ve orada yaşamak istedim.
Ama onlar oradaydı. Fazlalıktılar. Daniel Laplante işlediği cinayetlerden dolayı üç kez müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Mahkemede jüriye bakıp sırıttı.
Bowen ailesine yaşattığı psikolojik işkence, Gustafson ailesine yaşattığı fiziksel vahşetin bir provasıydı adeta. Bugün Daniel Laplante hala hapiste. Artık ellili yaşlarında. Ne Bowen ailesi ne de Gustafson ailesi o travmayı asla tam olarak atlatamadı.
Peki, 17 yaşındaki bir çocuğu bir ailenin duvarlarının arasına girip, onlara aylar süren bir korku filmi yaşatmaya iten şey neydi? Veya aynı çocuğa hamile bir kadını ve iki küçük çocuğunu vahşice öldürten şey, canavarlar doğar mı, yoksa yaratılır mı? Daniel LaPlante vakasında cevap, her ikisinin de karanlık bir karışımı gibi duruyor. Bu gece yatağınıza yattığınızda, ışıkları kapattığınızda, evinizin sessizliğini dinleyin.
O duyduğunuz tıkırtı, gerçekten binanın genleşme sesi mi? Yoksa duvarlarınızın içinde, sizin uyumanızı bekleyen bir misafiriniz mi var? Ben Sezgi Aksu. Karanlık Dosyalar'ın bu bölümünün de sonuna geldik.
Kilitlerinizin sağlam, duvarlarınızın boş olduğundan emin olun. Kendinize iyi bakın. Hadi bakalım.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.